Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER?
Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Beşer şaşar” başlığını taşıyan 22 Ocak 2017 tarihli yazısında şunları söylüyordu:
De ki: “Ben, yalnızca
sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu
vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete
yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf: 110).
İmam Malik Medîne’de
Peygamber Mescidi’nde ders verirken şöyle diyor: “Şu Ravza’da medfun bulunan
zat dışında kim olursa olsun sözü kabul de edilir red de edilir”.
Âyetlere, açıklayıcı
hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek
özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir; o da aslında
ümmetinin her bir ferdi gibi bir beşerdir, bu bakımdan günah işlemesi ve
yanılması mümkündür; ancak Allah Teâlâ onu ümmetine örnek kıldığı ve örneğin
yanılması, günah işlemesi ümmetinin bunları doğru ve meşru bilmesine sebep
olacağı için Peygamberini günah işlemekten korumuş (ma’sûm kılmış), dini
hükümlerde yanılması halinde de bunu derhal düzeltmiş, yanlış olanın din hükmü
olmasını engellemiştir.
Ehl-i Sünnet
müçtehitleri ve mezhep imamları şu konuda ittifak etmişlerdir: Bir müçtehidin
içtihadı diğerinin farklı içtihadını bozmaz ve geçersiz kılmaz. Her müçtehit
isabet de hata da edebilir. İçtihat ehliyeti taşıyan ve usulünce içtihat eden
bir alim içtihadında hata ederse bir sevap, isabet ederse iki kazanır. Allah
katında isabetli olan içtihada göre kulluk eden de, hatalı olan içtihada göre
kulluk eden de meşru yoldadır ve kulluğu bu cihetten makbuldür.
*
Önce, muhtemelen dalgınlıkla yapılmış bir
hataya işaret edelim..
Yazarın, "Âyetlere, açıklayıcı
hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek
özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.)
aittir" şeklindeki sözü doğru değildir.
Diğer peygamberler de aynı
durumdadır.
İkincisi
burada "yanılmamak" kaydının işin içine katılmaması, sadece
"günah işlememek"ten söz edilmesi gerekirdi.
Çünkü peygamberler de yanılabilirler,
fakat bu yanılgıları günah işleme şeklinde olmaz.
İçtihatlarında hata ettikleri de olur,
fakat onlar peygamber oldukları için hataları o şekilde bırakılmaz, düzeltilir.
Ulemanın ise böyle bir mazhariyeti
yoktur.
*
Evet, farklı içtihatlara saygı
duyulabilmesi için öncelikle onların “ehliyet” sahipleri tarafından “usulünce”,
yani usul-ü fıkıh çerçevesinde ve dini istismar için
değil, hakkı bulma niyetiyle, ihlasla, sırf hakkı bulmak için
yapılması gerekir.
Ehliyet sahibi olmayan ve usule
uymak bir tarafa, onu bozanların görüşleri “meşru içtihat”
değildir.
Karaman’ın yazısına dönelim:
"İçtihatların
farklı olması tefrikaya sebep kılınamaz, bütün müçtehitler ve onlara tabi
olanlar din kardeşleridir, mezhep farkına dayalı dışlama ve ayrımcılık meşru
değildir."
İşte burası, Karaman'ın dikmekte olduğu
elbisenin dikişlerinin patladığı yer.
Ehliyeti olmayan ve usule
uymayanların meydana
getirdikleri mezhepler tabiî ki dışlanırlar ve onların meşru
olmadıkları tabiî ki söylenir.
Karaman’ın bunu da açıkça belirtmesi
gerekirdi. Fakat o başka bir yazısında ("Kucaklamanın sınırı", Yeni
Şafak, 1 Ocak 2017) kendince birtakım “kırmızı
çizgiler” icat ederek, mevcut laik devletin “laikliğe ayarlı” din anlayışı
çerçevesinde zararlı görünenlerin dışlanmasını, hatta devlet
tarafından bunlara karşı önlem alınmasını teklif etmişti.
*
Öte yandan, Karaman’ın, hak-batıl ayrımı
yapmadan bütün mezhepleri eşitleyerek onları “din”den farklı birşeymiş, meşru
değillermiş, adeta din dışı imişler gibi göstermiş olan Erdoğan’ı da açıkça
uyarması beklenirdi.
"Güncelleme" lafı
konusunda da tepki göstermesi, "İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün
uygulayamazsınız" diyen Erdoğan'a, "Sözünü ettiğin hükümler nassla
sabitse dinin tam da kendisidir, yok eğer içtihadî hususları kastediyorsan bil
ki, senin laiklik illetiyle malul ehliyetsiz ve keyfî sözde içtihadın o köklü
içtihatları nakzedemez. Haddini bil!" demesi gerekirdi.
Demesi gerekirdi çünkü sonuçta Erdoğan da
beşer.
Yoksa, yoksa o, beşer değil mi?
*
Karaman’ı dinlemeye devam edelim:
"Bir de gaybı
bilme konusu var; Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin ifadesine göre insanlar
(beşer) ve cinler gaybı bilemezler. Hiçbir kimse yarın başına ne
geleceğini, neyi kazanıp neyi kaybedeceğini, nerede hayatının son bulacağını
bilemez."
Bu ifadeler de doğru olmakla birlikte
eksik. Allahu Teala bildirirse de mi bilemez?!
Kur’an’ı yine
öncelikle Kur’an tefsir eder. Bazen “mutlak”ını
“takyid”, bazen de “mücmel”ini “beyan” eder. Ayetlerden biliyoruz ki gaybden
bir kısmı, Allahu Teala’nın bildirmesiyle bilinir.
Hz. İsa a.s., insanların
evlerinde neler sakladıklarını, ne yiyip içtiklerini biliyordu:
Ve
İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): “Hiç şüphesiz ben, size
Rabbinizden bir delil (bir mu'cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş
şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah'ın izniyle (o) hemen bir kuş olur!
Hem Allah'ın izniyle(anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri
de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne
biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü'min kimseler iseniz,
şüphesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.” (Âl-i İmrân, 3/49)
Hz. Yusuf a.s., rüyasını tabir
ettiği kişilerin başına nelerin geleceğini haber vermiş ve bunun kesinleşmiş
bir hüküm olduğunu belirtmişti.
Örnekler çoğaltılabilir.
*
Karaman’ın yazısına dönelim:
"Falcılara,
büyücülere, cincilere, kâhinlere; hasılı gaipten haber verenlere inananlar Hz.
Peygamber’e inanmamış olurlar."
Peygamberler dışındaki kimselerin gaipten
verdikleri haberleri, bunlar büyücü, cinci, kâhin vs. olunca kesinlikle tasdik
etmemek gerekir.
Salahı, takvası, doğruluğu, dürüstlüğü ve
faziletiyle tanınmış, keramet sahibi diye bilinen kişilerin verdikleri
haberlerin de doğruluklarının kesin bir garantisi yoktur, çünkü “keşf”te hata
olabilir.
İsabetli görünseler bile (Kur'an ve
Sünnet'ten delili bulunmayıp) salt keşfe dayanan bilgilerin tasdik edilmesi
gerekmez. Gerekmemenin de ötesinde mahzurludur, bid'at kapsamına
girerler.
Ehl-i Sünnet itikadınca, ilham ve keşf
“kesin” doğru bilgi kaynağı değildir.
Fakat bazen doğru da çıkabilirler.
Mesela Akşemseddin k.s.’nun Sultan Mehmed’in İstanbul’u
fethedeceğini söylemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî’nin kabrinin yerini
keşfetmesi gibi.
*
Karaman’ın yazısı şöyle devam ediyor:
Bu temel bilgileri
niçin hatırlatmaya ihtiyaç duydum?
Ehl-i Sünnete mensup
olmayı başkalarına bırakmayanlar var; bunların bir kısmı şeyhlerinin,
önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının gaybı bildiğine, yanılmaz ve
günah işlemez olduğuna inanıyorlar. Evet sorsanız “beşer şaşar, insan
hata da eder günah da işler” diyorlar, ama sıra tabi oldukları kişiye gelince
“Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sâdır olan
sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı
almak, uymayanı almamak gerekir” demiyorlar, diyemiyorlar ve bunu
yapmıyorlar!
Karaman gibiler bu gerçekleri yazıyorlar,
fakat sıra tabi oldukları Recep Tayyip Erdoğan gibi kişilere
gelince ayarları bozuluyor.
Erdoğan gibilere "beşer üstü"
muamelesi yapıyorlar, her yaptıklarına bir altın yaldızlı "hikmet"
kulpu takıyorlar.
“Evet o da yanılabilir, günah da
işleyebilir; bu sebeple ondan sadır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet
ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyor,
diyemiyorlar.
Böyle yapmadıkları gibi bunu yapanları
suçlamak için bin dereden su getiriyorlar.
Herşey ortada..
*
Karaman şunları da söylüyor:
İslam bilinecek, her
mümin kulluğunun gerektirdiği kadar din bilgisine sahip olacak (bu farzdır),
sonra bu bilgisini hayatına uygulamaya çalışacak; iradesi ve gücü zayıf kaldığı
için bir güzel topluluk (Allah’ın salih bilinen kulları) ile beraber olmak,
Allah’ın salih bilinen bir kulunu örnek almak istiyorsa onların ve onun
“herkesin bildiği, bilmesi gereken sahih İslam bilgisine” uygun olan
davranışlarını örnek alacak, kendi yapamadığını onların nasıl olup da
yapabildiklerini öğrenecek, imanı, iradeyi, Allah ve Resulullah sevgisini
güçlendirecek tecrübe ve yöntemlerinden istifade edecek, ama Ehl-i
Sünnet ilkelerine uymayan, ittifakla İslam dışı olduğu kabul edilmiş bulunan
bir söz, bir davranış kimden gelirse gelsin onu reddedecek, kabul
etmeyecek.
Şurası bir gerçek:
Türkiye’de şeyhlere, hocalara, üstadlara,
dedelere, grup ve topluluk liderlerine itiraz etmek, bizim milletimizin alışkın
olduğu birşey değildir.
Mesela, FETÖ’ye “dünya lideri, İslam
aleminin umudu” Recep Tayyip Erdoğan hazretlerinden önce
itiraz etme bahtsızlığına uğrayan Nurettin Veren, neredeyse verem
olmuştu ve vebalı muamelesi görmüştü.
Ancak partiler de aynı
durumdadır, cemaatler ve tarikatlar gibidir.
Bu ülkede siyasal parti mensupları için de
lideri ve liderin makbul (torpilli) adamlarını sorgulamak mümkün değildir,
aforoza uğrar, hain ilan edilirsiniz.
Eğer o partinin mensubuysanız, parti
ağalarının sözlerini tenkit edemez, “Yanlış konuşuyorsun kardeşim”
diyemezsiniz. Kayıtsız ve şartsız itaat istenir.
Bazıları bunu açıkça söyler, bazıları da "Arife tarif gerekmez" fehvasınca "Anlarsın ya..." babından işaret diliyle ifade ederler.
Yağ çekme, doğru-yanlış demeden her
yapılana bir kulp takma hürriyetiniz ise sınırsızdır.
Devlet kurumları ve (yasal olsun olmasın)
sivil toplum örgütleri de böyledir.
Mesela siz Kürtçü hak
hukuk, özgürlük fedailerinden "Apo'nun da gözünün üstünde kaşı
var" diyene rastlıyor musunuz?
*
Aslında Karaman'dan beklediğimiz Erdoğan
gibi siyasetçilere açıkça ve isim vererek karşı çıkması da değil..
Kullandığı genel ifadelere siyasetçileri
de dahil etmesi..
Mesela yukarıya aldığımız
ifadelerinde "şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin,
üstadlarının" ifadesi geçiyor, fakat "parti liderleri,
siyasetçiler" yok.
"Önderleri" lafının başına bir
"siyasal" eklese, "siyasal önderler" dese, o da
kabulümüz.
Çünkü mesele sadece hacı hocanın
konumunun abartılması değil..
Mesela.. Hristiyan tutuyor Hz. İsa'nın
konumunu abartıyor, buna karşılık öbür müşrik de Firavun'a tapıyor.
Tamam "Şeyhim ne derse
doğrudur" diyen, yanlış yolda, fakat "Parti liderim ne derse
kayıtsız şartsız itaat ederim, liderim öl desin ölürüm, öldürürüm"
diyenler de var.
Ya da, "Devletim ne isterse
yaparım, öl derse ölürüm, öldür derse öldürürüm, benim için devletin emirleri
tartışılmaz doğrudur" diye düşünenler, böylesi lafları söyleyenler de
var.
Bu ikinci türden abartma "siyasal
güç" de içerdiği ve maneviyatla sınırlı kalmayıp maddî alana uzandığı için
ilkinden daha tehlikeli.
Belki de Karaman gibilerin bu tür
konulara girmemeleri "tehlike" konusunda herkesten uyanık
olmalarından kaynaklanıyor.
*
Durum biraz Mevlana'nın
anlattığı hikâyedeki gibi..
Okuyalım:
Bir
Yahudi, bir Müslüman, bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular.
Bir
mümin, iki sapıkla yoldaş oldu. Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.
Yol
hali bu bir de bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber
yerler, beraber içerler.
Baykuş,
karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle bir beynamaz
arkadaş olabilir.
Bir
konaktaki kervansarayda doğu ve batı halkıyla Maveraünnehir’li bir araya gelir.
Aşağılık
ve yüce kişiler, kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce beraber
kalırlar. Fakat yol açıldı, mani kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana
gider. ...
Bu üç
yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti.
...
Şehirliler
edep ve zeka ehli olurlar. Toy vermek, yoksul doyurmak da köylülere
verilmiştir. ...
O iki
yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O müslüman ise
oruçluydu.
Akşam
namazı vakti o helva gelince müslüman, pek aç olduğundan yemek istediyse de,
ikisi de "Biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da yarın
yeriz. Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım"
dediler.
Mümin
dedi ki: "Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim, yarının sahibi var." Ona
"Sen, böyle hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba" dediler.
Dedi
ki: "Dostlar, biz üç kişi değil miyiz? Bana razı değilseniz pay edelim.
Kime ne düşerse dilerse yesin, dilerse saklasın." İkisi birden hayır
dediler, ....
...
Onların kastı o müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.
Tanrı'ya
teslim oldu, boynunu eğdi, "Dostlarım" dedi, "baş üstüne,
dediğiniz gibi olsun".
O
gece yatıp uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini
ağızlarını yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.
...
Her üç dost da ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına birbirlerine yüz
çevirdiler.
Biri
dedi ki: "Her birimiz gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse
bu helvayı o yesin, üstün olan alt olanın payını alsın." ...
Bunun üzerine önce yahudi, gördüğünü söyledi, ....
Dedi ki: "Yolda önüme Musa çıktı.
.... Musa’nın ardında Tur dağına gittim. Ben de, Musa da, Tur dağı da nura gark
olduk, görünmez bir hale geldik. ..... Ondan sonra o nurdan bir kapı açıldı. O
nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak yüceldi. Ben de,
Musa da, Tur dağı da... Üçümüz de o nurun doğmasıyla kaybolduk. ..."
O çıfıt böyle söyleyip duruyordu.
Nice yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir
kâfiri hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya. Ömrünün sonundan ne
haberin var ki ondan tamamı ile yüzünü çeviriyorsun.
Ondan sonra hıristiyan söze geldi. Dedi ki: "Rüyada Mesih (İsa) göründü. Onunla dördüncü kat göğe, alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök kalelerinin şaşılacak şeylerini gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı. ..."
Hıristiyan
da, "Hepiniz bilirsiniz ki" dedi, "bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce defa
geniştir. Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri,
bucakları?"
Müslüman bunun üzerine dedi ki: "Dostlar, sultanım (Muhammed) Mustafa (s.a.s.) zuhur etti. Bana dedi ki: 'Onların birisi Tur’a gitti, Tanrı Kelîm’ine arkadaş oldu, aşk tavlası oynamaya girişti. Öbürünü de sahipkıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı. Kalk a arada kalmış, zarar görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli, sanatlı kişiler, koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf ve ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arada kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra da helva kâsesinin başına otur!' "
Bu
sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi "A haris (hırslı kişi)" dediler,
"yoksa helvayı yedin mi?"
Müslüman,
“O emrine itaat edilen padişah emredince, ben kimim ki buyruğuna uymayayım? Sen yahudisin, Musa’nın emrinden baş çekebilir misin? Seni iyi ve kötü bir şeye
koşsa emrinden nasıl olur da dışarı çıkabilirsin? Sen de Mesih’e tabisin, hayır
veya şer, herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin? E... Artık
ben nasıl olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim?
Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.
Bunun
üzerine "Vallahi" dediler, "rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya,
bizim yüzlerce rüyamızdan üstün. Ey neşeli zat, senin uykun uyanıklık. Rüyanın
eserini uyanıklıkta bile görüyorsun."
(Mesnevî,
C. VI, çev. Veled İzbudak, İstanbul: MEB Yayınları, 1988, s. 189-197.)
*
Evet, asıl mesele "şeyhler, hoca
efendiler, üstadlar" değil, asıl mesele "parti liderleri,
siyasetçiler, siyasal önderler, devletlular, devletçiler, derin
devlet"..
Ve onlara sırtını dayayan hocalar,
üstadlar..
Onların hükmü "maneviyat"
aleminde kalmıyor, maddî aleme de uzanıyor.
Asıl maneviyat onlarınki..
Onların
maneviyatının etkisi maddiyatta da görülüyor.
*
Mesela, bu satırların yazarı,
üniversitede akademisyen olarak görev yaparken, sırtını derini ve yüzeyseliyle
"laik" devlete dayamış "müslümanca düşünme"
işportacısı Rasim Özdenören'in bazı yazılarını tenkit etmiş olduğu
için baskı görmüş durumda.
Bir başka olay:
Sene 2016.. Aylardan Ağustos..
Babam, vefatına neden olan hastalığından
dolayı hastanede olduğu için Sivas'tayım..
İkindi namazını, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi'nden emekli akrabam Murat Abi ile birlikte Yeni Cami’de kılıp, karşısındaki, sırtını Vakıf Subaşı Hanı’na vermiş kafeye
geçiyoruz..
Bu arada yanımıza ciddi bir yüz
ifadesiyle iki sivil polis geliyor, akrabam kimliğini göstermek için cebine
davranıyor.
"Hayır" diyorlar beni
göstererek, "bu arkadaş için geldik. Yeni Şafak gazetesi
yazarı Hayrettin Karaman aleyhinde yazı yazıyormuş."
GAYRIDAN ÜMMÎDİ KES
E-KİTAP: RU’YET-İ HİLAL RİSALESİ
https://www.academia.edu/93355146/Ruyet_i_Hilal_Risalesi
RU’YET-İ HİLAL
RİSALESİ
Dr.
Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
DİYANET İLMİHALİ’NİN
YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 3
RÜ’YET-İ HİLAL
MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ 19
UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI,
TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 22
AKLA ZİYAN
BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 31
AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 40
BAYRAM
GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 59
KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ
VE BAYRAM” HURAFESİ 64
ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE
BAYRAM TAKINTISI 70
MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM)
BİRLİĞİ HURAFESİ 76
UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ?
(RAMAZANIN BAŞLANGICI,
TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK)
Yeni Şafak gazetesinde yazan Prof. Faruk Beşer, kamerî aylar konusundaki
hatasını sürdürmeye yıllarca devam etti.
Eski(miş) bir yazısından
alıntılar yapacağız, fakat önce, nerede hata yaptığını söyleyelim: Elma ile
armutu topluyor, iki ayrı takvimi birbiriyle karıştırıyor.
Ramazan ayı, Güneş takvimine göre belirlenen bir ay değildir. O
yüzden, onu, Güneş takvimine göre belirlenen günlere uydurmaya çalışmak, ilk
düğmeyi yanlış ilikleyerek işe başlamaktır.
Kamerî takvime ait bir günün (ki gün, “doğal” bir olayla, Güneş’in batışıyla başlayıp
biter), Güneş takvimine göre belirlenen bir günle (ki kafadan atılıp belirlenmiş
bir “gece yarısı saat 24:00” ile bitip başlar) örtüşmesini beklemek
de, istemek de, düşüncesizliğin daniskasıdır.
Değil bu iki ayrı takvime ait
günlerin birbiriyle örtüşmesi, Dünya’nın farklı kıtalarının günlerinin bile,
aynı takvim çerçevesinde, birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir.
*
Mesela, yıllar önce şöyle bir haber
okumuştum (Milliyet):
2018'de kalkan bir uçak
2017'de indi
01.01.2018 - 16:13 | Son Güncellenme:
Yeni
Zelanda'dan havalanan bir yolcu uçağı, Hawaii'ye indiğinde halen 2017
yaşanıyordu. Sosyal medyada büyük ilgi gören olay, zaman içinde yolculuk
esprilerini getirdi.
Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinden 2018'in ilk dakikalarında
kalkan bir uçak, ABD'nin Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya 2017'de indi.
Gazeteci Sam
Sweeney olayı farketti ve bu ilginç durumu Twitter'dan paylaştı. "Hawaiian
Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş 2018'de başladı ve uçak 2017'de
inecek" ifadesini, #zamanayolculuk etiketiyle paylaştı.
Hawaiian
Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş, Auckland Havaalanı'ndan 1 Ocak 2018'de
yerel saatle 00:05'te kalktı ve Honolulu'ya 31 Aralık 2017'de 10:16'da vardı.
Auckland,
Honolulu'nun 23 saat ilerisinde.
Twitter
paylaşımının altına ilginç yorumlar da yapıldı.
Bir Twitter
kullanıcısı "Yani, zaman içinde yolculuk yapabiliyoruz ama hâlâ uçan
arabalarımız yok" dedi.
Bir başka
kullanıcı ise, "Yani teoride yolcular yeni yılı kutlayıp, 24 saat içinde
ikinci kez kutlama şansı yakalayacaklar" dedi.
Kaynak: BBC
Türkçe
(https://www.milliyet.com.tr/dunya/2018de-kalkan-bir-ucak-2017de-indi-2583262)
*
Dünya işte böyle bir yer.
Herkesin günü kendisi içindir.
Güneş takvimi çerçevesinde de
durum böyle.
Mesela, senenin 1 Ocak gününü
alalım..
Türkiye’nin 1 Ocak
günü ile Japonya’nın ve
ABD’nin 1 Ocak günü birbiriyle örtüşmüyor.
Japonya 1 Ocak’ı yaşarken ABD
31 Aralık’ta oyalanmakta olabiliyor.
Yani belirli bir anda sadece
gün değil, ay ve yıl da farklı olabiliyor.
Ve gece 24:00’ten bir dakika
sonra biz Türkiye olarak 1 Ocak’a ve yeni yıla geçtiğimizde ABD hâlâ 31
Aralık’ı yaşamaya devam ediyor
Hani takvim birliği?
*
Evet, bir birlik var.. Fakat
bu, itibarî.. Gerçek bir birlik değil.
Zaman dilimleri farklı.. Fakat
sadece isimde birlik var.. Farklı zaman dilimlerine
aynı ismi (mesela 1 Ocak ismini) veriyor, meseleyi kâğıt üstünde çözmüş oluyorsunuz.
O yüzden, yukarıya aldığımız
haberde anlatıldığı gibi, 2018 yılının ilk dakikalarında Yeni Zelanda’dan
havalanan bir uçak, yolcularını (güya) zamanda geriye götürüp, bir yıl öncesinde, yani 2017’de
Havai’de yere bırakabiliyor.
Gün değil, yıl
bile farklılık gösterebiliyor. Geçmişe
(uydurma bir geçmişe) yolculuk yapabiliyorsunuz.
Kimse de buna, Güneş takvimini
kullanan ülkelerin perişanlığı demiyor.
*
Gelelim Faruk Beşer‘in yazısına:
“Yine Ramazan’ın tespiti, yine Müslümanların
perişanlığı” başlığını taşıyor.
İlk paragraf şöyle:
“Meselenin
önemli noktalarına tekrar değineceğiz ama uygulama açısından şu kuralı da
söylemeliyiz: Resulüllah buyuruyor ki, ‘Oruca herkesin başladığı günde
başlanır, bayram herkesin bayram ettiği gündür, kurban da herkesin kurban
kestiği gündür’ (Tirmizi). Yani durum ne olursa olsun
oruca hep beraber başlanır, hep beraber bayram edilir. Buna göre pazartesi hep
beraber oruca başlayacağız, 4 Haziran Salı günü de hep beraber bayram edeceğiz.
İşin uygulaması böyledir, başka türlü davranmak doğru olmaz. Bu hadisi şerifin
bir işareti de şudur: Tespitte hata olsa bile Müslümanların birlikte hareket
etmeleri, yanlış yapmamalarından daha önemlidir. Bu sebeple benim burada
söyleyeceklerim kimseyi bağlamaz.”
*
Faruk Beşer’in anlamadığı,
aklına getirmediği şu: Tamam, oruca Pazartesi günü başlayacağız da, her ülkenin
Pazartesi’si farklı zaman dilimine karşılık
geliyor.
Mesela, Japonya’nın
Pazartesi’si başladığında biz hâlâ Pazar gününde oluyoruz.
Hele ABD’nin Pazartesi’si ile
Japonya’nın Pazartesi’si birbirine hiç uymuyor.
Şimdi sen, Japonya’daki
müslüman ile ABD’deki bir müslümanı itibarî Güneş
takvimine göre aynı Pazartesi gününde oruca başlatırsan, yanlış yaparsın.
Kamerî takvimi
Güneş takvimine uydurmaya çalışma şaşkınlığını ilim zannetmeyi Faruk Beşer gibi işgüzârlar artık
bırakmalıdır.
*
Mesele, Müslümanların
oruca Güneş takvimine göre belirlenen bir günde başlaması
olarak ortaya konulduğunda, düğme yanlış iliklenmeye başladığı için, doğru
hareket edilemez.
Yani sen burada kamerî
takvimi değil, Güneş takvimini esas alıyorsun.
Halbuki, burada, Güneş
takvimine göre belirlenen itibarî ve kıtalara göre değişen bir günün fıkhen hiçbir hükmü yoktur.
Burada ocak, şubat vs. diye bir ay yoktur.. Sadece Ramazan ayı vardır..
Yani, dünya müslümanları 1 Ramazan‘da oruca başladıklarını söyledikleri zaman,
mesele hallolmuş, birlik sağlanmış olur.
*
Dünya’nın yuvarlak olması
nedeniyle bu 1 Ramazan farklı kıtalarda farklı zaman
dilimlerine tekabül eder.
Ayrıca, 1 Ramazan günü, Güneş
takviminin tek bir günü ile asla örtüşmez.
Nasıl örtüşsün ki, Güneş
takvimine ait bir gün bile dünyanın farklı kıtalarında farklı zaman dilimlerine
karşılık geliyor, birbiriyle örtüşmüyorlar. ABD gibi batıdaki bir yerde mesela
6 Mayıs günü yaşanırken Japonya gibi başka bir yerde 7 Mayıs yaşanmaya başlamış
olabiliyor.
*
Faruk Beşer’in yazısındaki bir
paragraf şöyle:
“Ramazan’ı
başlatmak için Hilal’i görmek bizatihi bir ibadet değildir. Önemli olan Ramazan
ayını/şehrini doğru tespit etmektir. Bu tespit için Resulüllah (sa) kendi zamanında üç farklı yol göstermiştir:
Hilal’i bizzat görmek, bu mümkün değilse Şaban’ı otuza tamamlamak, ya da takdir
etmek. Takdir hesap demektir. Bu farklı metotlar da gösteriyor ki, asıl olan
rü’yet değil, Ramazan’ın doğru tespitidir. Allah da (cc) Hilal’i gördüğünüzde
demiyor da, Ramazan ayına/şehr-i Ramazana ulaştığınızda oruç tutun buyurur.”
İmdi, rü’yeti (görmeyi) bir tarafa bırakır, hesabı esas alırsanız, herşeyi bozmuş olursunuz.
Mesela, Güneş’in sabahleyin
doğuşu, hesaba göre, rü’yetinden/görülmesinden yaklaşık 8 dakika kadar önce
gerçekleşir. Güneş’in ışıkları bize 8 küsur dakika içinde ulaştığı için,
Güneş’in doğuşunun farkına biz geç varırız. İşte burada, “Önemli olan Güneş’in doğuşudur, görülmesi değildir” denilemez.
Yani, biz, Güneş’in doğuşunu görmedikçe, sabah namazını kılabiliriz.
Ramazan ayının başlaması da
böyledir. Hesap doğru olabilir, fakat ibadet, salt
hesaba göre yapılamaz.
Hesap, rü’yeti de
dikkate alıyorsa, o başka..
*
Faruk Beşer’in diğer bir
paragrafı şöyle:
“Tarihte
Müslümanlar ibadetlerini doğru zamanlarda ve doğru mekânlarda yapabilmek için
özellikle astronomi bilimini geliştirmişler ve meseleyi doğru anladıkları
zamanlarda bu bilimden sonuna kadar yararlanmışlar. Hatta Hicri V. Asır’da
yaşayan Subkî, ‘eğer bir gün hesap bize çok kesin sonuç
verirse o zaman rü’yete değil hesaba bakarız. Çünkü önemli olan Ramazan’ı en
doğru şekilde tespittir’ demiş. Müslümanlar varlığı anlamaktan
uzaklaştıkça İslam’dan da uzaklaşmışlar.”
Rü’yetin ne zaman
gerçekleşebileceğini hesapla belirleyebiliyorsan, belki rü’yete gerek kalmayabilir. Fakat rü’yet şartını tümden devre dışı bırakamazsın.
*
Beşer’in bir başka cümlesi,
düşünmeden yazıp çizdiğini gösteriyor:
“Yeni ayın
başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre
farklılık arz etmez. Bu da
güneşin, ayın ve dünyanın fezada aynı düzlemde buluşmaları anıdır, bu durum
ayda bir kez gerçekleşir ve yeni kameri ay da bu kavuşum/içtima ile başlar. Bu
sene Ramazan ayının başlangıcı olan kavuşum yarın (4 Mayıs cumartesi) Greenwich
saatiyle 22.46, yani Türkiye saatiyle 20.46’dır. Bunun anlamı şudur: Yarın
akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş
olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar. Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın
doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi,
Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”
Bay Beşer, “Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir
ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez” diye
birşey yoktur.
Mesela Güneş’in doğup gündüzün başlaması da kozmolojik bir ayettir
ve dünyanın her yerine göre farklılık gösterir.
Yeni ayın başlangıcı da aynı
şekilde beldeye göre farklılık gösterebilir.
Farklılık göstermeyen şudur:
Mesela Güneş’in İstanbul’daki doğuş saati, İstanbul’da veya Tokyo’da yaşamanıza
göre değişmez. Fakat Güneş’in doğuş saati/zamanı İstanbul’da ve Tokyo’da
farklıdır.
Aynı şekilde, Ay’ın Dünya’ya göre belirli andaki konumu da,
yaşadığımız bölgeye göre değişmez, fakat bu, kamerî ayın Dünya’nın her yerinde
aynı anda başlayacak olması anlamına gelmez.
Faruk Beşer’in sözünü ettiği
kavuşum, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bu yüzden (Güneş’ten ışık
yansıtamadığı için) görülememesidir.
Faruk Beşer’in 2019 yılına ait
bu yazısından öğrendiğimize göre, o yıl kavuşum vakti,
Türkiye’de, 4 Mayıs Cumartesi günü saat 20.46’ya denk
geliyor (Bu sırada Japonya 5 Mayıs gününü
yaşıyor).
Şimdi, Faruk efendinin
cümlesine bakalım:
“Bunun
anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve
henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar.”
Görüldüğü gibi Bay Beşer “rü’yet” şartını kaldırıyor, yerine “sahurun bitmemesi” şartını getiriyor.
Bu durumda, “Bütün dünya için
Ramazan girmiştir” lafı saçmalık oluyor. Kendi yaklaşımı çerçevesinde şöyle demesi gerekirdi: “Kavuşum,
Ramazan’ın girmesi için tek başına yeterli değildir. Her ülke, kendi günü
çerçevesinde o günün ilk sahur vaktiyle birlikte Ramazan’a
girmiş sayılır.”
*
Faruk Beşer’in yaklaşımına
göre, 5 Mayıs günü Hindistan’ın batısında kalan
ülkelerin müslümanları oruç tutmalıdır.
Onlar için Ramazan ayı girmiştir.
Fakat Japonya, Çin, Avustralya
vs. gibi daha doğudaki ülkelerde yaşayan müslümanlar, 5 Mayıs günü oruç tutmayacaktır. Çünkü onlar için
Ramazan ayı girmemiştir (veya Faruk Beşer kafa karışıklığına göre “tüm dünya”
ile birlikte onlar için de girmiştir, fakat sahur vakti geçtiği için oruçtan muaflar).
Böylece Faruk Beşer, bu
senenin 1 Ramazan‘ının Güneş takvimine göre, Hindistan’ın
doğusundaki ülkeler için 6 Mayıs‘a,
batısındaki ülkeler içinse 5 Mayıs‘a tekabül
ettiğini kabul etmiş oluyor.
Faruk Beşer şunu da diyor:
“Bu
başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet
gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı
pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”
Diyanet’in kararı yanlış
değil, doğrudur.
Çünkü, hesabı da, rü’yet
şartını da dikkate alıyor.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...