Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
BÜTÜN PARTİ RENKLERİ AYNI HIZLA CHP'LİLEŞİYORDU, BİRİNCİLİĞİ BEYAZ OLANA, AK PARTİ'YE VERDİLER
Mesele sadece ülkenin İslamî düzene göre yönetilmemesi değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?
Asıl mesele İslamî düzenin artık "dindar" bilinenlerce de öcü olarak gösteriliyor olması arkadaş..
Buradaki “arkadaş”ı ismen de zikredelim: Yeni
Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin
Karaman.
Ama “arkadaş”tan kastımız aslında sadece o da değil,
onun şahsında belirli bir kitle..
O, “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana”
kabilinden bir Hasan.. Öne çıkıp sivrilmiş, sembol haline gelmiş bir Hasan..
*
Evet, Karaman, “Hidayet
mi istismar mı?” başlığını taşıyan 26 Ocak 2017 tarihli yazısında şöyle
diyordu:
AK Parti
baştan beri din hürriyeti manasında laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine
göre siyaset yapacağını, din siyaseti yapmayacağını ilan ediyor. Bu sebeple
mensuplarına, şahsî hayatlarında Müslümanca yaşamaya çalışsalar bile “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre
yönetmiyorsunuz” sorusu sorulamaz….
Halkının büyük çoğunluğu Müslüman
olan ve eksikli de olsa inancına uygun bir hayat yaşamak isteyenlerin sayısının
da az olmadığı bir ülkede yönetimin düzeni demokratik ise, yönetimin, din
hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, herkesin inancına göre yaşamasını
kolaylaştırması ve bunun için her türlü tedbiri alması, düzenlemeyi yapması
tabiidir.
*
Biz de, yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.
Diyoruz ki, Akparti, “laik ve demokratik cumhuriyet
ilkelerine göre” siyaset yapan, “din siyaseti” (yani İslamî siyaset) yapmayacağını açıklamış bir partidir.
Laik ve demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapması ise, peşine taktığı kitleyi “laikleştirmesi” anlamına
geliyor ne yazık ki.
Dine hizmet gibi görünen icraatı varsa da, bunlar, görünüşe göre, “din siyaseti” izlemesinden kaynaklanmıyor. Bunlar, Karaman gibilere inanacak olursak, onun ya "dinsiz siyaset"inin ya da "siyasetsiz din"inin ürünü.
Bunları yapmak zorunda olduğunu, yapmaması durumunda, “muhafazakâr” tabanı kaybedeceğini, iktidarda
kalamayacağını ileri sürenler de çıkabilir.
Kısacası, söz konusu olanın din siyaseti değil,
dindarların desteğini almayı sağlayan pragmatik
ve çıkarcı bir “laik demokratik siyaset” olduğunu savunanlar, tezlerini desteklemek için Karaman'ın yukarıya aldığımız ifadelerini delil olarak ileri sürebilirler.
*
CHP'nin yeni söylemlerine gelince..
Akparti'yi taklit etmeye başladığını düşünenler olabilir, fakat belki de "kökleri"ne dönüyor.. 1923 öncesi köklere.. "Derin strateji"ye..
Kemalizm'in bu derin şişeye hapsedilmiş kadîm "ruh"u, gevşeyen kapaktan dışarıya sızmaya başlamış olabilir..
Mustafa Kemal Atatürk'ün 1922'ye kadarki nutuklarına bakarsanız Şeriatçılık, hilafetçilik ve İslamcılık konularında Taliban'a nal toplatmakta olduğunu görürsünüz.
1922 yılında ölseydi, şimdilerde "Hilafet ve Şeriat yolunda mücadele ederken" hayatını kaybetmiş bir "İslam mücahidi" olarak anılıyor olacaktı. Rıza Nur gibilerin hatıratları da yazılmayacağı için belki "evliya" bile yapılacaktı. Bir Selanikli Şeyh Şamil ya da Osman Batur olabilecekti.
Bu ülkede şehit olmak, şehit sayılmak da, mücahit olmak da kolay.. Çünkü burası Afganistan değil.
Görüyorsunuz, Saadetçiler laik Kılıçdaroğlu'nu mücahit ilan etmekten kaçınmadılar, CHP cenahı da buna itiraz etmedi..
Adamın mücahit olup olmadığına karar vermek için seçilmesini bile bekleyemeyen sabırsızlığa Türkiye'de "siyaset" adı veriliyor.
*
Hayrettin bey, Akparti mensuplarına “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?”
sorusunun sorulamayacağını söylüyor.
Biz de zaten sormuyoruz.
Böyle bir dertlerinin olmadığını yandaş yazarlar (Karaman'lar, Özdenören'ler ve bir sürü lüzumsuz boş beleş ıvır zıvır kalemşor) kafasına vura vura öğrettiler bu millete.
Evet, kendi haddimizi de, Akparti'nin haddini de biliyor ve onlara “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre yönetmiyorsunuz?” gibi lüzumsuz ve yersiz bir soruyu yöneltmiyoruz.
Fakat, “Niçin
İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsunuz?” diye sormaya da mı hakkımız yok?!
Evet, bizim açımızdan mesele, Akparti’nin ülkeyi İslamî düzene göre
yönetmiyor oluşu değil.. Bunu ondan beklemiyoruz.. Meşe ağacından ceviz devşirilemez.
Sorun, İslamî düzen aleyhinde konuşuyor
olmaları.
Onlardan, İslamî düzeni savunmalarını bile beklemiyoruz.
Aleyhinde konuşmasınlar yeter.
*
Fakat, konuşuyorlar.
Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip, Şeriat’e karşı laikliği tavsiye etti.
Din milliyetçiliğinden de söz ederek, her türlü
milliyetçiliğin ayaklarının altında olduğunu
söyleyen de oydu.
Din devletinin, dinî siyasetin miadını
doldurmuş olduğunu ileri sürmüş olan, o.
Erdoğan’a, “Niçin ülkeyi İslâmî düzene göre
yönetmiyorsun?” diye sormuyoruz.
“Niçin İslamî düzen aleyhinde konuşuyorsun?” diyoruz.
"Niçin laikliği Atatürk'ten bile daha hararetli biçimde savunuyorsunuz?" diye soruyoruz.
Atatürk hiç değilse İslam ile laikliğin uyuşmayacağını kabul ediyordu, siz ise İslam'ı laikleştiriyorsunuz.
Bunu da söyleyemeyeceksek, Akparti’nin “laik ve
demokratik cumhuriyet ilkelerine göre” izlediği siyasetin, Hayrettin Karaman’ın
iddiasının aksine, “din hürriyeti”
manası taşımadığı anlaşılır.
*
Evet, Tayyip Erdoğan ve Akparti, laik demokratik cumhuriyet ilkelerine göre siyaset yapıyor.
Ve evet, onlara, “Niçin ülkeyi İslamî düzene göre
yönetmiyorsunuz?” diye sorma hakkımız da, bu şartlarda yok.
Fakat, onların da, bizim gibilere, “Niçin Erdoğan’ın 'laik demokratik' söylemlerini onaylamıyorsunuz, niçin eleştiriyorsunuz? Niçin din anlayışınızı Erdoğan’ın söylem ve icraatına
endekslemiyorsunuz?” diye sorma hakkı olamaz.
Eğer din
hürriyetine sahipsek, bu böyledir.
Aksi şunu demek olur: Size din hürriyeti getirdik, o yüzden bu hizmetimizin karşılığı olarak din hürriyetinizden vazgeçeceksiniz, laik düzeni benimseyeceksiniz.
TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK
Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman “Diyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017
tarihli yazısında şöyle diyordu:
Üzerine
yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan
yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları)
kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan
düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın
ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple
“adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara
yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.
Eh, ilgili olunca ne yapsın,
Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.
Ancak, Diyanet’in
vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik
devletimizin bu siyasetin vesayeti
altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.
Palavracılığın
cılkını çıkarmış.
*
Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi
bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm.
Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.
Okutamadı.
Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme
bu mudur?
Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam
dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne
olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.
Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.
Devletin en tepesindeki şahıstı..
Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.
O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.
Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.
Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.
*
Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..
Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna
ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey
midir?!
“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir
ne hale gelir? Getirilir?
Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?
*
Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de
vardır.
Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına
söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.
Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.
Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..
*
Devam ediyor Hayrettin efendi:
“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında
oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din
hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir
kurumlar olduğunu düşünüyorum.”
Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en
sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..
Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.
Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil.
(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı
ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist
ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)
*
İşin
aslına gelince..
Türkiye’de
din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut
olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde
mümkün değildir.
Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.
*
Hayrettin
efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık
getirmeye çalışıyor:
Niçin?
Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep
üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek
adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var,
açıklık-şeffaflık var, seçim var…
Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın
yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.
Böylece
bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!
Bihakkın
yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!
Değilse nedir?
Altın
tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.
Diyanet’e
atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri
de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.
Vatandaş
ne yazdığının farkında bile değil..
*
O
“resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve
meziyetleri bitti mi?
Hayır!
Hayrettin
efendi saymaya devam ediyor:
“Bu kurumlar tekelci değil, müspet
manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.”
Aslında
tekelci..
Devlet,
Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.
Mesela
bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.
Aynı
şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.
Kendi
kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî
bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.
*
Hayrettin
efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:
“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din
eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini
toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet
kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra
öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”
Aksi zaten
mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.
Bunun
bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.
Devam
ediyor Hayrettin efendi:
“Devlete, millete, dine, diyanete
hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık
yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”
Devlete ihanetmiş..
Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..
“Devlet”e
ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?
Mesela
28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?
O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?
28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü.
Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz.
Fakat mahkemede görülen 28
Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme
gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.
*
Karaman
sözlerini şöyle sürdürüyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan
başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma
ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda
daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve
yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.
Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı
açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir
alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal
farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir.
Bu,
doğru olabilir.
Ancak,
Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor
oluşudur:
"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka
insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı.
Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler.
Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)
*
Karaman şunu da diyor:
“Kendilerini müftü ve din âlimi
yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan
bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek
ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış
olur.”
Bu
doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.
Ancak
bu, Diyanet için de geçerlidir.
Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.
*
Karaman şunu da söylüyor:
“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi
yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri
ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”
Karaman’ın
bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına
gelmektedir.
Ama
farkında değil.
Tek
adamlara bağımlı olmaya gelince..
Kelin
köre diyeceği birşey olamaz..
Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına..
Özerk bir kurum
değildir.
*
Siyasetçiler,
dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine
batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.
Diyanet’ten
ise tık yok.
Neden?
Çünkü
bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.
Özerk değil.
İSLAM DEVLETİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET
Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Ekim 2017 tarihli
sayısında yayınlanan “İnsan, ümmet
birliği ve tefrika” başlıklı yazısına şöyle başlamış:
“Şu mübarek
Cuma gününde İslam’ın insan anlatışı, birlik ve tefrika konularında temel
kaynağımız Kur’ân-ı Kerim’den, kısa açıklamalarla birkaç
âyet meâli nakledeceğim.”
Böyle diyerek söze başlamış ve hiç de mübarek olmayan
yorumlar yapmış.
Mesela, “İslâm dini inançta ve amelde birliğe
büyük önem veriyor. Bunun içindir ki inanç alanında Allah’ın birliği
ilkesini getirdiği gibi, …” diyor.
Sanki, Allahu Teala’nın birliği “sonradan ihdas edilmiş” bir ilke..
İslâm, Allahu Teala’nın birliği ilkesini getirmiş
değildir; tek ve bir olan Allahu Teala, varlığı ve birliği anlaşılsın,
kendisine ortak/şirk koşulmasın diye İslâm nimetini din olarak insanlara
göndermiştir.
*
Karaman’ın bir başka yorumu:
“Allah ve Resulü’ne itaat edin,
birbirinize düşmeyin, sonra zayıflarsınız ve zaferi elden kaçırırsınız.
Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever” (Enfal:46).
Bu âyette ve aynı meâldeki âyetler
ve hadislerden çıkan sonuca göre zafer ve başarının altın kurallarını şöyle
sıralamak mümkündür: Harekette sebat ve istikrar, Allah’ı devamlı anmak ve asla
unutmamak, Allah ve Resulü’ne itaat (yöneticilere, kumandanlara ve kanuna itaat
etmek), birlik ve beraberliği korumak, …
Ayet-i kerimede sadece Allah’a ve
Resulü’ne itaatten söz ediliyor.
Yöneticilere ve kumandanlara itaat meselesi,
“sizden olan ulu’l-emr (emir/iş sahipleri)”
kaydıyla başka bir ayette (Nisa, 4/59) geçiyor.
Hayrettin Karaman ise, abrakadabra ve el çabukluğu
ile mukayyed bir hükmü mutlak hale
çeviriyor.
Üstelik, ulu’l-emrle ilgili ayet, müfessirlerin
belirttiği gibi, yöneticiler ve kumandanlar ile onların emri altındakiler
arasında ihtilaf çıkabileceğini, bu takdirde ihtilafın
yönetici ve kumandanların keyfine göre
değil, onlar aradan çıkarılarak Kur’an ve
Sünnet’e göre çözümleneceğine işaret etmektedir:
"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin.
Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere)
de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret
gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlü’ne arz edin.
Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir." (Nisa, 4/59)
Tabiî Hayrettin efendi bir de, durup dururken, araya “kanuna itaat”
meselesini de ekliyor.
Hangi kanuna itaat?..
Neden bu Hayrettin efendi Şeriat’e itaatten
değil de, (laik bir devletin Şeriat'e aykırı yasalarını da akla getirecek şekilde) kanuna itaatten söz ediyor?
*
Hayrettin efendi devam ediyor:
“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir
erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere
ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla
sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” (Hucurat:13).
… Âyet …; insanın şeref ve değerini,
kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla
elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor.
Âyetteki değer ölçütü takvâ, evrensel değerleri,
erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade
etmektedir.
Adam, “Evrensel değerler, ancak Kur’an ve
Sünnet’teki takva tanımı içine giren değerler olabilir” diyerek evrensel
değerler için takvayı referans olarak
gösterse, öpüp başımıza koyacağız.
Fakat, öyle yapmıyor, takva kavramını laikleştiriyor, takva için, ne idüğü belirsiz evrensel
değerleri referans haline getiriyor.
Nedir bu evrensel değerler?
*
Takvayı biliyoruz, Allahu Teala’nın şiarlarını yüceltmektir, emir
ve yasaklarına uymak, şeriatini yürürlüğe koymaktır. Malıyla ve canıyla cihad
etmektir.
Takva ile ilgili bir ayetin meali şöyle:
“Allah’a ve
ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten
(kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.” (Tevbe,
9/44)
Bir başka ayet meali:
“İşte böyle;
kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin
takvasındandır.” (Hac, 22/32)
Takva bu..
Peki evrensel değerler ne?
Allah’ın şiarları nerde, laiklerin evrensel dedikleri
değerimsiler nerde!
*
Karaman, 12 Ekim 2017 tarihli (yukarıda sözünü ettiğimiz yazısından bir gün önceki) yazısında da kafa karıştırma alanındaki yeteneklerini büyük bir ustalıkla sergilemiş bulunuyordu.
Mesela şöyle diyordu:
Adının başında İslam bulunan ülkeler
ikiye ayrılıyor:
1. Bütünüyle
İslâmî düzenin hakim olduğu ülkeler.
2. Resmi düzeni
bütünüyle İslama dayanmasa da halkının çoğu Müslüman olan ve İslâmî hayatın
kısmen de olsa yaşandığı ülkeler.
Bugün dünyamızda birinci sınıfa
giren İslam ülkesi yok gibidir. Bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin
dini İslam’dır” yazılı olsa da hayatın çeşitli alanlarına ait düzenlemeler ve
uygulamalara bakıldığında bu cümlenin bir slogandan ibaret olduğu görülür.
Bizde de Cumhuriyetin ilk yıllarında anayasada böyle bir cümle var idi, ama
hedef devletin ve halkın hayatından İslam’ı ya söküp atmak veya asgariye
indirmek idi.
Karaman'ın, bazı İslam ülkelerinin anayasalarında “Devletin dini İslam’dır” yazılmış olmasını küçümsemesi basite alınacak bir hata değildir.
*
Bu vatandaş, işine gelince bir de tekfircilik belasından, tekfirin kötülüğünden dem vurmasa
bu kadar yadırgamayacağız..
İman edilmesi gereken bütün hususlara iman eden, küfür söz ve eylemlerden kaçınan, bununla birlikte
İslam’ı tam yaşamayan, birtakım günahları işleyen
bir adam, bütün kusurlarına rağmen tekfir edilemez.
O, mümin/müslümandır.
“Onun Kelime-i Şehadet getirmesine bakmayın, bu, slogandan ibaret” denilerek zımnen tekfir edilmesi kabul edilemez.
Buna karşılık, İslam’ın emrettiği çoğu iyilikleri
yapıyor (insanlara yardım ediyor, sadaka veriyor, çaresizlerin dertlerine
derman oluyor) ve kötülüklerden (içkiden, kumardan, zinadan,
faizden) kaçınıyor olsa bile, İslam’ı hayat nizamı olarak kabul
etmeyen, Şeriat’in devrinin geçtiğini söyleyen biri, kâfirdir.
Böyle biri, kullara iyilik yapıyor olsa bile, bütün iyiliklerin yaratıcısı olan Allahu Teala’ya karşı nankörlük ettiği
için, son tahlilde Şeytan’ın yoldaşı ve yandaşı olma durumundadır.
*
Devletler de böyledir.
İslam’ı tam uygulamıyor olsa bile, “Devletin dini,
İslam dinidir” diyen bir devlet, İslam devletidir.
Dinler arasında tarafsız olduğunu, her dine eşit mesafede durduğunu, dininin bulunmadığını ilan eden devlet ise, kendi beyanı, ifadesi ve itirafı gereği dinsiz devlettir, küfür devletidir.
Dinde zorlama yoktur. "Dinsizim" diyen dinsizdir, onu zorla müslüman yapacak halimiz yok.
*
Anayasasında yer alan bir madde ile müslüman olduğunu ilan eden, Kur'an ve Sünnet'e bağlılığını vurgulayan devlet ile, dinsiz olduğunu söyleyen devlet arasındaki fark, ölçülemeyecek derecede büyüktür.
İkisi birbirine Cennet ve Cehennem kadar uzaktır.
Bugün anayasasında Şeriat‘e bağlılık vurgusu yapan İslam ülkeleri
ile, Türkiye Cumhuriyeti‘nin 1924 Anayasası’ndaki hükmü
halkı aldatmak için koymuş bulunanların aynı kefeye konulması ise,
abrakadabrayı da aşan bir sahtekârlıktır.
1921 Anayasası’nda, kanunların İslam hukukuna uygun
olması hususu dile getiriliyordu.
1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i
İslam’dır” hükmü muvacehesinde, Türkiye Cumhuriyeti, herşeye
rağmen bir İslam devletiydi.
O dönemde bazılarının münafıklık yapmış olması, sonucu
değiştirmez.
*
Bu hükmün kaldırılması ile birlikte, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, dinsiz bir küfür devleti haline
gelmiştir.
Hayrettin Karaman’ın “Bazı İslam ülkelerinin
anayasalarında ‘Devletin dini İslam’dır’ yazılı” olmasını değersizleştirmeye çalışması, affedilir bir hata değildir.
Ne yapmaya çalışıyor bu adam?
Onlarınki sloganmış,,
Kolaysa senin devletin de aynısını yapıp "slogan müslümanı" olsun, dinsizlikten kurtulsun da görelim!
Sonra da bu vatandaş yana döne tekfircilikten şikâyetçi oluyor.
Yani ne diyelim, “Hayrettin Karaman’ın İslam
hukukçuluğu da içi boş bir slogandan ibarettir, asıl derdi İslam hukukunun
küfür düzeninin arzusuna uygun biçimde tahrif edilmesi için çaba göstermekten
ibarettir” mi diyelim?
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...