"USÛL, USÛL" DİYEREK USUL USUL USÛL'Ü KATLETMEK ("NEREDEYSE GÖKTEN BAŞIMIZA TAŞLAR YAĞACAKTIR!")

 



Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz bir yazısına ” ‘Sözü amelinden sayanın sözü az olur’ der Şeyh Muhyiddin” diyerek başlamıştı.

Şeyh Muhyiddin, sözünü amelinden saymamış olacak ki, doğru yanlış demeden aklına ne gelirse yazmış.

Mesela bir kitabına rastlamıştım, sakalla ilgili olarak sayfalar dolusu laf sıralamıştı, şöyle olursa böyle olurmuş da, böyle olursa şöyle olurmuş da.. Birkaç ifadesi dışında hiçbirinin de “delil”i yoktu. Yazdıklarının bir önemi de bulunmuyordu, boş laf kalabalığıydı. “Sakal konusunda sünnet şudur” demesi yeterli olurdu.

Fakat sadece sakal konusunda lüzumsuz gevezelik yapmış olsaydı, bir ölçüde mazur görülebilirdi. Ancak, orada durmamış, uluhiyet, peygamberler, melekler, cehennem vs. hakkında Ehl-i Sünnet itikadına mugayir, yani ehl-i bid’at çizgisinde sözler sarfetmiştir.

Ömer Lekesiz’in yazısına dönersek.. Naklettiği söz aslında Hz. Ali k.v.’ya ait..

Ne var ki bu beyler, ayet, hadîs ve sahabe sözü nakletmekten hoşlanmazlar.

Çünkü “havalı” değildir.

Çünkü İngiliz gâvuru sadece (kitaplarında kendisini göklere çıkaran ‘tevazu’ abidesi) Muhyiddin efendiyi pohpohlamaktadır.

Aşağılık duygusu içinde kıvranıp duran sömürge zihniyetlilerin aradığı ilacın İngiliz mamulü ya da İngiliz akreditasyonlu olması gerekmektedir. Aşağısı kurtarmıyor.

*

Yeni Şafak‘ın diğer bir yazarı, Hayrettin Karaman ise, Lekesiz’inkiyle aynı gün (8 Aralık 2019) yayınlanan “Sünnet hakkında” başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

“Erkek çocuklara icra edilen küçük operasyon manasındaki sünnet gelenekte neredeyse farzların bile önüne geçmiştir. Birçok günah işleyerek, birçok sünneti terek etmiş olarak ölmüş birine eğer sünnet olmuş ise Müslüman muamelesi yapılır da, birçok sebeple zamanında sünneti yapılamamış bir kimsenin Müslümanlığından şüphe edilir.”

Bu durum biraz şiâr/şeâir kavramıyla alâkalı kabul edilebilir..

Sadece bir defa yapılan birşeydir, fakat müslümanın şiârı olarak görülür.

O açıdan önemlidir.

Karaman şunları da yazmış:

Öte yandan insanlar toplanıyor bazı hadis kitaplarının metinlerini, şerhlerini, tercümelerini okuyorlar. Bu okumaların ifrata ve tefrite düşmeden salih kul olmaya medar olabilmesi için “Usul” bilgisi ile birlikte yapılması gerekiyor. Eğer usul bilgisi bir yana bırakılarak Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, üstelik muteber şerhlerine bile bakılmadan okunursa bu okumalardan DAİŞ benzeri okumuşlar da mezun olabilir.

Bu işin bir ucu, diğer aşırı ucuna örnek olarak da hayli yaşlanmış ve camiamızda saygı gören bir Hoca’nın videoya kaydedilmiş bir konuşmasını vereceğim. Hoca özetle şöyle diyor: “Fıkıh Usulü ilmi ortaya çıkıncaya kadar Müslümanlar dini doğru anlıyor ve uyguluyorlardı, bu ilim ortaya çıkıp da vahye dayalı metinlere uygulanınca Müslümanlar yollarını sapıttılar. Bu sebeple fıkıh usulü bir yana atılmalı, Kur’an’da ne helal ise onu helal, ne haram ise onu da haram bilmeli, bunun ötesi de yoktur.”

İşte bu ölçüde sapıtmaların önüne geçecek olan bize göre Fıkıh Usulü ilmidir.

Kur’an âyetleri birbirini tefsir eder, hadisler de hem birbirini hem de Kur’an âyetlerini tefsir eder. Okumalardan bir hükme varmak isteniyorsa Kitab ve Sünnet’in, usulü dairesinde bir bütün olarak göz önünde bulundurulması şarttır. 

*

Karaman, “diğer aşırı uç“tan da söz ediyor, fakat aslında ortada “diğer uç” yok.

Diğer aşırı uç, “usûl”ün “asl“ı ortadan kaldırmak için istismar edilmesidir.

Evet, diğer aşırı ucu; Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde işaret edilen durum oluşturmaktadır: Ulemanın rabler haline getirilmesi.. 

Abkakadabra, alavere dalavere, hokus pokus kabilinden “sözde usûl” eksenli laflar eşliğinde Kur’an ve Sünnet’in devreden çıkarılması, diğer aşırı uç durumundadır.

Mesela, Karaman, “DAİŞ benzeri” edebiyatı yapmayı biliyor. Peki onun (ve onun gibilerin) yazılarında neden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” anlamına gelen ayet-i kerime hiç geçmiyor?

Tamam, sen de bu ayet-i kerimeyi usûl çerçevesinde yaz, ama yaz!

Kaldı ki, usûl bilgisi sizin tekelinizde olan birşey değildir.

“DAİŞ kafalı” diye küçümsediğiniz kimseler arasında usûlü sizden daha iyi bilenler de, anlama çabasında ona sizden daha fazla riayet edenler de bulunuyor olabilir.

Usûl Diyanet’in hutbelerinde Şeriat, İslam'ın hakim olması, İslam devleti ve tağut gibi kavramların hiç geçmemesi midir?

Şirk, nifak ve münafıklık gibi kelimelerin hiç anılmaması ya da üstünkörü mü dile getirilmesidir?

Şeriat, İslam devleti, tağut, şirk ve münafıklık gibi konuları DAİŞ kafalılara bırakmayı size hangi usul emrediyor?

Neden sizin yazı ve konuşmalarınızda mesela "dâru'l-harb" konusu sadece Türkiye'nin öyle olmadığını ispatlamak için usule, mantığa ve dört mezhebin içtihatlarına kırk takla attırma canbazlıkları çerçevesinde gündeme geliyor?

*

Karaman’ın sözleri, kendi içinde sorunlu..

Hadîs kitaplarının şerhlerinin okunmasından bile rahatsız..

Halbuki, şerh, usûl bilgisi bulunmaksızın yapılamaz. Usûl bilgisinden uzak bir şerh olamaz, olursa da, o, şerh değildir.

Dolayısıyla, muteber şerhlerin okunmasından hiçbir zarar gelmez. Gereklidir. İslam, başka türlü öğrenilemez. Zaten şerhler, fıkhî hükümleri de ihtiva ederler. Aynı durum tefsir kitapları için de geçerlidir.

Bir mealde, itikadî ve fıkhî konuların yanlış anlaşılmasına engel olacak notlar bulunduğunda, usul bilgisinin mevcut olmaması sorun teşkil etmez.

*

Üstelik, usûl bilgisi bile, bizi her konuda aynı sonuçlara ulaştırmaz.

Eğer öyle olsaydı, mezhep farklılığı ortaya çıkmazdı.

Ayrıca, Karaman’ın sözünü ettiği hocanın sözleri de (kim olduğunu bilmiyorum) kendince bir usûl getiriyor. Zahiriyye’yi akla getiren bir usûl..

Mesela Şia‘nın da, kendisine göre bir usûlü var.. Ehl-i Sünnet’i, kendilerine ait usûlü benimsemedikleri için sapıtmış kabul ediyorlar. Onlar için de usûlasıldan (Kur’an ve Sünnet’ten) önde geliyor.

O halde, usûlün de asla dayanması, ondan alınması, onunla çelişiyor olmaması gerekir. Nitekim, içtihadın meşruluğuna ilişkin Muaz r. a. hadîsi, sonuçta bir hadîstir.

Usûlü de asıl belirler.

*

İmdi, Karaman’ın yaklaşımı çerçevesinde Diyanet‘in tam da usûle göre hareket ettiği kabul edilebilir.

Ama bu usûlaslın bir kısmının terk edilmesinden başka bir anlama gelmiyor.

Ayrıca, İslam’ın, adı konulmamış kısmî bir reforma (güncellemeye) tabi tutulması mahiyeti taşıyor.

Çünkü Diyanet’in Kur’an ve Sünnet’i “yorumlama usûlü”nün temelini, laik/dinsiz devletin anayasal ilkeleri çerçevesinde tanımlanmış bir “milli birlik ve beraberlik” gayesi oluşturuyor.

Yani bu usûlde, salt “asl”a dayalı saf, katışıksız ve pür bir makasıd-ı şerîa(t) yok..

Makasıd-ı laik devlet” var.

Bu noktada reformist/hermenötikçi/tarihselci ilahiyatçı soytarılar ile Diyanet’in Ehl-i Sünnet hassasiyetine sahip personeli arasında bir “eylem ve söylem birliği” mevcut.

Bütün Diyanet personelinin bunu bile isteye, gönüllü biçimde yaptığı, veya bu politikayı desteklediği söylenemezse de, durum bu..

*

Meselenin bir başka boyutu daha var.

Hatta buna en önemli boyutu da diyebiliriz.

Şöyle:

Usûlü bilmeyenler, Kur’an ve Sünnet’i yanlış anlayabiliyorlar da, Hayrettin Karaman gibi isimlerin yazılarını, Şeyh Muhyiddin gibi herzevekillerin laflarını ve Diyanet’in hutbelerini nasıl doğru (makasıd-ı şerîaya göre) anlayabiliyorlar?

Yani Hayrettin ve Muhyittin efendiler meramlarını yanlış anlaşılmayacak biçimde anlatmayı biliyorlar, Diyanet hutbelerini hazırlayanlar yanlış anlamaya imkân vermeyecek şekilde metin oluşturmayı beceriyorlar da, bunu bir tek, yerlerin ve göklerin, insanların bütün aklî melekelerinin yaratıcısı Allahu Teala mı haşa beceremiyor?

Bir tek cevâmiü’l-kelîm olan Resulullah s.a.s. mi anlaşılır konuşmayı bilmiyor?

Usûl bilinmeden hadîs şerhleri bile okunmayacaksa, vaizlerin vaazlarının da dinlenilmemesi, ilahiyatçı yazarların (şerh demek olan) yazılarının da okunmaması gerekir.

*

Sözü, Şeyh Senûsî’nin usûl konusundaki şu çok önemli uyarıları ile bitirelim:

Bir grup Kufe âlimi “kıyas-ı celî” [açık kıyas] ile amel ederek “küllî kaideleri” etkilemeyen [hadîsin terkiyle küllî kaidelerin çiğnenmiş olmayacağı] hadîslere muhalefet etmişlerdir. Ve bazı âlimlerin hadîslere muhalefet etmelerinin daha nice gerekçeleri vardır. Çünkü âlim, bizim fark etmediğimiz başka bir delile dayanarak hadîse muhalefet etmiş olabilir. Kaldı ki âlim; bazen delilini göstermiyor; gösterdiğinde, bize ulaşmıyor; ulaştığında, doğruluk ve yanlışlığı bir yana, istidlal [delil oluş] yerini idrak edemiyor olabiliriz. Ancak konu hakkında sahih hadîs varken, “Yanında bu hadîsi reddedecek hücceti var” ihtimaline dayanarak, bir âlimin sıradan bir sözüne yönelmek asla doğru olmaz. Çünkü şer’î deliller [Allahu Teala’nın vahyi ve Resulü’nün tebliği], âlimlerin görüşlerinin hataya maruz oluşu şeklinde bir hataya maruz değildir. Şer’î delil bütün insanlar için hüccettir; âlimin görüşü ise öyle değil. Şer’î delillerin, birbiri ile çelişmediği sürece [Ki şer’î deliller arasında gerçek bir çelişki mevcut olmaz], yanlış olması akıl dışıdır. Oysa âlimin görüşü hataya daima maruzdur. Hadîs var iken âlimin görüşünü alacak isek, delillerin bir manası olmaz [ortada usûl diye birşey de kalmaz]. Netice olarak şu gerçeğe değinmemiz lazım: [Müttekî, sırf Allah’ın rızasını gözeten, güç sahiplerine ve devletin başındakilere şirin görünmeye çalışmayan, insanların övgüsü ve yergisinden etkilenmeyen, hakkı arayıp bulma dışında bir gayesi olmayan] Âlim, hadîsin birine muhalefet ettiği zaman şüphesiz onun geçerli bir mazereti vardır. Ancak, o hadîsin sıhhati (sahih olduğu) bize açıklandığında, âlimin görüşünü bırakıp hadîse yöneldiğimizde biz de mazeretliyiz ve gerekçemiz vardır. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar geçmiş birer ümmettir, kazandıkları kendilerine, kazandıklarınız da sizedir. Onların [âlimleri de dahil olmak üzere] yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.” (Bakara, 2/134) “[İster âlim olun, ister ümmî; ister ulu’l-emr/yönetici olun, ister yönetilen] Eğer birşeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız, onun durumunu Allah’a ve Resulü’ne bırakın.” (Nisa, 4/59)

Hiç kimsenin Resulullah’ın [sahih olduğu bilinen] hadîsine muhalefet edip [salt “O, usûlü bizden daha iyi bilir” diyerek] herhangi bir âlime uyması asla doğru olmaz. İbn Abbas, kendisine soru soran birisine hadîs ile cevap verdiğinde soru soran: “Ebubekir ve Ömer başka şekilde demişlerdir” deyince, İbn Abbas, Neredeyse gökten başınıza taşlar yağacaktır. Ben ‘Resulullah (s.a.s.) buyurdu’ diyorum, siz ‘Ebubekir ve Ömer şöyle dediler’ diyorsunuz” diye cevap verdi.

(Şeyh Senûsî, İctihad ve Taklid Çerçevesinde Nassın Uygulanışı, çev. A. Timurtaş, İstanbul: İnsan Y., 1995, s. 25-6)

*

Usûl, işte budur!


ÇAĞDAŞ DENSİZLİK VE İSLAM’IN “İNSAN”A VERDİĞİ DEĞER

 


Yıllar önce Ahmet Alemdar ismiyle yazan bir okur, internet sitelerinden birinde okuduğu bir yazıdan nedense çok rahatsız olmuş, oturup öfkeyle bir “yorum” yazıp göndermişti, fakat ifadelerinin yazıyla bir ilgisi aslında yoktu.

Yazarın düşünce ve argümanlarını tartışmak yerine, Hz. Peygamber s.a.s.'e hakaret etmeyi tercih etmişti. Yorumunda nedense olayı Alevilik-Sünnilik meselesine de getirmişti. Diyordu ki:

“İslam'da Hristiyanlar değil belki ama diğer inançlar ve alevilik zorla kılıçla sünnileştirilmeye uğraşılmıştır.”

Hangi dönemde uğraşılmıştır, kim uğraşmıştır? Bu soruların cevabı yoktu. Okur, Türkiye'de yaşadığına göre muhtemelen Osmanlı'yı kastediyordu.

Türkiye Alevileri genelde Bektaşi olduklarını söylerler. Bektaşilik, Yeniçeri Ocağı kaldırılana kadar bir nevi “resmi tarikat” idi.

Bir devlet, ancak ordusu kanalıyla baskı yapabilir. Mesela Türkiye'de Silahlı Kuvvetler, laikliğin bekçisi olarak biliniyor. Bektaşi olan Yeniçeriler, insanları Bektaşilikten uzaklaştırmaya mı çalışıyordu?

Bilgisizliğe mantıksızlık da eklenince böyle oluyor.

*

Aynı okur, “diğer inançlar ve Alevilik”ten de söz ediyordu. Diğer “inançlar”ı da bari bir saysaydı da bilseydik.

Aleviler kılıçla sünnileştirilmeye çalışılmamıştır, fakat Safevi ajanlarının kışkırttığı kitleler Antalya'dan Trabzon'a kadar geniş bir coğrafyada kılıca sarılmışlar, devlete isyan etmişler, Anadolu'da İran hakimiyetini kurmaya çalışmışlardı. Kılıca kılıçla karşılık verilmiştir. İsteyen açıp tarih kitaplarını okur, “Şahkulu isyanı”nın nerede nasıl patlak verdiğini öğrenir.

Neden Allah'ın kulu değil de, Şah'ın kulu? Ve neden hâlâ bazıları “Gel Şah'a gidelim” diye türküler söylüyorlar?

İran hakimiyetini kılıçla Anadolu'da kurmaya çalışmak “inanç” değildir; siyasettir, dahası savaştır, terördür.

Hz. Peygamber'e (s.a.s.) hakaret etme cüretinde bulunan böylesi saygısız kişileri görünce, İstiklal Marşı şairini hatırlamamak ne mümkün:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
“Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”
“Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
“Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.”
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
“Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”
“Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticaın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?”

*

Söz konusu okur, yorumuna şöyle devam ediyordu:

“Dini anlamak isteyenler Kur'an'ı açıp okusunlar, ve orda peygamberin! kendi evlat edindiği insanın bile karısına el koyma girişimini Kurana koyduğunu göreceklerdir. Ama şimdi kim açıp kuran okur ki?”

Alemdar efendi merak etmesin, ben okuyorum.

“Peygamber” kelimesinin yanına ünlem işareti koyarak Hz. Peygamber'in (s.a.s.) peygamberliğine inanmadığını belli eden bu şahıs, bir yandan da Aleviler'in avukatlığını yapıyordu. (Muhtemelen Alevî bile değildir.)

Hz. Ali'nin bütün değeri, Hz. Peygamber'e (s.a.s.) yakınlığından ve onunla ilgili olarak hadislerde yer alan övgü dolu ifadelerden kaynaklanır. Olabilir, adam müslüman olmayabilir; ama iş Aleviliğe gelince 'farklı telden çalmaya' başlayan ve Alevicilik yapanların samimiyetine inanmak mümkün değildir.

Peygamber'i kabul etmiyor, halifesinden ise vazgeçmiyor; gelin de bu yaman çelişkinin içinden çıkın!..

*

Evet, Alemdar efendi kaygılanmasın, ben Kur'an'ı okuyorum çok şükür. Fakat Alemdar efendinin okuduğundan emin değilim.

Belli ki, İslam düşmanlarının kitap ve makalelerinden besleniyor. Kur'an'ı okuyan biri, yukarıdaki terbiyesizce ifadeleri kullanamazdı, çünkü olayın aslını bilirdi.

Okuyorsa ortada iki ihtimal var: Ya okuduğunu anlamaktan aciz bir geri zekâlı ya da bile bile yalan söyleyecek tıynette bir alçak ve sefil yalancı.

Evlat edinilen sahabînin adı, Zeyd bin Harise.. Zeyd r.a. aslen Yemenli'dir; çocukken kaçırılmış ve köle olarak Mekke'ye getirilip satılmıştı. Hz. Hatice onu Hz. Peygamber s.a.s.'e vermişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) onu hürriyetine kavuşturmuş ve ayrıca evlat edinmişti. Yani, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) yasal mirasçısı haline gelmişti. Hürriyetine kavuşturmak başlı başına büyük bir iyilikken, onu evlatlığa da kabul etmişti. O yüzden ona, Zeyd bin Muhammed (Muhammed'in oğlu Zeyd) deniliyordu.

Araplar, hürriyetine kavuşmuş bile olsa kölelere değer vermezlerdi. Onlar ikinci değil belki 'beşinci sınıf' insandı. Onlara kimse kız vermezdi; bunun gibi, cariyelerle de (köle kızlarla da) evlenilmezdi, ayıp karşılanırdı; çünkü onlar bir nevi 'mal'dı.

*

Araplar'ın 'kafalarından' icat ettikleri helal ve haramlar da vardı.

Mesela bazı etler erkeklere helal, kadınlara haramdı.

Bunun gibi, kız çocuklarını öldürmeleri de helaldi.

Ayrıca, sınırsız sayıda kadınla evlenmek de helal kabul ediliyordu.

İslam'a göre, bir erkeğe kendi oğlunun karısı ebediyen haram olur. Bir adam, boşanmış bile olsa, geliniyle asla evlenemez. Fakat Araplar bunu evlatlıklar için de böyle kabul ediyorlardı, bu konuda da kafalarından ‘haram’ icat etmişlerdi.

Buna karşılık, hür bir kadın azat edilmiş de olsa bir köle ile ve hür bir erkek de hürriyetine kavuşmuş bile olsa bir cariye (köle kadın) ile evlenmiyordu; bunu onur kırıcı bir durum olarak görüyorlardı.

*

Araplar'ın asalet bakımından en üstün kabilesinin Kureyş olduğu biliniyor.

Kureyş içinden de Haşimoğulları, yani Hz. Peygamber'in sülalesi öne çıkmıştı.

Hz. Peygamber s.a.s., halasının kızı Zeynep r.a.'nın (aynı zamanda Hz. Ali’nin de halasının kızı) Zeyd ile evlenmesini istedi.

Zeynep, eski bir köle olan Zeyd ile evlenmeyi kabul etmedi, bu yüzden şu ayet nazil oldu:

“Mü'min bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Bunun üzerine Zeynep r.a., Zeyd r.a. ile evlenmeyi kabul etti. Fakat bu mutlu bir evlilik değildi, Zeynep r.a. tarafından küçümsenmek Zeyd r.a.'i rahatsız ediyordu. Bu yüzden de Zeyd boşanmak istiyordu. Nihayet şu ayet-i kerime nazil oldu:

"(Resûlüm!) Hani Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: 'Eşini yanında tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." (Ahzab, 33/37)

*

Köklü gelenek ve adetler, salt tavsiye ve nasihat ile değişmezler. Örnek olmak, bazen de zorlamada bulunmak gerekir.

Mesela Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkına şapka giydirmek için bunu önce kendisi yapmış, “Efendiler, buna şapka denir” deyip şapkayı başına geçirerek işe başlamıştır.

Fakat bununla yetinmemiş, şapka giymeyen insanları idama bile mahkum ettirmiştir.

İskilipli Atıf Hoca'nın idam edilmesinin temel nedeni, “Frenk Mukallitliği” (Batı Taklitçiliği) adlı kitabıdır.

Bu kitabı şapka vs. inkılabından önce yazmıştı ama, yine de idam edilmekten kurtulamadı.

Neden?

Devrimlerin hatırı için... Hz. Peygamber ise sosyal alandaki devrimlerini kansız gerçekleştirmiş, eleştirileri bizzat göğüslemiştir.

Fakat o dönemin müşrikleri, Hz. Peygamber'i (s.a.s.), oğlunun karısı ile evlenmekle suçlamışlardı. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab, 33/40)

*

Siz, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sarık giymediği için cezalandırdığı birini biliyor musunuz?

Ya da başını açtığı için cezalandırılmış bir tane bile kadın var mıdır?..

Bunları geçtik, Hz. Peygamber s.a.s., Hz. Zeynep ile daha baştan evlenemez miydi?!

Üstelik bu, son derece doğal karşılanır, Peygamber Efendimiz s.a.s.'e yöneltilen, “Oğlunun karısıyla evlendi” suçlaması da söz konusu olmazdı.

Ama, Kur'an'ı okuma çağrısında bulunduğu halde okumayan, İslam düşmanlarının saçma sapan çarpıtmalarına kulak veren ve mantıklarına da hiçbir zaman başvurma gereği duymayan Türkiyeli terbiye yoksunu Kemalist ve laik (yerli, milli, ulusalcı ve ulusolcu) gâvurlara bunları anlatmak kolay değil, bunun farkındayım.

*

Alemdar nam okur-küfreder, hakaretlerine şöyle devam ediyordu:

“İslamcılar küçük çocuklardan tahrik olmaya devam etsin, sahi siz olsanız 9 yaşındaki Ayşe'yle gerdeğe girer miydiniz?”

Arabistan'da, özellikle de o dönemde kız çocukları için dokuz yaş evlilik çağıydı, fakat bu çirkin bir soru.. Bence Ahmet Alemdar takma adlı şahsın yukarıdaki sorunun kendi annesi için yöneltilmesi durumunda ne hissedeceğini fark etmeye ihtiyacı vardı. Mesela şöyle bir soru yöneltmesi onun için doğal birşey midir: “Sahi siz olsanız annem dokuz yaşındayken onunla gerdeğe girer miydiniz?”

Sorusunu ben böyle anlıyorum, tartışmak başka şey, hakaret etmek başka şeydir. Ayrıca, Alemdar efendi, kimlerin küçük çocuklardan tahrik olduğu konusunda Ali Kırca gibi yaşayan isimlerin engin tecrübelerinden daha sağlıklı bilgi edinebilirdi. Ayrıca Atatürk’ünün başkasının karısı 15 yaşındaki Zsa Zsa Gabor ile olan muhabbeti hakkında da bilgilenmeye ihtiyacı var gibi görünüyor. Lolita edebiyatı yapanlardan da geniş bilgi alması mümkündür. Başka örnekler vermeyeyim şimdi. “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

Alemdar efendi bilmeyebilir ama, bu tür konuları yakışıksız bir biçimde kitaplarında dile getiren (Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından) Rıza Nur gibi isimler de var, bunu da hatırlatmak yararlı olacaktır. Birçokları Rıza Nur'un yazdıklarının iftira olduğuna inanıyor; haklı olabilirler. Rıza Nur'a inanmamızı zorunlu kılan bir neden yok. Fakat, kendisinde Müslümanlar'a hakaret etme imtiyazını gören, Alevilik avukatlığı yaparak Sünnîliği aşağılayan Alemdar, benzer hakaret kelimelerini Alevilik bağlamında kullanabilir miydi, merak ediyorum..

Hayır, Alevilik konusunda saygısızca ifadeler kullanılmasını istediğimden değil; bir çifte standardı göz önüne sermek istiyorum.

Türkiye’de hemen herkes Alevîler rahatsız olmasın diye dilini tutuyor, fakat aynı şey Sünnîlik için geçerli değil.

*

Alemdar efendi gibi terbiye ve izan yoksunlarının Atatürk'ün düşüncelerini “sonuna kadar” benimseme hakları elbette vardır, fakat Müslümanlar'a ve İslam'a hakaret etmek gibi bir imtiyazları olamaz.

Ayrıca, Türkiye gibi Atatürk'ün yasalarla korunduğu bir ülkede Atatürkçülük yapmak da gerçekte bir değer ifade etmiyor, bunu da hatırlaması gerekiyor. Bu bir yiğitlik değildir. Bir insanı yermeyi yasakladığınızda, ona yönelik övgülerin değerini de yok etmiş olursunuz.

Son olarak şunu da söyleyelim, önemli olan Atatürk'ün şahsı değil, görüşleri.

Bizim açımızdan ise bütün görüşleri de değil, İslam'la ilgili görüşleri.

Bir müslüman olarak, Atatürk'ün İslâm'la ilgili değerlendirmeleri hakkında fikir beyan etmek hakkımızdır. Atatürk'ün değerlendirmeleri ile tarihsel gerçekler arasında bir çelişki varsa, tercihimizi gerçeklerden yana yapabilmeliyiz.

Ayrıca, İslâm ile Atatürkçülük arasında bir karşıtlık ortaya çıktığı zaman da Türkiye Cumhuriyeti'nin bir 'kul'u değil 'özgür bir vatandaş' olarak tercihimizi hür bir şekilde belirleyebilmeliyiz. 

*

Atatürk'ün İslâm'la ilgili değerlendirmelerinden bir müslümanın incinmişlik duygusuna kapılmaması kolay değildir.

Bir misal..

Geçtiğimiz yıllarda, Atatürk döneminde ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak görev yapan bir şahsın hatıraları da medyaya yansımıştı.

Büyükelçi'ye göre Atatürk, Kur'an'ın Allahu Taala'nın kelamı olmadığını ileri sürüyor ve Tebbet Suresi'ni delil olarak gösteriyordu.

Çünkü burada beddua vardı; Allah, kuluna beddua ediyordu, bu nasıl olurdu?..

Araplar (Müslümanı ve kâfiriyle) Tebbet Suresi'ni yadırgamamışlardı, çünkü Arapça'nın mantığı içinde o ifadelerde anlaşılmaz bir durum yoktu.

Allahu Taala “Ebu Leheb'in elleri kurusun” dediği zaman bu, beddua olmaz, hüküm olur. Yani, “Onun elleri kuruyacaktır, kuruması hükmünü verdik” demektir.

Nitekim Bedir Savaşı sırasında Ebu Leheb'in elleri kurudu, ölümü o şekilde oldu. (Ellerin kuruması insanın gücünü ve etkisini yitirmesi anlamında mecazî de olabilir fakat maddeten yaşandı.)

Atatürk’ün askerlik gibi kendi alanı olan konuların dışına çıkınca sıradan bir insanın bile yapmayacağı mantık hataları sergilediği görülüyor.

*

Hz. Peygamber s.a.s.'in çağdaşı olup da Kur'an'da ismi (ya da lakabı veya künyesi) anılan tek müşrik Ebu Leheb'dir.

 Bu, İslam'ın soy ve sopa, ırka önem vermediğini gösterir.

İslam açısından hiç kimsenin damarlarındaki kanın bir başkasındaki kana üstünlüğü yoktur, hiç kimsenin damarlarındaki kanda özel bir kudret mevcut değildir.

Böylesi laflar ilmî değeri olmayan, akıl ve mantığın kabul etmeyeceği (hadi hurafe demeyelim) hamasî ifadelerdir.

Müslüman olmadıktan sonra, Hz. Peygamber'in amcası bile olsa adamın kanının, soyunun sopunun bir değeri olamaz.

*

Evet, Kur’an’da adı geçen (Peygamberimiz s.a.s.’in döneminde yaşamış) tek kâfir öz amcası Ebu Leheb’dir.

Buna karşılık, Kur'an'da adı geçen tek sahabî de, yukarıda evliliğinden söz edilen köle asıllı Zeyd r.a.'dir.

Ne Hz. Ebubekir, ne Hz. Ömer, ne Hz. Osman, ne de Hz. Ali'nin ismi Kur'an'da geçer.

Zeyd r.a.'in adının geçmesi, İslâm'ın insanlar arasında kölelik ve hürriyet açısından bir ayrım yapmadığını, kölelik uygulamasını ve birtakım insanların ikinci sınıf sayılması uygulamasını geçersiz saydığını gösteren önemli bir işarettir.

İnsanlık açısından asıl büyük devrim işte budur!

Yapabiliyorsan böyle bir devrim yap!

“Adamlık olsa idi frak ile şapka

“Biz dahî alırdık otuza kırka.”


HAYRETTİN KARAMAN “FIKIH USÛLÜ”NÜ GERÇEKTEN BİLİYOR MU?

 

Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yayınlanan 6 Ocak 2019 tarihli yazısı “Kabir ziyareti, tevessül ve şefaat” başlığını taşıyordu.

Orada şöyle diyor:

Kabir ziyaretinin amacı, ölüden yardım dileme (istiğâse), dualarda bir peygamberi veya veliyi aracı kılma (tevessül), ahirette sıkıntılardan kurtulmak ve bazı geçitleri aşabilmek için Allah’ın sevdiği kulların yardımından faydalanmak (şefaat) asırlardan beri Müslümanlar arasında doğru veya yanlış anlaşılmaya, ulema arasında da tartışmaya konu olmuştur. Bu saydıklarımı caiz ve vaki görenler karşı tarafı tekfirden tebdî’a (bid’at ehlinden olmaya) kadar damgalamışlar, bunları caiz ve vaki görmeyenler de karşı tarafı şirke düşmekle itham etmişlerdir.

Bu tartışmaları takip ederken dikkatimi çeken husus şu oldu: İstisnaları bulunmakla beraber taraflar birbirinin görüş ve delillerini olduğu gibi değil, kendilerine uygun düşecek ve ithamlarına dayanak olacak şekilde aktarıyor, sonra da genellikle insaf ve itidal ahlakı dışına çıkarak konuşuyor ve yazıyorlar.

He iki tarafın da akıl ve nakil delilleri var; bu delillere dayanarak düşünüyor, yorumluyor ve bir sonuca ulaşıyorlar. Sonuç beşeri bir yorum olduğuna göre “Deliller bizi bu sonuca götürüyor, bize göre başka bir görüş ve yorum hatalıdır, ama madem ki tevil vardır, şu halde tekfir yoktur” deseler mesele kalmayacak ve ümmet bölünmeyecek. 

*

Bu ifadeler büyük ölçüde doğru olmakla birlikte sorunlu yanlar içeriyor.

Çünkü bu konulardaki ihtilaflar her zaman tevile müsait değil..

Tarafların haklılık durumları ve birbirlerine yaptıkları suçlamaların (tekfir, bid’at ithamı, şirkle suçlama) isabet derecesi de duruma göre değişiyor.

Mesela Selefî olduklarını söyleyenlerin muhataplarına yönelttikleri şirk suçlaması genelde aşırılık içeriyorsa da, itham ettikleri insanlar arasında gerçekten şirke düşenlerin bulunmadığı söylenemez.

Tevil kabul etmeyecek şekilde şirk..

Aynı şekilde kendilerini Ehl-i Sünnet‘ten kabul edenlerin karşı tarafa yönelttikleri bid’at ve küfür ithamı da, duruma göre, isabetli olabilmektedir. Bazen de, heva ve hevesleri, tarafgirlik duyguları ile delilsiz ve mesnetsiz suçlamalar yaparak kendileri Ehl-i Sünnet dışı bid’atçi vs. haline gelmektedirler. (Mesela şu, Genelkurmay İstihbaratı‘nın başında bulunmuş bir generalin ajanları olarak gösterdiği İngiliz "düzen"i hayranı Mehmet Şevket Eygi, hiçbir aklî ve naklî delil getirmeden “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazarak Ehl-i Sünnet dışına savrulmuştu. Son zamanlarda Atatürkçü/Kemalist Ehl-i Sünnetçiler de türemiş durumda.)

Dolayısıyla, Hayrettin Karaman’ın yaptığı şekilde toptancı bir hüküm vermek, genelleme yapmak doğru değildir.

*

Hayrettin Karaman yazısına şöyle devam etmiş:

Kısaca kendi görüşümü arz edeyim:

Allah Teâlâ izin vermedikçe kimse kimseye hiçbir yardımda bulunamaz. Yaşayan veya ölmüş bulunan bir kimsenin bir başkasına yardımcı olabilmesi için kendisine Allah Teâlâ tarafından böyle bir izin ve imkânın verilmiş olması gerekir. Peygamberimiz’e (s.a.) şefaat ve duada aracılık yetkisi verildiğine dair sağlam hadisler vardır, bunlara dayanarak O’nunla (hayatta iken veya vefatından sonra) tevessüle ve ahirette şefaatine inanan kimseleri şirk ile suçlamak asla yerinde değildir. Bunları yine delile dayanarak caiz görmeyenlere kâfir veya bid’at ehli demek de doğru değildir. Ben sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) ahirette şefaat yetkisine Allah’ın izniyle sahip olduğuna inanıyorum. “Allah’ım, Peygamberinin hatırı için duamı kabul buyur” demekte de bir sakınca görmüyorum.

Peygamberler dışında müminlerin de ahirette birbirine şefaatçi olabileceklerine dair sahih hadisler vardır.

Karaman’ın bu ifadeleri, yazısının başında savunduğu görüşü çürütüyor.

Çünkü, şefaat konusunda sahih hadîslerin bulunduğunu kabul ediyor.

Sahîh hadîsler bulunduğuna göre, şefaati reddedenlerin delili geçersiz (daha doğrusu yok) demektir.

*

Gerçekten de, hiçbir hadîs kitabında, “Şefaat yoktur” şeklinde bir hadîse rastlayamazsınız.

İşlerine gelmeyen hadîsleri uydurma ilan edenlerin bu noktada Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Hz. Fatıma’ya yaptığı uyarıya yapıştıkları görülüyor.

Bu hadîs, Hz. Fatıma’nın salt baba-kız yakınlığı dolayısıyla özel muamele göremeyeceğini, ümmetin diğer fertlerine göre “torpilli” olmadığını ifade eder.

*

İkincisi, şefaat son tahlilde Allahu Teala’nın iznine bağlıdır, yani Allahu Teala’nın müsaadesinin olmaması durumunda peygamberler kendi çocuklarına da şefaat edemezler.

Yani bir peygamberin çocuğu, “Babamdır, bana mutlaka şefaat eder, edebilir” diye düşünemez.

Hz. Nuh, gemiye binmeyen çocuğu için Allahu Teala’ya “Rabbim! Şübhesiz ki oğlum benim âilemdendir (sen bana âilemin kurtulacağını vaad etmiştin, fakat o kurtulamadı, öldü); muhakkak ki senin vaadin haktır ve Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin!” diye dua etmişti (Hûd, 11/45). Allahu Teala da şöyle vahyetmişti: “Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hûd, 11/46)

Hz. Peygamber s.a.s.’in kızının akıbeti için endişelenmesi tabiîdir.

Bu durumda, söz konusu sahîh hadîsler çerçevesinde varılacak hüküm, o hadîsleri reddedenlerin bid’at ehli olduklarını söylemekten ibarettir.

Şefaati kabul edenler için Hz. Fatıma ile ilgili olan türden hadîslerin tevilusûl çerçevesinde mümkündür. Reddedenler ise işlerine gelmeyen hadîsleri tevil edemedikleri için kökünden reddediyorlar ve buna bağlı olarak usûlü de tanımıyorlar.

*

Hayrettin efendi iki tarafı birden terazinin aynı kefesine nasıl koyabiliyor?

Şayet o hadîsler mütevatir derecesine ulaşmışsa, inkâr ettikleri için kâfir olurlar.

Ulaşmıyorsa, o takdirde de, bid’at ehli olduklarını söylemek zorunluluktur. Bid’atçinin önde gidenidirler.

Burada tevilin mümkün olmasından, her iki tarafın da delilinin bulunmasından söz edilemez.

Usûluddîn bunu gerektirmektedir. Ama usûle/yönteme itibar etmeden gelişigüzel akıl yürütürseniz, istediğinizi söyleyebilirsiniz.

*

Karaman, “Kısaca kendi görüşümü arz edeyim” derken böyle bir zeminde konuşmaktadır.

Madem deliller bakımından bir belirsizlik var, iki tarafın da akla ve nakle dayanan delilleri var, “kendi görüşünü” nasıl oluşturdun?

Yazı tura mı attın?

Şayet böyle her iki tarafın da delili mevcut olursa, şu iki durum ortaya çıkar: Ya, tevakkuf eder, “Doğrusunu Allah c. c. bilir” deyip susarsın.

Ya da delillerin kuvvet derecesini anlayabilen ve onlardan hüküm çıkarabilen birisindir, ve de delillerin eşit derecede kuvvet arzetmediğini, bir tarafın delilinin daha güçlü olduğunu görürsün, ve buna göre bir kanaatin oluşur.

Karaman böyle birşeyden söz etmiyor.

*

Kur’an-ı Kerîm‘e bir bütün olarak bakan kişinin, orada şefaatle ilgili olarak verilen asıl mesajın, şirkten uzak bir şefaat anlayışını oluşturmak olduğunu fark etmemesi imkânsızdır.

Kur’an‘ın temel mesajı aslında Tevhîd inancını ortaya koymaktan ve insanları Allahu Teala’ya şirk koşmaktan uzak durmaya davet etmekten ibarettir.

Şefaatten de böylesi bir bağlamda söz edilir.

Zaten Mekke toplumunun temel itikadî hatası da bu noktadaydı. Putlarının Allahu Teala’ya ortaklığını şefaat bağlamında düşünüyorlardı. Yani Mekke toplumunun şefaat anlayışı şirkin ta kendisiydi.

Dolayısıyla şefaat konusunu şirke götürmeyecek şekilde ele almak gerekmektedir.

Fakat bu hassasiyetin bugün toplumumuzda yeterli derecede mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir.

*

Biz, bu dünyada şeyhine, ahirette şefaat siparişi verenler bulunduğunu duyduk..

Rebîa r. a.’den şöyle bir hadîs rivayet edilmiştir:

Ben, [bir yolculuk esnasında] geceleri [ola ki Allah Resûlü’nün bir şeye ihtiyacı olur diye] Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yakınlarında geceliyordum. Bir defasında ona abdest alması için su ve ihtiyaç duyduğu başka şeyleri getirdim. Bunun üzerine “[Bana olan bu hizmetine karşılık] benden [bir şey] iste!” buyurdu. Ben de “Cennette sana yakın olmak istiyorum” dedim. Resûlullah (s.a.v.) “Başka bir şey isteseydin” dedi. Ben “Ben bunu istiyorum” dedim. Bunun üzerine bana “Öyleyse çok secde etmek suretiyle kendi nefsin konusunda bana yardım et” buyurdu.

(MüslimSalat, 226; Ebû DavudSalat, 310; NesâîTatbik, 62.)

Böyle birşey Peygamber Efendimiz s.a.s. için söz konusu olabilir, fakat bir şeyh için olmaz. (Aziz Mahmud Hüdayî rh. a. gibi dua edebilir, fakat Allahu Teala o duayı kabul eder mi, etmez mi, bilemeyiz.)

Böyle bir şeyhin, kendisinin akıbetinin de garanti olmadığını, kendisiyle ilgili böyle bir itikadın çok ciddi bir hata olduğunu söylemesi gerekir. “Sen kendin, ibadetine dikkat et, bana güvenme!” diyerek geçiştiremez.

*

Bununla birlikte, ahirette şefaatin mevcut olduğu, ayet-i kerime ile sabittir:

“Allah’ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Şefaat sahipleri de): “Hakkı söyledi” derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.” (Elmalılı Meali, Sebe, 34/23)

Şimdi bu ayet-i kerimeyi nasıl tevil edecek de, “Şefaat yoktur” diyebileceksiniz?

Allahu Teala, olmayacak birşeyi olacakmış gibi mi haber veriyor?!

Dolayısıyla, Hayrettin Karaman’ın “Her iki tarafın da delili var, tevil söz konusu vs.” şeklindeki sözlerinin bir değeri yoktur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."