PROF. HAYRETTİN KARAMAN’IN “OLMAYACAK DAVA”SI

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Dr. Hayrettin Karaman yazılarında dengeli ve ölçülü ifadeler kullanmasıyla tanınır, fakat bugünkü (19 Mart 2023 tarihli) yazısında ölçüyü biraz kaçırmış.

Şöyle diyor:

“Biz altmış yıldır bu davanın peşindeyiz, çok şükür sapmadık, taviz vermedik. Zekâ özürlü, bizi okumayan, okuduğunu anlamayan veya kasten saptıran, işine geldiği gibi anlayan, anlatan ve yayan kimseleri Allah’a havale ediyoruz ve asırlar boyunca böyle sineklerin (yine de dört ayaklılardan örnek vermedim) var olageldiğini biliyoruz, yılmıyoruz.”

Son zamanlarda Hayrettin Karaman’ı eleştirenlerin çoğaldığını biliyoruz. Özellikle Akparti muhalifi kesimin ve bu arada eski Akpartili Karar gazetesi cemaatinin ona yüklendiği malum.

Bir de öteden beri (onunla hocalıkta rekabet etmeye kalkışıp) laf sokuşturan Cübbeli gibi tipler var.

Ancak, Karaman’ın yukarıya aldığımız ifadelerinden, muhatabının bunlar olmadığı anlaşılıyor. Öyle görünüyor ki, öfkesi kendisini “dava” açısından sorgulayanlara..

Onları sinekler olarak nitelendiriyor, kendisi kartal ya..

Lutfedip dört ayaklı olduklarını söylemiyor. Kibar adam.

*

Karaman, yazısında “dava”sını da anlatmış:

Dava nedir ve davaya nasıl yardımcı olunur?

Benim, rahmet-i Rahman’a kavuşmuş veya halen hayatta bulunan dava arkadaşlarımla en azından altmışlı yıllardan beri kendimizi adadığımız davamız şudur:

1. İslâm doğru anlaşılsın; usulüne uygun içtihada, yoruma açık konularda bir şahıs veya grup, kendine ait olanı tek doğru kabul edip başkalarına dayatmasın, başkalarını dışlamasın,

2. İslâm, bir bütün halinde milletin ve ümmetin özel ve genel hayatında uygulama (amel) olarak yaşasın,

3. Bunu sağlamak üzere donanımlı ve vazifelere göre uygun yetiştirilmiş bir öğretim ve eğitim camiası hazırlansın,

4. Bu camia sivil organizasyon (mesela bir STK şeklinde) açık olarak faaliyet göstersin (din ve düşünce hürriyetinin kısıtlandığı zamanlarda faaliyet örtülü de olabilir),

5. Bu camianın günlük siyasetle ilişkisi kenarından olsun; yani vazifesini engellemeyen, aksine imkân bulduğu kadar destekleyen siyasi kadroların iktidara gelmeleri ve orada kalmaları için kendine düşeni-toplum nezdindeki konum, saygınlık ve asıl vazifesine zarar vermeyecek dozda- yerine getirsin,

6. Elbette bütün bunları, gemiyi batırmadan (ülkeyi ve halkı bölmeden, Allah korusun düşman işgaline meydan vermeden) yapsın,

7. Çoğu hâlâ örtük sömürge, manda, işgal durumunda bulunan İslâm ülkelerinin uyanması, maddi ve manevi olarak ayağa kalkması, tam bağımsızlığa kavuşması ve bir şekilde birleşmesi için olanca gayretini sarf etsin.

*

Karaman’ın “dava”sı fena değil, güzel..

Altıncı madde “gemiyi batırma (ülkeyi ve halkı bölme)” gibi muğlak ve istismar edilmeye açık bir ifade taşıması itibariyle sıkıntılı, bunu da söylemek gerekiyor.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e Mekke müşrikleri böylesi bir suçlamada bulunuyorlardı. Kuvvetlinin zayıfı ezdiği, zenginin fakiri sömürdüğü, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülüp öldürüldüğü, efendinin köleye her tür işkenceyi yapabildiği bir toplum oldukları halde Mekke'nin kodamanları Rasulullah s.a.s.'e “Sen ortaya çıkmadan önce ne güzel birlik ve beraberlik içindeydik, Mekke'de huzur vardı, sen geldin karı ile kocanın, baba ile oğulun, kardeş ile kardeşin, ana ile kızın arasını ayırdın. İkiye bölündük. Birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda bizi bölüp parçaladın, fesat çıkardın” anlamına gelen sözler söylüyorlardı.

Rasulullah s.a.s. ise onlara Allahu Teala’nın mesajını iletiyordu. “Sizi yaratan, bünyenize uygun yiyecekleri yaratarak sizi rızıklandıran, sizi yaşatan o.. Fakat siz O’na ortak koşuyorsunuz. Ahiretinizi mahvedip Cehennem’e girmek için uğraşıyor, başkalarının da sizinle birlikte ateşe girmesini istiyorsunuz” mesajını veriyordu.

*

Karaman’ın dördüncü maddesi de sorunlu.. Daha doğrusu naif ve tabiri caizse çocuksu..

Sen bugünün dünyasında “örtülü” faaliyeti nasıl yapabilirsin ki?!

Örtülü faaliyetin ustası gizli servislerdir, istihbarat teşkilatlarıdır.

Onlar bu işin ilmini yapmış, kitabını yazmışlardır.

Saman altından su yürütmek onların hayat tarzı, doğal refleksi ve karakteri haline gelmiştir.

Sen örtülü çalıştığını zannettiğin zaman bile hiç aklına gelmeyecek şekilde seni örtülü biçimde yönlendirir, sana örtülü akıllar verirler.

Hatta bazen seni yasa dışı gizli örgüt olmakla suçlayıp tepelemek için sana örtülü çalışma telkininde bile bulunurlar.

Bunun zeminini ve vasatını hazırlar, önüne imkânları bile sererler.

Hatta yanına “Muhterem hocam, sen Allah’ın bu millete büyük bir lütfusun”diyerek elini öpen “örtülü” bir yığın adamlar, fedakâr ve cömert “dava aşıkları” gönderirler.

(Tam bu noktada aklıma, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaya son yıllarında Avrupa ve Avustralya’da eşlik eden, yanından ayrılmayan, Almanya-Essen’de tripleks ev tutup ona tahsis eden, Avustralya’ya yerleşince kalkıp kendisi de Brisbane’a yerleşen, fakat trafik kazası geçirip vefat ettiği seyahatinde şans eseri onu yolcu edip evinde oturan S. G. geldi.)

*

Her neyse..

Karaman’ın davası şunu da içeriyor:

“İslâm, bir bütün halinde milletin ve ümmetin özel ve genel hayatında uygulama (amel) olarak yaşasın.”

Bunun daha anlaşılır Türkçesi şu oluyor: İslam Şeriati hayata hakim olsun.

(Ben böyle anladım. Umarım yanlış anlamamışımdır, Karaman “laikliğe [siyasal dinsizliğe] uydurulup güncellenmiş bir yeni İslam”dan söz etmiyordur.)

*

Karaman’ın bu sözleri beni 20 yıl öncesine götürdü.

Yeni Şafak’ta yine bir pazar günü yayınlanan 19 Ekim 2003 tarihli “İmam Hatipler tartışılıyor” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Bu okulların bazı öğrencileri ... ‘ülkeye şeriat getirmek’ gibi olmayacak davaların peşine düşmüş olabilirler, ... ama bunlar İmam Hatiplerin ortak aklı ve ortak iradesi değildir; ...”

Allah da diyor ki (Karaman’ın mealine göre):

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat [alâ şerîatin] sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine [ehva, hevalar] uyma.” (Casiye, 45/18)

Bu ayetin ortaya koyduğu ve İmam Şatıbî’nin de buna bağlı olarak döne döne anlattığı gibi, insanın önünde iki seçenek vardır: 1. Şeriat, 2. Heva.

Demek ki, İmam Hatiplerin ortak aklı ve ortak iradesi Karaman’a göre aslında heva ve hevesten ibaretmiş.

Yani ortada bir ortak akılsızlık ve ortak iradesizlik varmış.

 “Ülkeye şeriat getirmenin” olmayacak dava olduğunu öğrenerek yetiştikten sonra, bütün Türkiye İmam Hatiplerle dolsa ne olur?

Araç amaca hizmet etmedikten, amaçtan uzaklaştırdıktan sonra, bu, aracı putlaştırmaktan başka neye yarar?

Kendilerini ve kiliselerini İncil’in önüne alan papazlar gibi, kendi yetiştikleri kurumları Şeriat’in önüne alan “din adamları”nın yetiştiği bir yerde protestanlaşma mı yaşanıyordur, katolikleşme mi, bilemiyorum.

*

Demek ki Karaman, 20 yıl önce, şimdi (hiç vazgeçmemiş, hiç taviz vermemiş olduğunu söyleyerek) ilan etmekte olduğu davasını (“İslâm, bir bütün halinde milletin ve ümmetin özel ve genel hayatında uygulama [amel] olarak yaşasın”) olmayacak bir dava olarak görüyor, öyle konuşuyormuş.

Bununla birlikte, 20 yıl önce, diğer “yandaş”ların durumu Karaman’ınkinden de kötüydü. Tek hedefleri AB üyeliği haline gelmişti.

Karaman, herşeye rağmen en iyileriydi.

İyi olan taraf şu: Karaman, bu 20 yılda düzelme yolunda bir mesafe katetmiş.

(Bunu ironi olsun diye söylemiyorum. 

Ne yazık ki, onunla aynı gazetede yazanlar bu 20 yılda, bir iki istisna dışarıda bırakılırsa, çok daha kötü noktalara savruldular. 

Bu sözüm, sadece ayrılıp Karar gazetesine gidenler değil, kalanlar için de geçerli. 

Akparti’nin de maalesef, “gemiye binince dini Allah’a has kılıp yalvaran, karaya çıkınca unutan” insanları hatırlatır şekilde, genelde, her seçim öncesinde dindarlaştığını, seçimi selametle atlatınca da “Tekkeye mürit aramıyoruz” türü söylemlere sarıldığını görüyoruz. 

Başörtüsü, sakal, Ayasofya ve daha birçok konudaki hizmetlerini takdir ve şükranla anıyoruz, fakat mesele bunlardan ibaret değil.)

*

Karaman’ın 20 yıl önceki yazısındaki ifadeleri, Şeriat konusundaki boş vermişliği bir tarafa bıraksak bile, yine de yanlış bir yaklaşıma yaslanmaktaydı. 

1. Herşeyden önce, “Türkiye’ye Şeriat getirmek gibi olmayacak bir dava”dan söz ettiğinizde ve İmam Hatipliler’in ortak akıl ve iradesinin farklılığını vurguladığınızda, muhataplarınıza sizden daima şunu talep etme hakkını tanımış oluyorsunuz: Türkiye’ye Şeriat getirme çabasından uzak durmak.

Birincisi, böyle bir teminatta bulunmaya mecbur değilsiniz. Mecbur olmadığınız gibi hakkınız da yok.

İkincisi, “Şeriat getirmenin” ne anlama geldiği konusunda hiçbir zaman ortak bir kanaate varılamayacaktır.

Dolayısıyla, başkalarına kendi özgürlüklerinizin sınırı konusunda, böylesine sübjektif bir kıstas sunmak akıl kârı değildir.

Unutulmamalıdır ki, Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı”. (Hac, 22/40)

*

2. Şeriat konusunu başka bir düzlemde tartışmak gerekir. Mesela, cuma gününün tatil olması istense, birileri bunu bugün bile “Şeriat’in gelmesi” olarak nitelendirir.

Oysa, cumartesi gününün tatil olması, Türkiye’de Yahudi Şeriati’nin kısmen uygulandığını göstermektedir.

Yine pazar gününün tatil olması da, Hristiyan Şeriati’nin de ihmal edilmediğinin delilidir.

Öte yandan Türkiye’de boşanmanın zor oluşu (böylece tarafların genelde aile sırlarını ortaya dökerek birbirlerini rezil etmeleri ve cinayete kadar giden ihtilaflara ve kan davalarına yol açmaları) gibi Medeni Kanun’da yer alan bazı hükümler de, köken olarak Hristiyanlığa dayanır.

Yine yasaklar değilse de serbestlikler Hristiyanlar’a göredir. Mesela içki, domuz eti vs. serbesttir; nitekim Hristiyanlar bunları kendilerine helal bilirler.

Ateistlerin hatırı da unutulmamıştır, mesela zina serbesttir. Bir erkek anlaşmalı olma kaydıyla istediği sayıda kadınla (evli bile olsalar) serbestçe zina edebilir, fakat bir müslüman erkek ikinci evlilik yapsa tefe konulur. Suçu, zina etmemesidir.

Batı’dan aldığımız kıyafetler de, Yahudi ve Hristiyan Şeriati’ne uygundur. Bizim fraklı ve fötrlü devlet adamlarımızın kıyafetleriyle, İsrail’deki Yahudi şeriatçilerinki arasındaki fark sadece genişlik, darlık gibi hususlardadır.

*

3. Yahudiler’in ne çok “olmayacak davalar”ı vardı, ama oldu.

Çünkü, aradan 2 bin yıl geçtiği halde davalarına “olmayacak dava” demediler.

Bizimkiler ise 80 senede teslim bayrağını çekebiliyorlar.

Çevrelerine umutsuzluk (moda tabirle negatif enerji) yayabiliyorlar.

İmam Hatiplileri bu sözde suçtan arınmış göstererek inanç hürriyetini çiğneyenlerle aynı dili konuşabiliyorlar.

*

4. Bütün İslam alimleri, Şeriat’in temel gayelerini beş madde halinde sıralarlar: Dinin korunması, nefsin (canın) korunması, neslin (meşru ve sahih nesebin, soy-sopun) korunması, malın korunması (insanların mallarının haksız olarak gasp edilmemesi), aklın korunması (içki ve uyuşturucu gibi şeylerle çalışmaz hale getirilmemesi).

Bu noktada, Şeriat’teki “dinin korunması” gayesinin, Şeriat’le yönetilmeyen ülkelerde “rejimin korunması”na dönüştüğünün altını çizmek gerekir.

Nasıl ki Şeriat, dinin korunması amacı çerçevesinde müslüman olmayanların yöneticilik konumuna gelmelerine izin vermezse, Şeriat dışı rejimler de genellikle “rejim karşıtı” olanları kamu görevlerinden uzak tutarlar.

Böylesi rejimlerde insanların öncelikle rejime “iman ettiklerini” ispatlamaları istenir.

Aksi takdirde bazı vatandaşlık haklarından yararlanamazlar.

İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in s.a.s. onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ediyorum” demekten ibarettir. Şeriat dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların (hatta sıradan bir memuriyete atananların) önce rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemeleri gerekir.

Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine bağlı olduğuna” dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.

Kılıçdaroğlu'nun okullara yeniden getirmek istediği "Andımız" da, insanlara ideoloji ve inanç dayatan, "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olmayı çok gören böylesi bir "kölelik metni"ydi.

*

Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler mevcuttur. Rejim, reform kabul etmez. 

Bu noktada “akl”ı ve “en hakiki mürşit” olduğu söylenen ilmi bir tarafa atarak Ata’sının ilke ve devrimlerine gökten inmiş vahiy gibi iman etmiştir.

Nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, Cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların “namus sözüne” çok fazla itibar edilmez.

Rejimin bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerinin ifası istenir. Mesela rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, rejime olan iman ve sadakatini fiilen (amel ile) göstermek, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekânlarda boy göstermek gerekir.

Bunları yapmayan bir resmî görevlinin rejime bağlılığı tartışma konusu olur.

Yani sizin Şeriat’ten vazgeçmeniz, başkalarının “rejim”den vazgeçeceğini göstermez.

Sadece Şeriat’ten vazgeçtiğinizle kalırsınız.

*

5. Şeriat’in gelmesi olmayacak bir dava değilse de, Türkiye’de “olmayan” bir davadır.

Fakat bu ülkede demokrasinin tam işletilmemesi, hak ve özgürlüklerin tam olarak verilmemesi, insan haklarının ihlal edilmesi, hukukun çiğnenmesi vs. “olan” bir durumdur.

Başkaları “olan” için hesap verme gereği duymazken, Karaman gibiler niçin “olmayan”dan dolayı suçluluk psikolojisine kapılıyorlar?

*

6. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” derler.

“Türkiye’ye Şeriat getirmek gibi olmayacak davaların peşinde koşanlar” susturulduğu zaman sıra size gelmeyecek mi?

Gelmez mi?

İlke” olarak bütün müslümanların fikir hürriyetinden yararlanmasını savunmasanız bile, “taktik” düzeyde buna ihtiyacınız vardır. Çünkü pazarlık marjınız kalmaz.

*

7. Türkiye eğer demokratik bir ülke ise ve fikir hürriyeti varsa, “Türkiye’ye Şeriat getirme çabası içinde olan” insanları, PKK gibi silahlanmadıkça kimin suçlamaya hakkı olabilir?

John Stuart Mill şöyle der:

“Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi. Ortodoks [resmî] olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.”

*

8. Bir İslam devleti, Şeriat’in onlara verdiği hakları istismar edecekleri suçlamasında bulunarak zimmîlerin hak ve özgürlüklerini kısıtlayamaz.

Böyle yaparsa, o zimmîlerden önce kendisi Şeriat’i yıkmış olur.

Yani, bir müslüman olarak ben, müslümanlığın gereklerini yerine getirmeyi muhataplarımdan bekleyemem.

Bunu yapmak zorunda olan benim.

Aynı şekilde, demokrat ve çağdaş (!) olmak zorunda olanlar da, bunları savunanlardır.

Fakat, demokrat ve çağdaş olduklarını söyleyenlerin kendileri (fırsat bulduklarında, güçleri yettiğinde) ne demokrasiyi işletiyorlar ne de benimsediklerini söyledikleri çağdaş hukuk normlarına uyma zorunluluğu hissediyorlar.

Bunu, Şeriatçi olduklarını iddia ettikleri kişilerden bekliyorlar. Kendileri bundan muaf.

*

9. Allah c.c. imhal eder, ihmal etmez. Mehil verir, süre tanır, fakat sonunda hesabı görür. Allah için “olmayacak dava” yoktur. Her zalimin yakalandığı bir zaman vardır. “... Zulmedenler nasıl bir inkılap ile döndürüleceklerini bileceklerdir.” (26/227)

Hiçbir put, ebediyen ayakta kalamaz.

Hiçbir anıt mezarda sonsuza dek saygı duruşu yapılamaz.

Aciz olan insanlardır, Allah Azze ve Celle değil.

Tedbir almak acizler içindir, güçlü olan takdir eder.

Bizim birşeyi yapamayacak olmamız, o şeyin yapılamayacağını göstermez.

Kimlerin eliyle yapılacağını ise ancak Allah bilir.

“... Bu Allah’ın fazlıdır ki, dilediğine verir. Allah, lüftu geniş olandır, herşeyi bilendir.” (Maide, 5/54)

“O dilerse sizi giderir, yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah’a güç değildir.” (İbrahim, 14/20)

O yüzden, bize düşen Allah adına konuşmamak, “olmayacak dava”lardan söz etmemektir.

Neyin olup neyin olmayacağını ancak Allah bilir..

*

Bu tür meseleler “olmayacak dava” diye boş verilip geçilemez.

Sen olup olamayacağına bakmadan vazifeni yapmak zorundasındır.

Münkerden nehiyle ilgili hadis hakkında İmam Nevevî (rh. a.) şunları yazmış bulunuyor:

“Efendimiz’in (s.a.s.), ‘İşte bu imanın en düşük derecesidir’ sözü: Bundan maksat, aciz olan birisi kalbi ile buğzedince başkasına göre imanı en zayıftır demek değildir. Bundan maksat, imanın en alt mertebesinde demektir. [Çünkü gücü yok, aciz] İşte amel imanın bir neticesidir. İmanın kötülükten alıkoyma hususunda en üst seviyedeki meyvesi (neticesi), eli ile düzeltmektir. Bu durumda öldürülürse şehit olmuştur. Allah (c.c.) [Lokman a.s.'ın sözlerini aktararak] şöyle buyurur: ‘Ey oğulcuğum, namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy. Başına gelenlere karşı da sabret.’ (31/17) Dili ile nehyetmeye gücü yetenin kendisini dinlemeseler bile vazifesini yapması vaciptir. Nitekim selam verdiğinde selamını almayacaklarını bildiği halde kişinin selam vermesi gerektiği gibi.

“Eğer Peygamber’in (s.a.s.), ‘Eğer gücü yetmezse dili ile, buna da gücü yetmezse kalbi ile...’ sözü; kalbi ile de gücü yetmezse başka birşeyle yapmamasını, emrin vücup ifade ettiğini ifade eder denilebilir [denilirse], bu iddiaya iki şekilde cevap verilir:

“1. Bu hadisten anlaşılan mana, ‘Başına geleceklere karşı sabırlı ol’ ayeti ile tahsis edilmiştir. [Yani münkerden nehiy yüzünden birtakım zorluklar, sıkıntılar yaşayabilirsin.]

“2. Hadiste kastedilen emir, yasak olan şeylerin nehyedilmesi içindir. Müstehab olanların kaldırılması için değildir.

“Kalb ile buğzetmede, yasaklanan şeyi değiştirme gayreti yoktur, denilebilir. Böyle olunca Efendimiz’in ‘kalbi ile’ sözünün ne manası kalır? denilebilir. Buna şu şekilde cevap verilir: Bundan maksat buna razı olmayıp karşı koymaktır. Allah’ın zikri ile meşgul olabilir. Allah (c.c.) bu şekilde davrananları Kur’an-ı Kerim’de şu ayet-i kerime ile övmüştür: ‘Boş bir şeye rastladıklarında vakar ile oradan geçip giderler.’ (25/72)”

(İmam Nevevî, Kırk Hadis Tercüme ve Şerhi, çev. İbrahim Hatiboğlu, İstanbul: Kahraman Yayınları, 2001, s. 143-144)


TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK

 



Yıllar önceydi..

2009 senesi.. Temmuz..

Dört ay önce, Mart'ın son günlerinde Muhsin Yazıcıoğlu karlı bir dağ başında helikopter kazasında can vermişti.

Ve ben bir ay önce, Haziran başlarında zehirlenmiştim..

Atlatabilmiştim, fakat iki elimin de üstü yara bere içindeydi, yüzüm sapsarıydı.

O Temmuz ayında Cübbeli Ahmet adlı milli ve yerli felaket, doğal afet, Fatih Altaylı’nın televizyondaki programına ilk kez çıkmış bulunuyordu.

Birisi beni aradı, “Çok güzel konuşuyor, değil mi! Doğruları söylüyor” filan dedi.

Cübbeli’yi izlememiştim, fakat (eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün MİT’le bağlantısını ifşa etmiş bulunduğu) Fatih Altaylı’nın Cübbeli’yi durduk yere ekrana çıkarmayacağını, bunun altında bir Çapanoğlu yatmamasının imkânsız olduğunu, Karaman’ın koyununun oyununu anlamak için biraz beklemek gerektiğini biliyordum.

Beni arayan kişiye şöyle dedim: “Doğruyu söylemek tek başına önemli değil. Hangi doğruyu ne zaman, nerede, kime karşı söylüyorsun, asıl önemli olan bu.”

*

Tasavvuf bahis konusu edildiğinde Şeriat’e vurgu yapmak güzeldir ve gereklidir.

Fakat Şeriat’i asıl devlet yönetimi söz konusu olduğunda hatırlamak gerekir.

Birçok ilahiyatçıya bakıyoruz, tasavvuf söz konusu olunca sergiledikleri örnek ve övülesi hassasiyeti “düzen” söz konusu olunca unuttuklarını, farklı makamdan gazel okumaya başladıklarını görüyoruz.

Bunlardan biri Prof. Hayrettin Karaman.

Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

(…) İmâm-ı Rabbânî’nin bu konudaki bir mektubu:

Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm’ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.

“Her kap, içindekini sızdırır.”

Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ’nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer’î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.

Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.

Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.

Denirse ki:

İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir:

Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.

Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah’ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)

*

Evet, “Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır”.

Peki, senin cansiperane bir şekilde desteklediğin Recep Tayyip Erdoğan bunu unutup (daha doğrusu görmezden gelip) Mısır ve Tunus’ta yönetimleri Şeriat’i terk etmeye çağırdığında niye ona bunu söylemedin:

Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır.”

Ona, “Sen kurtuluşu laikliğe, siyasal dinsizliğe bağlıyorsun, bu yanlıştır, bu yolun sonu felakettir, Allah’ın gazabına sebeptir” niye demedin?

“Peygamberlerin yolunu bırakmışsın, Atatürk’ün izinde olduğunu söylüyorsun ve siyasetinle bunun hakkını veriyorsun, fakat Allahu Teala’nın imtihan olarak fırsat vermesine aldanma, güvenme!” diye onu niye uyarmadın?

*

Bunları yapmadın, Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı ile (Yeni Şafak, 25 Eylül 2011) ona arka çıktın.

Şunu dedin:

“Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu!”

Ve ardından ekledin:

“Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil”.

Yani peygamberlerin tecrübesinin yerini kutsal ve mübarek laik Türkiye tecrübesi aldı.

Anlatımın yeni olmaması da hatada ısrar değil de doğruluğun delili oldu.

*

Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazı yazmayı biliyorsun..

Peki niye bugüne kadar “Kurtarıcı olan laiklik mi?” başlıklı bir yazı yazmadın?

“Hayırlı işlerin en büyüğü (Evet, en büyüğü) Şerîat’e hizmettir” sözü sadece tarikatçılara mı hatırlatılmalıdır?

İmam-ı Rabbanî bunu en başta zorba ve zalim Ekber Şah’a söylüyordu, sen kime söylüyorsun?

Laik Türkiye’nin şamar oğlanı ve laik medyanın maskarası zavallı tarikatçıya.. (Kastımız Şeriat’e bağlı gerçek tarikatçı.. Şeriat/hukuk ile ahlâkı tokuşturup sanki bunlar birbiriyle çelişen seylermiş gibi Şeriat’e karşı ahlâkı savunuyor numarası yapan laikleşmiş sözde tarikatçı şarlatanlar değil.)

Allah yolunda bile olsa (laik devlet ya da millet yolunda değil, Allah yolunda) binlerce lira (altın) sarfının, Şeriat’in bir hükmünün uygulanmasını teşvike denk olamayacağını bilmesi gerekenler sadece tarikatçılar mı?

Erdoğan’ın laikçiliğini ve Atatürkçülüğünü tenkit edenlere “İyi ama TİKA Afrika’da şu kadar kuyu açtı, şuraya şu kadar yardım etti” diyen devletperestlere “Bak kardeş, haydi varsayalım ki bütün bunlar Allah rızası için yapılıyor, işin içine siyasî hesaplar, dünyevî beklentiler girmiyor, yine de Şerîat’i savunmaya denk olamazlar” neden demiyorsun?

Demedin?

*

Erdoğan’ın ve Erdoğancıların yaptığı, Şeriat’in uygulanmasını teşviki terk etmek, bu konuda lakayt ve umursamaz olmak da değildi, tutup onun terk edilmesini istediler.

Hiç olmazsa bu konuda sussalardı.. Susmadılar.

Ve sen onları uyarmadın.

Uyarmadığın gibi, yaptıklarına kulp takarak, alâkasız teviller yaparak onları cesaretlendirdin.

Dolaylı olarak teşvik ettin.


SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ?

 



Prof. Hayrettin Karaman Yeni Şafak gazetesinde 2019 yılı yerel seçimleri vesilesiyle şunları yazmıştı:

“Benim derdim hiçbirine benzemez” 

(…) Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.

1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.

“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.

Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?

Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.

Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?

Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.

Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).

Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.

İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.

Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.

Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.

Ben sayayım:

* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.

* ABD başkanı,

* Netanyahu,

* Suud Kral naibi,

* Sisi,

* Zâyid,

* Esed,

* Bazı Avrupa ülke başkanları,

* Bilcümle İslâm düşmanları,

* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,

* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.

Şimdi soruyorum:

Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar? (…)

*

Karaman, Erdoğan’ın iktidarının “dava” diye adlandırdığı İslam’ın güçlenmesi için yararlı olduğunu, olacağını düşünebilir.

Her ne kadar bazen hoşumuza gitmeyen şeyler hayırlı, hoşumuza giden şeylerse şerli olabiliyor, neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu kesin biçimde ayıramıyorsak da, bu düşüncesinde haklı olabilir. Mümkündür.

Fakat burada çok daha temel başka sorunlar var.

Birincisi, Erdoğan’ı adeta bir masum peygamber konumuna yükseltiyor.

İkincisi, İslam “dava”sı ile Akparti’yi özdeşleştiriyor.

Sözde, “İslam davası” için Erdoğan’ı ve Akparti’yi destekliyor. Özde ise, İslam’ı tahrif ediyor.

*

Açalım..

Karaman, “ ‘Ya hep ya hiç’ ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu ifadeler cahillikten başka birşey değil.

Birincisi, İslam’ı yaşama (amel) söz konusu olduğunda “Ya hep ya hiç!” tavrı hiç kimse için pratik değeri bulunan bir ilke olamaz. Çünkü insan melek değildir, buna gücü yetmez.

Kıyamet gününde de “Ya hep ya hiç!” denilmiyor, ameller tartılıyor.

Ancak, itikad bahsinde durum farklı.

İnançta “Ya hep ya hiç!” ilkesi geçerlidir. 

“Biraz iman, azıcık da küfür olsun; biraz İslam, bir tutam da dinsizlik olsun; zekât gibi bazı hususlarda Şeriat’i kabul edelim, bazı hususlarda da Şeriat’in devrinin geçtiğine iman edelim” diye birşey kabul edilmiyor.

Bu hususu merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde “Îmân mucibe-i külliyyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir” diyerek veciz bir şekilde özetlemektedir.

Yani iman, inanılması gereken hususların tümüne inanılması ile gerçekleşir. Bir kısmına, veya büyük çoğunluğuna inanmak yeterli olmaz. Hepsini kabul etmek icab eder.

Küfür ise böyle değildir. Kâfir olmak için inanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu veya yarısını reddetmek gerekmez. Sadece bir cüz’ü, bir parçayı, tek bir öğeyi bile inkâr etmek, kâfir olmak için yeterlidir.

*

Karaman ayrıca “Dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu tür ifadelere bizim geleneğimizde “devir“, Batı’da ise totoloji deniliyor.

İmanı olan kimse zaten mümindir. Bunu ayrıca söylemeye gerek var mı?!

Ancak, buradaki “eksikleriyle beraber” lafı sorunlu.

Burası, lafın gelişinden, “itikaddaki eksikleriyle” gibi anlaşılabilir. Doğrusu şudur: Ameldeki eksikleriyle beraber..

Kısacası, totoloji profesörü Karaman, sapla samanı karıştıracak şekilde konuşuyor.

*

Dedik ki, Karaman Erdoğan‘ı adeta masum peygamber konumuna yükseltiyor.

Sözleri şöyle:

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Peki, içimizden biri olan Recep Tayyip Erdoğan (Karaman’ın saydığı dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… kısımları bakımından) “çürük” olup olmadığı noktasından sorgulanmaktan muaf mıdır?

Erdoğan, “la yüs’el” midir?

Erdoğan birilerini “gözünün yaşına” bakmadan temizleme hakkına sahiptir de, başkalarının Erdoğan’a karşı “Çürük mü acaba?” diye sorgulayıcı biçimde bakma hakkı yok mudur?

Erdoğan, bu açılardan rakiplerinden daha iyi konumda olabilir, fakat bu, onun sorgulanmaktan muaf tutulmasını haklı, makul, meşru ve zorunlu hale getirir mi?!

*

İmdi, Allahu Teala, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin” durumunu Maide Suresi’nde üç ayrı ayette açıklıyor.

Birisinde kâfir oldukları, diğerinde fasık (günahkâr) oldukları, üçüncüsünde ise zalim oldukları belirtiliyor.

Ulema, Allahu Teala’nın hükümlerini kabul etmekle birlikte uygulamayanların fasık ve zalim, o hükümlerin geçersiz olduğunu ileri sürenlerin ve onlara karşı çıkanların ise kâfir olacaklarını söylemişlerdir.

İmdi, Erdoğan’ın, 2009 yılında Arap Baharı yaşanırken Mısır ve Tunus‘a gidip “İslam Şeriati yerine laiklik (İslam ile diğer dinlerin davaları arasında tarafsızlık)” tavsiyesinde bulunduğunu biliyoruz.

Fakat bu sözlerinden tevbe ettiğine dair bir beyanını duymadık.

Tam aksine, TBMM eski başkanı İsmail Kahraman‘ın “Anayasa ve laiklik” konulu bir konuşması üzerine o sözlerini iftiharla hatırlatmıştı.

Kahraman’ı çiğ çiğ yemeye çalışan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli troykasına karşı, “Kahraman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir milletvekili olarak görüşünü söylüyor, Türkiye’de birşeyi değiştirdiği de, değiştirebileceği de yok.. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne bağnazlık, bu ne yabazlık! Herkes sizin gibi düşünmek zorunda mı? Fikir ve inanç hürriyetinden anladığınız bu mu?” diyerek onu savunmadığı gibi, bir de kendisi sigaya çekmişti.

*

Bir insan, “Ben Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını, Şeriat’ini kabul ediyorum, onları tartışma konusu yapmam; fakat onları uygulayamıyorum, her günahı işledim, zayıf ve günahkâr biriyim, suçluyum, hatamı kabul ediyorum” derse, mümindir.

Fakaaaat..

“Ben çok iyilikseverim, zekâtımı sadakamı bol bol veriyorum, hatta Afrika’da kuyular açtırıyorum, orucumu tutuyorum, senede bir değil iki kurban kesiyorum, her sene de umreye giderim; ama İslam güncellenmelidir, mesela hırsızın elinin kesilmesini kabul edemeyiz, bu çok vahşice birşey. Erkeğin birden fazla kadınla evliliği akıl ve mantık dışı, bunu kabul edemeyiz. Faiz konusunda da biraz esnek olmalıyız” gibi laflar ederse, kâfir olur.

Devletler de böyledir. Anayasalarında “Biz Kur’an ve Sünnet’e bağlıyız” diye yazar ve uygulamada kâğıt üstünde bırakırlarsa zalim ve fasık rejim olurlar, fakat kâfir devlet durumuna düşmezler.

Ve yine fakaaat…

Bir devlet, anayasasına “Biz dinler arasında tarafsızız, laikiz, Allah’ın hükümleri diye birşeyi ağzımıza almayız, bize atalarımızın ilke ve inkılapları yeter” diye yazarsa, o devlet, İslam’a göre küfür devleti olur.

*

Konuya dönelim.. Erdoğan’ın, Hüsnü Mübarek döneminde bile anayasasında Şeriat kaydı yer alan Mısır‘a gidip, İhvan‘ın iktidarına laiklik getirme tavsiyesinde bulunmasının hükmü nedir?

Kâfir mi olur, fasık mı, yoksa zalim mi?

Dördüncü bir seçenek var mı?

Sadece zalim olduğunu söyleseniz bile, onu çürüğe çıkarmış olursunuz.

Neymiş, Erdoğan etrafındaki çürükleri temizliyormuş, temizlermiş, temizlemeliymiş.

Balık baştan kokar..

Karaman efendi, “Evet, dostlarım, ben … fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar)” diyor ve lafı şöyle bağlıyor: Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.”

Hayır, yalan söylüyorsun.

Sen Akparti’ye ve Erdoğan’a öncelik veriyorsun.

İman ve davaya değil.

İman ve davaya öncelik veriyorsan, bunları neden ben yazmak zorunda kalıyorum?

Erdoğan’a bakarak bir sürü insanın istikametini kaybettiğini, itikadının bozulduğunu görmüyor musun?

Bunları yazmaktan keyif mi aldığımı zannediyorsun?

Senin tuzun kuru.. Keyfin yerinde.. Bu şekilde Erdoğan yağcılığı yapıyor ve bir taraftan da iman ve dava edebiyatı yapmanın kaymağını yiyorsun.

*

Bazı konular vardır, vatan ve millet meselesidir, partiler üstüdür.

Mesela Kıbrıs böyle.. Milletin haklarının hukuka ve adalete aykırı olarak yabancılar tarafından gasp edilmeye çalışılması durumunda iktidar ve muhalefet farklılığına bakmadan ortak tavır almak gerekir. Muhalefetteki bir partinin iktidar zarar görsün diye farklı sesler çıkarması kabul edilemez.

İman ve İslam (dava) meselesi de böyledir. Devletler ve partiler üstüdür.

Laik devletlerin laik yasalara göre kurulup faaliyet gösteren partilerinin konjonktürel çıkarlarına göre eğilip bükülebilecek birşey değildir.

Eğer davanız İslam ve iman ise, meseleye bu açıdan bakarak Akparti’yi diğer partilere tercih ediyorsanız, diğer partilerin iktidar olmasının veya belediyeleri almasının davaya (imana ve İslam’a) zarar vereceğini düşünüyorsanız, Akparti’nin iman ve İslam açısından zararlı ya da mahzurlu söylemlerine de tepki göstermeniz gerekir.

Böyle yaparsanız samimi olduğunuz anlaşılır. Kendinizle de çelişmemiş, tutarlı davranmış olursunuz.

Fakat, dava (iman ve İslam) açısından mahzurlu söylemler Akpartililerden ve Erdoğan’dan geldiğinde ya hiç sesiniz çıkmıyor ya da bunlara bir kulp takmak için alâkasız teviller yapıyorsanız, İslam’ı tahrif etmeye başlamışsınız demektir.

Bu durumda sizin davanızın sadece grupçuluk (particilik) ve liderperestlik olduğu anlaşılır.

*

“Ya hep ya hiç!” tavrını Erdoğan’a karşı da sergilememek, doğrularını tasdik edip yanlışlarına karşı çıkmak gerekir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."