ŞERİAT VE AHLÂK (BAYATLAYIP BOZULMUŞ HOŞGÖRÜ VE SEVGİDEN VAZGEÇEN TAZE ‘AHLÂK’ VE 'İRFAN' PAZARLAMACILIĞI)

 



Faruk Beşer, Fethullah Gülen hocaefendisinin fıkhını anlamak için dünya kadar zaman harcamış, kaset dinlemiş, epeyce de mürekkep zayi ederek bu nevzuhur fıkhı kitaplaştırmış bir adam.

Bu fıkhın temel özelliklerinden birinin de “içtihat” konusundaki yenilikçiliği/güncellemeciliği olduğu biliniyor.

Evet, Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde “darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını, hatalı bile olsalar ‘bir sevap’ alacaklarını” söyleyebilmişti. 

(Bu da “Kemalist askerlerin ABD, CIA, İsrail ve beynelmilel masonluk güdümlü fıkhı” oluyor.)

Beşer’in hayranı olduğu Fethullah fıkhının ikinci bir temel özelliği, usul-furû (asıl-fer’) ayrımı konusunda insanların kafasını karıştırmış olmasıydı.

Gülen, 1995 yılında bir gazeteye verdiği röportajında “Başörtüsü füruattır” demiş, gazete bunu “teferruattır” diye aktarmıştı.

Gülen, sonradan sözlerini “itikat-amel” ayrımı çerçevesinde tavzih etmeye çalışmıştıysa da (Farziyetini inkâr etmemek kaydıyla başını örtmemek müslüman kadını dinden çıkarmazdı), mesaj alınmıştı.

*

Beşer, Yeni Şafak’ta yayınlanan “İslam’ın devleti olur mu?” başlıklı yazısıyla, Fethullah fıkhının bu “tevile müsait” usul-furû mugalata ve demagojisini çok daha vahim bir noktaya taşımış durumda.

Eh, ne de olsa boynuz kulağı geçermiş.

Fethullah, Şeriat hükümlerini (amelî hükümleri) furûat kabul edip akaidi/itikadı asıl diye nitelendirirken, Beşer denilen şaşkın itikadı değil ahlâkı asıl olarak sunmaya başlamış durumda.

“Mevcut” laik/dinsiz devletin “derin kuklacılar“ı, Fethullah’ın fürûat lafının teferruat (önemsiz ayrıntı) şeklinde anlaşılacağının farkındaydılar. Fethullah bir taraftan onları memnun edecek laf cambazlıkları yapıyor, diğer taraftan da sözlerini “tevil” ederek “Ne şiş yansın ne kebap!” siyasetini sürdürüyordu.

Beşer ise, işin cılkını çıkarmış durumda.. Tevile bile ihtiyaç duymadan, ancak devasa bir işkembenin üretebileceği cesamette hezeyanları peşpeşe sıralıyor.

Fethullah’ın günahlarını sevap, rezaletlerini fazilet gösterecek zırvalar üretiyor.

*

Evet, Beşer, söz konusu yazısında şöyle diyordu:

“Esas olan hukuk [Şeriat] değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu. Bunun için de bütünüyle Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, dünyaya biz hâkim olacağız anlamında bir şey söylemedi. Söylediklerinin özeti ‘eslim-teslem’, yani Allah’a teslim ol kurtul demekten ibaretti.”

Yani, pratikte “Faruk Beşer tipi iktidar dalkavukluğu ve güç perestişliği” olarak kendisini gösteren ahlâk (gerçekte ahlâksızlık) esas, İslam Şeriati (Allahu Teala’nın emir ve yasakları) ise teferruat.. 

(Nerdeyse tıpatıp aynı şeyleri, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın yerine geçen oğlu Nurettin de iskenderpasa.com'da yayınlanan bir açıklamasında söylemişti. Yine bu söylem, ilahiyatçılıktan büyükelçiliğe yatay geçiş yapan Yeni Şafak yazarı Prof. Mahmut Erol Kılıç'ın da vird-i zebanıydı.. Liste uzun, hangi birini sayalım.. Çağdaş Türkiye orkestrasının bu güzide çalgıcıları galiba aynı kaynaklardan ilham alıyor, besleniyor, aynı orkestra şefinin çubuğuna göre icra-yı sanat eyliyorlar.)

Bu esasa sahip olduğunuz zaman, teferruatı dert etmenize gerek de kalmıyor.

Beşer, bu Şeriatsiz “fıkıh” çerçevesinde, “peygamberî üslup“la, peygambercesine bir müjde de veriyor:

“… tevhide, şirkten uzaklaşmaya, İslam ahlakını yaşamaya odaklanmamız halinde biz de Mekke dönemindeki Müslümanlar gibi sağlam birer Müslüman olabiliriz. Sonuçta öyle olan Müslümanlara güçlü bir devlet nasip olduğu gibi bize de olur.”

*

Faruk Beşer şaşkını, galiba şu ayet-i kerimeyi hiç okumamış:

“Sonra seni (din) emrinden bir şeriat üzerine (memur) kıldık. Artık sen ona tâbi ol, bilmezler olanların hevâlarına tâbi olma.”

(Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Casiye, 45/18)

Şeriatin karşısında ahlâk değil, (İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat‘ta işaret etmiş olduğu gibi) heva ve heves yer alır.

Fakat bu ilahiyatçı diye saygı gören “düzen“baz davullar (içi boş olduğu için fazla gürültü yapan deri kaplı nesneler), bu ayet-i kerime çerçevesinde Şeriat’in karşısında heva ve heveslerin (ehvâ) yer aldığını söylemek yerine, o “ehvâ”yı ahlâk olarak yutturmaya çalışıyorlar.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, söz konusu ayet-i kerimeyi Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şöyle açıklıyor:

Sonra biz seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. … Arapça’da şeriat, insanların ırmaklardan ve benzeri şeylerden su almaya vardıkları yerdir. … Bazıları şeriata, şeriat denilmesi, su içmek için kullanılan yola şu yönüyle benzetildiğini söylemişlerdir: Çünkü hakikat ve doğruluk üzere onda [Şeriat’te] yürüyen hem kanar, hem temizlenir. … Temizlenmekten maksat da; “Ey ehl-i beyt! Allah ancak sizden şan ve şerefi kirletebilecek günahları uzaklaştırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb, 33/33) âyetinin mânâsıdır. Burada [Şeriat kelimesinin sonundaki] tenvin yüceltme içindir. Emir, din işi veya Allah’ın emri demektir. Yani bu Kur’an’da açıklandığı üzere Allah’ın sana vahyettiği emir ve yasaktan bir büyük ve geniş yol, koskoca bir şeriat üzere seni görevlendirdik. Onun için o şeriata uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Allah’ın hükümlerine ilmi olmayan veya ilmin gereğine uymayan kimseler yalnız kendi zevk ve heveslerinin arkasında koşarlar. Hevâ ve hevesler ise kişiye göre değişir. İsrailoğulları gibi ihtilâfa düşürür, Allah’ın gazabına götürür. Şeriat ise toplar, tevhid (Allah’ın birliğine inanmakla) rızasına götürür. Şeriata uy da cahillerin nefsani arzularına uyma.

*

Prof. Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısının başlığı şöyleydi: “Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)”.

Sözü edilen Gazzâlî, 9 Mart 1996 tarihinde vefat eden Muhammed el-Gazzâlî..

Karaman, ondan şu sözleri naklediyor:

1. Önemsizlerin yönettiği, gerçek önderlerin ise önemsiz sayıldığı bir ümmete yazıklar olsun!

2. Erdeme zorlamak, zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir.

3. Halkı eğlence konusu olan Arap kurumları ve korkuyu, vehmi, gevşekliği huy edinmiş Arap toplumları yok olmadan önce İsrail yok olmaz.

4. Bir toplum, bir spor karşılaşmasını kaybetmesi sebebiyle heyecanlanırken medeniyet, sanayi ve topluma ait kayıpları karşısında kılının kıpırdamaz oluşuna akıl erdiremedim.

5. Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır.

6. İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular.

7. Düzeni bozuk bir toplumda sosyal adalet saraylarını dikmek ahlakı çökmüş bir toplumda edeb ve ahlak kolonlarını dikmek gibidir.

8. Halk, yöneticiler yüzünden bozulur, yöneticilerin bozulması alimlerin bozulmasındandır, eğer kötü alimler ve kötü hakimler olmasaydı, onlardan çekinecekleri için idareciler de bozulamazdı.

9. Eğer yanlış ve kötü bir durumu ve kurumu değiştirmek istiyorsan teşebbüse geçmeden önce onun yerine koyacağın durumu ve kurumu hazırlaman gerekir.

10. Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.

Bunlar, önemli tespitler..

*

Gazzâlî, haklı olarak “Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır” diyor.

İşte Türkiye’de (ve Faruk Beşer gibilerin yazılarında) gördüğümüz şey bundan ibaret: Aldatıcı dindarlık.

Ve bu dindarlık, milletin imanı (itikadı) için açık dinsizlikten daha zararlı.

Ve de mesela Akparti’nin dine dair söylemlerinin milletin inancına verdiği zarar, CHP‘lilerin açık din karşıtlığının verdiğinden daha fazla. Yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Bu muzır söylemleri kimileri açıkça destekliyor, kimileri de “Öyle konuşmak zorundalar, takiyye yapıyorlar” falan diyorlar ki, bu ikincisi de ahlâkî yozlaşma, bozulma, kokuşma ve çürümeye karşılık geliyor.

*

Gazzâlî'nin şu sözü, yazımızın başında konu edindiğimiz hukuk-ahlâk ayrımı bakımından önem taşıyor:

"Erdeme zorlamak, zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir."

İmdi, erdem (ahlâkî fazilet) hürriyete dayanmak zorundadır. 

Yani ahlâkî davranışta hürriyet (gönüllülük) esastır.

Hukukta ise zorlama esastır. Hukuk, adaleti, gerektiğinde zorla gerçekleştirir. İnsanların gönlüne bırakmaz.

Ahlâkî davranış ise böyle değildir. İnsanları ona (erdeme) zorladığınızda ve o bunu gönülsüz olarak kabul ettiğinde ortaya şu "kötülük"ler (mefsedet) çıkar:

Birincisi, kişi gönülsüz olarak (birilerinin beğenisini kazanmak için) "erdemli" davrandığında riyakârlık yapmış olur ki, bu, daha büyük bir erdemsizlik/ahlâksızlıktır. 

İkincisi, böyle bir durum insanın hürriyetine (gönüllü tercihlerine) dışarıdan müdahale edilmesi, dolayısıyla köleleştirilmesi demektir.

*

Hukukî zorlama ise böyle değildir, orada hukuk (haklar) söz konusudur ve hakların hak sahiplerine verilmesi (yani adaletin sağlanması) insanların gönlüne bırakılamaz. Gerektiğinde zorla gerçekleştirilir.

İşte bu yüzden gerçek adalet ancak Şeriat'le sağlanabilir.

Çünkü Şeriat'i vaz' eden Allahu Teala'dır. Onda kulların birbirlerine karşı imtiyazlı/ayrıcalıklı olması ve yasa yapma gücüne erişen kesimlerin kendi arzu ve isteklerini başka insanlara dayatması durumu olmaz.

Böylece Şeriat, insanı kendisi gibi kullara kul ve köle olmaktan kurtarır, gerçek hürriyete kavuşturur. İnsanın, insanlık şeref/onur ve haysiyetini kaybetmemesini sağlar. 

Bu yüzden, Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, Şeriat, adalet-i mahzdır. 

Diğer hukuk sistemleri ise karışık durumdadır, içinde adalet de, zulüm de bulunur.

Bütün yasalar, Şeriat'ten uzaklaştığı nisbette zulüm haline gelir.

Bu zulmün tohumları yasama (teşrî, yasa yapma) aşamasında ekilir; yasa yapma konumunda olanlar bir şekilde ya kendilerinin ya da temsilcisi oldukları güçlerin çıkarlarını koruma kaygısıyla hareket ederler. Eli kolu bağlı yargıçlar/hakimler de buna uymak zorunda kalırlar.

Böylesi rejimlerde insanlar bir ölçüde köleleştirilmişlerdir, ve buna yasaları uygulayanlar da dahildir.

Şeriat ise böyle değildir, kaynağı ilahîdir, Kur'an ve Sünnet'le kayıt altına alınmıştır. 

Müçtehitler de ihtilaflı meselelerle ilgili içtihatlarında bu iki kaynağa dayanmak ve şunun bunun çıkarını değil, Allah'ın muradını hesaba katıp içtihatta buhunmak zorundadırlar. 

Burada sahtekârlık yapıp insanları aldatmak kolay değildir, çünkü meseleyi anlayıp doğrusunu söyleyen müçtehitler mutlaka çıkar.

Beşerî hukukta ise adalet konusunda böylesi bir "hak" (gerçek) sabite (değişmez dayanak) mevcut değildir. 

Şunun bunun ölmüş oğlunun ilke ve inkılapları bile insanlara dayatılabilir ve bu sefil tiyatronun adına hukuk denilebilir. 

*

“İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular” şeklindeki söze gelelim.

Sadece imparatorlar ve firavunlar mı?! Bugünün devlet başkanları, diktatörleri, kralları, sultanları içinde de böyleleri yok mu?!

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, din bilginlerinin ve ruhbanların rableştirilmesinden/tanrılaştırılmasından söz eden Tevbe Suresi 31’inci ayetini tefsir ederken, bugün Batı’da ruhban sınıfının yerini parlamentoların aldığını, artık parlamentoların rab/tanrı haline getirildiğini söylemektedir.

Merhum Elmalılı böyle söylüyor, Faruk Beşer gibi davulların kıblesi olan siyasetçilerimiz ise millî iradeden, millet hakimiyetinden, milletin temsilcileri olan parlamenterlerin öneminden bahsediyorlar.

TSE damgalı ilahiyatçıların İslam devleti ve Şeriat “retoriği” yapan müslümanlara karşı dilleri çok uzun, fakat bu türden (İslam açısından şirk olan) retorik karşısında ise “güzel ahlâk” (güzel/pembe heva ve heves) gereği pek mülayim, pek oynak, pek kıvrak, pek güleç, pek şen şakrak, pek sevecenler.

*

Bir diğer söz:

“Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.”

İslam devleti ve Şeriat hususunda da aynı şey geçerlidir.

Retorik, akıl ve zihniyet dirilişinin olmazsa olmazıdır.

Şu anda mesela Türkiye’de, İslam devleti kurma yönünde siyasî ve sosyal bir hareketi gerçekleştirme imkânı ve şansı mevcut değildir.

Fakat, “akıl ve zihniyet dirilişi” anlamına gelen retoriği sürdürmek mümkündür.

Bu retorik devam ettiği sürece, gelecek için (en azından) küçük de olsa bir umut ışığı var demektir.

O yüzden, dirilişin düşmanları, o zayıf umut ışığını da yok etmek için retoriği de tarihe gömmek üzere ellerinden gelen her hileyi, tuzağı, zulmü, zorbalığı, hainliği ve kalleşliği yapıyorlar.

*

Retoriğin yok edilmesi bakımından beşinci kolu kullanmanın, kaleyi içeriden çökertmenin çok daha etkili olduğunu bildikleri için de Faruk Beşer gibi ilahiyatçıları kullanıyorlar.

Onlara şöyle şeyler söylüyorlar:

“Hocam, İslam öncelikle ahlâk güzelliği demektir, irfandır. Ahlâkımız bir düzelse, İslam ahlâkını yaşamak suretiyle insanlara İslam’ı sevdirsek herşey kendiliğinden hallolacak. Fakat bazıları hiç yeri ve zamanı değilken Şeriat’ten, İslam devletinden, cihattan filan bahsedip milleti ürkütüyorlar. Hocam sizin gibi güzel ahlâkıyla temayüz etmiş ilim irfan sahibi muhterem hocalarımızdan bu gafil ve hainleri, dış düşmanların oyununa gelip kin, nefret ve düşmanlık üreten kaba saba bedevî zihniyetlileri uyarmanızı bekliyoruz. Hocam sizler Allah’ın bu memlekete bir lütfusunuz. İyi ki varsınız hocam.”

Bu davullar, gaza gelmeye zaten dünden teşneler..

Hemen davranıyor, sözü edilen müslümanları güzel ahlâk bıçağıyla dilim dilim doğruyor, irfan makinalısıyla tarayarak delik deşik ediyor, güzel ahlâk füzeleriyle cayır cayır yakıyorlar.


İSLAM'I DEĞİL ANAYASA'YI GÜNCELLEYİN! YEMİNİNİZİ GÜNCELLEYİN!




Prof. Dr. Faruk Beşer’in Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısının, “fıkhın önemli ölçüde değişebilir”, yani güncellenebilir birşey olduğu düşüncesini şuuraltımıza yerleştirmek ve bilgimizin “kesinliğinin” bulunmadığına, dolayısıyla bilgimize güvenmememiz lazım geldiğine bizi inandırmak için yazılmış olduğu anlaşılıyor.

Yazı şöyle:

Fıkhın değişenleri ve değişmeyenleri

Fıkıh sürekli değişen hayatı vahye göre ya da hiç değişmeyene göre anlama demek olduğundan zaten değişkendir. ‘Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişebileceği inkâr olunamaz’ anlamındaki Mecelle maddesi bunu söyler. Değişmeyen naslardır. Zaten hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamaz. Bu sebeple de mutlak anlamda objektif bilgi olmaz. Belki resim bir ölçüde objektif olabilir. Obje ve objektif kelimeleri de zaten fotoğrafçılıkla ilgili kavramlardır. Fotoğrafın bir ölçüde objektif olması da sadece o an için öyledir.

Önemine binaen sık sık dile getirdiğimiz bir husus vardır: İslam’ın hükümleri iki çeşittir; biri hiçbir zaman ve mekân için değişmeyen/sabite hükümler, diğeri de zamana ve mekâna göre değişen hükümler. Akide ve ibadetler konusundaki hükümler birinciye misaldir. Din deyince anlaşılan da budur. Böyle hükümlere taabbudî hükümler denir. Yani bunların böyle olması salt bir iman ve ibadet meselesidir, bunlar aklın anlayabileceği ve çözebileceği meseleler değildir. Bir konuyu akıl anlamayınca orada içtihat ve görüş beyanı da olmaz. Çünkü içtihat akılla yürütülen bir eylemdir. Resulüllah zamanında cin diye bir şey var idiyse şimdi de vardır. O zaman öğle namazının farzı dört rekât idiyse şimdi de öyledir.

Böyle konularda özü itibariyle zamanla bir değişiklik olmaz. Böyle taabbudî konularda sonradan ortaya çıkacak her türlü değiştirme, ekleme ve çıkarma, dinin özüne akılla müdahale sayılır. Dolayısıyla bu ekleme ve çıkarmalara bid’at denir. Bid’at, Allah’ın dininde kulun rötuş yapmaya kalkışmasıdır. Bu sebeple Resulüllah (sa), “Her bid’at dalalettir ve her dalalet de cehenneme götürür. Kim bizim işimizde, yani dinin esasatında yeni bir şey ihdas ederse onun yaptığı reddedilir” buyurmuştur.

Dünyaya; mesela ticarete, devlet yönetimine, siyere yani uluslararası ilişkilere, tedaviye dair hükümler anlık yaşanan durumlara ilişkin hükümler olduğu için o durumlar değişince onları düzenleyen hükümler de değişir. Bu iki alana prensip hükümler, düzenleyici hükümler de denebilir.

Durum böyle olmakla beraber, akide için diyemesek bile ibadetlerle ilgili hükümlerin uygulanmasında ve detaylarında da zamanla değişmeler olabilir. Aslında ibadetlerin özü de hiç değişmez ama onu kuşatan şartlar değiştiği için ibadette bu değişen şartlara ilişkin yeni hükümler ortaya çıkabilir. Mesela iğne ya da astım spreyi, göz damlası, insülin orucu bozar mı bozmaz mı tartışmaları yeni ortaya çıkan durumlardır. Bu ibadetin değişmeyen özü şudur: Orucu bozan şey sadece yeme içme ve cinsel ilişkidir. Yeni bir durum ortaya çıkınca fakih ancak, mesela iğne yaptırmanın yeme içme cinsinden olup olmayacağını tartışır ve ulaştığı sonuca göre hükmünü verir.

Önceden yeni ayın başlangıcı hilali görerek tespit edilirken şimdilerde hesapla tespit edilmesi de böyledir. Keza kadının yanında mahremi yokken sefer müddeti yola tek başına çıkması da buna örnek verilebilir.

Böyle konularda meselenin püf noktası şurasıdır: Resulüllah (sa); “Kadın yanında bir mahremi yokken yolculuğa çıkmasın” buyururken bunu değişmeyen taabbudi bir hüküm olarak mı duyurdu, yoksa bunun akılla kavranabilen ve zamanla değişebilen bir sebebi/illeti var mıdır? Bu tespit edilebilirse hükmün değişip değişmeyeceği de tespit edilmiş olur. Nitekim fakihlerin kahir ekseriyeti, kadının tek başına uzun bir yola çıkamaması, onun kişiliğine ve kadınlığına gelebilecek muhtemel tehlikeler sebebiyle olduğunu söylemişlerdir. Eğer bu kanaate varırsa günümüzün fakihi şöyle diyebilir: Bugün bir kadının Almanya’dan uçağa binip Ankara’ya gelmesinde böyle bir tehlike yoktur, o halde bu yolculuğu caizdir.

Aynı şekilde Resulüllah “Yeni hilali gördüğünüzde oruca başlayın, tekrar gördüğünüzde orucu bitirin” buyururken fakih, yeni ayı tespit için hilali görme bizatihi maksud bir ibadet midir, yoksa sadece yeni ayın tespitinin bir aracı mıdır meselesini düşünür. Eğer bir tespit meselesi olduğu kanaatine varırsa bunu daha kesin yapabilen bir yöntemin, yani hesabın da yeni ayın başlangıcını belirleyebileceğine hükmeder. Bir başka fakih de aksini düşünebilir. Her biri diğerine saygı duyar ve doğru olanın, diğerinin söylediği olabileceğini de hesaba katar.

Bu ilmi arayış sürdükçe fıkıh da gelişir ve değişmeyen öze göre değişen detaylar sürekli anlaşılmaya çalışılır. Ama aklın ve içtihadın ürünü olan bilgiler hiçbir zaman kesinlik kazanıp sabite/değişmez hale gelmez. Buna rağmen içtihatlarla amel etmek kaçınılmazdır. Çünkü hayatta yapılanların çok azı zorunlu/kesin bilgiye dayanır.

*

Yazıdaki bold/koyu ifadeler bizzat yazarın kendisine ait..

Öyle bir yazı ki, içinde taşıdığı hataların çetelesini tutsanız uzun bir liste yapar.

Birileri, Batı düşüncesinden etkilenerek bir “değişim de değişim” teranesi tutturmuş gidiyorlar.

Dini heva ve hevese uydurmak için cazibedar ve büyülü “değişim” kavramı, iyi bir mazeret teşkil ediyor.

Hayat sürekli değişiyormuş..

Tabiî ki değişiyor.. Ama insanın tabiî ihtiyaçları değişmiyor.

İnsanların hepsi doğuyor, büyüyor, ölüyor. Bu değişmiyor..

Beslenme ihtiyacımızda değişen birşey yok.

Aslında, hayatın değişen yönleri, değişmeyenlere göre çok çok önemsiz ve cüz’î durumda.

*

Beşer, yazısının daha ilk cümlesinde, Fıkıh’ın temel özelliği olarak, “değişkenliği” gösteriyor.

“Fıkıh … değişkendir” diyor.

Fıkhın bizzat kendisi aslında değişken değildir. Değişken olan, sadece sınırlı sayıdaki bazı fıkhî hükümlerdir.

Makasıd-ı şerîa hiçbir zaman değişmez.

Şu satırlar önemli:

“Allâme Zahid el-Kevserî’nin bu husustaki tespiti de çok önemlidir: Zamanın, mekânın değişmesi ile hükmün değişmesi, hükmün değişik hâllere göre tafsilâtından ibarettir. Yoksa zamanın değişmesi ile mutlak mânâda hükümlerin değiştiğini düşünmek, ilâhî nizamı insan ürünü kanunlar seviyesine indirmek demektir.” (Kevserî, Makalât, s. 87).”

(Ergün Çapan, “Kur’an’ın Evrenselliği ve Tarihselci Yaklaşım”, Yeni Ümit Dergisi, Yıl: 15, S. 58, Ekim-Kasım-Aralık 2002; http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=58&konu_id=45&yumit=bolum3)

*

Gelelim Beşer’in, “Hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamaz. Bu sebeple de mutlak anlamda objektif bilgi olmaz” sözüne.

Düşünmeden yazıp konuşmak diye herhalde buna denir.

Hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamasaydı, “icma” diye birşey de olmazdı.

Yani Beşer’e göre, edille-i şeriyyede “icma” diye bir fasıl aslında yokmuş. Çünkü nasla sabitlenmediğinde herhangi bir konuda aynı şeyi anlamak mümkün olmuyor.

Beşer, “Bu sebeple…” diyerek, bu yanlış “iddia”sından hareketle bir başka hükmü, sözde ispatlamış oluyor. Bu sebeple “mutlak anlamda objektif bilgi olmaz”mış.

Aslında bu, septisizmden/şüphecilikten ve agnostisizmden/bilinemezcilikten başka birşey değildir.

*

Bir defa, Ehl-i Sünnet uleması (Kelam/itikat âlimleri), mutlak ve objektif bilgiye ulaşmanın mümkün olduğu konusunda müttefiktir.

Mutlak anlamda objektif bilginin bulunmaması iddiası, Eski Yunan sofistlerine ve bu zamanın postmodernistlerine aittir.

Konunun teferruatına burada girmeyelim.

Mesele şu: Faruk Beşer, neden bu batıl fikirleri İslam adına ortaya sürüyor?

İslam adına eleştirilen birilerinin yanlışları için “Öyle de olur, fıkıh değişkendir, zaten bilgi mutlak anlamda objektif olmaz, sizin bilginiz de mutlak anlamda objektif değildir, birilerini eleştirip keyiflerini bozmayın” demek istemiyorsa, bunları niçin yazıyor?

*

Fıkıh değişkendir” şeklindeki zırva, “Helal bellidir, haram da bellidir” diyen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak anlamına gelir.

Helal belli, haram da belli ise, fıkıh değişken olamaz.

Yok, fıkıh gerçekten değişkense, o zaman da helal ve haram belirsiz ve değişken hale gelir.

Peki Beşer bunu bilmez mi?

Bilir, fakat bazen unutmak işine geliyor.

Çünkü, Yeni Şafak’ta “Dinin temeli sayılan dört hadisi şerif” başlığı altında yayınlanan başka bir yazısında şunları söyleyebilmiş durumda:

… Hem bir fıkıh, hem de bir hadis âlimi olan Ahmed bin Hanbel otuz bin hadis içeren Müsned‘ini yedi yüz elli bin hadisten seçerek oluşturmuştur….

İşte bu muhteşem âlim bunca hadisi eleyip otuz binini yazdıktan sonra diyor ki, aslında İslam’ın tamamını üç hadis üzerine oturtabilirsiniz.

İkinci hadisi şerif: “Kim bizim bu işimizde sonradan bir şey ihdas ederse o reddolunur”. Resulüllah’ın ‘bu işimiz’ dediği şey dinin akılla kurulmayacak olan yönü, yani ibadetler ve akide tarafıdır. İşte bu alanda sonradan farklı bir uygulama ya da inanç ortaya konursa bu bidat olur, kabul edilmez. Bu sıralama aynı zamanda âlimlerin bidat konusunda nasıl dikkatli olduklarını da gösterir.

Üçüncü hadisi şerif: “Helal bellidir, haram da bellidir. İkisinin arasında şüpheli şeyler vardır ve insanların çoğu bunların hükmünü bilmez. İşte bu şüpheli şeylerden kaçınabilenler dinlerini de haysiyetlerini korumuş olurlar. Bu şüpheli alanda dolaşanlar ise harama düşebilirler. Tıpkı hayvanlarını bir koruluğun etrafında otlatan çobanın durumu gibi. Hayvanları her an o koruluğa girebilir. Dikkatli olun, her kralın bir özel koruma alanı olduğu gibi, Allah’ın da böyle bir koruluğu vardır. O’nun koruluğu haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki, o sağlam olursa bütün beden sağlam olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o kalptir”.

*

Bu Faruk Beşer’e alim ve fıkıhçı demek, ilme ve fıkha haksızlık olur.

Adam ne yazdığının bile farkında değil.

“Dinin akılla kurulacak/kurulmayacak yönü”nden bahsediyor ama, anlaşıldığı kadarıyla kendisi akıl bakımından biraz fakir. Hem “Helal bellidir, haram da bellidir…” hadîsini yazıyor, hem de bu “belli olan” helal ve haramların itikat ve ibadetin ötesine uzandığını akledemeyecek kadar zihin melekeleri dumura uğramış.

Ey fakih, bu helal ve haramlar “akılla kurulabilir” mi?!

*

İslam’a ilişkin olmadığı için çok önemli bir hata değil, fakat obje ve objektif kavramlarının fotoğrafçılıkta kullanılıyor olması, bunların, onun söylediği gibi, esas itibariyle fotoğrafçılığa ait olması anlamına gelmez.

Sadece bu ifadeleri bile, Beşer’in aslında, içinde obje ve objektif kelimesi geçen cümleler kurma liyakat ve salahiyetinin bulunmadığını göstermektedir.

Bu akılları fikirleri kimden alıyor, onu da bilmiyoruz.

Fakat kendisinden “Mihriban” türküsünü dinlediği İbrahim Kalın’ı tanıtırken onun fotoğrafçılık hobisine dikkat çekmiş olması hafızamızda.

*

Beşer’in şu sözleri de bir facia..

Diyor ki:

İslam’ın hükümleri iki çeşittir; biri hiçbir zaman ve mekân için değişmeyen/sabite hükümler, diğeri de zamana ve mekâna göre değişen hükümler. Akide ve ibadetler konusundaki hükümler birinciye misaldir. Din deyince anlaşılan da budur.”

Din din olalı, acaba böyle bir zulüm görmüş müdür!

Beşer’in, önce “din”in ne anlama geldiğini öğrenmeye ihtiyacı var.

Tavsiyem, TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Din” maddesini okumasıdır.

Söz konusu maddenin ilk cümleleri şöyle:

Dil alimleri, din kelimesinin Arapça deyn kökünden masdar veya isim olduğunu kabul ederler. Cevherî dinin “adet, durum; ceza, mükafatitaat” şeklinde başlıca üç anlamını verir ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtir (es-Sıhah, “dyn” md.). Ragıb el-İsfahanî sadece “itaat” ve “ceza” (karşılık) anlamlarını kaydetmiştir (el-Müfredat, “dyn” md.). İbn Manzûr bunlara “hesap” ve “İslam”ı da eklemiş, … (Lisanü’l- ‘Arab, “dyn” md.). Zebîdî, ayet ve hadisler yanında Arap şiirinden aldığı çeşitli örneklere dayanarak din kelimesinin yirminin üzerinde anlamını ve terim olarak iki ayrı manasını zikreder (Tacü’l- ‘Arûs, “dyn” md.) Mütercim Asım Efendi ise dinin otuzu aşkın anlamından söz etmiştir. Bunlardan dinin terim anlamı­nı yakından ilgilendirenler şunlardır: Ceza ve karşılık, İslam, örf ve adet, zül ve inkıyadhesap, hakimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyethüküm ve ferman, makbul ibadet, millet, şeriat, itaat (Kamus Tercümesi, “dyn” md.). 

Görüldüğü gibi, Faruk Beşer, kaşla göz arasında, abrakadabra ya da alavere dalavere ile “din”i tam da laiklerin ya da laikçilerin, resmî düzen yandaşlarının istediği şekilde tanımlıyor.

Vatandaşa göre, din denilince, akaid ve ibadetler anlaşılırmış..

Peki ya Şeriat?

Peki ya saltanat (siyasal otorite) ve mülkiyet (hakimiyet, egemenlik)?

Peki ya hesap (muhakeme, mahkeme, yargılama)?

Peki ya ceza? Ceza hukuku?

Peki ya itaat?

Peki ya hüküm ve ferman?

Bunlar yok..

*

Beşer, böyle yazıyor. Çünkü laiklerin/laikçilerin ve bu güruhun elindeki “derin devlet”in din tanımında bunlar yok.

Böylece Beşer, din tanımında bile Allahu Teala’ya değil, İslâm Ansiklopedisi’ndeki “din” tanımı çerçevesinde “derin devlet”e “itaat” ediyor.

Tabiî, Faruk Beşer’in bu noktada, “Cevherî’ymiş, Ragıp’mış, şuymuş buymuş, bunları geç. Bunlar nas değil, dolayısıyla burada mutlak anlamda objektif bilgi yok” demesi mümkün.

O zaman, söz konusu ansiklopedi maddesindeki şu ifadeleri de aktaralım:

Kur’an ı Kerim‘de din kelimesi doksan iki yerde geçmektedir; ayrıca üç ayette de (et-Tevbe 9/ 29; es-Saffat 37 / 53; el-Vakıa 56/86) değişik türevleri yer almış­tır. Bu ayetlerde dinin başlıca şu anlamlarda kullanıldığı görülür: Zül, yönetme-yönetilme, itaat, hüküm, tapınma, tevhid, İslam, şeriat, hudûd, adet, ceza, hesap, millet.”

*

Görüldüğü gibi, Faruk Beşer aslında naslara göre değil, heva ve hevesine, daha doğrusu Türkiye’nin laik/laikçi “derin devleti”nin heva ve hevesine göre yazıp çiziyor.

Açıkça yalan söylüyor. Dini tahrip edip bozuyor.

Muhterem, senin yazında, yukarıda sıralanan anlamlar içinden sadece tapınma (ibadet) ve tevhid (akaid) var.

Yönetme-yönetilme, şeriat, ceza, hesap, itaat ve hüküm bahislerini ustaca bir manevrayla devre dışı bırakıyor, insanların din anlayışını bozmaya çalışıyorsun.

Bunlar basit gerçekler. Ama senin yıllarca yazdığın gazetede olsun, başka yerlerde olsun, artık bu basit gerçekleri insanlar, ender istisnalar dışında, açık ve net bir şekilde söylemiyor.

*

En doğru-düzgün yazıp konuşan bile, karmaşık, çetrefil, anlaşılması zor, sağ kulağını sol eliyle tutar şekildeki dolambaçlı ifadelerle meseleyi çıkmaz sokaklara taşıyor, sözde birilerini eleştirmiş gibi yaparak günü kurtarmaya uğraşıyor. Bu arada karşı cepheye de laf atarak “Bakın düşmanlarınıza da laf çakarak aslında size hizmet de ediyorum” demeye getiriyor. “Sınırlı sorumlu” yazılarına izin verilmesinin bedelini bu şekilde başka insanlara zulmederek ödüyor.

Evet, giderek, bu toplumda, açık, net ve büyük harflerle söylenmediği için, en basit gerçekler unutturuluyor.

Sözde “dindar” yayın organlarında bile, müslümanların din anlayışı, din düşmanlarının “din” tanımı çerçevesinde şekillendiriliyor.

Ve, anlı şanlı ilahiyatçılar, bu “laikleştirme/sekülerleştirme” operasyonunda, dini asıl özünden uzaklaştırıp, (heva ve heveslerini, yetmedi birtakım şahısları tanrılaştıran “derin devlet”in istediği şekilde) tahrip etme ameliyesinde kendilerine verilen rolü ifa ediyorlar.

*

Bu ülkenin Anayasa’sındaki akla ziyan “değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” dogmatizmi, fanatizmi, statükoculuğu ve zihniyet donukluğunu tartışmıyorlar da, bunun yerine insanlara dinin “değişebileceğini”, yani fıkhın kula kul olunan düzenlerle bir sorununun bulunmayabileceğini anlatıyorlar.

Bu ülkede, bir fakülteyi bitirdiğinizde, kamuda bir görev aldığınızda, milletvekili olduğunuzda, ya da mesela cumhurbaşkanı seçildiğinizdefalanca şahsın İslam akaidine ve şeairine tamamen zıt ilkelerine bağlılık yemini yapmak zorunda olmanız konusunda hiçbir şey söylemiyorlar; bunun da değişebileceğini, hatta değişmesi gerektiğini hiç dile getirmiyorlar, fakat din bahsine sıra gelince, olağanüstü cesur ifadeler kullanıyorlar.

İlla da birtakım ilkelere bağlılık yemini gerekiyorsa, neden bu ilkeler Allah ve Resulü’nün ilkeleri değil diye hiç sormuyorlar.

Böyle bir yemin, din ve vicdan hürriyetine aykırı değil midir?

Aykırı değilse, o zaman buyursun laikler, Kur’an ve Sünnet’teki ilkelere bağlılık yemini etsinler.

O yeminleri etmediğiniz zaman bu ülkede anayasal hiçbir hakkınızı kullanamıyorsunuz, sadece seçen olabiliyorsunuz, seçilen olamıyorsunuz. Sadece yönetilen oluyorsunuz, yöneten olamıyorsunuz.

Şimdi bunun adı nedir? Eşitlik ve adalet midir?

Bu hürriyet midir?

Kölelik bu değilse, kölelik nasıl birşeydir?

*

İlahiyatçılarımız bunları hiç sormuyorlar.

Ve Diyanet İşleri..

Diyanet İşleri, hiçbir hutbede şeriatin asıl anlamının ne olduğunu asla anlatmıyor.

Şeriat karşıtlığı ya da düşmanlığı yapmanın küfre düşmek olduğunu açıklamıyor.

Bunun yerine laik/laikçi derin devletin izin verdiği sınırlar içinde devlete bağlılığı tahkim eden hutbeler okutuyor, hatta “devlet” için dua ettiriyor.

Ve…

Allahu Teala, bütün bunları görüyor.

Karşılığını da verecektir.

*

“Bununla berâber, çok bağışlayıcı olan Rabbin, rahmet sâhibidir. Eğer onları kazandıkları sebebiyle hemen hesâba çekecek olsaydı, onları elbette çok çabuk azâba uğratırdı. Fakat onlara va’d edilen bir zaman vardır ki, onun ötesinde kaçıp sığınacak bir yer aslâ bulamayacaklardır!” (Kehf, 18/58)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."