ANLATILMASI EMREDİLEN KISSA (TARİHSELLİK KURŞUNUNUN İŞLEMEDİĞİ FORMÜL: HEDİYE HAVUCU, TEHDİT SOPASI, ARTI KADIN)

 

(Pornografik görüntüler zaten varsa, istihbaratçının işi onlara ulaşmaktır. Yoksa, oluşturulması için gereken insan kaynakları harekete geçirilebilir. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.)


*

https://islamansiklopedisi.org.tr/belam-b-baura


BEL‘AM b. BÂÛRÂ

بلعم بن باعوراء

Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilmeksizin, “Onlara şu adamın kıssasını anlat: Ona âyetlerimiz hakkında bilgiler verdik ve o -bunlara önce uyduğu halde- daha sonra bunlardan tamamen sıyrılıp uzaklaştı; şeytan onu peşine taktı ve bu suretle azgınlardan biri haline geldi. Biz dileseydik o kişiyi âyetlerimizle yüceltirdik; fakat o dünyaya sımsıkı sarıldı, ihtiraslarına uydu. -Allah’ın âyetleriyle bilgilendirdiği, fakat tabiatının kötülüğü yüzünden bu bilgileri daima dünya menfaatlerine âlet eden- bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” (el-A‘râf 7/175-176) ifadeleriyle kendisinden söz edilen kişi, müfessirlerin çoğunluğuna göre Bel‘am b. Bâûrâ’dır.

Kaynaklarda bu kişi Bel‘am (بلعم), Bel‘âm (بلعام), Bel‘âm b. Bâurâ (بلعام بن باعرا), Bel‘am b. Eber (بلعم بن أبر) veya Bel‘âm b. Bâûrâ (بلعام بن باعوراء) şeklinde kaydedilir (Taberî, Tefsîr, IX, 82; Kurtubî, VII, 319).

Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçen (Sayılar, 22/5), kâhin (Yeşu, 13/22) ve peygamber (Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15) diye takdim edilen Bel‘am’ın kehanetlerine büyük önem verilmektedir (Sayılar, 22/6). Bel‘am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivayet halinde nakledilir ki bu rivayetler birbirinden farklıdır (Sayılar, 22-24). ...

Tevrat’taki kıssaya göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrâiloğulları’nın çölde Ken‘an diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır. İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel‘am’ı davet eder. Zira Bel‘am’ın mübarek kıldığı mübarek olmakta, lânetlediği ise lânetlenmektedir (Sayılar, 22/6). ...

Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel‘am’ın İsrâil’e düşman olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla zina ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde (bk. TEVRATBel‘am’ın bir hilesi olarak gösterilir (Sayılar, 31/16). Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı kadınlarla zina etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezalandırılacaklarını öğreten Bel‘am’dır (Vahiy, 2/14). 

Bel‘am ile ilgili kıssada bu hususa yer verilmez, ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zina ettikleri, onların ilâhlarına eğildikleri ifade edilir (Sayılar, 25/1-3). Bel‘am İsrâiloğulları tarafından öldürülmüştür (Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22).

İslâm kaynakları genellikle yukarıda meâli verilmiş olan A‘râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin Tevrat’ta da zikredilen Bel‘am b. Bâûrâ olduğunu, söz konusu âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’ndan bahsedilmesinin de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler de vardır (Taberî, Tefsîr, IX, 83; Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 507; Sa‘lebî, s. 182).

İslâm kaynaklarında Bel‘am b. Bâûrâ ile ilgili farklı rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı Kerîm’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla savaşmak için hazırlanması üzerine Bel‘am’ın kavmi ona durumu anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için dua etmesini isterler. Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan Bel‘am bu isteği reddeder ve Allah’ın kendisine Mûsâ’ya beddua konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri çevirir. Ancak kavmi onu hediyelerle kandırıp beddua etmesini sağlarlar. 

Bunun üzerine Allah bu bedduayı onun kavmine çevirir ve Allah tarafından bir ceza olmak üzere Bel‘am’ın dili göğsüne doğru sarkar. Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel‘am, hiç olmazsa kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim kadınları süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zina etmiş ve bu yüzden ilâhî bir ceza olmak üzere baş gösteren veba salgınında 70.000 kişi ölmüştür (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 511; Âlûsî, IX, 112).

Bir başka rivayete göre ise Bel‘am Hz. Mûsâ’ya beddua edemeyeceğini, çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a‘zamı okuyarak Hz. Mûsâ’nın şehre girmemesi için dua etmiş, duası kabul olunmuş ve böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, Bel‘am’dan ism-i a‘zam ile imanın alınması için dua etmiş ve ilgili âyette belirtildiği gibi Bel‘am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır (Âlûsî, IX, 112).

Bel‘am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken‘ânîler’den veya Yemenli olduğu, ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a‘zam”, “suhuf” veya “kitap” olduğu da rivayet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından bu rivayete itibar edilmemektedir (Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 509).

Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel‘am b. Bâûrâ olduğuna dair bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade edilmektedir. 

Mutasavvıflar ise Bel‘am b. Bâûrâ’yı, kibir ve dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak takdim etmektedirler (, I, 1014).

E-KİTAP: İLAHİYATÇILAR SİRKİNİN CANBAZLARI

 

https://www.academia.edu/97350933/%C4%B0lahiyat%C3%A7%C4%B1lar_Sirkinin_Canbazlar%C4%B1


İLAHİYATÇILAR

SİRKİNİN CANBAZLARI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLETÇİLİK ELEŞTİRİSİNDEN DEVLETÇİLİK PUTHANESİ HADEMELİĞİNE… 5

İSMAİLAĞA CEMAATİ, CÜBBELİ AHMET, SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK 10

"GÜNCELLEMECİ" İLAHİYAT ŞOVMENİNİN "AÇIK BÜFE" MEZHEBİ 22

DERİN EŞEK ŞAKASI 31

HALİD-İ BAĞDADÎ, ŞEYH ŞAMİL, VE CÜBBELİ ZAHMET 36

GARİP DENKLEM: SEZEN AKSU ARTI MUSTAFA ÖZTÜRK ÇARPI YASİN AKTAY BÖLÜ DEVLET BAHÇELİ EKSİ ALPARSLAN KUYTUL 40

CÜBBELİ SOYTARININ SAHABEDE ARADIĞI “FAZİLET” 44

SEN HÂLÂ ANLAMADIN MI, MUKTEDİRLER “GÜNCELLENMİŞ” DİN ADAMI İSTİYOR 47

CÜBBELİ TAKKELİ ATATÜRKÇÜLÜK 53

ALLAHU TEALA’YA BAŞ KALDIRDILAR, ATATÜRK’E İSE, PUT YAPIP TAPTILAR 63

NEO KEMALİZM (TAKKELİ ATATÜRKÇÜLÜK) VE DEVLETİN DİNİ 73

ALİ KÖSE, TRT EKRANINDA CEMAATLERİ NASIL LİNÇ ETTİ? 77

CUMHURİYET BAYRAMI’NI KUTLAYAN CÜBBELİ ATATÜRKÇÜLÜK (NEO KEMALİZM) 88

KADERSİZ ABDÜLAZİZ BAYINDIR 103

YOZ TÜRK MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN İCADI: AKILSIZ AKILCILIK 115

BU DEVLET KİMİN? 124

MAĞDURUMSULAŞTIRMA OPERASYONU 134

CÜBBELİ FESAT SİYASETİ 137

MUSTAFA ALDI BAŞINI GİDİYOR: KEMALİSTLİKTEN MARKSİSTLİĞE.. 145

ATATÜRK’ÜN SON MODEL CÜBBELİ MEDDAHI 152

ANNESİNE İLAHİYAT’TA PROF. OLDUĞUNU SÖYLEMEYİN, ÜZÜLMESİN, BAR FEDAİSİ SANIYORDUR 157

CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ 165

SAHNE İLAHİYATÇISI MUSTAFA ÖZTÜRK’ÜN SULUKULE TARZI ŞİRRETLİK VE ARSIZLIĞI 168

CÜBBELİ FESAT’IN “ÖLÇÜ”SÜ 182

MUSTAFA ÇAĞRICI’NIN “KARAR”I: DEVLET İSLAM’A GÖRE GÜNCELLENMESİN; İSLAM, DEVLETE GÖRE GÜNCELLENSİN 189

“HİKMET PAZARLAMA” CÜBBELİ PALYAÇO 193

İLAHİYATÇILAR CEMAATİNİN “LOREL İLE HARDİ”Sİ: TASLAMAN VE OKUYAN 196

CÜBBELİ CEHALET’LE İLGİLİ BİR YAZIMIZ İÇİN DÜZELTME 203

YOZ TÜRK MUSTAFA ÇOĞULCULUĞA KARŞI; ‘BAĞ’DA TEK BAŞINA YAŞAMAK İSTİYOR 205

NURETTİN YILDIZ VS. GİBİ ÜVEY TÜRKLER VE YENİ ŞAFAK’IN ÖZ TÜRK’Ü 213

KADERSİZ ABDÜLAZİZ BAŞINI MUCİZE KAYALIĞINA VURURKEN… 216

YOZ TÜRK MUSTAFA İÇİN ÜCRETSİZ ÖZEL DERS: TUTARLILIK, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TARTIŞMA ADABI 222

İKTİDAR, CEMAATLER VE EN KARA ANKARA EKOLÜ 225

İLAHİYAT MAFYASININ “ARTİST” JOHN GOTTİ’Sİ 229

İKTİDAR-CÜBBELİ-ODATV DAYANIŞMASI 234

İNGİLİZ İCADI “FAZLUR RAHMANİYYE MEZHEBİ” VE EN KARA ANKARA EKOLÜ 237

BİR ZAMANLAR YOZ TÜRK MUSTAFA… 245

 *


BU DEVLET KİMİN?

  

Cübbeli soytarının bir zamanlar Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış sözleri arasında şöyle bir cümle yer alıyor:

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.”

Bunlar, ne dediğinin farkında olmayan bir zır cahilin zırvaları..

“Bu ülke hepimizin ülkesi, bu vatan hepimizin vatanı” demek mümkün olabilir.. Fakat, “Devlet, hepimizin devleti” ifadesi yanlıştır.

Hiçbir devlet, hiçbir zaman, “herkesin devleti” olmaz.

*

“Demokratik devlet”lerden başlayalım..

Demokratik devlet, herkesin devleti değil, “çoğunlukta olanların devletidir.

Böyle bir devlette, azınlıkta kalanların hiçbir söz hakkı olmaz.

Hiçbir talepleri kanun halini almaz.

Hiçbir zaman yöneten olamazlar.

Yönetilen olarak kalmaya mahkumdurlar.

Kendi hak ve hürriyetleri, hukukları (kaderleri demeyelim) üzerinde “malik/sahip” konumda değildirler.

Bu yüzden, gerçekte hür/özgür de kabul edilemezler.

*

Hürriyet nedir?

Hürriyet, başkalarının (ister çoğunluk, isterse mütegallibe bir azınlık olsunlar) senin hukukun/hakların üzerinde söz sahibi ve belirleyici olmamasıdır.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Fatiha Suresi tefsirinde bunu şöyle ifade etmektedir:

“Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur [Keşf-i Pezdevî], ki bunun zıddı, hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan, hakları bakımından] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir.” 

Sadeleştirilmiş metni de verelim:

“İslâm literatüründe [terminolojisinde] hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir.”

*

Bu ifadelerin ortaya koyduğu gibi, Allahu Teala’nın vaz’ ettiği kanunlarla, Şeriat’le yönetilmeyen bir toplum ve fertler, kendi hukukuna/haklarına sahip kabul edilemez.

Şeriat’te, kulun kula egemenliği söz konusu değildir. Çünkü, peygamberler bile, insanlar için “kendiliklerinden, kendi keyiflerine ve arzularına göre” kural koyamazlar.

Diğer insanlar için de, o peygamberler için de bizzat Allahu Teala kural koyar, kanun yapar. Bu kanunların bir kısmı “kitap”la bildirilir, bir kısmı ise peygamberlerin sözleri aracılığıyla..

İslam/Şeriat dışı rejimlerde ise, çoğunluğu ya da gücü bir şekilde ele geçirip iktidar olmuş birey (lider, elebaşı, çete reisi) ya da gruplar (fırkalar, partiler, gruplar, çeteler, örgütler), kendi heva ve heveslerine, çıkarlarına, arzularına ve keyiflerine göre kanun yapar, menfaatleri öyle gerektirdiğinde de bu kanunları derhal değiştirirler.

Rejimin bekasını garantiye alan “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kanunları da vardır tabiî..

Yani Cübbeli soytarının “İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin” lafı, çocuk ruhlu ahmak taifesi için hazırlanmış “uykudan önce” programında beleş ikram edilen bir “masal bahçesi” haşhaşıdır.

*

Böyle Allahu Teala’nın yasalarıyla değil de birilerinin keyfine göre yönetilen bir devlette diğer insanların payına düşen, merhum Elmalılı hocanın belirttiği gibi, yalnız Allah’ın kulu olmayıp, bu tür ayrıcalıklı birey ya da gruplara kul olmaktır.

Hür değil, bir tür esir ya da köle olmaktır.

Bu kölelerin bir kısmı, menfaat saikiyle ya da korktuklarından, kendilerini kul edinip köleleştirmiş, hukukundan mahrum bırakıp bir tür esir edinmiş efendilerine yağ çeker, yalakalık yaparlar.

Birkaç lokma yağlı kemik elde edebilmek, ya da salt aferin alabilmek, “Hoşt!” yerine, “Aferin sana sevimli yaratık!” lafını duyabilmek için “Ben de sizdenim, sizin gibiyim” makamından gazel okumaya başlarlar.

Cübbeli örneğinde olduğu gibi.

*

Türkiye gibi laik ülkelerde müslümanlar kendi hukuklarına/haklarına bile malik değildirler.

“Yalnız Allah’a kulluk etme” hak ve hürriyetinden mahrumdurlar.

Bir ölçüde esir durumdadırlar. Köledirler.

Yani kendi kendilerine, kendi hukuklarına bile sahip değildirler, nerde kaldı ki devletin sahibi olsunlar.

Devletin imtiyazlı, mutlu ve putlu “asıl sahipleri”, bütün bu gerçekler anlaşılmasın diye, Cübbeli gibi “kullanışlı soytarı”ları “piyasaya sürer” ve onlar vasıtasıyla milleti aldatırlar.

“Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım”mış..

Bu vatan, tarihin kara bağrında sıradağlar gibi duranların“, bu tamam..

Fakat, “Bu devlet, başımızda zebani ve gardiyan gibi durup kimimizi vatansever, kimimizi de vatan haini ilan eden, ve vatan hainlerini (açık ya da gizli yöntemlerle) öldürme hakkını kendilerinde bulanlarındır”.

Çünkü onlar, “Bu devlet hepimizin” masallarıyla aldatılan samimi müslüman halkın aksine, kendileri gibi putperest olmayanların, “yalnız Allah’ın değil, aynı zamanda kendilerinin de kulu” olduğunu, kendilerinin istediği şekilde inanmak zorunda bulunan bir tür esirler/köleler sayılmaları gerektiğini, eğitilip ıslah edilmeleri, ıslahları mümkün değilse zararlı haşerat gibi itlaf edilmeleri icab eden lüzumsuz canlılar olduklarını düşünüyorlar.

Acı gerçek budur.

*

Cübbeli soytarı, söz konusu programda, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili için şunları söylemiş durumda:

[Atatürk’ün] Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi.. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

Bay yağdanlık, isteyen kadın ABD’de de, Avrupa’da da çarşaf giyiyor. Bu bir lütuf mu?

Elmalılı Hamdi Yazır hoca tefsir yazmış da, peki Avrupa’da olsa, evine kapanıp tefsir yazamaz mıydı?

Yayınlatmak ise, sadece para meselesi..

Şu anda da, isterseniz ABD’de veya Avrupa’da Elmalılı tefsirini aynen basarsınız. Kimse birşey demez.

Atatürk “Şu hadîs ne biçim hadîs?” dememişmiş..

Ancak, Kâzım Karabekir‘in ve Atatürk’le sohbet etmiş başkalarının beyanlarından anlıyoruz ki, Mustafa Kemal, başka birileri “Şu hadîs ne biçim hadîs?” deme imkânına kavuşsun diye, böyle bir tepki vermemiş, hadîslere müdahale etmemiş kabul edilmelidir.

Elmalılı’nın tefsirinin yazdırılmasına gelince..

Atatürk’ün, merak ettiğinden bazı bölümleri okuduğunu biliyoruz, fakat hepsini okumadığı, sadece bazı ayetlerin tefsirini okumakla yetindiği kesindir.

*

Asıl önemli olan şu:

Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamış..

Şapka giymiyor diye adam asmak, çorap giymiyor diye idam etmekle aynı şeydir. İlkçağ ilkelliği, vahşeti ve zorbalığıdır.

İslam’da mesela kadınlar için başörtüsü emri vardır, ayetle sabit..

Peki, başını örtmeyen kadının cezası nedir?

Cezası, uhrevîdir, ahirete bırakılmıştır, bu dünyada Şeriat‘le belirlenmiş (idam, falaka vs. türünden) bir cezası yoktur.

Erkeklerin de, adab-ı muaşereti umursamayıp açılıp saçılsalar bile, vücutlarının göbekten diz kapağının altına kadar olan kısmını örtmeleri farzdır. Örtmezse cezası nedir peki? İdam mı edilir?

Hayır.

Yine, İslam’da “Vayy, bu adam sarık sarmamış, hadi idam edilsin” şeklinde bir olay yaşanmış mıdır?

Yaşanmamıştır..

Böylesi bir ilkellik, geri kafalılık ve vahşet, “Cumhuriyet fazilettir” mottosu mucibince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek parti döneminin fazilet hanesinde kayıtlı..

*

Evet, demiştik ki, Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamıştır.

Cübbeli gibilere gelince..

O vahşet günleri geride kaldığı halde, “Aziz Atatürk’çü” Erdoğan‘ın devr-i dilarasında, onun izinden giderek Atatürkçülük yapıyor, hakkı batıla karıştırıyor.

Ve, Atatürk hakkında şunları söylüyor:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum.”

“Dindar, namazlı abdestli adam” demiyormuş..

Yok bir de deseydin…

Peki, “Şapka için adam astırmıştır, Şeriat düşmanlığı yapmıştır” niye demiyorsun?

Aleyhinde konuşmamak lazımmış, çünkü vatanı kurtarmışmış..

Bu lafınla, merhum Elmalılı’nın ifadelerine göre, şirke düşmüş olduğunun farkında mısın:

Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.

(Neml Suresi tefsiri)

Merhum Elmalılı hocanın şu ifadeleri ise daha açıktır:

Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” 

Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, “onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır”. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için; haydin yaşayın, zevk edin bakalım, yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır.

(Rum Suresi tefsiri)

*

Evet, bu Cübbeli, “Allah’ın lütfunu başkalarına”, Atatürk’e isnad ediyor.

Allahu Teala’nın lütfunu unutuyor da, Atatürk’ü “kurtarıcı” ilan ediyor, “Vatanın kurtuluşu ondan oldu” diyor, onun için “Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyet’in kurucusu diyorum” diyerek, taparcasına konuşuyor.

Ve, “namazsız abdestsiz olduğunu” söylediği adamın bu (Allahu Teala’nın lütfunu gözardı eden) “vatan kurtarıcılığı”ndan hareketle, onun Allahu Teala’nın yüce kitabı ile son peygamberi Hz. Muhammed s.a.s. hakkındaki yakışıksız sözlerini görmezden gelerek “Aleyhinde konuşmamak lazım” fetvasını veriyor.

Atatürk’ün, Allah’ın Kitabı ve Rasulü hakkında konuşmaması lazım değil, burası önemsiz, fakat, müslümanların Atatürk aleyhinde konuşmaması lazım. Bu önemli..

Vay akılsız vay!

“Onlara şu kimsenin haberini de oku ki, kendisine âyetlerimizi verdik de onlardan sıyrılıp çıktı; bunun üzerine şeytan onu peşine taktı; böylece azgınlardan oldu.

“Hâlbuki dileseydik onu onlarla elbette yükseltirdik; fakat o, dünyaya meyletti ve nefsinin arzusuna uydu. İşte onun misâli, köpeğin misâli gibidir! Üzerine varsan da dilini çıkarıp solur, onu bıraksan da dilini çıkarıp solur! İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin misâli budur! Artık bu kıssayı anlat; tâ ki düşünsünler.”

(A’raf Suresi, 7/175-6)


E-KİTAP: KALEMLERDEKİ CAHİL CESARETİ

 

https://www.academia.edu/97235964/Kalemlerdeki_Cahil_Cesareti


KALEMLERDEKİ

CAHİL CESARETİ

  

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: KIZILIMSILAR

AHMAKLIK MI, KEMALİST AHLÂKSIZLIK MI? 7

LEON DUGUİT, SONER YALÇIN’IN ZİHNİYETİNİN İÇİNE TÜKÜRÜRKEN 27

LAFAZAN CEHALET: İLHAN SELÇUK 38

T24’ÜN KALİFİYE ETEKLİSİ MEHMET Y. YILMAZ 50

HANGİSİ?.. KORKAKLIK MI, SİNSİ HİLEKÂRLIK MI? 55

ABDURREŞİD İBRAHİM VE "NUH'UN KELEKLERİ" 61

 

İKİNCİ BÖLÜM: RENKSİZLER

SAMİ SELÇUK’UN CUMHURİYETÇİ UKALALIĞI 79

KOMPLOCU ZİHNİYET 88

BATI’NIN KOCAKARI İLAÇLARI: DEMOKRASİ, ANAYASA VS. 90

ALATURKA ÇAĞDAŞLAŞMA VE İLERLEME 93

DİNDARLIK VE SUÇ 105

KARAR GAZETESİNİN FIRILDAKLARINDAN BİRİ TALİBAN’I DEĞERLENDİRMİŞ 112

DİNSİZ DİN İSTİSMARI VE AHLÂKSIZ AHLÂKÇILIK 127

KUR’AN’DA ÇELİŞKİ ARAYAN ŞAŞI 138

ŞARAP KATLİAMI 140

HAZRETİ WEBER’DEN FETVALAR (!) 143

DEVRİMSİZ DEVRİMCİLER 149

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: BUKALEMUNLAR

AHMET HAKAN’IN ERBAKAN’I 158

İTİRAFÇI DÖNEK AHMET HAKAN’IN YERYÜZÜ CENNETİ 165

ALATURKA “MÜSLÜMAN DEMOKRAT AKTÖR” METİNER 174

MEHMET METİNER’İN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE YARINI 182

ÖRTÜSÜZLEŞEN BAŞÖRTÜSÜ 187

AKPARTİ SÖZCÜSÜNÜN AÇIKLAMALARI PARTİSİNİ BAĞLADIĞINA GÖRE… 192

FARUK BEŞER’İN İBRAHİM KARAGÜL’E DERSİNİ VERMESİNİ BOŞUNA BEKLEDİM 199

KAFASI MI KARIŞIKTI, KAFA MI KARIŞTIRIYORDU? 203

CEHALETİN CESURUMSU KALEMİ: MUSTAFA ÇAĞRICI 213

NEYİ NASIL OKUMALI? 216

SİNEKLERİN TANRISI DEVLETE VE KÖPEKLERİN DİNİ DALKAVUKLUĞA DAİR 219

YENİ ŞAFAK’IN SOYTARISININ “BİZANS RUHU” 229

BİZANS’IN MASON FRANSIZ İHTİLALİ SOSLU RUHUNU İSTANBUL İSLAMCILIĞI ETİKETİ ALTINDA PAZARLAMA DOLANDIRICILIĞI 237

CHP’Lİ CİHANGİR LAİK 241

CAHİL Mİ, MÜNAFIK MI? 253

KEMALİST ZEKERİYA KURŞUN “ANADOLU İRFANI VE İSLAMI” NAMINA UYARIYORMUŞ 263

SAHTEKÂR BOZACININ DOLANDIRICI ŞAHİDİ ŞIRACI 269

COŞKUN AHMET’İN DEVR-İ DAİM FETVASI 279

RÜYALARLA FETVA VEREN BİR KARA CAHİL 283

İHSAN ELİAÇIK KAÇIKLIĞI İLE İSMAİL SAYMAZ AYMAZLIĞI 289

DEVRİMCİLİK ATATÜRKÇÜLÜĞÜN VE ALTI OKÇULUĞUN TAPULU MALI MIDIR? 293

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: YEŞİLİMSİLER

TASAVVUFUN İMAMLARI VE MÜÇTEHİTLERİ 298

GÜCÜN AHLÂKI 301

MEVLÂNÂ’DAN HÜSEYİN HATEMİ’YE CEVAP 306

HÜSEYİN HATEMİ’NİN FANATİZMİ 313

HÜSEYİN HATEMİ NE YAPTIĞININ FARKINDA MI? 321

EDEBİYATÇI GEÇİNEN ADAMIN İSLAM’A VE TÜRKÇE’YE İHANETİ 325

TASAVVUF MASKELİ SAPIKLIK VE ZINDIKLIK 331

KAPLAN’IN “KÜFÜR, DALALET VE BİD’AT” ZENGİNLİĞİ 340

“MİLLİYETÇİ ŞEHVET PARTİSİ” VE “CUMHURİYET ŞEHVET PARTİSİ” KİTAPLARI 344

SEN KİMİN KULUSUN, ALLAHU TEALA’NIN MI, TUNUSLU HAYRETTİN’İN Mİ? 353

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TAADDÜD-Ü ZEVCÂT 357

“HOCAEFENDİ’Yİ DOĞRU ANLAMAK” 365

KADINSI TARİHSELCİLİK VE İSLAM 379

İÇTİHAT VE KUTSALLIK 394

D. MEHMET DOĞAN’A CEVAP: MİLLET OLMAK 402

YA ÇOK SAF YA DA BİZİ APTAL YERİNE KOYUYOR 418

TARİHSELCİLERİN “GÖREVLİ EMİR KULU” AVUKATI LEKESİZ’İN DELİLSİZ TAKLİDΠİMANI 430

NEYİ NASIL SAVUNMASI GEREKTİĞİNİ BİLMEYENLER 439

*


D. MEHMET DOĞAN’A CEVAP: MİLLET OLMAK

 

D. Mehmet Doğan, “Milliyetin Mayası Ne?” başlıklı bir yazı kaleme almıştı.

“Kafa Karışıklığının Mayası Ne?” başlıklı bir çalışmaya malzeme olacak türden bir yazı..

Yazısının tamamını aşağıya alıyoruz.

En son söylememiz gerekeni baştan söyleyelim, D. Mehmet Doğan, kavram kargaşasından nemalanmaya çalışıyor.

Kasten veya bilinçsizce..

*

Kelime ve kavramlar, insanların birbirleriyle anlaşmaları, birbirlerini anlamaları için bir araçtır.

Müşahhas (somut) nesne ve cisimlerde genellikle kavram kargaşası yaşanmaz. Mesela Güneş dediğimizde herkes aynı gök cismini anlar. Kürek dediğimizde herkesin aklına aynı alet gelir.

Ancak, soyut ve/veya itibarî kavramlar söz konusu olduğunda iş değişir. Mesela laiklik gibi kavramları herkesin kendisine göre tanımlaması mümkündür.

Bu yüzden, bilimsel tez ve çalışmalarda (mesela bir doktora tezinde), giriş bölümünde, kavramsal çerçevenin ortaya konulması ve temel kavramların tanımlanması istenir.

Kur’an-ı Kerîm‘de de aynı şekilde, önce Fatiha Suresi’nde âlemlerin rabbi olan Allahu Teala tanıtılır, sonraki sayfalarda ise, önce mümin, münafık ve kâfir kavramlarına açıklık getirilir.

Böylece siz, Kur’an‘ı okurken, mümin, münafık ve kâfir kelimeleriyle kimlerin kastedildiğini bilerek yolunuza devam edersiniz.

*

Gelelim D. Mehmet Doğan’ın yazısına..

Söze şöyle başlıyor:

İslâmcı zihin zaman zaman “kavmiyet, ırkçılık, millet, milliyet” kavramları üzerinde patinaja düşer; daha Türkçesi debelenir durur… Gerçekdışı, basmakalıp ilintiler kurarak, kendi icad ettiği bazı düşmanları mahkûm eder, böylece işin içinden sıyrıldığını sanır.

Bunlar, yazarın iddiaları..

Yazısının devamında, bu iddialarını ispatlaması beklenirdi.

Ancak, yazısının devamına bakıldığında, “patinaj, debelenme, basmakalıp ilintiler kurma, kendi icat ettiği düşmanları mahkum etme, böylece işin içinden sıyrılma” suçlamalarını bizzat kendisinin hak ettiğini fark ediyoruz.

Yazısının ikinci paragrafı şöyle:

Eğer milletin esası “ırk” veya “kan”sa herkes, kendi ırkının milletinden olmak zorundadır. Bu anlayışın gideceği yer yoktur. Yok böyle değilse o zaman başka bir dille konuşmak gerekir.

Bu ifadeler saçmalık.. Çünkü “milletin esası”, bakış açısına göre değişebilir. Bu, kavramı nasıl tanımladığınıza bağlı.

Yazar eğer düşünce dünyasını İslam’a göre şekillendirseydi, Kur’an‘daki tanımı “esas” alırdı.

Ancak, bunu yapmadığını görüyoruz.

Bilgisizliğinden mi, yoksa önemsemediğinden mi, bu konuda birşey diyemeyiz.

Kur’an‘da millet kavramı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde belirttiği gibi, dinin ictimaî/sosyal boyutunu ifade eder.

O yüzden Kur’an‘da Arap milleti, Fars milleti, Türk milleti vs. yoktur, “İbrahim’in milleti” vardır.

*

Yazar şöyle diyor:

“Millet seçimliktir; din olarak da seçimliktir, kültür olarak da.”

Böylece millet kavramı, Kur’an‘daki saf ve pür anlamını yitiriyor, ona bir de, birkaç yüzyıl önce icat edilip 20. yüzyılda yaygınlaştırılmış bulunan “kültür” kavramı yükleniyor.

Yani millet kavramı, kaşla göz arasında laikleştiriliyor.

Yazarın bizi dönüp dolaştırıp getirmek istediği nokta, bu laik kültürcülük.

Fakat, bunun “yedirilebilmesi” için, önce, “din“den de bahsedilip, okurların “zoka”yı yutmaya hazır hale getirilmesi gerekiyor.

Halbuki, bir ayette Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“De ki: ‘Allah doğru söylemiştir; öyle ise hanîf olarak İbrâhîm’in milletine tâbi’ olun! O, müşriklerden değildi.' ” (Al-i İmran, 3/95)

Bu millet tanımı çerçevesinde, müşriklerle müminler aynı milletten olamaz.

Olmuyor, olamıyor.

Ama, kültür açısından bakarsanız, Hz. İbrahim’in soyundan gelen İsrailoğulları (İsrail, Yakub a.s.’ın lakabıdır) İbrahim milletinin ta kendisi olur.

Eğer siz millet tanımınızı İslam’dan (Kur’an‘dan) alırsanız, müşrik bir Türk ile mümin bir Türk, aynı milletten olamaz.

Fakat laik-dinsiz kültürcülükten alırsanız, bir müminle bir müşriği. aynı milletin ferdi kabul etmeniz mümkündür.

İşte burada insan için bir yol ayrımı ortaya çıkar:

Ya müslümanca düşünmeyi seçecektir, ya da onu terk edip, dinsiz (laik) yaklaşımı benimseyecektir.

D. Mehmet Doğan’ın yazısına bakıldığında, ikincisini kabul ettiği görülüyor.

Bu arada, din (İslam) istismarı yapmayı da unutmuyor.

*

D. Mehmet Doğan şunu da söylüyor:

“Türkiye sözkonusu ise bütün bu kavimlere [Türk, Kürd, Arap, Arnavut, Çerkes, Boşnak vs.] mensup olanların bulunduğu kültür dairesine bir ad vermek gerekmez mi?”

Gerekmeyebilir.. Şart değildir.

Gerekse bile, bunun için mutlaka ve mutlaka Türk kavramını kullanmak gerektiğini kimse söyleyemez..

“Türkiyelilik” vs. gibi başka bir kavram da kullanılabilir.

Ancak, yazar bir gerekirlik icat ederken, daha önce kullandığı ifadeyi unutuyor: Millet seçimliktir; din olarak da seçimliktir, kültür olarak da.”

Siz eğer Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan insanlara Türk milletinden olduğunu söylemeyi dayatırsanız, millet “seçimlik” birşey olmaktan çıkar.

Diyelim ki D. Mehmet Doğan, ırk olarak Türk değil.. Buna rağmen, istiyorsa kendisini Türk olarak adlandırabilir. Bu, kendi bileceği şeydir. Ancak, bu topraklarda yaşayan herkesin kendisini Türk milletinden kabul etmesi gerektiğini ileri sürdüğü zaman, işi seçimlik olmaktan çıkarmış, kendi kendisiyle çelişkiye düşmüş olur.

Fakat, asıl sorun bu değil.. Bir insan olarak onun çelişkili fikirleri savunma, hatta zırvalama özgürlüğü de mevcuttur.

Fakat, bu zırvalama özgürlüğü, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter.

Hiç kimse için, kendi zırvalarını bir başkasına dayatma hakkı ve özgürlüğü ya da imtiyazı söz konusu olamaz.

Millete aidiyet eğer seçimlik birşeyse, bu topraklarda yaşayan insanları, millet olarak Türk olduklarını söylemeye zorlama hakkınız olamaz.

Bundan vazgeçmeniz gerekir.

*

D. Mehmet Doğan’ın bir başka cümlesi şöyle:

Türkiye’de Türk kavramı etnikliği aşar, ırkı aşar ve kültürel olarak bütün toplumu kuşatır. Hatta bir yere kadar Müslüman olmayan unsurları da kapsar.

İmdi, bunu söyleyen adama şunu sormak hakkımızdır: Bu, olgusal bir gerçeklik midir, yoksa normatif (norm koyan, kural getiren) bir hüküm mü?

Olgusal gerçeklikler için savunmaya geçmek gerekmez. Onlar, hayatın gerçekleridir ve sizin onları kabul etmemeniz, gülünç duruma düşmeniz anlamına gelir.

Mesela, D. Mehmet Doğan’ın artık yaşlanmış bir adam olduğu bir gerçekliktir. Onun, kendisini 20 yaşında ilan etmesi, alay konusu olmasından başka bir sonuç vermez.

Aynı nedenle onun, yaşlanmış olduğunu ispatlamaya çalışması da gerekmez. “Ben yaşlıyım, bakın saçlarım ağardı, yüzümde kırışıklıklar oluştu, gençlikteki gücüm gitti” demesi, malumu ilam kabilinden boş bir uğraş olur.

İşte, Türkiye’de yaşayan insanların “Türk milleti”nden olmaları iddiasının durumu da budur. Bu, bir gerçeklikse, onun derin devleti akla getiren türden bir “misyon”erliğini yapmak için D. Mehmet Doğan gibi adamların mürekkep harcamaları, boş, lüzumsuz ve anlamsız olur.

Daha doğrusu, ortada şu iki durumdan birisinin bulunduğu sonucu çıkar: Birinci ihtimal, bu tür görüşleri savunanların, yukarıda söylediğimiz gibi, boş laflar üreten “zamanı bol” laf ebeleri olmalarıdır. Mantıksız ve de gereksiz bir çaba içinde bulunmalarıdır.

İkinci ihtimal ise, olayın gerisinde derin bir mantığın yer alıyor olmasıdır. Bu durumda, ortada olgusal bir gerçekliğin bulunmadığını; bir “toplum mühendisliği” faaliyetinin, ideolojik bir kampanyanın ve hatta bir “kültürel soykırım”ın, bu tür çelişkili ve tutarsız laflarla yürütüldüğünü kabul etmemiz gerekir.

*

Bir de şu var:

“Müslüman olmayan unsurları” da kapsayan bir “Türk” milletinden olma durumu, meselenin “din”den (İslam’dan) tamamen soyutlandığını, geriye sadece laik-dinsiz kültürcülüğün kaldığını gösterir.

“Müslüman olmayan unsurları” da kapsayan bir “millet”ten söz ettiğinizde, millet anlayışınız ve tanımınızda dine (İslam’a) hiç söz hakkı tanımadığınız ortaya çıkar.

Bu millete bir de “Türk” adını verdiğinizde, sizin İslam yerine Türklüğü din gibi benimsemeye başladığınız anlaşılır.

Eğer sizin “millet”iniz seçimlik birşeyse, ona girilip çıkılabiliyorsa, ve bu dairede “müslüman olmayan unsurlar” da yer alabiliyorsa, ve aynı zamanda bu acaip ve garaip millet tanımınızda “dinî” bir boyut görüyorsanız, siz sapık bir yeni beşerî din icat ediyor ve insanları bunu kabul etmeye zorluyorsunuz demektir.

Tekrar söyleyelim: D. Mehmet Doğan’ın kişisel olarak böyle bir “millet” tanımını benimseme özgürlüğü mevcuttur.

Tercihini bundan yana yapıyorsa, varsın yapsın.

Kendi bileceği şey.

Ancak, bu “seçimlik” millet tanımında başkalarının da bir tercih hakkının bulunduğunu, kendi kişisel tercihini başkaları için de “norm” haline getirip dayatmaya çalışmasının totaliter ve otoriter, hatta faşist bir zihniyetin tezahürü olacağını anlamalıdır.

*

Yazarın ikinci hatası (belki de kurnazlığı), Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Osmanlı Devleti’ni birbirine karıştırıyor olması..

Osmanlı‘da, İslam’ı kabul eden Balkan kavimlerinin (mesela Arnavutlar’ın) kendileri için “Türk oldum” dedikleri doğrudur.

Hatta, merhum Ali Yakup Cenkçiler hocanın ifadesine göre, “Türklüğün şartı kaç, say bakalım” derlermiş. Cevap: “Beştir, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak….”

Peki şimdi, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Türklük tanımı böyle mi?

Ali Yakup hocanın sözünü ettiği tanıma göre, Kelime-i Şehadet getirmeyeni Türk saymamak gerekiyor.

D. Mehmet Doğan’ın tanımına göre ise, Türklük, “müslüman olmayan unsurları” da kapsıyor.

Osmanlı’da, mesela hristiyan bir Yunan’a, Ermeni’ye ya da Rum’a Türk denilmiyordu. Çünkü kelime-i şehadet getirmiyordu.

Daha önemlisi, o şahsın, “kendisinin Türk olduğunu söyleme” gibi bir yükümlülüğü de yoktu.

Müslüman olan Rum, Türk olduğunu söyleyebiliyordu. Fakat bunu, şayet isterse, gönüllü olarak yapıyordu, buna zorlanmıyordu.

Şimdi ise, D. Mehmet Doğan’ın “misyon”erliğini üstlendiği laik-dinsiz (İslamî olmayan) Türklük kimliği, insanlara dayatılıyor.

İkisi aynı şey mi?!

*

D. Mehmet Doğan’ın bir başka cümlesi şöyle:

“Türkiye’de Türk’ten bahsetmek ırkçılık değildir; çünkü Türk kavramı, ırkı aşan bir mahiyet kazanmıştır.”

Türkiye’de Türk’ten bahsetmek evet bazen ırkçılık değildir, bazen de ırkçılığın ta kendisidir.

Ayrıca, Türk kavramının ırkı aşan bir mahiyet kazandığı iddiası belirli bir hakikat payını içeriyorsa da, söz konusu mahiyet, ırkçılığın mevcut olmadığını değil, olduğunu göstermeye daha çok elverişlidir.

Eğer siz, insanları ırk olarak Türk olmadıkları halde Türk olduklarını söylemeye zorluyorsanız, devlet gücünü bunu söylemeleri için kullanıyorsanız, Türk kavramının ırkı aşan bir mahiyet kazanmasının bir değeri olamaz.

Burada ırkçılık arayacaksanız, Türk kavramının uydurulmuş mahiyetinde değil, insanların Türk olmadıkları halde Türk olduklarını söylemeye zorlanmalarında aramak gerekir.

D. Mehmet Doğan, ırkçılığı yanlış yerde arıyor, bulamaması, görememesi normal.

Evet, burada gönüllülük nosyonu devreye giriyor.

Şayet insanlar, Türk olduklarını söylemeye, açık veya örtülü yollarla zorlanmadan, kendiliklerinden, hiç bir dış tesir altında kalmadan karar veriyorlarsa, ve böylece Türklük, ırkı aşan bir mahiyet kazanmışsa, gerçekten de bir ırkçılıktan söz etmek haksızlık olur.

Peki Türkiye’de durum bu mudur?

Daha 30 yıl önce, Türk değil de mesela Kürt olduğunu basın yayın organları vasıtasıyla deklare eden insanlar hapse atılmıyor muydu, akıl almaz işkenceler görmüyor muydu?!

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiye’de yaşayan herkesi Türk olarak tanımlamak suretiyle bir kimlik dayatması yapmıyor mu?!

Osmanlı’da böyle birşey var mıydı?!

*

D. Mehmet Doğan’ın bir başka cümlesi:

“Irkçılığa karşı görünerek kültürel varlık anlamında milleti yok sayanlar gerçek anlamda ırkçılık yapmaktadır.”

Bu da çok ayıp, çok seviyesizce bir çarpıtma..

Mesela, D. Mehmet Doğan’a göre, şahsım, bu satırların yazarı, ırkçılık mı yapıyorum?

Neyin ırkçılığını yapıyorum?!

Herkes senin yanlış “millet” tanımını kabul etmek zorunda mı?

Neden Kur’an’ın millet kavramını gasbedip içini boşaltıyor, sonra bunu kendi ırkçı ideolojine (Erdoğan’ın tabiriyle) meze yapıyorsun?

Yaptığın şey tam da ayette belirtilen bozgunculuk:

“Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lâ'net ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. Onlar kelimeleri vaz’ olundukları (konuldukları) yerlerinden değiştirirler (anlamlarını bozarlar), kendisiyle nasîhat edildikleri (o kitapları)ndan bir nasîb (almay)ı da unuttular. …” (Maide, 5/13)

Kültürel varlık olarak millet”miş!..

Kur’an’daki dinî varlık olarak millet “out”, ırkçılık ürünü kültürel varlık olarak millet “in”..

Gâvurun icat ettiği şu “kültür” kavramının şunun şurasında iki üç asırlık ömrü var..

Önce gâvurdan kültür kavramını alıyorsun, sonra Kur’an’daki millet kavramını alıp bu kültürün kaynar kazanının içine batırıp haşlıyorsun, akabinde buna “varlık” kelimesiyle hayal ürünü bir ontoloji baharatı ekliyorsun, ardından da bu ucube karışıma tiksintiyle bakanları ırkçılıkla suçluyorsun..

Bu ucubeye teslim olmamak ırkçılık değildir, imandır.

Fakat, kendisinin ırkçılık yaptığını söylememiz, bu durumda, vicdanî bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Ne yazık ki D. Mehmet Doğan, ırkçı, hatta faşist zihniyetli biri olduğunu ortaya koymaktadır..

*

Dahası var:

“Dinî varlık anlamında millet”i yok saymaya, bir tarafa bırakmaya, ve senin bu “dinsiz-laik kültürel varlık anlamında millet”ini (ki Türklük oluyormuş) kabul etmek zorunda mıyız?

Tekrar söyleyelim:

Doğan, nasıl istiyorsa öyle bir millet tanımını kabul edebilir, bu onun hakkı ve özgürlüğüdür.

Kendi bileceği şeydir.

Ama, bunu başkalarına dayatma hakkı yoktur.

İnsanların farklı düşünme hürriyetini kabul etmek zorundadır.

“Benim gibi düşünmek şartıyla fikri hür, vicdanı hür bir vatandaşsın” diyorsa, o başka..

Bu bencilliği, kibri, enaniyeti ve nefsaniyeti, çelişkili ve tutarsız düşünebilme ayrıcalığını abartma hodbinliğini bırakmasında yarar var.

*

D. Mehmet Doğan’ın bir başka cümlesi şöyle:

Okuma (ve düşünme) özürlü İslâmcılara, Yahya Kemal’i okumalarını tavsiye ederim. (Elimden gelse mecbur ederim.) O şöyle der: Milletin mayası kan değil, dindir!

Yahya Kemal’in söylediği gibi milletin mayası kan değil, dinse, D. Mehmet Doğan, okuduğu şey üzerinde biraz düşünsün, düşünme özürlülük sergilemekten kaçınsın, kendisi dışındaki insanların “müslüman olmayan unsur”larla aynı milletten olmayı şahsen kabul etmiyor olmalarına, lutfedip izin versin.

Kaldı ki, Yahya Kemal’in sözü, dini, millet nokta-i nazarından mayaya indirgemesi bakımından doğru da değildir.

Maya, ekmeğin kendisi değildir, maya başka, ekmek başkadır. Sofraya ekmek niyetine maya konulmaz.

Din ile milletİslam açısından, ekmek ile maya gibi farklı şeyler değildir, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın ifade ettiği gibi, aynı şey demektir:

“… din, şeriat, millet denilen şeyler hadd-i zatında hep aynı şeylerdir…. İtikat ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite bakımından millet denilir.”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul: Azim, C. 1, s. 400.)

D. Mehmet Doğan, bunları kabul etmek, müslümanca düşünmek zorunda değil.

Ama, kendi “laik-dinsiz kültürcü” düşüncelerini ve millet tanımını başkalarına dayatma hakkı da bulunmuyor.

Müslümansa, bu savunduğu düşüncelerin İslam‘la ilgisiz saçmalıklar olduğunu anlamalıdır.

Değilse, laikliğin bile, insana kendi fikirlerini başkalarına dayatma hakkı tanımadığını, başkalarını laiklik adına tek tip düşünceye ve/veya dinsizce düşünmeye zorlamanın laikliğe bile sığmayan bir faşistlik ve Nazi kafalılık olduğunu idrak etmelidir.

MİLLİYETİN MAYASI NE?

D. Mehmet Doğan 

İslâmcı zihin zaman zaman “kavmiyet, ırkçılık, millet, milliyet” kavramları üzerinde patinaja düşer; daha Türkçesi debelenir durur… Gerçekdışı, basmakalıp ilintiler kurarak, kendi icad ettiği bazı düşmanları mahkûm eder, böylece işin içinden sıyrıldığını sanır.Onlara sorumuz şudur: Milletin esası ırk mıdır? Kan mıdır? Etniklik her şey midir? İnsan sadece fiziği, bedeni üzerinden tanımlanabilir mi?Eğer milletin esası “ırk” veya “kan”sa herkes, kendi ırkının milletinden olmak zorundadır. Bu anlayışın gideceği yer yoktur. Yok böyle değilse o zaman başka bir dille konuşmak gerekir.Millet seçimliktir; din olarak da seçimliktir, kültür olarak da.Türksünüz, Kürtsünüz, Çerkezsiniz, Boşnaksınız…Bu ırklara mensub olmanız, din seçmenize mâni olmaz; o dinin dairesinde bir topluluk içinde kendinizi hissetmenize ve hatta tanımlanmanıza da engel olmaz.

Bu yüzden “Müslümanım ve Türküm” diyebilirsiniz. Diğer kavimlerin bunu demeye hakkı yok mu? Kürd’ün, Arab’ın, Arnavut’un, Çerkes’in vb. Elbette böyle konuşmaya hakları vardır.

Türkiye sözkonusu ise bütün bu kavimlere mensup olanların bulunduğu kültür dairesine bir ad vermek gerekmez mi?

Bu Arap âleminde kolaydır; İran’da kolaydır. Arap kültürünün, Fars kültürünün İslâmla bütünleşmiş üst kültürler olduğu kabul görmüştür. Bu durumda, bunun Türk kültürü için sözkonusu olmadığını mı söylemiş oluyoruz?

Türkiye’de Türk kavramı etnikliği aşar, ırkı aşar ve kültürel olarak bütün toplumu kuşatır. Hatta bir yere kadar Müslüman olmayan unsurları da kapsar.

Türkiye’de Türk’ten bahsetmek ırkçılık değildir; çünkü Türk kavramı, ırkı aşan bir mahiyet kazanmıştır. Bunu, uzun uzun hikâye etmeye gerek yok. Osmanlı, bir çok ırktan insanları devşirerek bir millet oluşturmuştur. Fatih’in sadrazamı Mahmut Paşa Rum’dur, fakat o bir Osmanlı yöneticisi olarak Türk kültür dairesindedir. Sokollu Mehmed Paşa, etnik olarak Sırp’tır; peki o koca Osmanlı devletini Sırp kimliği ile kültürü ile mi yönetmiştir?

Mehmed Âkif, İslâmcılığın bayrakdarı değil midir? Türkiye’nin, Türklerin millî marşını o yazmamış mıdır? Bu marş bütün Müslüman toplumların “evet” diyebileceği muhtevada bir marştır! Hem millî hem İslâmî bir semboldür. Bayrağımız da öyledir; İslâmın sembolüdür. Bayrak olarak İslâmın sembolünü seçmek önemli. Bunu yapmayan/yapamayan kavmiyetçi uydurma devletler var!

Irkçılığa karşı görünerek kültürel varlık anlamında milleti yok sayanlar gerçek anlamda ırkçılık yapmaktadır. Türk, sırf etnik kimliği ile bir yere varamaz, Arap da, Kürt de. Entikliğin üstünde kültürel kimlik belirleyicidir. Türk etnikçiliğinin, ırkçlığının en büyük düşmanı, kültürel Türk üst kimliğidir.

Okuma (ve düşünme) özürlü İslâmcılara, Yahya Kemal’i okumalarını tavsiye ederim. (Elimden gelse mecbur ederim.) O şöyle der: Milletin mayası kan değil, dindir!

Oysa siz, aksine iman ediyorsunuz! “Milletin esası din değil, kandır” diyorsunuz! Hasip Kaplan’dan ne farkınız var?

Burada parantez açalım: Melezleri ne yapacağız? Bin yıl içinde bu topraklarda ırklar, kavimler birbirine geçti. Kim ne kadar Türk, kim ne kadar Kürt, Arap veya Arnavut? Bunu ölçebilecek bir cihaz keşfettiniz mi?

Netice-i kelam: Ünlü bir tarihçimizin, ilim adamımızın etnikçi bir genç tarafından sıkıştırılmak istendiğine şahit oldum. Kürt müydü? Cevap şöyle idi: Evet annesi Kürt, babası Araptı, fakat kendisi kültürel olarak Türk’tü!

Efendiler, bu anlamsız tartışmaları bırakın; ayaklarınızı bu topraklara basın. Müslümanlar, tek dil, tek devlet ve tek kültürle bugüne gelmedi. Kaadir-i mutlak olan Rabbin muradı bu olsaydı, elbette öyle olurdu.

Türkler bin yıl İslâm dünyasını temsil eden büyük devletleri ırkçılık yapmadan yönetti. Türk, İslâmla özdeşleşti.Bu yüzden batıda İslâma düşmanlık, Türke düşmanlık hâline geldi. Batının bu düşmanlık stratejisine, kıt din bilginizle ortak olmayın!

(http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1903/milliyetin-mayasi-ne.html)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."