TARİHSELCİLERİN SÜNNET İNKÂRCILIĞI VE HERMENÖTİK

 





Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, Sünnet inkârcılarının görüşlerini, onların beceremediği kadar açık, net ve özlü bir biçimde özetlemektedir.

Sözleri şöyle:

Bu temel kaynak hakkında çıkarılan fesat şudur:

[İddiâ etmektedirler ki,] Hadîs ne lafız, ne de manâ bakımından korunmuştur.

Lafız bakımından korunmaması iddiaları için şunu derler:

Çünkü hadîsler Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında yazıyla sağlama bağlanmamışlardı. Aksine onları kimileri, kimilerine ağızdan ağıza söylüyorlardı. Âdet olarak (hayatın olağan akışı gereği) beşerî bir hafızanın lafızları tam bir şekilde zabtetmesi mümkün değildir. Zîrâ bu, insan yaratılışına ters düşen bir şeydir.

Manâ bakımından korunmamasına gelince: Çünkü Sahâbe radıyellâhu teâlâ anhum ecmaîn, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den bir şey işittikleri zaman, onların manâlarını kendi anlayışlarına göre anlıyorlardı. Bu, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in murâdına ister muvâfık olsun, isterse olmasın değişmez; birdir. … Böylece bir kimse, ikinci bir kimseye, ancak kendi anladığını aktarır. Bu durumda biz o hadîsteki murâdın ne olduğunu kesin olarak söylemeye muktedir olamayız.

Hadîsler ne lafız, ne de manâları bakımından korunmamış olunca, o zaman şer’î bir hüccet olmaları nasıl söz konusu olabilir?

Tarihselciler bu bakış açısını kendileri icat etmiş değiller.

Görüşlerinin patenti büyük ölçüde Hristiyanlar’a ait.

O görüşlerin, özellikle hermenötik kavramı etrafında kopartılan gürültü ile aynı makamdan nağmeler ve tınılar içerdiği açık.

Wikipedia’nın “Hermaneutik” (hermeneutik) maddesinde şunlar söyleniyor:

Hermaneutik, geleneksel anlamdan bakıldığında bir yorumlama bilgisi veya teorisidir.

Hermeneutik terimi eski Yunancadaki "hermeneuen" kelimesinden gelir. Bu kelime, birinin fikrinin tercüme edilmesi veya yorumlanması demektir. Hermes, Yunan mitolojisinde Tanrıların mesajlarını ölümlülere getirirdi. Bu bakımdan Hermeneutiğin filoloji ile yakından ilişkili bir disiplin olarak ortaya çıkması ve gelişmesi son derece normaldir. Hermeneutik 19. yüzyıldan itibaren metinlerle ilgili bir yorumlama metodolojisi olarak ortaya çıktı ve hem felsefede hem edebî metinlerde sıklıkla kullanılan bir yöntem oldu. Bilhassa beşeri kültürün ve insan davranışlarını inceleyen bilimlerin tamamında kullanılmaya başlandı. Martin Heidegger’in erken dönem çalışmlarıyla birlikte Hermeneutik beşeri dilin yorumlanmasıyla ilgili olan hemen her sahada kullanılmaya başlandı.

Alman ilâhiyatçısı Friedrich Schleiermacher genel yorumlama teorisini araştıran ve bu yorumlama teorilerini dinî metinlere uygulanan ilk araştırmacı olarak karşımıza çıkar. O, hermeneutik daire diye bilinen kavramı formülleştirmiş bir bilim insanıdır. Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir. Wilhelm von Humbolt, Wilhelm Dilthey, Martin Heidegger, Hans-Georg Gadamer, Jurgen Habermas gibi isimler hermeneutiğin en önemli isimleridir.

Tabiî ki “Bir şeyin bir bölümü o şeyin tümüne, ve tüm, o şeyin bir bölümüne dayalı olarak anlaşılabilir”.

Bunu bilmeyen mi var?!

Ancak, hermenötik dedikleri şey, bu basit cümleden ibaret değil elbette.. Yukarıda adı geçen isimlerin her biri hermenötik çorbasına ayrı bir baharat eklemiş, tenceredeki halîta renklenmiş..

Bu yaklaşım sahiplerinin, kendilerini, (“Kartezyen felsefe”ye atfettikleri ya da nisbet ettikleri) bir metnin (okurun yüklediği anlamdan bağımsız olarak) “kendisine ait” bir anlamının bulunması fikrine karşı konumlandırdıklarını görüyoruz. (Kartezyen, Dekartçı demek oluyor. Descartes’ın Latince muadili olan Cartesius’tan geliyor. Her ne kadar sözü edilen fikir/yaklaşım Dekart’ın tekelinde değilse de, onu dillerine dolamak suretiyle kendilerini felsefî bir zemine yerleştirmiş, felsefe yapmakta olduklarını ilan etmiş oluyorlar.)

Yani bunlara göre anlamın “kendinde şey” olması söz konusu değildir, bir başka deyişle, anlam kendi başına var olan birşey olmaktan uzaktır, okur tarafından üretilmekte, okurun yorumlama faaliyeti sırasında ortaya çıkmaktadır.

Bu da, son tahlilde, okunan bir metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı varsayımının kabul edilmesi demek oluyor.

Tabiri caizse anlamı, okur kendisi yoktan yaratmaktadır.

Bunu kabul ettirebilmek için kafaları karıştırmaya ihtiyaçları var, o yüzden devreye “zamansallık” diye bir kavramı sokuyorlar. Dekart’ın “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek insanın düşünebilme özelliğini (anlama hassa’sını) herşeyin merkezine oturttuğunu, gerçekteyse insan düşüncesinin “zamansallık” çerçevesinde oradan oraya savrulduğunu ileri sürüyorlar. Bunu da “bilincin zamansallığı” diye bir kavramla ifade ediyorlar.

*

Peki bu “bilincin zamansallığı” kavramının “anlam”ı ne?

Hermenötik yaklaşıma göre, bu kavramın da “kendinde şey” olarak bir anlamının bulunmaması gerekiyor. Onun anlamı, siz nasıl anlıyorsanız o olmak zorunda.. Ancak, hermenötikçiler bu noktada çifte standart uyguluyor ve kendilerine iltimas (torpil) geçiyorlar. Bilincin zamansallığının ne olduğunu anlamayı bize bırakmak yerine uzun uzun anlatıyor, ve bunu bizim tam da onların anlattığı gibi anlayacağımızı varsayıyorlar.

Gerçi anlattıklarında hareket noktalarını ve vardıkları sonuçları açık biçimde destekleyecek bir anlam yok, fakat, onlar açısından bunun bir öneminin bulunmadığı anlaşılıyor, çünkü varmak istedikleri hedef başka.

Hedef şu: Onların, anlamdan yoksun olduğu için anlam veremediğiniz laflarında sizin çözemediğiniz bir hikmet bulunduğunu düşünerek Dekart’ın ünlü sözünü yanlış kabul etmeniz, septiklerin (şüphecilerin) kalesine atılmış golü geçersiz saymanız.

“Dekart çuvallamış, Heidegger, bir ‘egger’ (yumurtlayan) varlık olarak hikmet yumurtlamış” diyorsanız, onlar açısından mesele bitmiş oluyor.

Bu konularla ilgilenen bir akademisyen, Prof. Burhanettin Tatar, (eleştiri değil tasvir babından) şunları söylüyor:

Schleiermacher hermenötik tecrübenin yapısını, mahiyetini ve yöntemini ortaya çıkarmaya çalışan bir filozoftu. Onun bu projesini Dilthey ve Heidegger gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Özellikle Heidegger insan bilincinin zamansallığına vurgu yapmış ve onunla hermenötiği temellendirmiştir. Öyle ki biz bugün hermenötik deyince işin açıkçası Heidegger’in temellendirdiği biçimde ele alıyoruz. Günümüzde hermenötiği, hermenötik yapan şey insan bilincinin zamansallığıdır. Peki zamansallık nedir? Zamansallık kelimesinin bugün bizim kullandığımız zaman kavramıyla ve saatle hiçbir ilgisi yoktur. Zamansallık kelimesi özü itibariyle temelde varlıkların insan bilincine kendilerini oldukları gibi açmamasıyla ancak sınırlı bir biçimde varlığın kendisini insan bilincine açıyor olmasıyla ve bunun bir süreç olmasıyla ilgili bir kavramdır. Yani insan bilincinin bir şeyi kavrarken hem kavradığını sınırlı olarak kavradığını fark etmesi hem de kendisinin sınırlı olduğunu anlaması anlamında bir kavramdır zamansallık. Zamansallık insan bilincinin merkezsizleşmesidir. Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır. Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle. O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir. Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık. Hermenötiğin temelinde böyle bir zamansallık anlayışı vardır.

(Özlem Ülker. "Hermenötik Bizi Neden İlgilendiriyor?' Konferansı". Hadis Tetkikleri Dergisi, 7 / 1, Haziran 2009, s. 204-5)

Bu ifadelere baktığımızda, “zamansallık” olarak adlandırılan durumun (Ki zamansallık yerine daha uygun bir kavram kullanılabilirdi), zaten herkesçe bilinen bir şey olduğunu görüyoruz.

İnsan bilinci tabiî ki varlıkları sınırlı biçimde kavrayabilir ve bu, şimşek çakar gibi bir anda olup biten ve artık donup öylece kalan bir şey de değildir. Bir süreç işidir. Ayrıca bilincin kendisi de sınırlıdır.

Çünkü insan tanrı değildir.

Ancak, bundan hareketle verilen hüküm, yani insan bilincinin (Dekart’ın iddiasının aksine) merkezsiz olması iddiası saçma.

Prof. Tatar’ın ifadesiyle, Descartes düşüncesine baktığımızda orada bir merkez görürüz. İnsan bilincinde en kesin olan şey yani merkez teşkil eden şey onun düşünüyor olmasıdır”.

Bu durumda, insan bilincinin merkezsizleşmesi, onun gerçekte düşünmüyor olduğunu iddia etmek anlamına gelir.

Tatar, “Dilthey ve Heidegger böyle bir merkezin olmadığını savunur zamansallık fikriyle” diyor.

Yani düşünme diye bir şey yok.

Buna bakarak, "Dilthey ve Heidegger’de gerçekten de (kendilerinin itiraf ettiği şekilde) düşünce diye bir şey yok, bu yüzden de saçmalamışlar" dememiz gerekiyor gibi görünüyor.

*

Bu “düşünce”siz adamlar, insan bilincinin merkezsizliği, yani düşüncesizliği “düşünce”sini “başka bir şekilde de ifade” ediyorlarmış.

Tatar şöyle diyor:

“O halde başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; insan bilincinin zamansallığı, insan bilincinin sürekli bir şeylere yönelirken, bir şeyleri anlarken kendisini kaybetme riskiyle yüzleşmesi ve bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça tekrar kendisine dönmesi hareketidir.”

İnsan bilinci “düşünce”siz olarak sürekli birşeylere nasıl yönelebiliyor, birşeyleri nasıl anlayabiliyor sorusu Dilthey ve Heidegger için bir “anlam” ifade etmiyor gibi görünüyor.

Yine, insan bilinci birşeyleri anlarken kendisini neden ve nasıl kaybetme riski yaşıyor sorusu da, bu adamların bilincinin merkezsizliğinde (düşüncesizliğinde) cevap bulabilecek bir mesele değil, öyle anlaşılıyor.

Görüldüğü kadarıyla “insan bilincinin kendini kaybetmesi” riski var, fakat kaybetmiyor, bu da, “bir şeyleri anladıkça, anladığı şeyler arasında irtibat kurdukça kendisine dönmesi” sayesinde oluyor.

İnsan bilinci bütün bunları “düşünme”den nasıl başarıyorsa?

Ya da şöyle soralım, düşünmek bu değilse, nedir?

Böyle saçmalarken bir de zaman kelimesine zulmederek zamansallık diye bir kavram üretiyorlar, herşeyi getirip buna bağlıyorlar. Tatar’ın ifadesiyle,  “Yani bir tür döngüsel bir hareket çizilmesidir zamansallık”.

Bilincinde “düşünce” diye bir merkez bulunan bir başkası bu saçmalıklar karşısında pekâlâ şöyle bir şey diyebilir:

İnsan gözü nasıl milyarlarca ışık yılı uzaktaki yıldızları da, semadaki Güneş’i de, Ay’ı da, ufuktaki bulutu da, yanı başındaki ağacı da yerinden oynamadan, hareket etmeden, kendisini kaybetme riski yaşamadan görüyorsa, bir başka ifadeyle göz nasıl görmek için yerinden ayrılıp döngüsel hareket yaparak uzayı dolaşmak zorunda değilse, insan bilinci de öyle oradan oraya savrulmadan, zıplayıp fırlamadan, kaybolup gitme tehlikesi yaşamadan durduğu yerde herşeyi anlayabilir,

*

Adamlar zamansız bir zamansallıktan söz ediyorlar..

Lafı dolandırmaya hiç gerek yok, bunlar saçmasapan zırvalardan başka bir şey değil.. Neredeyse Dekart’a inat olsun diye “Düşünüyor değilim, düşünemiyorum, ve de yokum” deme noktasına gelmişler.

İnsan bilinci kendisini kaybetme riskiyle yüzleşiyormuş da, kendisine dönüyormuşmuş da..

Belli ki bu adamların bilinci kaybolmuş ve bir daha da geri dönmemiş, kendisini bulamamış..

*

Bunların, bir metnin “kendisine ait” bir anlamının bulunması (anlamın “kendinde şey” olması, kendisiyle kaim, kendi başına var olan birşey olması) anlayışına karşı çıkmakta olduklarını söylemiştik.

Böylece metnin, okur için, (okurun kendisinden bağımsız) belirli bir anlamının olamayacağı iddia edilmiş oluyor.

Böylesi bir yaklaşım, anlamanın da “kendinde şey” olamaması, buharlaşması demek olur.

Yazarın metni “anlamlandırması” diye birşey yoksa, yani ortada “kendinde şey” olarak anlam yoksa, okurun anlaması (anlamlandırması) diye bir şey de olamaz.

Eğer anlama(k) diye bir şey varsa, anlama (anlamak) “gerçekte var olmayan bir anlam” üzerine kurulamayacağına göre, orada mutlaka “kendinde şey” olan, okurun bilincinden ve anlayışından bağımsız bir anlam bulunmalıdır.

Aksi takdirde anlama'dan söz edemeyiz. “Yanlış anlama” diye bir şey de kalmaz. Ortada bir anlam yok ki anlama olsun.. Burada ancak halüsinasyondan, vehim ve kuruntulardan söz edilebilir.

Bunların sözünü ettiği anlama, bir buluta bakıp orada bir silüet görmek gibi bir şey oluyor. Gerçekten de bulutta “kendinde şey” olarak bir silüet hiçbir zaman var olmaz, o sadece buluttur, burada anlam sizin bilincinizin ürettiği birşeydir.

Ya da, yağmurlu ve rüzgârlı bir gecede dışarıdaki uğultuyu bir insanın feryadına benzetmeniz gibi bir şey.. Burada da anlam (sesi insan feryadı olarak anlama), sizin zihninizin dışında “kendinde şey” olarak mevcut değildir, fakat gerçekten feryat edip yardım isteyen bir insan varsa, hermenötikçi kafasıyla, orada da anlam’ın “kendinde şey” olarak mevcut olmadığını, bunu sadece sizin bir feryat olarak yorumladığınızı söylemek, düpedüz saçmalamaktır.

*

İmdi, hermenötik denilen felsefe (anlayış), bütün bir felsefe tarihi gözönüne alınmadan anlaşılamaz.

Felsefe tarihi ise iki ayrı anlayışın bitmeyen kavgasından ibarettir: Dogmatizm (mutlak ve kesin gerçeklerin var olduğu ve bilinebileceği düşüncesi) ve septisizm (şüphecilik, insanın kendi varlığından da, bilgisinden de daima şüphelenmesi).

Allahu Teala’nın varlığına inanan Dekart, “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek septisizme büyük bir darbe indirmişti.

O zamandan beri ateist Batılılar Dekart’ı ekarte etmek için olmadık zırvalar üretiyorlar. İçinde doğru öğeler de barındırdığı için insanların kolayca büyüsüne kapılabildiği hermenötik zırvası da bir yönüyle bunlardan. Son tahlilde hedefleri “mutlak doğrular”ı yok etmek, herşeyi sübjektif (öznel) hale getirmekten ibaret gibi görünüyor..

Sofizmden postmodernizme uzanan süreçte bir ara durak durumundalar demek mümkün olabilir.

Anlam ve anlama faaliyeti bu şekilde nesnellikten uzak bir öznelliğe hapsedilince, doğru ve yanlış anlama arasında bir fark da kalmıyor.

Yorumların öznelliği, ve o öznelliğe bağlı geçerlilik bakımından yorumlar arasında bir fark bulunmadığı kabul edilince, nesnellik nosyonu kaybolunca, kimse bir başkasına “Yanlış anlıyorsun” diyemez hale gelecektir.

İstenen sanki bu.. Bütün bu laf kalabalıklarına başka tür bir “anlam” vermek zor görünüyor.

*

İşte bu “mutlak doğrular”ı yok edip herşeyi “öznel” hale getirme özelliği yüzünden hermenötik, tarihselci ilahiyatçıların da işine geliyor.

Hristiyan tarihselci ilahiyatçıların işine geliyor, çünkü kendilerini eleştirenlere (haklı haksız ayırmadan) “Herkesin anlayışı, doğrusu kendisine; anlama faaliyetinde sizin bize, bizim size bir üstünlüğümüz yok, eşitiz” deme imkânına kavuşuyorlar.

İslam dünyasındaki tarihselcilerin de işine geliyor, hermenötik adına Kur’an ve Sünnet’i kesip biçme imkânına kavuşuyorlar.

Böylece, yaptıkları şey heva ve heveslerine, nefsanî arzularına göre Kur’an ve Sünnet’i yorum düzeyinde tahrif etme ameliyesi olmaktan çıkıyor, “bilimsel faaliyet” haline geliyor.

Bununla birlikte, Batılı hermenötikçilerle bizim tarihselcilerimiz arasında önemli farklar da var.

Mesela, Wikipedia’dan yaptığımız alıntıda adı geçen Jürgen Habermas’ı alalım.. O şöyle diyor:

Avrupa kamusal alanında laiklik ve dinin yerine dair görüşlerini dile getirdiği, 2004'te yayımlanan Geçiş Zamanı adlı kitabında yer alan "Tanrı ve Dünya üzerine" başlıklı makalesinde geçen şu ifadesiyle takipçilerini şaşırtmıştır Habermas: "Batı uygarlığının dayandığı özgürlük, vicdan, insan hakları ve demokrasi kavramlarının temelinde Hıristiyanlık ve yalnızca Hıristiyanlık yatar." Ayrıca Habermas'a göre "bugün hâlâ bu temelden faydalanıyoruz - başka bir seçeneğimiz yoktur; geri kalan her şey postmodern zırvalamalardan ibarettir". (https://tr.wikipedia.org/wiki/J%C3%BCrgen_Habermas)

Buradan anlaşılıyor ki, Habermas, hermenötik adı altında ortaya atılan görüşlerin faydalı ve doğru kısmını almış, “postmodernist zırva”larla paralellik gösteren saçmalıkları ise bizim yerli, milli ve aynı zamanda laik tarihselci ilahiyatçılarımıza bırakmış.

*

Evet, hermenötikçiler birtakım varsayımlardan, artistik laflardan ve yaldızlı kavramlarla örülmüş teorilerden hareket ediyorlar, fakat bunlar ispatlanmış ya da ispatlayabildikleri doğrular değil.

Kur’an söz konusu olduğunda, Allahu Teala’nın haşa meramını anlatmaktan aciz bulunduğunu, ayetlere “kendinde şey” olarak nesnel bir anlam yükleyemediğini kabul etmedikçe, hermenötik adı altında ortaya atılan uydurma faraziyeleri onaylayamazsınız.

Bu zırvaları onayladığınız zaman da, Heidegger gibi şişirilmiş isimlerin teorilerinin “herkes için” bağlayıcı olacak şekilde “nesnel” bir anlamının ve geçerliliğinin bulunduğunu kabul etmiş, bu noktada onlara iltimas geçip torpil yapmış olursunuz.

O takdirde size, Heidegger’e bağışladığınız onuru Allahu Teala’dan niçin esirgediğiniz sorulur.

*

Bu gibi saçmalıklar soyut felsefî mülahazalar olarak dile getirildiğinde herkesin anlayamayacağı, sadece üstün zekâlı filozof meşrep derin anlayışlı kişilerin çözebileceği esrarengiz ve girift hakikatler gibi görünür, fakat hayatın olağan akışı ışığında masaya yatırıldıklarında aptalca gevezelikler oldukları ortaya çıkar.

Eğer durum Heidegger gibi yumurtlayan hermenötikçilerin dediği gibi olsaydı, mesela şu üniversiteye giriş sınavlarında sözel bölümün olmaması gerekirdi.

Bu sınavlarda mesela bir metin verilir, o metinden anlaşılabilecek bazı hususlar sorulur. Eğer bir metnin anlamı/anlamlandırılması insandan insana mutlaka değişiyor olsaydı, o metin hakkındaki sorular için sabit/belirli doğru cevapların söz konusu olmaması gerekirdi. Yani metnin okurun yorumundan bağımsız biçimde “kendinde şey” olarak bir anlamının bulunmaması icab ederdi. Bu da, bütün cevapların doğruluk ve yanlışlık (ya da geçerlilik) bakımından eşit olması anlamına gelirdi.

Bir başka örnek olarak anayasaları, kanunları ve yönetmelikleri alabiliriz.. Bunlar (Ki sonuçta birer metindirler), hermenötik saçmalıklarıyla yorumlanabilirler mi?! Kanunu Edirne’de yaşayan Roman’ın, Rize’de yaşayan Gürcü ya da Laz’ın, Hakkari’de yaşayan Kürt’ün, Hatay’da yaşayan Arap’ın, İstanbul’daki gayrimüslim azınlığın, Toroslar’daki yörüğün farklı anlaması ve yorumlaması diye bir şey olabilir mi?!

Kanunu yazanların da bunun nasıl anlaşılacağını hesap edememesi, ona “kendinde şey” olarak belirli bir anlam yüklememiş ya da yükleyememiş olmaları düşünülebilir mi?!

*

Bir başka örnek.. Bir komutan askerlerine, bir müdür personeline bir yazılı ya da sözlü talimat verdiğinde (Ki sözler yazıya geçirildiğinde yazılı metin, geçirilmediğinde sözlü metin demektir), bunun herkes tarafından farklı anlaşılması, farklı yorumlanması mı gerekir?!  

Bunları aynı şekilde anlayan, onlarda aynı anlamı bulan askerler ya da personel hermenötik özürlü geri zekâlılar olarak mı kabul edilmelidirler?!

Bunların, komutanlarını ya da müdürlerini “anlamayarak” Heidegger yumurtacısını haklı çıkarmak için hermenötik eğitiminden geçirilmeleri mi gerekmektedir?

Bir diğer örnek okullardaki ders kitapları.. Bunlar da birer metindir.. Bunları farklı okullardaki farklı öğretmenler farklı mı anlıyor?! Bunların “kendinde şey” olarak, okurların bireysel bilinçlerinden bağımsız anlamı yok mu?!

Ve de bir öğretmen bu metinleri öğrencilerine anlattığında (anlatma faaliyetiyle bir metin ürettiğinde), farklı sosyal çevrelerden gelen her bir öğrenci bunu farklı mı anlar, onlardan aynı şeyi anlamalarının ve sınavda aynı cevapları vermelerinin istenmesi insan doğasına aykırı mıdır?!

Heidegger tipi hermenötik zırvaların kabul edilmesi, insanlar arası iletişimin birer yanılsama olduğunu, iletişimden söz edilemeyeceğini kabul etmek anlamına gelmektedir.

*

Başa dönersek, merhum Tehanevî, tarihselci zihniyet sahiplerinin görüşlerini şu şekilde tenkid ediyor:

Bu mefsedetin kaynağı, muhaddislerin ve fukahânın hâllerine güzel ve dikkatli bakmamaları ve onları hâfıza zayıflığı ve hadîse az ihtimam göstermemeleri, sakınmamak ve de ihtiyâtsızlık husûsunda kendilerine kıyâs etmeleridir.

Evet, tarihselciler, ilk Müslümanları ve hadîs âlimlerini kendileri gibi zannediyorlar.

Modern psikolojide “yansıtma” diye adlandırılan olayı sergiliyor, başkalarının duygu, düşünce, niyet, tavır ve hareketlerinin tıpkı kendilerininki gibi olacağı varsayımından hareket ediyorlar.

Kendileri gibi angut, kötü niyetli, sahtekâr, yalancı ve kafasız..

Aslında hermenötik denilen (içinde tesadüf kabilinden doğrular da barındıran) zırvaların “bilimsel teori” olarak ortaya sürülmesi de bundan kaynaklanıyor.

Eğer düşünme sürecinin ve yorumlama faaliyetinin bütün insanlar için ortak (öznelere göre değişmeyen) nitelikte bazı özelliklerinin bulunduğunu kabul etmezseniz, hermenötiği de herkes için geçerli, genel geçerliliği olan bir bilim dalı olarak kabul edemezsiniz.

Eğer kabul ediyorsanız, o takdirde, insanın düşünme süreçlerini ve yorumlama faaliyetini (salt kendinize özgü, sizin kişisel yorumunuz olarak kalan bir işgüzarlık değil de herkesin onaylamasını istediğiniz sabit evrensel doğrular olarak) anlıyor olmanızdan hareketle, metinlerin anlaşılmasının da ortak bir temele ve nesnel ölçütlere dayanabileceğini, insandan insana değişmeyebileceğini kabul etmek zorundasınızdır.

Üstelik, insanın düşünce süreçlerini ve yorumlama faaliyetinin genel ilkelerini tespit etmek (Ki bunu başardığınızı iddia ediyorsunuz), bir metni anlamaya göre çok daha zor, karmaşık ve çetrefil bir meseledir.

Tanımadığınız, birebir ileşitim içinde olmadığınız insanların bile düşünce süreçlerini bildiğinizi, onların metinleri anlama faaliyetinin mekanizmasını kavradığınızı, iyice anladığınızı, ve bunun hermenötik adı verdiğiniz bir bilime karşılık geldiğini ileri sürüyorsanız, ve başkalarının sizin bu değerlendirmelerinizi deli saçması uydurmalar değil de gerçekliğin tasviri olarak kabul etmesi talebinde bulunuyorsanız, bundan çok daha basit olan birşeyi, bir metnin farklı insanlar tarafından aynı şekilde anlaşılabileceğini ve genelde öyle anlaşılmasının zorunlu olduğunu asla inkâr edemezsiniz.

O zaman da sizin hermenötik icadınızın lüzumsuz bir laf kalabalığı olduğu, bilgimize yeni bir şey eklemediği ortaya çıkmış olur.

*

Şu taksimdeki, bölüşümdeki güzelliğe bakınız.. Bu hermenötikçi yumurtlama makinaları, bizim beynimizi okuyor, düşünme süreçlerimizi, bilincimizin çalışma ilkelerini, neyi nasıl anlayacağımızı ya da anlayamayacağımızı çözebiliyor, en ince teferruatına kadar anlayabiliyorlar, üstelik de bunu her birimizi tek tek görmeden, bizimle konuşmadan yapabiliyorlar, yani bizi oturdukları yerden çözmüşler, kitap gibi okumuşlar, anlamışlar, bizim neyi ne kadar anlayıp anlayamayacağımızı bizden daha iyi biliyorlar, bizi bizden daha iyi tanımayı başarabiliyorlar, fakat biz, önümüze konulan iki satırı okuduğumuzda, yazarın (zihninin çalışma tarzını bilmeyi geçtik) neyi kastettiğini bile anlayamıyoruz, her birimiz başka bir şey anlıyor.

Şu taksimdeki güzelliğe bakınız..

Felsefe adına saçmalama rekoru her ne kadar sofistlerde ise de, hermenötikçiler onlardan bir adım bile geri kalmazlar gibi görünüyor.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Onların hafızalarının kuvvetli olmasına gelince:

Bu, manen tevâtür derecesine ulaşmış birçok vaka ile sâbittir: Bilinen şeylerdendir ki, İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ efendimiz bir defa işitmekle yüz beyti içinde bulunduran uzun bir kasîdeyi ezberlemiştir. İmam Buhârî rahimehullâh, âlimler tarafından isnâd [rivayet senedi] ve metin bakımından karıştırılan ve kendisine imtihan îcâbı arz ettikleri yüz hadîsi dinlemiş, (sadece bir defa dinlediği bu hadislerin hepsini hemen ezberleyerek) onların hepsinin hatâsını ortaya koymuş, sonra da sahîh ve doğru şekillerini serd etmiştir. …

Muhaddislerden birçoğu şeyhlerini [hocalarını] imtihan etmişler, birçok zaman evvel kendilerine rivâyet ettikleri hadîsleri tekrârlamalarını istemişlerdir. Onlar da herhangi bir fazlalık ve noksanlık olmadan önceki rivâyetlerini ezberden tekrârlamışlardır ki, bütün bunlar siyer, târîh ve esmâ-i ricâl (biyografi) kitâblarında zikredilen meşhûr vakalardır. Bunlar da onların ezberlerinin kuvvetli olduğunu göstermekte yeterlidir.

Sonra muhaddislerin, zâyıf ravilerin (hafıza ya da sözüne güvenilirlik bakımından zayıf rivayetçilerin, nakledicilerin)  rivâyet ettiklerini atmaları, sahîh hadîsleri rivâyet etmeleri [bu hadîslerin ezberlenmiş ve korunmuş olduğuna dâir] hüccet olarak yeterlidir. Muhaddisler bu yolda hiçbir gayreti eksik etmemişlerdir. Nitekim bu, esmâ-i ricâl kitâblarına [hadîs rivayetçileriyle ilgili kitaplara] müracaatla ortaya çıkacaktır.

Günümüzde bile, Moritanya gibi ülkelerde ezber usulüyle yetişen ulemanın duydukları sözleri hemen ezberleyebildikleri biliniyor.

Hatta, bilmediği yabancı dilde söylenen sözleri bile anlamadığı halde bir defa duymakla aynen ezberleyebilenleri mevcut.

Merhum Tehanevî’nin sözlerine dönersek:

Şöyle denilmez: Burada söz, hadîslerin hüccet (delil) olup olmayacakları etrâfında dönmektedir. O hâlde hadîslerin hüccet oluşu husûsunda hadîslerle nasıl
delîl ileri sürülebilir?!. [Yani davacı aynı zamanda şahit olamaz.]

Çünkü biz şöyle diyoruz: (Sizin ileri sürdüğünüz) söz ahkâm hadîsleri [hüküm koyan hadîsler] hakkındadır. Bu (bizim aktardığımız [hafıza kuvveti örneği]) ise bir kıssadır ve târîhten bir parçadır. Târîhte ise hadîsle (sözle, rivayetle) tartışmasız hüccet ileri sürülür. [Bütün tarih hadîslerden/sözlerden ibarettir, ister kitaplara isterse taşlara/kitabelere yazılmış olsun.]

Eğer bu kıssa fıtrata (insanın yarıtılışına, yapısına) ters düşen bir şeyi hikâye etmektedir, derlerse; biz şöyle deriz:

… biz bunun fıtrata ters düştüğünü kabûl etmiyoruz. Çünki hipnotizmacılar bazen bu işi üzerlerinde yaptıkları kimselerin hayâllerinde bilinmeyen şeylerin ortaya
çıkmasında, yâhud da bilmiş olduğu bir takım şeyleri hâfızasından uzaklaştırmasında tasarruf etmektedirler [unutulmuş şeyler hipnozla ayrıntılı biçimde hatırlanabilmektedir]. Bizim murâdımız Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in [ashabının hafızası için dua etmesi] tasarrufunun bu kabîlden [hipnoz benzeri] olduğunu söylemek değildir. Maksadımız ancak bu şekilde, bu gibi şeylerin meydana gelmesinin fıtrata muhâlif olmadığıdır (insanın yapısına aykırı olmadığıdır). Eğer bunu kabûl edecek olursak, o bir mucizedir. Sâbit olmuştur ki, mucizelerin meydana gelmesinde (aken bile) hiçbir mânî yoktur. Güçlü hâfızaya gelince, bunun insanlardan bir kısmında bulunduğu inkâr edilemez. Hatta bizim zamanımızda da bu vardır. Ben Hâfız Rahmetullâh el-İlâh Âbâdî ile karşılaşıp onda sıradan olmayan bir hâfızanın olduğunu görmüş insanları ziyâret ettim. Onlardan bunu gösteren birçok vakaları işittim.

Sonra onlar hadîsleri işittikleri gibi tebliğ etmeye rağbet ediyorlardı. Çünkü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şu sözüyle duâ etmişti: “Allah teâlâ sözümü işiten, ezberleyen, muhâfaza eden ve onu işittiği gibi başkalarına aktaran bir kulun yüzünü ak etsin.” Bu nebevî duânın mazharı olmaya rağbet ederek bütün güçlerini imkân kadarıyla hadîsleri nasılsalar öylece tebliğ etmeye sarf ediyorlardı. Ve Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’den işittikleri “Kim bana demediğimi yalan olarak iftirâ ederse, cehennemdeki yerini hazırlasın” hadîsinden dolayı hadîslerde değiştirme yapmaktan korkuyorlardı….

Sonra, muhaddisler (bazı) uzun hadîsler söz konusu olduğunda ‘benzeri’, ‘veyâhud bundan başkası (yahut bunun gibi)’ sözleriyle hadîsleri tereddüt kelimeleriyle rivâyet ederlerdi. Bu da hadîslerin lafızlarına şiddetli itinâ göstermeleri ve bu bâbdaki ihtiyâtlarının açık delîlidir.

İşte bu yüzden o zaman hadîsi yazarak kayda almamak, hadîslerin ezberlenmesine zararlı değildi. Hatta dikkatli bir şekilde bakıldığı zaman bunun onlara fayda verici ve ezberlemelerine yardım edici olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünki yazanlar yazılarına güvenirler. Bu yüzden hâfızalarını alıştırmaları az olur. Ma’lûmdur ki, fıtrî mevhibeler (yetenekler), beyin jimnastikleri ve alıştırmalarıyla kuvvet bulur. Biz uzun hesâbları zihninden yapan ümmîler [okuma yazma bilmeyenler] görmüşüzdür. Ama bu, okur-yazar olanlarda böyle değildir. Zîrâ okur-yazar olan, çoğu zaman yazmadıkça bir şeyi ezberleyemez/hatırlayamaz. Bu da günümüzdeki ezber zayıflığındaki meydana gelen zayıflık sebeplerinden biridir….

İsnâdlara, metinlere ve esmâ-i ricâl kitâblarına dikkatle bakarsak Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözlerinin ve işlerinin hıfz edildiği ve değiştirme ve yerine başka bir şey getirmek sûretiyle herhangi bir şey vâkı’ olmadan tedvîn edildiğine dair bir gönül huzûru hâsıl olur.

Şübhe yoktur ki bu anlatılanlar, haber-i vâhidlerde [tek kanaldan gelen rivayetlerde] geçerlidir. Biz hadîsleri ve isnâdlarını toplarsak, metinlerin ma’nâlarında bir birlik, isnâd ve tarîklerde [rivayet kanallarında] onları tevâtür [yalan üzerinde birleşilemeyecek çokluk] derecesine ulaştıracak bir fazlalık buluruz.

[Aynı kelimelerle değil] Manâyla rivâyete gelince…

Biz bunu inkâr etmiyoruz. Ancak manâyla rivâyet onların âdeti değildir. … Mütevâtir hadîslerde ise rivâyetle alâkalı şübhelere asla imkân yoktur. Çünkü onlarda [rivayet eden sayısı çok fazla olduğu için] râvînin ne doğruluğu, ne ezberlemesi ve ne de adâleti şart koşulmaz [Çok sayıda kişi hep birden ağız birliği etmişcesine yanlış birşeyi aynı şekilde rivayet etmez]….

Sonra hadîs kitâblarına müracaat eden kimseye gizli kalmayacaktır ki, bir hadîsi bazen sahâbeden bir topluluk rivâyet eder ve onu lafızla [aynı kelimelerle] rivâyet ederler. Diğerleri manâyla rivâyet ederler. Onların hadîsin ma’nâsındaki beraberlikleri [ittifak etmeleri] onu manâyla rivâyet edenin hadîsi tam olarak anladığını gösterir. …

Buna göre sahâbe radıyallâhu anhum’un Kur’ân ve Sünnet’ten anladıkları başkalarının anladıklarından çok daha fazla itimâda lâyık ve sağlamdır.

O halde (Sahâbe’nin) sözleri bırakılıp da [sonraki çağlarda yaşayıp da] salt kendi anlayışıyla, ilmî inceliklere ters düşüyor iddiâsıyla sahîh hadîsleri reddedenlerin sözüne nasıl iltifât edilebilir?!…

Sonra, bu hususlara ibret gözüyle baktıktan sonra şâyet (yine de) bir şübhe kalırsa hiç kuşkusuz, bu şübhe, hadîslerden ancak bir kısmının kesinliği için söz konusu olabilir [tamamının değil]. Bu şübhe ile ise en fazla, bu gibi hadîslerle kat’î hükümlerin sâbit olmayacağı, fakat bunlarla zannî hükümlerin sâbit olacağıdır. Zannî hükümlerin de dînin amel edilmesi vâcib olan parçalarından bir parçası olması sebebiyle, şübhesiz ki bu, maksûda zarar vermez.


TALİBAN, EĞİTİM, ERDOĞAN, TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİK, İCTİHAD VE TEKFİR





Hz. Ali, “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı” buyuruyor.

Cahiller yüzünden uzun uzadıya açıklamalar yapmak gerekiyor ve böylece söz (ilim) çoğalıyor.

Böylesi bilgisizlerden biri, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından İsmail Kılıçarslan..

Ona perde arkasında akıl ve gaz verip yazdıranlar da aynı durumda.. (Onların bir kısmı cahil olmanın ötesinde kötü niyetli..)

Bilgisizliği anlayışla karşılanabilir, herkes herşeyi bilecek diye birşey yok, fakat bilgisizliğin propagandisti, dâîsi, reklamcısı, fedaisi olarak arz-ı endam ettiği ceridede "Bedeviler, leşler, yarasalar" diye vahşi naralar atarak sağa sola sataşması, mızrağıyla önüne geleni dürtmesi, bu yetmiyormuş gibi bir de "Lan size küfrediyorum, niye cevap vermiyorsunuz?" kıvamında ajitatif ve provokatif yazılar yazması mide bulandırıyor.

Bu tavrını başka alanlarda ve konularda sergilese meseleye müdahil olmamız gerekmez, fakat bunu dinî konularda yapıyor.

Saldırıp hakaret ettiği kişiler, kendisi gibi düşünmeyen müslümanlar..

Bu bilgisiz yazar, 14 Ocak 2023 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Saygıdeğer Hayrettin Karaman hocamız, Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kardeşler ve Ötekiler” başlıklı yazısında şunları yazdı: “Kardeşler arası ilişkilerde aslolan rahmettir, hoşgörüdür, ıslah kastıdır, yumuşaklık ve tatlılıktır. Yumuşaklık beyanda (ifadede), hoşgörü de içtihad farkında kendini gösterir. Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir…”

Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek. Ama hayır, kardeşimizi kâfir, mürtet ilan etmenin tezgâhı daha kıymetli geliyor Türkiye’deki din dilinin vasatına.

Hayrettin Karaman, “Ne şiş yansın ne kebap!” makamından doğruları yanlış yorumlanmaya açık bir şekilde yazmanın ustası.. Duayen..

Sözlerinin yanlış yorumlandığını gördüğü zaman da, “Evladım, benim sözümden o mana çıkmaz” diye uyarıda bulunmaz, onaylıyormuş ve istediği buymuş gibi susar.. 

Allah ıslah etsin, böyle pis bir huyu var.

*

İmdi, Karaman’dan alıntı yapan yazar, “Sadece işin burasını anlasak mesele kendiliğinden çözülecek” diyor da, meseleyi anlayabilmiş mi?..

Karaman şunu diyor:

Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir

Bu söz doğru da, müslüman dediğimiz insanlar arasındaki tartışmalar sadece içtihadî konularda mı?

Sanki tartışan taraflar (İmam-ı Azam, İmam Şafiî, İmam Ahmed, İmam Malik, İmam Ebu Yusuf vs. gibi) müctehid, ve yeni meseleler için ayet ve hadîslerden hareketle içtihatta bulunuyorlar..

Ve sanki, ortaya atılan her “görüş, yorum ve anlayış” ictihad mahiyeti taşıyor.

Adam inkâr ediyor, tahrif ediyor, usûlüddîni ve fıkıh usûlünü kökünden reddederek hristiyanların papazlarından aldığı tarihselcilik mitralyözü ile müslümanların müctehidlerini tarıyor, kan revan içinde bırakıyor, bir taraftan da o papazların mutfağındaki (ne niyetle yersen o tadı veren) hermenötik tabağından şapır şupur keyifle zıkkımlanıyor.

Ve sen bunu ictihad kabul ediyorsun. Bu cinayeti işleyenleri İmam-ı Azam gibi müctehid konumuna çıkarıyorsun..

Bu komediye ağlamak mı, gülmek mi gerekir, karar vermek zor.

*

Evet, “farklı içtihadı dine eşdeğer saymak ve doğruyu içtihadlardan birinin tekeline vermek” müslümanca bir yaklaşım değildir.

Usul ilkesi olarak, “içtihad, içtihadı nakzetmez”.

Ancak, dinde herşey içtihadî nitelikte midir, hiç mi “içtihat üstü” doğru bulunmuyor?!

Neden “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” denilmiştir?

Adam “içtihad üstü” alanda bile bile, kasten nassa aykırı zırvaları ortaya attığı zaman bunun küfür olduğunu söylemeyecek misin?!

Ona, ancak müçtehit konumundaki büyük alimlere verilen içtihat madalyasını mı takacaksın?!

Bu da küfür değilse, küfür nedir?!

Bunu niye hiç söylemiyorsun? Niye?

Allahu Teala'nın bunun hesabını senden sormayacağını mı sanıyorsun?

*

Örnek vererek anlatalım..

Mesela “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konusunda nass mevcut.

Allahu Teala burada farklı yorumlara kapıyı kapatmış bulunuyor.

İşte onun için tarihselciler "Allah aslında birşey indirmiş sayılmaz" diyerek işi kökünden inkâr ediyorlar. 

İctihad değil, inkâr.

Eğer bir kimse Allah’ın indirdiği ile hükmetmek gerekir diye inanır ve bu inancını dile getirir, dil ile ikrar ederse, fakat onunla hükmetme imkânına sahip olduğu halde bunu yapmazsa, ayetlerde bildirildiği gibi, zalim ve fasık olur.

Fakat, “Ben bu konuda böyle düşünmüyorum. Her ne kadar Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde de Şeriat’e uyma emri varsa da, bence laiklik de fena değil, hatta daha iyi. O yüzden Şeriat’e ve Allah’ın indirdiği ile hükmetmeye lüzum yok” derse, iş amelî bir hata (zalimlik ve fasıklık) olmaktan çıkar, itikadî bir hata (küfür) haline gelir.

Ve o hatanın hükmünü de Allahu Teala (anlamazlıktan gelecek, laga luga yapıp bin dereden su getirerek işi sulandıracak sahtekârlar için) açıkça bildirmiş bulunuyor: 

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 5/44)

*

Söz konusu yazar, 21 Ocak tarihli yazısında da başka bir edebiyat meraklısından şöyle bir alıntı yapmıştı:

Bazı cemaatler, … Öyle bir karanlığa büründüler ki yarasalar sardı ruhlarını. Işıktan kaçıyorlar, dünyanın renklerini göremiyor, sadece ‘hocalarından’ duyduklarıyla yön belirliyorlar. Çok acı. Öyle bir karanlık mağara ki bu, nerede yarasa varsa hepsini içine çekiyor ve barındırıyor. O çevre içinde yetişenler de kulağıyla/hocalarından işittikleriyle yön bulan, gözleri kör birer yarasaya dönüyor. … Adam hem kör hem sağır hem zeka kusurlu ama inanılmaz özgüven sahibi.

Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok.

Sözlerinin sonu başını yalanlıyor.

İmdi, sen eğer sövüp saydığın kişilerden farklıysan, onların aksine, seninki dışındaki düşüncelerin de haklı olabileceğine ihtimal veriyorsan, “sadece hocalarından duyduklarıyla yön belirleyenlerin de haklı olabileceğine” ihtimal vermeli ve onlara küfretmekten vazgeçmelisin.

Bu kadarına bile aklın yetmiyorsa sana ne demek gerekir, ey insanoğlu insan (Yarasa demiyorum)?!

Aslında mezheplerin durumu tam da budur, mezhep mensupları hocalarından (İmam-ı Azam’dan, İmam Şafiî’den vs.) duyduklarıyla yön belirlemektedirler.

Fakat bu, ışıktan kaçan yarasa olmaları anlamına gelmiyor.

Tam aksine, birer misbah, birer çerağ olan peygamber varislerinin ışığıyla aydınlanmaları demek oluyor.

*

Hayrettin Karaman’ın “Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir” şeklindeki sözüne dönelim.

Karaman’ın, sanki herkes müçtehitmiş, ve sanki ortaya atılan her görüş, yorum ya da anlayış içtihat niteliği taşıyormuş gibi yazıp çizmesi anlaşılır birşey değil.

Allame Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyor (Çevirisi Guraba mecmuasında yayınlandı):

Kıyâsa (ictihada) gelince; bu bâbda da [zamanımızda ortaya çıkmış] birçok mefsedet vardır.

Kıyâsın (ictihadın) gerçek ma’nâsı şudur….

Evvelâ hakkında nass gelen işler hakkında düşünürüz, sıfatlarda ve keyfiyyetlerde onlara benzer olup da [Şeriat’te] hakkında açıkça konuşulmayıp susulmuş olan işleri ta’yîn ederiz ve sonra da bakarız: Hakkında nass gelen husûstaki hükmün binası [temeli] hâline gelen sıfat [özellik] nedir? Sonra bakarız: Galip zan ile bulduğumuz bu özellik, hakkında hüküm verilmemiş (açık nass bulunmayan) husûsta bulunmakta mıdır, bulunmamakta mıdır? Şâyet bulunuyorsa, hakkında nass gelen meselenin hükmünü, gelmeyen meseleye geçiririz (taşır, teşmil ederiz). …

İşte ictihadî ihtilaf böylesi meselelerde olur.

İctihadda, hakkında açık hüküm bulunan meseleye dokunulmaz.

Ondaki hüküm, illet (hükme medar olan sıfat), hakkında nass gelmemiş, hüküm indirilmemiş yeni bir meseleye tatbik edilmeye çalışılır. Hüküm cevaz (caizlik) de olabilir, haramlık da..

Ve burada insanın zannı/tahmini devreye girmektedir.

Ancak kişi, kendi zannını başkasına dayatamaz.

Kendi zannının doğru, başkasınınkinin yanlış olduğunu düşünür elbette, fakat kendi zannını "itiraz kabul etmeyen kesin doğru" ilan edemez.

Farklı ictihada saygı duyar.

Ancak bu, muhatabının usulüne uygun ictihad yapmış olması kayıt ve şartına bağlıdır.

Farklı görüşe (nasıl olursa olsun, farketmez denilerek) mutlak biçimde saygı duyulmaz.

Yani muhatabın görüşünün de bir nassa dayanıyor, böylece ictihad özelliği kazanıyor olması gerekir.

Eğer muhatabı hiçbir nassa dayanmadan kafadan hüküm veriyorsa, nassı devreden çıkarıyorsa, bu, ictihad değildir, düpedüz sapıklıktır.

Kendini bir tür “paralel tanrı” yaparak “paralel din” üretmektir.

Paralel devlet” olmaya kalkışanlara bile ağızlarına gelen her hakareti sıralayan, onları Cehennem’in en dibine gönderen, İblis’ten daha aşağılık kâfir ilan edenler, tekfirciliğin destanını yazanlar, nedense, mesele devletleri değil de İslam söz konusu olduğunda “Ayıp oluyor, lütfen kimseyi mürted ilan etmeyelim, kimseye kâfir demeyelim, ay tatlım tekfircilik bize yakışmaz” diyerek gerdan kıran çıtkırıldım kibar şehirlilere dönüşüyorlar.

Rol yapmaları gerektiğini unutup “oldukları gibi” görünmeye başladıkları zaman da tekrar asıllarına dönüp sövmeye başlıyorlar: Bedeviler, leşler, yarasalar..

*

Evet, hiçbir nassa dayanılmadan, ictihad usulüne riayet edilmeden ortaya atılan “paralel din”e saygı duyulmaz. 

Reddedilir. 

Ve bunun, işin mahiyetine göre dalalet ya da küfür olduğu söylenir.

Tarihselci güncellemeciler ve “Şeriat’a karşı laiklik” savunucuları, “paralel din” imalatçılarının başında gelmektedirler.

Bunlar, nasslardaki hükmü başka meselelere teşmil etmek için ictihad yapıyor değiller, nassların bizzat kendilerindeki hükmü ortadan kaldırıyorlar, yani nassı yok ve hükümsüz (batıl, butlanlıkla malul) kabul ediyorlar.

İşte bu “paralel din” icatçılığı küfrün ta kendisidir.

Kendi devletleri söz konusu olunca “paralel devlet”i ihanetin en büyüğü kabul edenler, İslam’ın kendi kul yapısı devletlerinden daha az değerli ve önemli olmadığını artık öğrenmeliler.

*

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şerîat’ın câiz görüp, usûlcülerin isbât ettikleri yani sâbit ve var kabûl ettikleri kıyâsın hakîkati işte budur. Şu hâlde nass hükmü isbât eden [var kılan], kıyâs ise sadece (gizlenmiş olanı) ortaya çıkarandır.

Şu anda insanların kullanmakta oldukları kıyâsa (yaptıkları sözde ictihada) gelince; o, … [Kur’an ve Sünnet’teki] hiçbir nassa dayanmayan katıksız bir re’ydir [kişisel görüştür]. O kadar ki, onlar şöyle diyorlar: “Bence bunun hükmü şöyledir. Benim kanaatime göre onun hükmü böyledir.”

Bu, aklen çirkin bir şeydir. Çünkü bu kendilerinin şâri’ler [Şeriat koyucular, yasa yapıcılar] olduğu iddiâsından başka bir şey değildir, ki bu, naklen de çirkindir.

… Kıyâsa olan ihtiyâc, ancak hakkında nass bulunmayan husûslardadır [Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur]. Hakkında nass gelen hükümlerdeki illetin [hükme medar olan etken sebebin] ortaya çıkarılmasına, ancak hakkında nass bulunmayan husûslara hükmü geçirmek için ihtiyâc duyulur. … Ancak bu insanlar, hakkında nass bulunan husûslarda kendi zanlarına göre hükmün illeti olarak belirledikleri noktayı (Ki kendi zanları olmaktan öteye gitmemektedir), başka bir meseleye değil, bizzat o nassa uygulamaktadırlar.

Böylece, Allahu Teala’ya ait kat'î/kesin olan bir hükmü, kendi yarım akıllarına (daha doğrusu akılsızlıklarına, heva ve heveslerine, nefsanî dürtülerine) dayanan zannî/tahminî bir gerekçe ile iptal etmektedirler.

Akıllarına göre, Allahu Teala’ya itaat etmeleri gerekmiyor, haşa Allahu Teala onlara itaat etmeli..

Üstelik, hükümlere medar olan illetler (makasıd, hikmet, maslahat) olarak öne sürdükleri şeyler de, mutlu bir tesadüf eseri hep Batılılar nezdinde makbul olan elastikî, nereye çekersen oraya uzayacak kaypak, esnek ve muğlak “evrensel ilke”ler oluyor.

Sonra da, sözde Kur’an’da buldukları makasıda (maksat, hikmet ve maslahatlara) dayanarak hüküm vaz’ ediyorlar (koyuyorlar), ve bu hükümler de yine tesadüf eseri tam da Batılı efendilerinin istediği tarzda oluyor.

*

Burada mevzubahis olan, farklı müctehidlerin, farklı ictihad sahiplerinin ihtilafı değildir.

Burada, tarihselci şişkin egoların muhalefet edip geçersiz saydığı hüküm, başka bir müctehid kulun ictihadı değil, bizzat Allahu Teala'nün hükmü.

Böylece Allahu Teala'ya şu denilmiş oluyor: "Sen bu hükmü verirken şu illetten hareket ettin ama, o illete göre verilecek hüküm öyle olmaz, yanılmışsın, şöyle hüküm vermen gerekiyordu.. Batılılar gibi hüküm vermeliydin."

Böylesi bir komedya ictihad değildir, inkârdır, küfürdür.

*

Merhum Tehanevî'yi dinlemeye devam edelim: 

İşte buradan üçüncü mefsedet ortaya çıkmaktadır ki, o da kıyâsın maksadı hakkındaki yanlışlıktır.

Şübhe yok ki kıyâsın asıl maksadı, hakkında nass bulunmayan meseleye hükmün taşınmasıdır. Yoksa hakkında nass bulunan mes’elede tasarruf ve değişiklik yapmak değil.

Dördüncü mefsedet, kıyâsa (ictihada) ehil olma (ilmî yeterlilik) ile ilgilidir. İnsanlardan kimisi, aramazdaki herkesin ictihâd ve kıyâsa ehil olduğunu zannetmektedir (Ortaya atılan her görüşe içtihat muamelesi yapmaktadırlar). …

Cidden açık olan şeylerdendir ki, herkes [dinî konularda] kıyâs yapmaya ehil olamaz. Çünkü … kıyâs ve ictihâdın benzeri şudur: Kanun maddelerinden bir maddede, madde hükmünün belli bir hâdiseye uygulanmasıdır. Herkes buna ehil olsa, hiçbir kimsenin hukuk tahsiline ihtiyâcı olmazdı. Zîrâ hukukçu ancak uzun bir hukuk tahsîli yaptıktan, kanunların kaynaklarına vakıf olduktan, o kanunların sahîh mefhûmlarını ve onlardan gözetilen maksadları iyice öğrendikten … sonra (böylesi bir yeterliliğe sahip olduğu diplomalar ve yeterlilik sınavlarıyla belgelendikten, ardından staj yaptıktan sonra) belli bir kanun maddesini bir davâya uygulamaktadır. …

Şimdi ictihâda ehil bir kimse var mıdır, yok mudur?

Bu, mukallidlerle [bir mezhebe uyanlarla] mukallid olmayanlar [kendi içtihadıyla hareket eden müçtehitler] arasında ayrı bir mes’eledir.

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat da şöyle bir açıklama yapmaktadır:

… Sadru’s-şerîa, et-Tenkîh’te Nesefî’den naklen şöyle dedi: …

“Sahîh olan şöyle denilmesidir: Kıyâs, zikri geçen iki şeyden (olaydan, durumdan) hükmü açıklanmış birisinin hükmünün, diğerinde bulunan benzer illet sebebiyle onda da açığa çıkarılmasıdırİsbât etmek [var kılmak] ve tahsîl etmek [elde etmek] değil de ‘açığa çıkarmak’ lafzı seçilmiştir. Çünkü isbât [var kılma] kıyâs eden [müçtehid] tarafından değil, Allah Teâlâ tarafındandır. Çünki kıyâs edenin isbât ve tahsîl yetkisi yoktur. Çünki kıyâs, kıyâs edenin işidir. O da kıyâs edenin Allah’ın hükmünün böyle olduğunu, illetinin de şöyle olduğunu (zannıyla) bildirmesi ve açığa çıkarmasıdır. İllet [hükmü belirtilmiş olan asılda olduğu gibi, asla nisbetle ayrıntı durumunda olan] fer’de de mevcûddur. Dolayısıyla hüküm onda da sâbittir. Burada ‘hükmün gibisi’ ve ‘illetin gibisi’ lafızları seçilmiştir. Çünkü helâlllik, harâmlık, vâciblik ve câizlik hükmünün ayn’ı, yani kendisi, aslın (hükmü nasla bildirilmiş konunun) vasfıdır (ictihadda bulunulan konuda ancak 'onun gibi, ona benziyor' denilebilir, tam bir kesinlikten söz edilemez, belirlenen illet için de 'illetin gibisi' denilebilir). ….” …

Musannif (et-Tehânevî) -rh. a.- şunu murâd etmiştir. Asrımızdaki insanlar Şerîat’teki kıyâsla kıyâs yapmamaktadırlar. Onlar sadece kendi [İslam’la alâkasız] görüşlerini ve nefsânî arzularını kıyâs saymaktadırlar. Bu da kendilerini şerîat getiren (insanlar için haşa Allah gibi hüküm koyan, yasa yapan) kimseler olarak görme ve göstermelerinin ta kendisidir. ...

Sonra [kişisel] re’y/görüş, nefsânî arzu ve bâtıl kıyâs hakkında âyetler ve hadîsler gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Hevâya uyma, aksi takdîrde o seni Allah’ın yolundan saptırır.’ (Sâd, 26) 

Allah Teâlâ yine şöyle buyurdu: ‘Gördün mü sen o hevâsını tanrı edinen ve Allah’ın ilmine istinâden şaşırtıp da kulağına ve kalbine mühür vurduğu, gözüne, perde gerdiği kimseyi? Allah’dan sonra ona kim hidâyet edebilir? Nasîhat alsanız ya.’ [Câsiye, 23]

*

Tekrar Karaman’ın sözüne dönelim:

“Farklı içtihadı (görüşü, yorumu, anlayışı) dine eşdeğer saymak ve doğruyu, içtihadlardan birinin tekeline vermek Müslümanca bir yaklaşım ve davranış biçimi değildir.”

Mesela, Taliban’ın eğitim politikasını alalım..

Afganistan İslam Emirliği bir karar aldı, konulmuş olan kurallara uyulmamasını gerekçe göstererek kız öğrencilerin üniversiteye devamını bir yıl süreyle durdurdu.

Kız ve erkek öğrencilerin ihtilatı, tesettür ve eğitim için aileden uzakta yaşama gibi hususlarda çekincelerinin bulunduğunu belirtti.

Ve buna karşı “büyük Türk büyükleri” hemen ahkâm kesmeye başladılar.

Cumhurbaşkanlığı mürettebatından İbrahim Kalın bunun İslam’ın ruhuna aykırı olduğunu ilan etti.

Hayrettin Karaman'ın bu "müçtehid"e ayar vermesini, “Kendi içtihadını dine eşdeğer sayman yakışık almadı İbrahim, bu yaptığın müslümana yakışmaz” demesini bekledik..

Demedi..

Hâlâ bekliyoruz.  

Ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu İslam Emirliği’nin kararı için “İnsanî de değil, İslamî de değil” dedi.

Biz yine Hayrettin efendiden bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı gelir mi diye kulak kabarttık..

Gelmedi..

“Kardeşim Mevlüt, İslamî değil de ne demek, kendi içtihadını dine eşdeğer saymak da ne oluyor!” demedi.

Daha sonra ise Cumhurbaşkanı Erdoğan sahnede boy gösterdi.

Aynen şunu dedi:

"Afganistan'da son dönemdeki özellikle başörtülü kızların üniversitelerde, okullarda okutulmasını engelleme anlayışını gayri insani, gayri İslami buluyoruz Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır. Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın. İslam böyle bir şeyi kabul etmiyor."

Seçilen kelimelere bakılırsa, Taliban kızları başlarını örttükleri için cezalandırıyor diye düşünmemiz gerekiyor.

Ardından emir veriyor: Bu kızlar burada eğitim, öğretimini almalıdır.

Özgüveninin tavan yapmış olduğu, diplomatik teamülleri hiçe sayarak emir vermesinden, adamlara çocuk muamelesi yapmasından belli.. Ama onunla sınırlı değil..

"Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok" ki, "Onlara mani bir şeyi kimse İslam'la bize tanımlamasın, anlatmasın" diyor.

Kendisinin bu konudaki görüşü "din ile eşdeğer".. 

"Bu Taliban da boş değil.. Bunların da büyük alimleri, köklü medreseleri mevcut, aralarında ömrü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçmiş yaşlı başlı müderrisler var" demiyor.

Onlara zır cahil, terbiye edilmesi gereken bedevi muamelesi yapıyor.

Bu üslupla konuşan adam, kimbilir kaç tane tefsir kitabını yalayıp yutmuş olmalıdır. Zemahşerî'yi, Elmalılı Hamdi Hoca'yı okutacak seviyeye mutlaka gelmiştir.

Arapça'sı da mutlaka süperdir, değil sarf ve nahivini, belagatini bile yalayıp yutmuştur. 

Hadîs kitabı bırakmamış hepsini okumuştur.

Usul kitapları dersen zaten hepsini biliyordur.

Binlerce kitap okumuş, hepsinin altından girip üstünden çıkmıştır.

Son 40 yılda bir tane ciddi kitabı bile başından sonuna kadar okuma zahmetine katlanmamış zamane siyasetçileri gibi laga lugayla vakit geçirmemiştir.

Böyle üst perdeden konuştuğuna göre öyle olmalı.. Bu üsluba böyle bir müktesebat yakışır.

Muhataplarına şunu demeye getiriyor: Ben herşeyin en iyisini biliyorum, tek doğru benim doğrum. Sizin benim görüşüme karşı ortaya sürebileceğiniz argümanları bile daha baştan biliyorum, o yüzden sizi dinlemek bile istemiyorum. Çünkü benim bildiğimin dışında birşey biliyor olmanız münkün değil. Diyelim ki biliyorsunuz, doğru olması mümkün değil.

Evet, sözleri ve sözlerinden çıkan anlam Hayrettin Karaman'ınkiyle çelişiyor.

Onun bu lafları üzerine gözlerimiz yine Hayrettin efendiyi aradı, “Tayyip Bey, din kardeşiyiz, kendi içtihadını İslam’a eşdeğer sayman olacak şey değil.. Müslümana yakışmaz” demesini bekledik.

Yine ses çıkmadı. Tıs yok.

*

İmdi, Erdoğan ve şürekâsı işlerine gelmeyince böyle herkesin ya kendisini ya da görüşünü İslam’dan ihraç ediyorlar.

Fethullahçılara, DEAŞ’a filan “Bunlar müslüman değil” demelerine, onları “günahkâr müslüman, sapıtmış bid’atçi, zalim katiller” filan bile saymamalarına, ana avrat dümdüz tekfir etmelerine, kendi yandaşlarının 100 binlerce Fethullahçıya PİÇler diyerek sövmelerini beşuş bir çehreyle seyretmelerine alışmıştık.

Fakat, bu İslam’dan ihraç ameliyesini Taliban’a karşı bile sergilemeye başladılar.

Buna karşılık, kendilerinin eylem ve söylemleri için birisi çıkıp “Bu İslamî değil, bunun İslam’da yeri yok, bu gayri İslamî, bunu da kafadan atarak söylemiyoruz, delilimiz şu” dediğinde hemen yandaşları feryad ü figan kopartıyorlar: “Bedeviler, leşler, yarasalar, içtihat, dine eşdeğer, tekel, tekfir, mürted, laga luga, kem küm, glu glu..”

*

İmdi, bu müçtehitmiş gibi ahkâm kesen şahısların dayandıkları argümanların neler olduğunu biliyoruz..

İlmin kadın erkek herkese farz olması, beşikten mezara kadar ilim tahsili gibi hususlar..

Taliban’ı eleştirirken bunlara mutlak (kayıt ve şarttan azade, sınır tanımayan) bir anlam yüklüyorlar.

Sanki modern çağda ilim adı verilen her “bilimsel disiplin” İslam’ın “ilim” tanımının içine giriyormuş gibi konuşuyorlar.

İkincisi, farz-ı ayn ile farz-ı kifaye ayrımı yapmıyorlar.

Batılıların bilim adını verdikleri bazı meşgalelerin farz veya vacip değil mübah olabileceğini, bazılarının da düpedüz haram olduğunu görmezden geliyorlar.

Onlar için faydalı-faydasız ilim ayrımı da yok gibi görünüyor.

Mesela kimya da bir bilim dalı.. Kimya öğrenimi görmek herkese farz mıdır?! Kimyayı herkes beşikten mezara kadar öğrenmek zorunda mıdır?!

Mesela astronomi tahsili görmek herkese farz mı?!

Herkesin beşikten mezara kadar astronot olma çabası içinde olması mı gerekiyor?!

Türkiye’nin üniversitelerinde “arıcılık” gibi bölümler de var. Erdoğan beşikten mezara kadar arıcılık eğitimi almadığı için günah mı işlemiş oluyor?!

“Güzel sanatlar”, tiyatroculuk, bale filan da üniversitelerde bilim diye okutuluyor. Erdoğan buralara devam edip saz çalmayı öğrenmediği, heykel yapmaya çalışmadığı, vals yapmayı öğrenmediği için “İlim kadın erkek herkese farzdır” emrine aykırı mı hareket etmiş oluyor?!

Bale kadın erkek herkese farz mıdır?!

*

İmdi, “İlim kadın erkek herkese farzdır” ve “Beşikten mezara kadar ilim öğrenilmelidir” deyip bunları ambalaj kâğıdı gibi kullanarak kendi heva ve heveslerinizi, arzularınızı, şartlanmalarınızı, Batılılardan ithal ettiğiniz hurafeleri bunlara sararsanız size şu denilir:

Eğer, meseleyi bu şekilde ele alırsanız, mesela tıp okuyup hekimlik öğrenmek isteyen hiç kimseyi tıp fakültelerinin önünden geri çevirmemeniz gerekir.

“Tamam da, ben herkesi buralara almıyorum, bazı şartlarım var, yönetmelik var” diyorsanız, Taliban’ın da bazı şartlar öne sürebileceğini kabul etmek durumundasınızdır.

Eğer eğitim söz konusu olduğunda başka hiçbir şartın değeri yoksa, değil imtihana sokup başarılı olmasını isteme, ilkokul diploması bile istememeniz, kadın erkek, yaşlı genç, diplomalı diplomasız demeden herkesin talep ettiğinde tıp fakültesine kaydolmasına izin vermeniz gerekir.

Neden?

Şundan, sizin anlayışınız çerçevesinde eğitim sadece diplomalılara ya da imtihana girenlere değil, herkese her durumda farz.. Ve dolayısıyla herkesin hakkı..

Devletin bunu (kendi kafasından koyduğu diplomalılık, başkalarıyla yarışıp onları imtihanda geçme gibi) birtakım şartlar öne sürerek kısıtlaması İslam’a aykırı..

Sizin yaklaşımınız çerçevesinde durum bu..

*

Taliban ne diyor?

Şunu: Eğitimi, İslam’ın başka emirlerini çiğnemeden (bizim yasal düzenlemelerimize, mevzuatımıza göre suç işlemeden) alacaksınız.

Hepsi bu..

Ve size göre bu, İslam'a aykırı..

Allah akıl fikir versin!

* * *

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

(https://archive.org/details/texts?tab=collection&query=%22seyfi+say%22)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Dinlerarası Diyalogtan İslam-Darwinizm Diyaloğuna

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."