TARİHSELCİLİK KATKISIZ VE KATIKSIZ KÜFÜRDÜR.. İCTİHAD DEĞİL İNKÂRDIR.. İŞTE İTİRAFLARI

 





Bir önceki yazıda, büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî’nin (Tanevî) (1863-1943), bir konferansından alıntı yapmıştık.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Tehanevî’nin (Türkçe tercümesi Guraba Mecmuası’nda yayınlanan konferansında geçen) ifadeleri şöyleydi:

Bu mevzûda birtakım kimseler hatâya düşmüşler ve hükümlere maksad ve hedef olarak i’tikâd etmemişler, aksine kendi görüşlerine göre her bir hükmü belli bir hikmete [makasıd-ı şerîa bağlamında maksada] bağlamışlar ve bu hikmetleri temel hedef olarak kabûl etmişler, o iddiâ edilen hikmetleri [zanlarınca] başka yollarla [hükümlerdeki güncellemelerle] elde etmek sûretiyle şu hükümlere [Şeriat hükümlerine] kendilerini muhtâc saymamışlar ve hükümleri kökünden iptal etmişlerdir. 

Tarihselcilik mezhebini benimseyen yahudi-hristiyan taklitçisi yerli milli modernist ilahiyatçıların yapmak istedikleri şey budur.

Bazıları da özellikle İmam Şatıbî‘ye referansta bulunarak “makasıd-ı Şerîa(t)” (Şeriat’in gayeleri) kavramının ardına saklanıyor, bu makasıd meselesini istismar ediyorlar.

Gerçekte İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat‘ı ile el-İ’tisam‘ı onların bozuk inançlarını destekleyecek herhangi birşey içermemektedir.

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bunlar, namazı ahlâk ve nefsi terbiye etmek, abdesti temizlik, orucu hayvânî güçlerin dengelendirilmesi, zekâtı ilerleme ve kalkınma vesîlelerini elde edemeyen [yoksul] kimselere yardımcı olmak, haccı medenîlerin bir araya gelmesi, … Kur’ân okumayı ma’nâları bilmek, duâyı nefis huzûru ve tesellisi, “Allah’ın kelimesini [sözünü] yükseltme”yi [îlâ-yı kelimetillah] emniyet ve hürriyetin te’mini hikmetlerine bağlamışlar ve bunları o ibâdetlerin maslahatları ve hikmetleri olarak kabûl etmişlerdir.

maslahatlara ihtiyâç kalmayınca, yâhud onları başka sebeb ve yollarla elde edince [elde ettiklerini düşününce] hükümleri [Şeriat’i] ortadan kaldırmışlardır. Nefis, şu maslahatların meydana gelmesini bekleme husûsunda bir genişlik bulunca onları [hükümleri, emir ve yasakları] tamamıyla terk etmiştir….

Tehanevî bu şekilde durum tesbiti yaptıktan sonra değerlendirme ve tenkid faslına geçiyor.

Şöyle diyor:

… re’y [kişisel görüş] ile illet yani hükmün dayandığı temel sebep beyân etmekte birçok zararlar vardır.

Onlardan bir tanesi; hükümlerde değiştirme yapmak ve tasarrufta bulunmaktır [güncelleme].

Nitekim insanlardan bazısı kurbanlarda bunu işlemişler ve şöyle demişlerdir: “Kurban kesmekten maksad sadece infaktır [geçim yardımı]. O zaman [İslam’ın ilk döneminde] infaka davarlarla ihtiyâc hâsıl olduğundan dolayı hayvanları kesmekle emrolundular. Fakat günümüzde insanlar paraya ihtiyâc duymaktadırlar. Dolayısıyla hükmün değiştirilmesi gerekir. [Kurban keseceğine para yardımı yap.]”

Durum şu: Olaya böyle makasıd, maslahat ve hikmet kavramlarıyla bakılınca ve bireylerin aklı bunları tüm boyutlarıyla anlama ve onların gerçekleşmesini sağlayacak başka yollar bulma konusunda yeterli görülünce geriye “hukukî düzenleme” diye birşey kalmıyor.. 

Herşey “ahlâkî” öğüt ya da ilkelere dönüşüyor.

“Dürüst ol, temiz ol, haksızlık yapma, yardımsever ol, topluma karşı sorumluluklarını yerine getir, bilgini artır, nefsine hakim ol, ahlâkını güzelleştir, terbiyeli ol, adil ol!” denilmiş gibi oluyor.

Peki bunları sağlayacak davranış biçimleri nelerdir, mesela yardımseverliğin dozu, ölçüsü, edebi erkânı nedir?

Cevap şu oluyor: “Ona kendin karar ver, aklını kullanıp zaman ve zemine göre yol yordam bul ve onu yap.”

Böylece olay sübjektif/öznel/indî hale geliyor.

Daha doğrusu nefsanî..

İşte bu, insanın heva ve hevesine tabi olmasıdır.

*

Böylesi bir durumda mesela bir zengin, "Fakirlere zekât vermek onları tembelliğe ve asalaklığa alıştırmaktır. Asıl yardım, onlara, herkes için ancak kendi emeğinin ve çalışmasının karşılığının bulunduğu bilincini kazandırmak, kendi gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamaktır. Zekât, bu yüzleşmeye engel olur" diye demagoji yapabilir. 

O yüzden, insan için, içi boş maslahat, maksad ve hikmet edebiyatı yeterli olmaz.

Bazı konularda yoruma ve edebiyata kapalı, kesin, itiraz kabul etmeyen, tartışılamaz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ilahî emirlere ihtiyaç vardır. 

"Hayır, insan aklı herşeyi tartışabilir" diyen tarihselci yalancı pehlivanlar, naylon arslanlar ve üfürükten kaplanlar, istiyorlarsa bu laik (siyasal dinsiz) düzenin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî dayatmalarını "akıl, hikmet ve maslahat" adına tartışabilirler.

Ancak, tartışma bu vadiye gelince, laik efendileri karşısında onların, sahiplerinin ayakkabılarını yalayan uyuz köpekleri hatırlatan bir omurgasızlık ya da sürüngenlik sergiledikleri görülüyor.

Hatta o uyuz köpekler, "Çok şükür ki bu tarihselciler kadar düşmedik" diyor olabilirler.

*

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… Bir kimse [mesela] namazın rekatlarındaki hikmeti zikretmeye muktedir olabilir mi? Şâyet akıl bu işleri üstlenebilecek olsaydı, peygamber gönderilmesine elbette ihtiyâç duyulmazdı. Bilhassa her bir asırda ve mekânda akıl ve hikmet sâhibi [insanlar, peygamberler mevcut olmasa da] bulunmuştur. [Dolayısıyla peygamberlere, kitaplara, spesifik emir ve yasaklara gerek kalmamaktadır; akıl ve hikmet sahibi kişiler bunları zaten bulacaktır.]

Böylece din, tamamen dünyevî/seküler birşeye dönüşmektedir.

Bu, dolaylı olarak dinin lüzumsuz birşey olduğunu, indirilmiş kitaplara ve gönderilmiş peygamberlere gerek olmadığını savunmaktır.

Çünkü ahlâkî ilkeler konusunda insanların uzlaşması zor birşey değildir, kolayca uzlaşırlar.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun, temiz olmasa bile temizlikten yana olduğunu görürsünüz, kimse temizlik karşıtlığı yapmaz.

Ancak, neyin temizlik olduğu, temizliğin nasıl sağlanacağı, nelerin temizleyici kabul edileceği konusunda insanlar arasında yüzde yüz nisbetinde uzlaşma sağlanması mümkün değildir.

Öyle ki, insanlar arasından köpeğiyle aynı kaptan yemek yiyip bunu temizliğe aykırı saymayan da çıkar, kapı kollarını bile mendille açan da.

İşte burada insan aklı yeterli olsaydı, insanların “Aklın yolu birdir” diyerek ittifak etmeleri gerekirdi.

Oysa onlar, sadece “Temizlik iyidir” hükmünde ittifak edebilirler, neyin temizlik olduğu ya da temizliğin nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir zaman salt akılla aynı anlayışı benimseyemezler.

*

Böylesi bir durumda ihtilaf eden tarafların hepsinin haklı olması mümkün değildir.

Ancak, hepsi birden haksız olabilirler, bu mümkündür. 

Yani ihtilaf edenlerin, kendi kafalarından bir temizlik anlayışı geliştirenlerin hepsi de gerçek temizliği anlamamış olabilirler.

İşte burada vahyin (kitapların ve peygamberlerin) yol göstericiliğine ihtiyaç vardır.

Allahu Teala, insanların akıl yürüterek bulabilecekleri ve ihtilafa düşseler bile bunun önem arzetmeyeceği durumlar hakkında genelde hüküm indirmemiştir.

Bunlarda insanlar serbesttir. Fakat (mesela miras taksimi gibi çok kavga ve ihtilaflara neden olan) bazı konularda verilecek hükmü insanlara bırakmamıştır.

Bazı konularda ise Allahu Teala, işin esası ve özü noktasında değil fakat ayrıntıda ihtilafa düşmelerine izin vermiştir.

İctihadî konular böyledir. 

Mesela abdesti bozan durumlar konusunda (Hanefî ve Şafiîler arasında olduğu gibi) küçük ihtilaflar vardır, fakat namaz için abdestin farz olması, abdestin mesela süt veya şarapla değil de suyla alınması, belli azaların yıkanması gibi hususlarda (işin esasında) ihtilaf yoktur.

Böylesi durumlarda her ne kadar ihtilaf eden taraflardan sadece biri isabet ediyor olsa da, hatalı tarafların görüşleri de reddedilmemektedir.

Ancak, bu, söz konusu (görünüşe göre isabetli olması da muhtemel) hatalı görüşlerin, salt “akla” dayanmamasına, Kitap ve Sünnet’in yorumlarından bir yorum olmalarına, Kitap ve Sünnet’ten bir dayanaklarının, bir temellerinin bulunmasına bağlıdır.

*

Buna karşılık, Fazlur Rahman gibi tarihselci modernistler mesela hırsızlığın cezasını bildiren ayet gibi ayetler söz konusu olduğunda, o ayetlere sırt çevirmekte, kaldırıp atmaktadırlar.

Burada hırsızın bir şekilde cezalandırılması gerektiğini kabul etmeleri, Kur’an’ın hükmünü kabul etmeleri anlamına gelmez, çünkü bu cezalandırmanın yapılması gerektiği zaten bütün insanlar tarafından kabul edilen birşeydir.

“Olsun, hırsızlık iyi birşeydir, mesela gelip benim eşyalarımı alıp götürsünler” diyene rastlayamazsınız.

Tarihselci modernistler bu noktada Kur’an’a değil, insanların ortak kabulüne, (hiçbir toplumun itiraz etmediği, insanlığın "ortak aklı"nın ürünü) evrensel bir ahlâkî ilkeye dayanmaktadırlar.

Bir budist Japon, mecusi İranlı, putperest vahşi, ilkel Afrikalı, göçebe yörük ya da kızılderili için de hırsızlık cezayı gerektiren bir suçtur.

Bu noktada Kur’an’ı inkâr etmiş olmak için “Hırsızlık caiz olmalıdır” diyecek halleri yok, onun cezayı gerektirdiğini zaten inkâr edemezler.

İnkâr edebilecekleri şey sadece hırsızlığın cezasına (cezanın şekline) ilişkin Kur’an hükmüdür.

*

Ve bunu büyük bir aşk, şevk ve gayretle, kusursuz bir biçimde yapmaktadırlar.

Hal böyleyken “Ama onlar da hırsızlığın cezalandırılması gerektiğini kabul ediyorlar, Kur’an ayetinin ruhuna karşı çıkmıyorlar” diye bir itirazda bulunulmasının bir anlamı yoktur.

Çünkü bu kadarını müslümanıyla, gâvuruyla herkes kabul ediyor. Hatta hırsız çeteleri bile birbirlerinden çalmayı cezalandırılması gereken bir eylem olarak görürler.

Kur’an’ın (hırsızlık örneğindeki gibi) açık bir hükmü konusunda insanın kendisini iptal edip değiştirme konumunda görmesi; tanrılık taslaması, kendi şahsını haşa Allahu Teala’ya ortak hale getirmesi anlamına gelir.

Küfrün daniskasıdır.

*

Evet, insanlar, ahlâkî ilkeler konusunda, bunlar soyut fikirler olarak kaldıkları sürece ittifak edip uzlaşırlar.

Herkes temizlikten, dürüstlükten, adaletten vs. yanadır da, “Temizlik nedir, dürüstlük nedir, adalet nedir, bunlar nasıl sağlanır?” diye, tartışma müşahhas/somut alana kaydırıldığında anlaşmazlık başgösterir.

Ve insanlar birbirlerine itiraz etmeye başlarlar.

Hatta iş kavgaya kadar varır.

Makasıd, hikmet, maslahat edebiyatı yapan modernist tarihselci soytarılık meraklıları bunun istisnası değil.

Hatta daha beter durumdalar.

Mesela, Mehmet Dağ ile Mehmet AydınFazlur Rahman’dan tercüme ettikleri İslam adlı kitaba yazdıkları sunuş/girişte, bu münafık yazarın bir düşüncesini paylaşıyorlar. Ona göre, çok evlilik, kölelik vb. konularda Kur’an, “ahlakî ideal”den kısmî bir taviz vermiştirmiş. (s. xxx)

Yine Fazlur Rahman’a göre, “hiçbir kutsal metin anlama ve yorum süzgecinden geçmeden hayata tatbik edilemez ve hiçbir yorum ve anlam da mutlak olamaz”. (A.y.

Bu durumda Fazlur Rahman’ın yaptığı yorum da mutlak olamaz elbette. 

Fakat Batılıların zihniyetinin bekçi köpeği olmayı insanlık şeref ve haysiyetine üstün tutan bu satılmış tip, Allah’ı ahlâkî idealden taviz vermekle suçlama cinayetini işleyebilmektedir.

Mehmet Dağ ve Mehmet Aydın adlı, kendilerini kepaze budalalar listesine kaydettirmek için çırpınan tipler de bunu hikmetli bir sözmüş gibi (itiraz etmeden) nakledebiliyorlar. (Ki bu Mehmet Aydın adlı prof. unvanlı balon pırasasör, bir dönem Akparti’nin muteber adamıydı.) 

*

İşte bu taviz iddiası, Fazlur Rahman adlı gâvur beslemesinin, Kur’an‘ın bazı hükümlerinin mutlak olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. 

Çünkü poligami ve kölelik konusunda Kur’an‘da mutlak bir anlam ve yorum meydana çıkmıyorsa, Fazlur Rahman’ın, Allah’ı (c.c.) ahlakî idealden taviz vermekle suçlamak yerine bir başka yorumu ortaya koyabilmesi gerekirdi.

Koyamadığı içindir ki, Kur’an’ın ilgili ayetlerinin anlamını (başka yorumlara imkân vermeyecek ölçüde) “kesin” kabul etmekte ve onların, kendisine göre süzgeçten geçirileceği “mutlak” (farklı biçimde yorumlanamayacak, kayıt ve şart altına alınamayacak) bir alan icad etmektedirAhlakî ideal.

Peki bu uyduruk ahlakî idealin gerçekten ideal olduğunun ve mutlak bir niteliğe sahip bulunduğunun delili nedir? 

Kur’an ve Sünnet nassları mı?

Değil, zaten Fazlur Rahman ahlakî ideali Kur’an ve Sünnet’ten çıkartıyor olsa, Kur’an’ı ahlakî idealden taviz vermekle suçlayamazdı. 

O halde Fazlur Rahman için ahlakî idealin tek kaynağı olabilir: Kendisi, kendi heva ve hevesi.

Daha doğrusu, taptığı, bir köpek gibi sadakatle hizmet etmek için kapılarında yaltaklandığı ateist-hristiyan kırması Batılının çağdaş (çağımıza özgü) sapık zihniyeti.

Adamın itaat ettiği tanrısı Allahu Teala değil, Batılı şeytanların izindeki nefsanî dürtüleri, heva ve hevesi..

Ve, ahlâkî ideal adını verdiği bu heva ve heves putunu mutlak kabul ediyor.

İşte Ankara Ekolü denilen "en kara", çapsız, üyelerini ilim zihniyeti açısından psikolojik yaşları 10'u geçmeyen taklitçilerin oluşturduğu "palyaçoluk namzetleri kumpanyası"nın, "aklı"na hayranlık duyup peşinden gittiği adam bu..

Bu küfrü açık münafık..

*

Ve burası, tarihselci modernistlerin Kur’an’ı inkâr eden kâfirler olarak arz-ı endam ettikleri, küfre düştükleri yerdir..

Onlardan bazısı, mesela prof. unvanlı pırasasörlerden Mustafa Öztürk ve Ömer Özsoy gibiler, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını açıkça söylerken, asıl büyük kitle, görünüşe göre, münafıklık yapmakta, gerçek inançlarını söylememektedirler. 

Çünkü, Mustafa Öztürk gibilerin yanında yer almaya devam etmekte, bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı kabilinden de olsa onlara itiraz etmemektedirler. "Sükut ikrardan gelir" kaziyesini hatırlatır şekilde susmaktadırlar.

Burada şunu da belirtelim: Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını söylemelerine rağmen Mustafa ile Ömer gibi "en kara"lıkta zirveyi yakalamış katran karası nursuz tiplerin küfre düşmeyeceğine inananlar da küfre düşerler.

Ayrıca, İslam’ı güncelleme, İslam’ın ruhu vs. edebiyatı yapan, zorda kalınca kıvıran birilerinin de perde arkasından bunlara destek vermekte olduklarının farkındayız.

Milletten tepki görmemek için mazruflarını saklıyor, medyadaki uşaklarına çemkirme vazifesi vermekle yetiniyorlar, kendileri saklanıyorlar.

Fakat Allahu Azîmüşşan ne yaptıklarını görüyor.


ESKİ BİR YAHUDİ HASTALIĞI: TARİHSELCİLİK VE GÜNCELLEMECİLİK

 



Büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî (Tanevî) (1863-1943), el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış bir konferansında bu tarihselcilik-güncellemecilik safsatasını büyük bir vukufla ele almış durumda.

Tercümesi Guraba Mecmuası tarafından yayınlanan bu konferansında şöyle diyor:

Bu mevzûda birtakım kimseler hatâya düşmüşler ve hükümlere maksad ve hedef olarak i’tikâd etmemişler, aksine kendi görüşlerine göre her bir hükmü belli bir hikmete [makasıd-ı şerîa bağlamında maksada] bağlamışlar ve bu hikmetleri temel hedef olarak kabûl etmişler, o iddiâ edilen hikmetleri [zanlarınca] başka yollarla [hükümlerdeki güncellemelerle] elde etmek sûretiyle şu hükümlere [Şeriat hükümlerine] kendilerini muhtâc saymamışlar ve hükümleri kökünden iptal etmişlerdir. 

Mesela, Hırsızın elinin kesilmesinden maksat nedir, hırsızlığın önlenmesidir, o halde biz, bu çağa uygun bir ceza ile hırsızlığı önleyebiliriz. Önemli olan cezanın hikmetidir, ondan gözetilen maksattır” demişlerdir.

Böylesi bir hikmet anlayışı, hikmetsizliğin ta kendisidir.

Bu mesela, bir subayın, komutanının verdiği emri, “Bu emirden maksat nedir, şudur, o zaman o gayeyi gerçekleştirecek başka birşey yapabilirim. Zaten ben bizim bu angut komutandan daha zekiyim, ben ondan daha iyi bir çare bulurum” diyerek yapmamasına, değiştirmesine benzer.

Böyle biri barış zamanında disiplinsizlikten yargılanır ve ağır cezaya çarptırılır. Savaş zamanında ise Divan-ı Harp’te yargılanıp idam edilebilir.

*

Ya da bu, mesela bir lise tarih öğretmeninin şöyle demesine benzer: “Bu dersten maksat ne, öğrencilerin tarih öğrenmesi.. Ben tarihi de, tarihçiliği de, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okutulması emrini verdiği kitabın yazarlarından daha iyi biliyorum. O yüzden bu kitabı okutmayacağım, müfredatı da değiştireceğim, kendim eşsiz bilgimi konuşturarak farklı şeyler anlatacağım.”

Bunu yapan bir öğretmen, meslekten ihraç edilir, atılır.

Hemen her meslekte durum budur.

*

Bu hikmet ve maksat takıntısı, tarikatlarda da sapmalara ve arızalara yol açmıştır.

Mesela, Allahu Teala’yı anmak, O’nu zikretmek, O’na ibadet etmek, “maksad” ve “hikmet”in bizzat kendisiyken, o ibadet ve zikirlerle ulaşılacak birtakım manevî makam vs. hedeflerinden söz edilmesi birçok kişinin “ihlas”ı kaybetmesine ve sapıtmasına yol açmıştır.

Allahu Teala’ya ibadet ederek, O’nu zikrederek ulaşılacak (Allah'a itaat eden, şükreden bir kul olmaktan daha değerli kabul edilebilecek) bir makam yoktur, Allah’ı (ihlasla, insanlara gösterme derdi olmadan) anmak ve O’na ibadet etmek, zaten makamların en yücesidir.

Allah’a ibadet eden, O’nu zikreden, emir ve yasaklarına uyan bir kul olmuşsan, mesele bitmiştir. Bundan daha büyük bir makam da yoktur, bunun ötesinde bir maksat ve hikmet de yoktur.

Aslî, temel maksad ve hikmet, Allah’a ibadet etmekten ibarettir, Allahu Teala insanları bunun için yaratmıştır. Cennet arzusu ve Cehennem korkusu, dünya ve ahirette Allahu Teala'nın lütfuna mazhar olmak gibi şeyler, bu maksadın gerçekleşmesinde bir vasıtadır, teşvik edici araçtır. 

Ve Allah’a itaat, O’nun emir ve yasaklarına uymaktan ibarettir.

“Maksat ve hikmet Allah’ın rızası, iyi bir kul olma, o halde ben bunu dini güncelleme suretiyle icat ettiğim yeni yollarla da gerçekleştirebilirim” dediğin anda artık senin tarikatın, Şeytan tarikatı haline gelmiş demektir.

*

Dinde tarihsellik safsatasının ardına saklanarak güncelleme yapmanın küfrün ta kendisi olduğuna şu ayet-i kerîme delildir:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar? Sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, en kara Ankara Ekolü mensupları gibi modernist soytarıların hayranlık duyduğu tarihselci yaklaşımın asıl mucitlerinin Yahudiler olduğunu gösteriyor.

Adamlar Tevrat’ı resmen tarihselci bir bakış açısıyla yorumlamışlar. Tek kusurları bunun felsefesini yapmamış ve kavram geliştirmemiş olmaları.

Yaptıkları şeyin adını koymamışlar. Bunu lüzumsuz görmüşler.

Adamlar hâl ehliymiş, kâl (laf) ehli değil.

Edebiyat yapmak yerine yaşıyorlarmış.

Hani derler ya, “Vaaz etme, nutuk çekme, hayatınla örnek ol!”, bunlar da tarihselcilik konusunda gevezelik etmek, teoriyle vakit öldürmek yerine işin pratiğiyle meşgul olmuşlar.

Böylece, “güncelleme” yapması için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gitmişler.

Adamlar zamanımızın “bağnaz ve yobaz” müslüman âlimleri gibi “aciz” değillermiş, 2 bin sene öncesinin hükümlerinin aynen uygulanamayacağını, güncelleme yapmak gerektiğini anlamışlar. (Meseleye Recep Tayyip Erdoğan gibi bakarsanız durum bu.)

Sonuçta bir şehirde, Medine’de yaşıyorlar; tıpkı günümüzün sonradan görme Erdoğancıları gibi şehirliler, medeniyet görmüşler.. Köylü ya da bedevî değiller.

*

Ancak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, o “şehirli yahudiliğe” karşı “eski köylü yahudiliğin” yanında durmuş.

Tevrat’taki hükümleri güncelleyemezsiniz demiş.

Kendisine hüküm vermesi için başvurdukları mesele, bir zina davası..

Tevrat’a göre, zanilerin recmedilmesi, taşlanarak öldürülmesi gerekiyor.

Yahudiler de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda kendileri için bir güncelleme yapmasını istiyorlar.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bu ayet için şu açıklamayı yapıyor:

Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat'ta İsrailoğulları'ndan zina edenlere recm (taşlanmak suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı. Nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, [adam Türkiye’nin Deniz Baykal’ı ya da kasetli MHP’lileri gibi büyük olduğundan emrin uygulanmasını] yasaklamışlar. Sonra zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu kalkmış, "[Büyük olan] Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da etmeyin, [edecekseniz] ikisini de recm edin" demişler.

Bunun üzerine, " Mesele zorlaştı, geliniz bir çaresine bakalım [güncelleme yapalım]" demişler. Recmi bırakıp tahmime [ziftleyip, dövüp, yüzüne kara çalıp, ters olarak eşeğe bindirip gezdirme] karar vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dolaştırır teşhir ederlermiş. [Red Kit gibi çizgi romanlarda buna rastlanır.] Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış.

Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere bir gün Resulullah Medine'de böyle bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini çağırmış, "Sizde zina eden kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş, "Evet" demiş. "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?" deyince, "Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu recimdir" demiş ....

Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış, tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah'a göndermişler, "Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder, şayet celd (değnekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla öldürme cezası) derse sakınınız" demişler.

Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetine göre: "Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) [muhsanlığından] sonra namuslu bir kadın [Burada sadeleştirmede hata olduğu anlaşılıyor, zina yaptığına göre namuslu değildir, “muhsan” demek gerekiyordu] ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver" demişler.

Bunun üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, "Ey yahudi toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız" buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya'yı ... göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, "Ey İbnü Sûriya Allah'a ve Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant vererek söylüyorum. Namuslu hayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah'ın Tevrat'ta recm ile hükmettiğini bilmiyor musun?" buyurmuş, o da: "Allah için evet, ey Kasım'ın babası (Muhammed)! ..." demiş.

Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. …

O gün için Tevrat nazil olalı 2 bin sene olmuş bulunuyordu, bin 400 bile değil.

Ve Allahu Teala, tarihselci bir bakış açısıyla güncelleme için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e giden Yahudiler için İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar?” buyurdu.

Günümüzün Fazlur Rahman gibi yahudileşmiş ilahiyatçıları ise, “Gel vatandaş gel, Allah’ın Kur’an’daki hükümlerini bırak, benim güncellememe gel, ne o öyle el kesme kol kesme!” diyorlar.  

En kara Ankara Ekolü’nün güncel yahudi taklitçileri de aynı makamdan türkü söylüyorlar.

Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s.,o güncelleme meraklısı tarihselci Yahudilere Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştır.

Ve Allahu Teala, Tevrat’taki hükümden yüz çevirmelerinin, güncelleme yapmaya kalkışmalarının imansızlık (küfür) olduğunu bildirmiş bulunuyor.

Kur’an’daki açık hükümleri güncellemeye kalkışanların durumu da budur. Onlar, müslüman olduklarını söyleseler bile mümin değillerdir. İnanmamışlardır.

Tıpkı, Tevrat’ın hükmünden yüz çeviren, onun güncellenmesini isteyenlerin “Musa’ya tabi yahudileriz” demelerinin yalan olması gibi.

*

Hikmet ve makasıd meselesine dönelim.

Makasıd-ı şerîa(t) (Şeriat'in gerçekleştirmek istediği gayeler) beştir: Din, can, mal, nesil ve aklın korunması.

Fakat, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarının hikmet ve maksadları bunların korunması ile sınırlandırılamaz.

Mesela şu ayet:

“Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sığır ve davarın iç yağlarını da onlara haram kıldık; ancak sırtlarının veya bağırsaklar(ın)ın taşıdığı ya da kemiğe karışan (yağ)lar müstesnâ. Azgınlıkları sebebiyle onları böyle cezâlandırdık. Ve muhakkak ki biz, elbette (özü sözü) doğrularız.” (En’âm, 6/146)

Allahu Teala’nın bir hükmünün tek hikmeti veya maksadı, cezalandırma da olabilir.

Ve, o cezayı, O’ndan başkası kaldıramaz, iptal edemez. Güncelleyemez.

*

Allahu Teala’nın bir hükmü ya da emri salt imtihan için de olabilir.

Mesela İbrahim a. s.’ın, oğlunu kurban etmekle imtihan olunması gibi.

Yahudilere yönelik cumartesi yasağının (başka hikmetleri bulunsa da) bir imtihan boyutunun bulunduğu açıktır:

 “Rasûlüm! O yahudilere deniz kenarında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor: Onlar Cumartesi günü Allah’ın koyduğu balık avlama yasağını alenen çiğniyorlardı. Çünkü balıklar onlara Cumartesi günü sürüler hâlinde su yüzünde görülerek geliyorlardı. Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmiyorlardı. Kendileri için konan hükümleri açıktan çiğneyip durmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.” (A’raf, 7/163)

Yahudilerin tarihselciliği ve güncelleme merakı kendisini cumartesi yasağı konusunda da göstermişti.

Yasağı çiğnediler ve ceza geldi:

“Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun"-‘ dedik.

“Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık.” (Bakara, 2/65-6)

İbret veren bir cezadan bahsedilmesi, bu maymun oluş hadisesinin ahlakî ve manevî değil, fiziksel olduğunu gösteriyor.

Çünkü, manevî bir maymunlaşmayı ibret verici bir ceza olarak gören pek fazla kimse çıkmaz, bundan öğüt alan da pek bulunmaz. Ceza değil ödül gibi görürler.

Nitekim bugün ülkemizde maymun gibi yaşayan, yiyip içip çiftleşen, plajlarda keyif çatan, barlarda meyhanelerde demlenen insanlar için “Ne ibret verici bir ceza! Vah vah, bunların haline bakıp da öğüt alın!” diyen yok.

Tam aksine, pekçokları bu maymunluklara gıpta ediyor, imreniyor, böyle yaşayanları Allah’ın lütuflarına mazhar olmuş şanslı ve bahtlı insanlar olarak görüyorlar.

Hatta "çağdaş hayat tarzı" diyerek yüceltiyorlar.

Mesela, Temel Karamollaoğlu'nun "kanka"sı Kemal Kılıçdaroğlu "İktidar olunca alkollü içeceklerden daha az vergi alınmasını sağlayacağız, içki ucuz olsun, vatandaşlarımız istedikleri gibi ayyaş hayat tarzının gereklerini yerine getirebilsinler" anlamına gelen bir açıklama yaptı. 

Ve onu ayıplayan, yaptığı açıklamayı yadırgayan bir kişi bile çıkmadı.

Buna Temel, Babacan ve Davutoğlu efendiler ile Meral hanımefendi de dahil.

*

Evet, günümüzün tarihselci güncellemecileri maymunlaşan Yahudilerin izinden gidiyorlar.

Benimsedikleri tarihselcilik zihniyeti ve kendilerini kaptırdıkları güncelleme tutkusu, fiziken değilse de ahlâken ve manen maymunlaşma yolunda olduklarını gösteriyor.


TARİHSELCİLİK (GÜNCELLEMECİLİK) KADAVRASININ OTOPSİSİ




İlahiyatçılar taifesinin modernist/yenilikçi/güncellemeci geçinen “düzen”baz tarihselci soytarıları, tıpkı Fethullah ve Fethullahçılar (FETÖ) gibi iki ip üzerinde oynamaya çalışan canbazlar durumundalar.

İplerden biri yerli-milli, ırkçı-milliyetçi ve de vatanperest laik Kemalist düzenbazlık..

Diğeri ise çağdaş yahudi-hristiyan uygarlık mavallarının “dinler üstü” bilimciliği, evrenselciliği, “ümmetçilik üstü” insancılığı ve akılcılığı..

Ancak, bir ipte iki canbaz oymayamayacağı gibi, bir canbaz da iki ip üstünde oynayamaz.

Nitekim Fethullah, iki ip de ayaklarımın altında diye sevinirken tepesi üstü düşüp kafasını gözünü parçaladı.

Tarihselci modernist ilahiyat soytarıları da aynı tehlikeyle karşı karşıyalar.

Bir taraftan Atatürkçü/Kemalist düzenin derin ağababalarıyla flört halindeler, diğer taraftan tarihselcilik maymuncuğunu kendilerine hediye eden Batılı papazlara göz kırpıyor, cilve yapıyorlar.

Ancak, Akparti-FETÖ kapışmasından (derin devletin "eski komünist" ulusalcı Kemalist kanadının Akparti-FETÖ kapıştırmasından) sonra ağırlığı Kemalist düzenbazlığa vermiş gibi görünüyorlar.

Gönülleri papazların süslü elbiselerinden yana, fakat laik Kamalistlerin budaklı meşeden yapılma sopası gözlerini korkutuyor.

*

Tarihselcilik leşinin otopsisi meşgalemize dönelim.

Modernist ilahiyatçılar bu leşi hristiyan ilahiyatçılardan (papazlardan) "tevarüs" ettiler.

Kimisi doğrudan, kimisi distribütörlük imtiyazı almış bulunan Fazlur Rahman gibi acenta ya da bayiler üzerinden.

Ancak, hristiyan mahallesinde salyangoz satmak iflasa yol açacağı için, salyangozları kıyma yapıp konserveye dönüştürdüler ve üzerine yerli balık türlerinin adlarını yazmaya başladılar.

Yani tarihselcilik adlı domuzumsu ithal haram malın üstüne “Makasıd-ı şerîa(t) işleminden geçmiş helal ürün” etiketini yapıştırdılar.

*

Başvurdukları numaralardan biri de "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü/tebeddülü inkâr olunamaz" şeklindeki Mecelle kaidesini istismar.

Evet, güncellemeciler, suret-i haktan gelmeyi de ihmal etmediler.

Başları sıkıştığında hemen Mecelle‘de yer alan “Zamanların değişmesi ile hükümlerin değişmesi” konusuna sarılmaktalar.

Fakat kazın ayağı, bildikleri ya da göstermeye çalıştıkları gibi değil.. 

Bir defa, Mecelle‘deki ifade, sorgulanamaz, itiraz edilemez, kayıtsız şartsız iman etmeyi gerektirecek nitelikte bir ayet ya da hadîs değil.. 

İkincisi, Mecelle'deki ifadeler, ondaki diğer ifadeler gözardı edilerek yorumlanamaz. 

Şu da bir Mecelle kaidesi: "Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani, anlamı açık ayet ve sahih hadisin varid olduğu yerde ictihada/yoruma izin verilmemiştir..

Nerde kaldı ki tebeddüle, tagayyüre, değişikliğe izin olsun! 

Değişiklik yapabilmen için önce ictihad yeterliliğine sahip olman lazım.. 

Diyelim ki o yeterliliğe sahipsin, nass (yoruma kapalı hüküm) varsa haddini bilip yerine oturman gerekiyor. 

Zaten, ictihad yeterliliğine sahipsen böyle bir dangalıklığı, edepsizliği, küstahlığı, haddini bilmezliği, densizliği ve cahilliği yapmazsın.

*

Üçüncüsü, bu ifadeyi Mecelle‘ye yazanların neyi kastettiklerini de bilmek gerekiyor.

O yüzden, Mecelle için bir sürü şerh yazılmış durumda. 

Şârihlerden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun "gizli şahit" bilmem ne alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tagayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."