MUTLAK GÜÇ, MUTLAK YOZLAŞMA; MUTLAK LAİK DEMOKRASİ, MUTLAK ŞİRK

 







“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka (mutlaken, mutlak biçimde) yozlaştırır.” (Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely.)

Lord Acton’a ait olan bu sözü çok kimse bilir.

İnsanlara fazla güç vermeye gelmez, hele mutlak (kayıt ve şart getirilmemiş) güç vermeye hiç gelmez.

Güç, mutlaka sınırlandırılmalıdır.

Peki, kim sınırlandıracaktır?

Neyin sınır olacağına kim karar verecektir?

*

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek mutlak gücü (Ki mutlak güç, kayıtsız şartsız güçtür) millete verdiğinizde milletin kendisi yozlaşmayacak mıdır?

Lord Acton’un formülüne göre mutlaka yozlaşacaktır. 

Zaten yoz değilse tabiî..

Ancak, meşhur hukukçu Duguit’nin millet iradesi hakkında söyledikleri dikkate alınırsa, aslında bu adı var kendi yok iradenin, milleti temsil etme palavrasıyla ortaya çıkma şansına sahip olmuş bireylerin mutlak gücü için bir kamuflaj, paravana ya da meşrulaştırma aracı işlevi gördüğünü kabul etmek gerekir.

Gücü bir şekilde (hile ya da zor ile, yahut hem hile hem de zorla) ele geçiren bir kimse, önce kendisini millet iradesinin sözcüsü ilan edebilir, sonra da kendi bendelerini göstermelik seçimlerle milletin temsilcisi yapabilir, ve bu sözde millet temsilcileri de onu tekrar millet adına yetkili hale getirebilirler.

*

Atatürk, kendisini siyaset icabı takiyye yapmak zorunda hissetmeyip açık konuştuğu zamanlardan birinde aynen şunu demiştir:

“Hakimiyet (egemenlik) ve saltanat (sulta) hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle (görüş alışverişiyle, fikir teatisiyle), münakaşa (tartışma) ile verilmez. Hakimiyet, saltanat; kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Atatürk saçmalamış diyenler çıkabilir, fakat ben öyle demiyorum.

Demek ki Atatürk’e göre hayatta en hakiki mürşit ilim değil, kuvvet, kudret ve zormuş.

Demek ki, egemenliği kimse millete ilim icabıdır, hukuk gereğidir, "demokrasinin cumhuriyetin faziletine katkısıdır" diye vermezmiş.

Demek ki, hakimiyet milletin değilmiş, kuvvet, kudret ve zorla alıp da kaçanınmış.

Atatürk kuvvet, kudret ve zor’a hileyi de eklese "eyiymiş", fakat nasılsa aklına gelmemiş.

Ya da bilerek söylememiştir.

*

Atatürk, önceleri işi hile ile götürürken, bu konuşmasıyla zor’a başvurmuş, kişisel hakimiyet arzusunu onaylamayanları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek tehdit etmişti.

Ne için?

Sözde milletin hakimiyeti için!

İşte bu da, işin hile yanıydı, zor’a eşlik eden hile..

Çünkü, tehdit ettiği kişiler milletvekilleriydi, millet iradesini temsil ediyorlardı.

O milletvekillerini tehdit etmek, millet hakimiyetini tanımamaktı.

Diktatörlüktü.

Ki bunu, Atatürk’ün baş dalkavuklarından Falih Rıfkı Atay bile Çankaya'sında itiraf etmektedir.

*

Evet, şahıslara fazla güç vermeye gelmez.

Millet iradesi masalıyla kendi diktatörlüklerini ya da oligarşik hakimiyetlerini tesis edebilirler.

Millet bir diktatörden kurtuldum derken diğerinin eline düşebilir.

Yöneticilerin sözde millet adına yasa yaptıkları her yerde kanunlar ve hukuk, nalıncı keseri gibi güç sahiplerine hizmet etmeye başlar.

Millet de, “Ne yapalım, bu yapılanlarda hukuken yanlış bir şey yok, herşey kitabına uydurulmuş” demek zorunda kalır.

*

Ancak kişilerin el uzatamadıkları sabit (insan eliyle değiştirilemeyen) bir “adil yasalar manzumesi” bulunduğu zaman insanlar, pozitif (mevcut olan) hukuku, o ideal (olması gereken) hukuk ile karşılaştırma ve sorgulama imkânına kavuşurlar. 

(Bu yüzden, hukuk felsefesi üzerinde kafa yoranlar adalet nosyonunu temel alarak bir "tabiî/doğal hukuk" düşüncesi geliştirmişlerdir. Ancak içeriği belirsizdir, bir heyuladır. Tek sevabı, pozitif hukuku sorgulamayı sağlayan felsefî bir zemin oluşturmasıdır.)

İşte o, insanların değiştiremeyecekleri hukuk düzeni ilahî yasalardır, İslam Şeriatı’dır.

O yüzden, bu laik devlette bile, en laik kafalı adam bile, mevcut yasalar adına iktidarı veya muhalefeti eleştirmekle yetinmiyor, “Siz haram yiyorsunuz, kul hakkına giriyorsunuz” filan diyerek (adını söylemeden) Şeriat’e atıfta bulunmak zorunda kalıyor.

*

Yazıya Lord Acton’un sözüyle başlamıştık.

Onun, (hareket noktası ve fikirlerinin özü itibariyle) İslam dünyasındaki Şeriatçılarla (İslamcılarla) paralel bir noktada durduğu görülüyor.

Şu söz ona ait:

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Yine şu söz de Lord Acton’a ait (Özgürlük Yazıları, derleyen: Coşkun Can Aktan ve İ. Yaşar Vural, İstanbul: Çizgi Kitabevi, 2003):

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır. Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler. Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin efendisi olmak iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler. Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.”


"GÜNCELLEMECİ" İLAHİYAT ŞOVMENİNİN "AÇIK BÜFE" MEZHEBİ

 



Cumhuriyet gazetesi, ülkemizin ilahiyat sirkinin yeni yetme şovmenlerinden biriyle röportaj yapmış.

Odatv de hemen alıntılamış.

Objektife pişmiş kelle gibi sırıtan bu şovmenin adı İbrahim. Soyadı lavaş vezninde Maraş.. (Maraş gibi kahramanlıkla özdeş bir ismi hak etmiyor.)

Kendisi küçük, aklı zayıf mı zayıf, fakat unvanı büyük: Prof..

Adamın laflarına, akademik çalışmalarına bakıyorsunuz, buna kaliteli bir lisenin diplomasının bile fazla geleceği kanaatine varıyorsunuz.

*

Bu sırıtkan şovmen, söz konusu röportajda "Osmanlı son dönemindeki medrese artık kokuşmuş bir yapıdaydı" diyor.

Kokuşmuşmuş..

Kokuşmuş olan sen misin yoksa medrese mi?.. O koku, senin dimağından, içinde bulunduğun akademikimsi yapıdan geliyor olabilir mi?..

Osmanlı medresesi son döneminde bile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevserî, Bediüzzaman, Ömer Nasuhi Bilmen, Babanzade Ahmed Naim, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi dünya çapında dev âlimler yetiştirdi..

Bana medrese sonrası dönemde yetişmiş bunlar çapında bir ilim adamı göster, gösterebiliyorsan!

*

Dolayısıyla bu şovmen, medreselerin kapatılmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor.

"... kurulan yeni devlette Atatürk’ün isabetle aldığı karardır tevhidi tedrisat" diyor.

Tevhid-i tedrisat, öğretimin birleştirilmesi/tekleştirilmesi demek oluyor.

Bundan da maksat, İslamî eğitim ve öğretimi yasaklamaktı.. Yapıldı.

Ancak doğuda medreseler, gayri resmî olarak (devlet tarafından desteklenmeden, engellenmeye çalışılarak, yeraltında) varlığını sürdürdü. 

Halil Günenç gibi değerli âlimler oralarda yetişti.

*

Bu acemi şovmen, Ankara İlahiyat'ta görev yaptığı için, kendi "cemaat"ini (grubunu, tarikatını, okulunu, ekolünü, çetesini, artık her neyse) övmekten, cemaatçilik (ekolcülük, okulculuk, grupçuluk, tarikatçılık, mezhepçilik) yapmaktan da geri kalmamış.

Sözleri şöyle:

Ankara Ekolü’nün temel özellikleri; ilmi objektiflik, bütün ilmi görüşlere yer vermesi, mezheplerüstü bir anlayışa sahip olması, akılcı, hayatla beraber giden bir din anlayışına sahip olması ve eleştirel ilmi bakışıdır. Bu bakış evrensel bir ilmi bakış olarak diğer İlahiyatlara da yansımıştır.

Objektifliği kendisinden menkul.

Kokuşmuş medreselerin aksine, vatandaşın nümune-i imtisal cemaati (ekolü, tarikatı) bütün ilmî görüşlere yer veriyormuş.

Oysa, asıl medreseler, bütün ilmî görüşlere yer veriyor, tenkid süzgecinden geçirip muarızlarının iddialarını cevaplandırıyorlardı. 

Bütün ilmî görüşlere yer vermek, hepsini onaylamayı gerektirmez.

*

Bu şovmenin ekol dediği cemaati (ya da tarikatı) aynı zamanda mezhepler üstü bir anlayışa sahipmiş, öyle diyor..

Mezhebli olmamaları anlamına geliyor bu. Mezhebli olmayı mezhepçilik olarak adlandırıyorlar.

Bu az gelişmiş zekâya "mezhepler üstü bir anlayış"ın da tanım gereği bir mezheb olacağını öğretmeyi sağlayacak pedagojik formasyona sahip olabilmek çok zor.

Adam daha mezhebin ne demek olduğundan habersiz, mezhepler üstü anlayıştan söz ediyor.

Bunun, bir siyasetçinin siyaset üstü bir anlayışla politika yapma iddiasında bulunması türünden bir saçmalık olacağını kavraması nasıl sağlanabilir, bilemiyorum.

Böylesi bir söylemin de, (geri zekâlılıktan ya da arsız kurnazlıktan kaynaklanan) "siyaset üstülüğü kendinden menkul" bir siyaset olacağını bir anlayabilse gerisi gelir de, anlayabilir mi?.

*

İmdi, dinî ilimler alanında her yaklaşım, ister özgün olsun ister olmasın, mezheb olmaktan kurtulamaz.

Adam ehl-i keyf ya, "açık büfe mezheb" istiyor, adına da "menüler üstü (abur cubur) yemek" gibi "mezhebler üstü anlayış" diyor. 

"Yaklaşım"ın özü şu: "Yok abi, bu sabah Hanefî mezhebini canım çekmedi, şuradan az pişmiş Bektaşîlik, biraz da az acılı Alevîlik alayım, yanında Batınîlik sosu da olursa iyi gider.. Hanbelîlik mi, aman aman kalsın, mideme oturur. İçecek olarak da evvela Atatürkçü yenilik alayım.."

Sözünü ettiğin o "mezhepler üstü anlayış" da bir mezheb oluyor taş kafa, yemek artıklarının döküldüğü çöp kovasındaki karman çorman karışım kabilinden ilkesiz, esassız, mantıksız, usulsüz "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" türünden bir mezheb.. 

Uyduruk bir batıl mezheb.. Heva ve heves mezhebi.

Sen Türk mahkemesinde yargılanırken, "Hâkim bey, ben 'kanunlar üstü hukuk' taraftarıyım; tamam benim yediğim halt Türkiye'de suç, fakat birçok ülkede değil, ben bu davada "yasalar üstü anlayış"la yargılanmak istiyorum. Beni 'yasalar üstü bir anlayış'la yargılayın lütfen, 'yasacı' bir anlayışla Türkiye'nin yasalarıyla yargılamayın" diyebiliyor musun?!

Dedin diyelim, ve de hâkimler senin için 'kanunlar üstü anlayış'la bir hüküm verdiler, yani bir nevi yasama faaliyetinde bulundular ('yasa yapıcı' gibi davrandılar), o hükmün kendisi, fiilen bir 'yasa' işlevi görmüş olmayacak mıdır, sakar kâşif?!

Yani "yasa üstü" davranmak için yukarıya, üste sıçrasalar bile tepe üstü düşüp tekrar yeni icat bir yasaya kafalarını toslamaları kaçınılmazdır. Yerçekimi burada da hükmünü icra ediyor.

Bunu bile anlayamayan bir akılsız akılcılık bize lâzım değil, almayalım, kalsın.

Mezhep üstücü anlayış diye işi divaneliğe vurduğunda, kendi mezhebini kendin icat etmiş olursun.. 

Kendi çakma mezhebini mezhep üstücü anlayış olarak pazarlamaya kalkışman ise ya aşırı kurnaz bir akademikimsi dolandırıcı ve yankesici olduğunu, ya da ancak Afrikalı maymunlarınkiyle yarışabilecek düzeyde kıt bir zekâya sahip bulunduğunu gösterir.

Böylesi bir akademikimsi şovmene kimsenin çıkıp, "Lan oğlum bak git, sen bu kafayla ilahiyatta bırak prof. unvanıyla hocalık yapmayı, öğrenci olmayı bile hak etmiyorsun" dememiş olması ne kadar acıdır!

*

"Hayatla beraber giden bir din anlayışı"ndan da söz ediyor bu beyni kokuşmuş şovmen..

Bu kafayla bir de  "İlahiyat dediğimizde işin içine felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji gibi modern bilimler de giriyor" diyor.

Senin okuduğun sosyolojinin içine Melih Gökçek bile tükürür. Daha normatif olan (hayata çekidüzen veren) ile olgusal olan (hayattan öğrenilen) arasındaki farkı bile kavrayamamışsan, okuduğun o sosyolojinin Lafonten masallarından farkı nedir?

Ha bir de "eleştirel ilmî bakış"tan söz ediyor.

Ne var ki, eleştirellik biçerdöveri, Atatürk, Cumhuriyet, Tevhid-i Tedrisat, modern okullar vs. söz konusu olduğunda, hurdacıların bile dönüp bakmaya tenezzül etmeyeceği bir paslı demir yığınına dönüşüyor.

Bu pas yığınının üstüne bir de "evrensel ilmî bakış" levhası dikiyor utanmadan.

Haklı!.. Ahmaklık da, utanmazlık da, arsızlık da, kepazelik de evrenseldir.

Hele de insanın aynadaki kendi yamuk görüntüsüne hayran olması, kendini övmeyi ilmî faaliyet zannetmesi.. Bu marazî gurur ve şuur, her çağın evrenseli..

*

Bu şahıs şunu da söylemiş:

2000’ler geldiğimizde İlahiyat Fakültelerinde binlerce yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı, klasik kaynaklar neşredildi, tercüme edildi ve ciddi bir ilmi birikim oluştu.

Doğdudur, binlerce yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır.

Bunlar içinde değerli olanlar da kuşkusuz vardır.

Ancak, değer taşıyan pekçoğunun, o kokuşmuş denilen medreselerin ürünleri üzerine yapılanlar olduğu kesindir.

Bu İbrahim Lavaş'ın (yani Maraş'ımsının) yüksek lisans tezinin konusu da bir medreseli: Tokatlı Molla Lütfi.

Bir makale hacmini aşmayan bu zayıf tezde niye "kokuşmuş" medresenin bir mensubunun hayatını, eserlerini ve felsefesini konu edinmiş?

Klasik kaynakların yayınlanmasından da söz ediyor.

O klasik kaynaklar, medresenin değil de Tevhid-i Tedrisat'ın mı birikimi?

*

Şu laflar da onun:

Bu dönem, Türkiye’den Arap dünyasına çok sayıda lisansüstü öğrenci gönderildi. Önümüzdeki yıllarda onların dönmesiyle acıyı daha çok hissedeceğiz. Çünkü oradaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmadı. Eskiden yurt dışı dediğimizde ABD’ye Avrupa’ya gönderiyorduk. Arap ülkelerine de dil için elbette gönderelim, ama bilimsel metodoloji için Batı’ya göndermeliyiz, çünkü Batı bilimin merkezi. Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Fakat bu şahıs, yüksek lisans tezi kadar zayıf olan doktora tezi için Batı'ya değil, doğuya, Asya'ya yönelmiş. 

Konusu İdil-Ural Türkleri'ndeki dinde yenilikçilik (güncellemecilik) hareketi..

Evet adam akılcı olduğunu söylüyor, fakat bir meziyeti daha var: Irkçı.. Kavmiyetçi..

Türk olursa al, Arap olursa at!

Mezhepler üstü olabiliyor, fakat ırklar üstü olamıyor. Orada yenilikçi kafanın sigortaları atıyor, devreler yanıyor.

Adamdaki "ilmî bakış"ın derinliğine bakın da gözünüz ilmî ciddiyet görsün: Arap dünyasındaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmamışmış.. 

Dolayısıyla şimdi de sırt çevirmeliymişiz.

Gözardı etme gerekçesi çok sağlam!

Adamdaki ilim zihniyetine bak da gözün ilim görsün vatandaş!

Şu objektiflikteki sıradışılığı, yenilikçiliği, bütün ilmî görüşlere yer vericiliği, hayatla beraber giden anlayışı görüyor musunuz!

Aynı zamanda akılcı da.. Nasıl olmasın ki, akılcılık bunun babasından kalmış genetik miras.

Doğrudur, bu kafanın zihniyeti, Arap dünyasındaki (Peygamber Efendimiz s.a.s. ve ashabı zamanındaki de dahil) zihniyetle hiçbir zaman aynı olamaz.

Bu zihniyet ancak papazların zihniyeti ile aynı olabilir.

*

Adamdaki mezhep üstücülüğün, her ilmî görüşe açıklığın su koyverdiği, kayış kopardığı yerlerden biri, şu cümlesinde ortaya çıkıyor:

Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Zihniyeti alıyor ama, zihin yine aynı kalıyor. "Benim kafamı kesip çöpe atın, yerine bir Batılınınkini yerleştirin" demiyor.

Yenilikçiliği "Organ nakli babından beyin ve zihin nakli de yapalım" deme noktasına henüz ulaşmamış.

Sadece Batı'daki mevcut zihniyeti tevarüs etmekle yetiniyor.

Onu miras olarak alıyor.

Batılı bunun babası, bu da reşit olmamış çocuk, gözü açılmadık sığırcık yavrusu.. "Amca sana baba diyebilir miyim?" modunda peşinde dolanıyor.

Eleştirmeden, sorgulamadan, düşünmeden, teslimiyetle, taklitçilikle onun zihniyetini "tevarüs" ediyor.

Bir de tutup eleştirel düşünceden söz etmese de kendisini rezil kepaze etmese, kafasının bir buzağınınkinden bile daha az gelişmiş olduğunu ortaya koymasa sanki ölür!

*

Bu paspal "zihniyet"in zırvalarının yeri bir mizah dergisiyken, "bir bilim adamıyla röportaj" havasında bir gazetede yayınlanması da Türkiye'ye özgü bir garabet.

İbrahim Lavaş'ın (Maraş'ımsının) her mantıksızlığını ve komikliğini burada konu edinirsek bu yazı küçük bir kitapçık cesametine ulaşacak gibi görünüyor.

O yüzden röportaj adını verdikleri "zırvalar seçkisi"nin sırtına bu noktada tekmeyi indirip kendi yolumuza gidelim.

*

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Ru’yet-i Hilal Risalesi

Darulhikme Tartışmaları

Laik Düzen Tekfirciliği

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Bilim ve Metafizik

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Proje Adam ve Madamlar

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Kader Risalesi

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

Türk Siyasetinin Üç Hali Katı: (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

*

ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.. BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR

 



Özellikle Odatv’nin sürekli gündeme getirdiği bir konu var: Atatürk, cuma hutbelerinde neden anılmıyormuş?

Sanki namaz kılıyor, cumaları iple çekiyorlarmış gibi..

Bu çılgın Türklüğün, Türk çılgınlığının nedeni ne?

İkide bir işi yüzsüzlük ve şirretliğe vurup bağırıyorlar: Atatürk hutbelerde niye anılmıyor?

Atatürk dinî bir konu mu?

Atatürk’ü anmak, İslam’a göre farz, vacip ya da sünnet olan bir ibadet mi?!

Atatürk, Kur’an’da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da, istikbalde ortaya çıkacağı hadîslerde haber verilen Mehdî gibi salih (Allahu Teala’ya itaatkâr) bir zat mı?!

*

Odatv’nin böylesi sözde haberlerinden biri şöyleydi:

Diyanet hutbelerinde dikkat çeken ayrıntı

Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

15.03.2019 17:19

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü Cuma hutbesi bir tartışmayı tekrar başlattı.

Diyanet İşleri Başkanlığı her hafta Cuma hutbelerini belirliyor ve Türkiye’deki tüm camilerde bu hutbe okunuyor. Diyanet İşleri Başkanlığı hutbeleri belirlerken, o hafta yaşanmış tarihi bir olaya, dini veya resmi bir bayrama ya da Türkiye için kritik önemdeki anlara da atıf yapıyor. Hutbelerde bu olaylardan söz ediliyor ve tüm Türkiye’deki camilerde bu hutbeler okutuluyor.

Ancak uzun süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün adından bahsetmemesi dikkat çekiyor. Diyanet’in bugünkü Cuma Hutbesi’nin konu başlığı, “Çanakkale Zaferive Birlik Ruhu” idi. Ancak hutbede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Çanakkale Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün adından hiç söz edilmedi. Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı bunu ilk kez yapmadı. 3 Mart 1924 yılında Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na da, 10 Kasım’da Atatürk’ün hayata veda edişinin 80’inci yıl dönümüne de Cuma hutbelerinde yer vermemişti.

*

Anlaşılıyor ki devlet (kendilerini devlet zanneden bazı bürokratlar ve memur taifesi), devlet için önemli saydıkları olayların yıldönümlerinin cuma hutbelerinde anılmasını istiyor.

Mesela 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını, camide de görmek istiyorlar.

Bunun için Diyanet'e talimat verildiği anlaşılıyor.

Her ne kadar Osmanlı dönemi rejimin pek fazla umurunda olmasa da, Atatürk hasbelkader içinde bulunmuş olduğu için Çanakkale Zaferi de hutbelerin demirbaş konularından biri haline gelmiş durumda. 

*

Ancak, Odatv gibi arkadan kurmalı mecraların sistematik ve ısrarlı yayınları, sadece zaferlerden bahsedilmesinin yeterli görülmediğini, hutbelerde Atatürk’ün adının da geçmesi için birilerinin psikolojik savaş taktikleriyle algı operasyonu yürüttüklerini düşündürüyor. 

Ayrıca 10 Kasım’larda camide de ağıt yakılmasını arzuladıkları anlaşılıyor.

Odatv gibi kullanışlı aparatların yeniçeri geleneğini sürdürerek hep bir ağızdan anlamsız ve saçma gulu gulu dansı yapmalarının, "Atatürk niye hutbede yok, Atatürk isterük!" diye feryad u figan koparmalarının başka bir açıklamasını bulmak zor. 

*

Çanakkale Savaşı'ndan bahsedilmesi neyine yetmiyor da bir de Atatürk istiyorsun!

Çanakkale’de cephede bir tek Atatürk mü savaştı?

Atatürk’ün konumunda onlarca, belki yüzlerce komutan vardı.

Üstelik Atatürk savaşın sonuna kadar da Çanakkale'de durmadı, kendi isteğiyle başka yere naklini yaptırdı.

Sonra, Atatürk’ün hayatında bir tek Çanakkale mi var?!

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasına asıl vesile olan kişi de, Kâzım Karabekir'in yazdığı gibi, Fevzi Çakmak'tı.. Atatürk ricat emri vermişken bunu geri aldırmış, bu arada Yunan çekilmeye başlamıştı.

*

Diyanet eğer hutbelerde Atatürk'ten bahsedecekse, bu, onun dinî konulardaki bilgisizce ve yanlış sözlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.

Onun bu yanlış sözlerini hemen herkes bir şekilde duyuyor, öğreniyor.

Malum, Atatürk bir din bilgini, bir İslam âlimi değildi. Dinî konularla ilgili bilgisi yetersiz ve yüzeyseldi.

Diyanet’in bu konularda, “Ey cemaat, dinde esas olan Kur’an ve Sünnet’tir, Fethullah Gülen ya da Atatürk gibi şahısları putlaştırıp onların kafalarından uydurdukları yanlış laflarına sorgulanamaz ayet ya da hadîs muamelesi yapmayın!” diye hutbe okutmasını niye istemiyorsunuz?

*

Bunları da geçtik, aslında Diyanet’in hutbelerde Çanakkale Savaşı, Sakarya Savaşı vs. gibi devlet için önemli günler çetelesi tutması gerekmez. Sadece dinî hakikatleri anlatmalı, dini öğretmelidir.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve Dört Halife r. a., yıldönümleri münasebetiyle Bedir Savaşı hutbesi, Uhud Savaşı hutbesi, Hendek Savaşı hutbesi, Mute Harbi hutbesi, Tebük Seferi hutbesi, Mekke’nin Fethi hutbesi, Huneyn Savaşı hutbesi vs. mi okuyordu?

Müslümanlar da aralarında şöyle tartışmalar mı yapıyorlardı: “Bu haftaki cuma hutbesinde niye komutanlardan Abdullah ibni Revaha r. a.’in adı geçmedi?”

Dört Halife döneminde Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefat yıldönümlerinde özel hutbe mi okutuluyordu?

*

Şu çılgın Türk manyaklığına bakın ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. için bile yapılmayan birşeyin camide putlaştırdıkları Atatürk için yapılmasını istiyorlar.

"Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter!" makamından "Hz. Peygamberleri (s.a.s.) Arab'a kalsın, Türkiye'deki camilerde Atatürk'ümüz olsun" demeye getiriyorlar.

Her resmî bayramda, her 10 Kasım’da devlet olarak yurt sathında, okullarda şurada burada Atatürk’ünüz için bir sürü tantanalı tören yapıyorsunuz, bütün bunlar yetmiyor, bir de olayı camiye taşımak istiyorsunuz..

Her resmî kurumun önüne, her şehir meydanına bir Atatürk heykeli dikmişsiniz, memleket heykelistan olmuş, onun için değil Türkiye'nin belki dünyanın en büyük türbesini Anıtkabir adı altında inşa etmişsiniz, her resmî daireye Atatürk resmi asıyorsunuz, her öğretim kurumunda her sınıfa Atatürk'ün bir resmini yerleştiriyorsunuz, ders kitaplarının başına Atatürk'ü oturtuyorsunuz, madenî yahut kâğıt fark etmiyor her paranın üstüne Atatürk resmi nakşediyorsunuz, Atatürk'ün adını devlet işlerinde besmeleniz haline getirmişsiniz, bir de tutup resmî görevlere atamada Atatürk'lü yemin ettiriyorsunuz, yatıp kalkıp yaptığınız Atatürk zikri ile putperestlik özentisi bir Atatürkçülük tarikatının meczûb (Atatürk'e cezbelenmiş) bağlıları haline gelmişsiniz, bütün bunlar yetmiyormuş gibi camilere de göz koymuşsunuz.

Şu cezbenin şiddetine bakın ki, ateşin üstündeki mısır taneleri gibi patlıyor, çaydanlıktaki sıcak su gibi fokur fokur kaynıyor, "Hutbelerde Atatürk isterük!" diye yakalarını bağırlarını yırtıyorlar. Neredeyse Atatürk'leri için camilerin kubbelerini cemaatin başına yıkacaklar.

İnsan meczup olur da bu kadar mı olur!

Dine bu kadar lâkayt laik adamların cuma hutbelerini (Ki, namazın bir parçasıdır) bile dillerine dolayabilmeleri için utanmazlık ve arsızlık katsayılarının kaç olması gerekir?.

Kendilerini neden yüzsüzlük ve şirretlik alanlarında bir daha egale edilemeyecek şekilde rekor kırmak zorunda hissediyorlar?

Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.

*

Üstelik Atatürk’ünüz, Kâzım Karabekir gibi muhaliflerinin aktardığı gibi, imanı olan bir adam değildi. 

Ezanda kulağı, camide yüzü yoktu.

Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret ediyordu. İnançsızdı.

Bu yüzden merhum Necip Fazıl onun için "Allahsız" başlıklı bir yazı kaleme almış bulunuyordu.

Atatürk’ün, (İslam'a göre) kâfir hükmünde olduğu açıktır. Murat Bardakçı bunu şöyle ifade etmişti:

“Mustafa Kemal İslam dinine ‘Beyni sulanmış hafızların dinidir’ diyor. Yani bunu niye saklıyoruz ya hu? Bunu kıvırmayalım artık. Senelerdir böyle yapılıyor. Atatürk’ün sözleri açıkça dine reddiyedir. Bunları demek düşmanlık değil. Adamcağızın kendi yazdıklarını söylemek düşmanlık oluyor ya hu.”

*

Atatürk’ün durumu budur. Lafı uzatmaya gerek yok.

Adam ilhamlarını yaşadığı kendi Batı tipi çağdaş hayatından alıyordu..

Yakıtsız, kendi kendine çalışan motor gibi, yaşadığı hayattan ilham alıyor, aldığı ilhamlara göre de hayatını yaşıyordu. Con Ahmet'in devridaim makinası gibi..

Allahu Teala’nın kitapları için de “gökten indiği sanılan” diyerek yalanlama ve aşağılama yoluna gidiyordu.

Ali Rıza ile Zübeyde'den olma bir kul olarak haddini bilip susmak yerine Allahu Teala'nın kitaplarına dil uzatıyordu. 

Bunu Atatürkçüler de, onun çağdaşlık ve ilericiliğini, irtica ile mücadelesinin keskinliğini dile getirme sadedinde söylüyorlar.

*

Atatürk konulu hutbe okunursa öncelikle bunların dile getirilmesi ve onun hayatındaki yanlışlara ve sözlerindeki hatalara dikkat çekilip cemaatin uyarılması gerekir.

Bunu yapmayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyerek hutbelerde Atatürk için rahmet okumak, İslam’a göre haramdır. 

Caiz değildir.

Bunu yapan, İslam’a göre haram olan bir işi yapmış olur.

Bunu helal gören ise, harama helal dediği için küfre düşer.

*

Niçin haramdır?.

Buna da cevap vermek faydalı olur.

Çünkü, dinî bilgisi Yunus Emre şiirlerinin ötesine geçmeyen kuruntu müslümanları, “Niye haram olsun ki, İslam sevgi dinidir, hoşgörü dinidir, Allah’ın rahmeti geniştir” diyebilirler.

Doğru, Allah’ın rahmeti geniştir, fakat azabı da şiddetlidir. Elîmdir. Bu dünyada işkence içinde de yaşasan sonunda ölür kurtulursun, fakat ölümden sonraki azapta bir kurtuluş yolu yok. Ölüm de yok.

Allahu Teala şöyle buyuruyor (Elmalılı meali):

Ve içlerinde ölen birinin ebedâ namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma, çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar ve kâfir olarak can verdiler. (Tevbe, 9/84)

Bu ayet-i kerime, müslümanların arasına müslümanmış gibi giren, işi düştüğünde onlarla beraber namaz kılıp dua da eden, fakat bir taraftan da özel arkadaşlık çevresi içinde küfür sözler söyleyen münafıklar için inmiştir.

Yani, değil küfrü açık olanların, böylesi gösteriş müslümanlarının bile (münafık olduklarını bilmen durumunda) cenaze namazını kılmak (Ki cenaze namazı, ölü için dua edilmesi, rahmet niyazında bulunulması anlamına gelmektedir) caiz olmamaktadır.

Ayrıca, kabirlerinin, mezarlarının, türbelerinin, yatırlarının başında durulması da yasaklanmıştır. 

Haramdır.

İsterse bunlar anıt mezar ve anıt kabirler, türbe ve yatırlar olsun.

Onların kabirlerini ziyaret, kabirlerinin başında durmak, saygı duruşu yapmak haramdır, haram.

Bunu helal kabul etmek ise, ayeti reddetmek olduğu için, küfürdür. 

İmansızlıktır.

*

Aynı surenin 113’üncü ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek (rahmet niyazında bulunmak) ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.”

Evet, iman etmiş bir insana bu yakışmaz.

Camide hiç yakışmaz.

Allahu Teala bu yakışıksız davranışı yasaklamıştır.

Şimdi bazı kişiler saf ayağına yatarak bizi kandırmak için şöyle demeye kalkışabilirler: Atatürk belki küfür sözlerinden tevbe etmiştir.

İmdi, gizli günahın tevbesi gizli, aşikâre günahınki aşikâre olur. (Allahu Teala’nın örtüp gizlediği günahını açığa vurmak ayrı bir günahtır.)

Bizler, insanların kalbinin bekçisi ve okuyucusu değiliz, zahire göre hüküm verme durumundayız. Atatürk, bu kuralın istisnası değildir.

Açık deliller, varsayımlarla hükümsüz hale getirilemez. “Şek (şüphe) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz.”

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, Odatv'ciler gibi cahil densizlere artık hak ettikleri cevabı vermelidir.

Hutbelerden birinde bu konuya açıklık getirilmelidir. 

Kafalardaki soru işaretleri cevapsız bırakılmamalıdır.

Eğer Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti varsa, bunun yapılmaması için bir neden yoktur.

Üstelik bu, Diyanet'in hem hakkı hem de sorumluluğudur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sadece Nurettin Yıldız gibi isimleri dövmek istediğinde değil, böylesi densizler için de şunu demelidir:

"Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir."

*

“Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerden ‘Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam söz almıştı. Fakat (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir karşılık (menfaat) satın aldılar. İşte, satın almakta oldukları şey ne kötüdür!

(Âl-i İmrân, 3/187)

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...