(Muhalefet kendi içinde görüş ayrılığına düşüp parçalanacakken bu da önlenmiş oldu.)
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İLE HİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARASINDAKİ FARK BİR HARF KADAR KÜÇÜKTÜR
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 16 Aralık 2022 tarihinde (yani
dün) okuttuğu cuma hutbesi, hem İslam'ı tahrif etmesi hem
de laikliği çiğnemesi anlamına geliyordu.
Sebebi şu ifadeler:
İslam’a göre kadın ve erkek hem duygusal ve fiziksel, hem de ruhsal ve zihinsel olgunluğa erişmeden, aile kurmanın anlam ve sorumluluğunu idrak edecek rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez. Zira evlilik için sadece ergen olmak yeterli değildir. Ergenlik biyolojik bir süreçtir. Evlilik ise reşit olmayı gerektirir. Nitekim ülkemizde evlilik yaşının asgari sınırı on sekiz olarak kanunlarla belirlenmiştir. Başta anne-babalar olmak üzere herkesin evlilik yaşı ile ilgili sınırlara riayet etmesi hem dini bakımdan gerekli bir davranış hem de ailede kalıcı huzur ve mutluluğu sağlamanın en temel şartıdır.
İlk cümleden başlayalım..
“İslam’a göre … rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez” diye kestirip atıyorsun. Sonra da bunu getirip 18’e (hem
erkek, hem de kadın/kız için) bağlıyorsun.
Kesin bir yasak getiriyorsun.
20 yaşındaki delikanlı 17 yaşındaki kızla bile evlense, olmuyor.
Kız reşid sayılmıyor.
Fakat bu rüşd meselesi, herşeyden önce, bazı
noktalarda içtihadî bir mesele..
Ulemanın “rüşd”den anladığı şey bazı noktalarda farklılık
gösteriyor..
*
Sen de kendi kafana göre (daha doğrusu, İsviçre’den
Medenî Kanun ithal etmiş olan laik, yani “siyasal dinsiz”
Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre) bir rüşd anlayışı benimsemişsin,
fakat buna “İslam’a göre” diyor ve hutbede okuyorsun.
“Laik (siyasal dinsiz) devletimize göre” demek yerine,
“İslam’a göre” ifadesini kullanıyorsun.
İslam uleması ise, içtihadî konularda “İslam’a göre” demiyor,
“Ebu Hanife’ye göre, Şafiî’ye göre” gibi cümleler kuruyorlar.
Çünkü İslam, Ebu Hanife’nin (rh. a.) veya bir başkasının
tekelinde değil.
Sen “İslam’a göre” demekle hem İslam’ı tahrif ediyorsun, hem de
laikliği çiğniyorsun.
Sanki Türkiye Cumhuriyeti İslam’ın hükümlerinin
uygulandığı, laikliğin çöp sepetine atıldığı bir ülkeymiş gibi
konuşuyorsun.
*
Peki rüşd (reşid olma) ne?
TDV İslâm Ansiklopedisi’nde
geniş bilgi mevcut.
Oradaki “Rüşd” maddesinin ilk cümlesi şöyle:
Sözlükte “doğru yolu bulmak, mâkul davranmak” gibi mânalara gelen rüşd kelimesi fıkıh terimi olarak kişinin mallarını din, akıl, mantık ve iktisat prensiplerine uygun biçimde koruyup harcamasını sağlayan fikrî olgunluğa sahip olmasını, Şâfiî’ye göre bunun yanı sıra dinî ve ahlâkî açıdan adalet vasfını taşımasını ifade eder.
Bu anlamdaki rüşdün karşıtı ise sefeh (sefihlik) oluyor.
Söz konusu maddede şu ifadeler de yer alıyor:
Kişi reşid olarak bulûğa erince iman, ibadet ve diğer hususlardaki şer‘î mükellefiyetlere ait hitabın muhatabı sayılıp yaptığı hukuka aykırı fiillerden sorumlu tutulur ve hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olur. Sefihin de malî sonuçları olan hukukî işlemleri dışındaki hususlarda edâ ehliyeti tamdır; bu tür işlemler bakımından ise hacir altındadır.
İşte burası, İslam ile laik (siyasal
dinsiz) Türkiye’nin rüşd anlayışının aralarının bozulup herkesin kendi
yoluna gittiği nokta oluyor.
Bu ifadeler, mesela büluğa ermiş "reşid" 12
yaşındaki bir kız çocuğunun veya 14-15 yaşındaki erkek çocuğun, İslam’a
göre, hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olduğunu
ortaya koyuyor.
Yani isterlerse, anlaşırlarsa, evlenebilirler. Birileri onların
bu yöndeki özgür iradelerine ipotek koyamaz, hürriyetlerini kısıtlayamazlar.
*
Bu noktada ulema arasında ihtilaf yok, çünkü reşidler,
"fikri hür, vicdanı hür" birey durumundalar. (Cahillerin ve
sefihlerin ihtilafı bir değer taşımıyor). (Laik devletin kanunlarına göre ise
18 yaşına basmadıkça asla reşid olamıyorsun, rüşd onların tekelinde olup,
dilediklerine bağışladıkları bir nimet.)
Son hutbesine bakılırsa, Diyanet’in bu hususta dinde
reform yaptığı, birilerinin dilinden düşürmediği "fıkıh
geleneği"nin sırtına tekmeyi indirdiği, mezhepsizlik anlamına
gelen bir tavır sergileyerek laik (siyasal dinsiz) devletin talepleri
doğrultusunda masa başında alelacele yeni bir sözde içtihat yapıp farklı bir
fetva kotardığı söylenebilir.
Bu kafayla giderlerse, (tutarlı olma adına) “18 yaşından önce
namaz ve oruç farz olmuyor” demeleri de beklenebilir gibi görünüyor.
*
Devlet, Avrupa’da 18’inci yüzyılda başlayan bir uygulamayı esas
alarak çocukları altı yaşında “zorunlu” eğitime başlatıyor. (Zorunlu olmadığı
zamanlarda da eğitim vardı; zorunluluk ve tek tiplilik başka birşey.)
Bu altı yaş dayatmasında “hem duygusal ve fiziksel, hem de
ruhsal ve zihinsel olgunluk” edebiyatına kimse prim vermiyor.
Altı yaşındaki her çocuk duygusal, fiziksel, ruhsal ve zihinsel
bakımdan aynı mıdır?
Sen bunları, bahçendeki hıyarları sebze sepetine doldurur gibi
aynı sınıflara dolduruyor, aynı eğitime tabi tutuyorsun. Tabiri caizse cins
atlarla kaplumbağaları aynı kulvarda eğitime ve yarışa tabi tutuyorsun.
Aklına rüşd müşd, duygu, fizik, ruh, zihin, olgunluk vs.
gelmiyor.
*
İmdi, mesele sadece rüşd, ergenlik vs. meselesi
değildir.
Bu herşeyden önce bir sosyoloji meselesidir, sosyal
yapı meselesidir. Sosyo-ekonomik şartlar meselesidir.
18 yaşından itibaren evlilik serbest diye kaç tane genç bugün
evlenebiliyor?
Evlenmek isteyen genç erkekse, ondan ev, araba, iyi bir gelir
kapısı beklendiği için gençler neredeyse 30’una kadar beklemek zorunda kalıyor.
Şöyle bir düşünün bakalım, son yıllarda çevrenizde kaç tane 18
yaşında evlenmiş genç gördünüz?
Şahsen benim bildiğim böyle bir genç yok. 45 sene öncesinden
hatırladıklarım var, fakat şimdi yok.
Bu durumda ha 18 demişsiniz ha 15, pratikte hiçbir farkı
bulunmuyor.
Kolaysa gel de 18 yaşında evlen!
*
Şu Kur’an kursu hocasının kızının
evliliğine gelince..
Şahsen bugüne kadar bu toplumda böylesi bir evliliğe ve nikâha
şahit olmadım.
Bu, münferit bir olay. Kelimenin tam anlamıyla münferit.
Ve gerçekleşme tarzı bakımından yaşanmaması gereken bir olay.
Fakat, sanki bütün Kur’an kursu hocaları
kızlarını böyle evlendiriyormuş ve bütün Kur’an kursu
talebeleri böyle evleniyormuş gibi bir hava meydana getirildi.
*
Türkiye sadece Hiranur Vakfı’ndan mı ibaret?
Mesela bu olayın medyada köpürtüldüğü sırada bir MİT’çinin
Konya’da lise öğrencisi (yasaya göre reşit olmayan) bir genç kıza “Seni
MİT’çi yapacağız” diyerek tecavüz etmesi olayı yaşandı.
Ve, MİT’ten, “Bizim böyle bir mensubumuz yoktur,
bu olayı da lanetliyoruz” türünden bir açıklama gelmedi.
Tecavüz eden MİT’çi olunca niye kimseden ses
çıkmıyor?
MİT tenezzül edip, “Bu adamın bizimle ilişkisi yoktur”,
ya da, “Bu adamın yaptığı şerefsizlik MİT’e mal edilemez, bir şahsın
kabahati kuruma mal edilemez” demiyor, istifini bozmuyor.
Niye?
Sebebi, MİT’çilerin Kur’an eğitiminden
geçirilmiyor olmaları olabilir mi?
Halbuki adam, MİT'çiliğini istismar ederek suç
işlemiş.. MİT'teki görevden bahsedilmeden, MİT'çilik kullanılmadan işlenen
bir suç olsa durum değişecek.
*
Bir de Hiranur Vakfı olayından dolayı
öfkesinden yerinde duramadığını beyan eden part-time hassas gönüllü, yanık
yürekli tipler var.
Apocu Selahattin Demirtaş artisti ile "adalet"
meraklısı Kılıçdaroğlu gibi..
Fakat nedense "içinden MİT geçen" olaylarda bu
şovmenlerin vicdanı kısa devre yapıyor, çalışmıyor.
Vicdan arabalarının motoru arızalanıyor, kontağı çeviriyorsunuz
"Tırt" deyip duruyor.
Bir türlü "Vınnn" sesi gelmiyor.
Hele şu gazeteci numarasına yatan Timur Soykan soykası..
Ondan hiç ses yok.
*
Konuya dönelim.. Maşallah Diyanet evlilikte
rüşd konusunda hassas..
Rüşd yaşı konusundaki hassasiyetleri “tesadüfen” laik (siyasal
dinsiz) devletin hassasiyetleriyle örtüşüyor.
Bu devlet, 15 yaşındaki bir delikanlı ile genç kız evlenmesinler
diye bir yasak koymuş..
Peki, aynı yaştaki bir genç kız ile delikanlının evliliksiz
cinsel ilişkisi (zina) için de bir yasak getirmiş mi?
Diyelim ki bu yaştaki gençler evlenmemekle birlikte evliymiş
gibi işler çeviriyorlar (Ki toplumumuzda, özellikle öğretim kurumları sayesinde
örnekleri var), o zaman devlet ne yapıyor?
O zaman özgürlükçü hale gelip, “Karşılıklı rıza ile olmuş,
sevenlerin arasına girilmez” mi diyor, yoksa, “Bu suçtur” mu diyor?
Akparti, neden zinayı suç
olmaktan çıkarmıştı?
Burada sorun edilen tek şey, böylesi gençlerin (topluma ilan
ederek evlenip) nikâhlı olmaları ve böylece günah işlemekten kurtulmuş olmaları
değilse, ne?
Bu işi yapan gençler, “Biz evli değiliz” derlerse sorun yok.
İstedikleri her haltı yiyebilirler.
Fakaat, “Evlendik” demeleri suç.
*
Dünya beşten, Türkiye de Hiranur Vakfı’ndan
büyüktür.
Türkiye’deki tek genç kız ya da kadın da, o vakfın hocasının
kızı değildir.
Diyanet, İslam’a göre “Hıyanet İşleri Başkanlığı” demek
olacak bir çizgiye savrulmamak için kılı kırk yarmalıdır.
Ne yazık ki bu tür yarım yamalak, çarpıtılmış hutbelerle, dinde
reform anlamına gelen mezhepsizliklerle o yöne doğru dolu
dizgin gidiyor.
“İslam’a göre” diye cümleler kurulan bir hutbe böyle bir
mantıkla yazılmamalıdır.
“İslam’a göre” dediğin zaman Allahu Teala ve Peygamberi
(s.a.s.) adına konuşmuş oluyorsun.
Bu, kanunları yap boz tahtası olan, Recep Tayyip'in veya bir
başkasının keyfine göre gün aşırı değiştirilebilen Türkiye Cumhuriyeti
adına konuşmaya benzemez.
Söylediğin bir söz ebediyen Cehennemlik olmana yol açabilir.
Bu meydanda söz kıldan ince kılıçtan keskincedir.
EKREM ADAY GÖSTERİLMEZ, GÖSTERİLİRSE DE SEÇİLEMEZ
Altılı Masa, Ekrem'i aday göstermez.
Çünkü böylesi bir emrivakiyi Kılıçdaroğlu istemiyor. Temel Karamollaoğlu ve Ahmet Davutoğlu, Kılıçdaroğlu'nu Ekrem'e tercih ederler.
Gültekin Uysal'ın adından başka birşeyini bilmiyorum, onun tercihinin nasıl olacağı hakkında birşey diyemem.
Babacan, Ekrem'e onay verir, fakat karşı tarafı da küstürmemeye çalışır, o yüzden taraf değiştirebilir.
Geriye sadece Akşener kalıyor.
Ancak Akşener, geçen seçimde başına buyruk şekilde aday olup kredisini tüketmiş durumda.
Altılı Masa'dakiler, "Önceki seçimde kendi aklına göre iş yaptın, ortak hareket etmemize engel oldun, senin dediğin oldu, bu seferde mi senin dediğin olsun, bu ne kapris, bu ne şımarıklık, bu ne inatçılık!" diyeceklerdir.
Yüzüne böyle demezler de, böyle düşünürler.
*
Çünkü geçen seçimde Temel Karamollaoğlu Abdullah Gül'ün Erdoğan'ın karşısına çıkarılmasını teklif etmiş, Kılıçdaroğlu da bunu kabul etmişti. Pişmiş aşa su katan, tam da Erdoğan'ın gönlünün arzu ettiği şeyi yapan; dediğim dedikçi Akşener'di.
Altılı Masa'dakiler Akşener'in kaprisine ikinci kez zor boyun eğerler.
Diyelim ki eğdiler ve Ekrem aday gösterildi. Rüzgârı anında kesilir.
Çünkü ortada mağduriyet diye birşey kalmamış olur.
Tam aksine, İyi Parti lideri Akşener ile birlik olup CHP lideri Kılıçdaroğlu'na katakulli yaptığı düşünülür. Bu da CHP'nin içinin karışmasına yol açar.
"Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye başlar" diyen Shakespeare haklı olabilir, fakat Akşener gibi kadınların aynı zamanda kasırga gibi olduklarını da söylemek gerekiyor.
Girdikleri bahçede bütün dalları ve yaprakları kırıp dökebiliyorlar.
E-KİTAP: DARULHİKME TARTIŞMALARI
https://www.academia.edu/92994145/Darulhikme_Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1
DARULHİKME
TARTIŞMALARI
Dr. Seyfi SAY
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
3
EV
SAHİBİNİ BASTIRAN YAVUZ HIRSIZLIK 4
GÜNDEM
SAPTIRMASI 13
TEOMAN’IN
FELSEFESİ 21
TÜRKÇÜLÜKTEKİ
YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ 40
KAVRAMLARI
KAVRAMAK 54
DİNDARLIK
58
DÜCANE’NİN ÇOKEVLİLİK
KEŞFİ 67
TASAVVUF 89
MANTIK
92
MARİFETULLAH 106
OMERTA 111
DARULHİKME’DEKİ DÜCANE AVUKATLIĞI 115
TÜRKÇÜ TİPİ MÜSLÜMANLIĞIN VAHDET-İ VÜCUD
MERAKI 131
BULMADAN BULDUM DİYENLER 139
Yukarıda
Prof. Teoman Duralı’nın şu sözlerini de aktarmıştık:
“Mesela “Allahu ekber ne
demektir?” diye sorulduğuna “en büyük Allah’tır” deniliyor… Hayır, yanlış. “en
büyük Allah” diyemezsin. Çünkü en büyük dediğinde bile bir karşılaştırma yapmış
oluyorsun. Allah öyle, varlıkları karşılaştırdığınızda en büyüğü manasında
olamaz… Biricik büyük, tek büyük, eşsiz büyük denebilir belki. Çünkü ölçü yok…
Ölçü veremezsiniz."
“En
büyük Allah” diyemezsinmiş.
“Allahu ekber” demekle “En büyük Allah” diyorsun.
Eğer
böyle demek uygun olmasaydı, tekbirde “ekber” lafzı kullanılmazdı.
Evet,
Allahu Teala’nın büyüklüğünü ölçemezsiniz, bunun ölçüsü yok, fakat bu, Allahu
Teala’nın en büyük olduğunu söylemenize engel değildir.
Matematikte
sonsuzu da ölçemezsiniz, fakat sonsuzun, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar
bütün sonlu sayılardan daha büyük olduğunu, en büyük olduğunu bilirsiniz.
Allahu
Teala şöyle buyuruyor:
Âd kavmi ise yeryüzünde
haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi.
Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr
ediyorlardı. (41/15)
Görüldüğü
gibi, bizzat Allahu Teala karşılaştırma yapıyor.
Kuyucaklı
Abdullah Efendi, Emsile Şerhi’nde, ismu’t-tafdîl (ekberu gibi kelimeler) için
şöyle diyor:
Bazen elif-lam ile kullanılır, Zeyduni’l-efdalu (efdal Zeyd) gibi.
Bazen izafetle, Zeydun efdalu’l-kavmi
(Zeyd kavmin en efdalidir) gibi. Ve bazen “min” ile, Zeydun a’lemu min külli ehadin (Zeyd herkesten daha bilgilidir)
gibi. Bazen de hazif (kelimelerin düşürülmesi) olur, Allahu ekberu gibi, yani “min
külli ehadin” (herkesten).
Duralı’dan
etkilendiği anlaşılan ilahiyatçı Prof. Faruk Beşer, 20 Ağustos 2021 tarihinde Yeni
Şafak’taki köşesinde şunu yazmıştı:
Biz
yaratılanların en küçüğü olan kuantların bile nasıl var olduğunu bilemiyoruz
ki, yegâne büyük olan Allah’ın nasıl var olduğunu bilebilelim. Allahu-ekber,
Allah en büyüktür değil, büyük Allah’tır demektir.
İMAMOĞLU'NDAN YENİ BİR ERDOĞAN HİKÂYESİ ÇIKAR MI?
İmamoğlu'nun hapis cezası alması, akıllara Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde aldığı cezayı getirdi.
Tarihin hep tekerrür edeceğini zannedenler, aç tavuğun rüyası hesabı İmamoğlu'nun (cumhur)başkanlığı rüyasını görmeye başlayacaklar.
Hayaller kuracaklar.
En başta da İmamoğlu'nun kendisi.
Fakat gerçeklerle hayaller her zaman at başı gitmez.
*
Erdoğan, bir projeydi.
ABD ve derin devlet (derin kurumlar), onu "keşfetmişlerdi". (O sıralarda CIA ile MİT arasında su sızmıyordu, can ciğer kuzu sarmasıydılar.)
ABD Büyükelçisi Abramowitz filan Erdoğan'la ("dinler arası diyalog" tadında) "siyasetler arası diyalog" faaliyetine girişmiş bulunuyorlardı.
O günlerde birtakım askerlerin "Erbakan'ı devirse devirse Erdoğan devirir" türünden laflar sarfetmiş oldukları biliniyor.
Yani Erbakan'ı Erdoğan vasıtasıyla tasfiye etmelerinin mümkün olduğunu düşünüyorlardı.
*
Erdoğan'ın hapse atılıp mağdur gösterilmesi ve kahramanlaştırılması, sürecin ilk etabını oluşturmaktaydı.
Her hapse atılan mağdur sayılmaz ve kahramanlaştırılmaz, fakat durumu müsait olanlar konjonktürün elverişliliği (veya elverişli hale getirilmesi) durumunda süper kahraman konumuna gelebilirler. (Mesela İngilizler Osmanlı Hükümeti'ne "Samsun civarı karışık, oraya bir adam gönderin" demişler, Mustafa Kemal'in oraya gönderilmesinin zeminini hazırlamışlardı. Vizeyi de hiç bekletmeden bir günde vermişlerdi. Fakat Kemal Anadolu'ya varınca hemen "Onu geri çağırın" diye Hükümet'e baskı yapmaya başladılar, böylece "İngilizler'in korktuğu kahraman" gibi görünmesini sağladılar. İngilizler'in tutuklayıp Malta'ya sürdükleri kişiler değil de, dokunmayıp Anadolu'ya gönderdikleri adam vatanı kurtaracak kuhraman olmuştu.)
Erdoğan sudan bir sebeple, Ziya Gökalp'ten minareli şiir okudu diye, birkaç aylık bir hapis cezasına çarptırıldı. (O dönemde bu satırların yazarı hakkında da DGM'de dava açılmıştı. Benim gibi parasız pulsuz, namsız ve taraftarsız biri o gün birkaç ay için bile hapse girse çoluk çocuğu perişan olurdu, fakat Erdoğan için böyle bir sorun yoktu.)
Erdoğan hapse girmese ve siyasî yasaklı hale gelmeseydi, 1999 seçimlerinde beş yıl için tekrar belediye başkanı olacaktı.
Erbakan mağdur edilirken, onun, dokunulmayıp makamında bırakılmış, işi rayında ve tıkırında bir tuzu kuru olduğu düşünülecekti.
*
O süreçte Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, ayağına pranga vuruldu.
Fakat hapse atılmadı.
Başka birşey yaptılar, partisi Refah'ı kapattılar.
Bunun üzerine Erbakan yeni bir parti kurdurdu: Fazilet.
Partinin başına Recai Kutan geçti. Çünkü Erbakan yasaklıydı.
Bu arada Erdoğan yanlıları, nerden icab ediyorduysa, "Yenilikçiler" adı altında, Erbakan vesayetine karşı bayrak açtılar.
Erbakan'ın sadece dışarıdan değil, içeriden de altı oyuluyordu.
Bu Yenilikçiler, "65 yaş üstü dinozorlar siyasetten çekilsin!" diyorlardı. Yaşları henüz 50 civarındaydı. Kendilerinin yaşlanmayacağını zannediyor gibiydiler.
*
Evet, o sırada Erdoğan mağduriyet edebiyatının yıldızıydı, çünkü aldığı hapis cezasından dolayı siyasî yasaklıydı.
Erbakan'dan fazlası vardı, eksiği yoktu, Erbakan hapis yatmazken, o, yatmıştı.
Siyasî yasaklı olduğu için de Yenilikçiler'i Erdoğan adına Abdullah Gül temsil ediyordu.
Bunlar, Recai Kutan'ı devirmek ve Fazilet'i ele geçirmek için harekete geçtiler.
Ancak partinin kongresinde Abdullah Gül, Recai Kutan karşısında mağlup oldu.
Kazansaydı, Erdoğan'ın "Emanetçi Hüsamettin"i Gül, Erbakan'ı silip süpürmüş, nakavt etmiş, mahvetmiş olacaktı.
Çünkü ringteki maç Kutan ile Gül arasında yapılıyormuş gibi görünse de, aslında dövüşenler Erbakan ile Erdoğan'dı.
*
Gül'ün Kutan karşısında nakavt olması, Erdoğan için konjonktürün ve siyaset arenasının hazır olmaması anlamına geliyordu.
Erbakan karşısında mağlup olan Abdullah Gül değildi, Erdoğan'dı.
Erdoğan'ın gücü Erbakan'a yetmiyordu.
Eğer partiyi Erdoğancılar ele geçirseydi, Fazilet varlığını sürdürecekti. Kapatılmayacaktı. Fazilet'e "Refah'ın devamı" denilemeyecekti.
Fakat Yenilikçiler, partiyi Erbakan'ın elinden almayı başaramamışlardı.
Erdoğan'ın önünün açılması için Fazilet'in de siyasî partiler mezarlığına gönderilmesinin gerektiği anlaşılmıştı.
Böylece Fazilet, "Bu parti Refah'ın devamı, burada kanuna karşı hile var" denilerek kapatıldı.
Erbakan, siyaset yarışında hakem sahtekârlığı ve düzen-baz şike ile ikinci defa diskalifiye edilmiş oluyordu.
Bu ikinci kapatma, parti tabanı ve tavanında büyük bir moral çöküntüsüne yol açtı.
Erbakan üçüncü bir parti kurabilirdi, fakat iktidar olmasına izin verilmeyecekti, herkes bunu anlamıştı.
(Nitekim Saadet Partisi kuruldu, fakat gelişme kabiliyeti olmayan cılız ve bodur bir parti karikatürü olduğu düşünüldüğü için yaşamasına izin verildi. Böylece demokrasi oyunu yani hamamın namusu da kurtarılmış oluyordu.)
*
Fazilet Partisi kapatılınca, arazi Erdoğan için müsait hale getirilmiş oldu.
Erdoğan, "Görüyorsunuz, bu iş Hoca ile olmuyor, olmayacak" deme imkânına kavuşmuştu.
Böylece, kapatılan Fazilet Partisi'nin Yenilikçiler'i yeni bir parti kurmak üzere harekete geçtiler, Akparti kuruldu.
Fazilet Partisi kapatılmıştı, fakat milletvekilleri bağımsız milletvekili olarak TBMM'deydiler.
Bunların yarısı yeni kurulan Akparti'ye geçtiler.
Yıl 2001'di.
Aylardan Ağustos. (Günlerden cuma mıydı, hatırlamıyorum.)
*
Erbakan siyasî yasaklı hale getirilmeseydi, önce Refah Partisi, ardından da Fazilet Partisi kapatılmasaydı, Erdoğan parti kurup onun karşısına çıkamazdı.
Çıksa bile varlık gösteremezdi. Hain ve bölücü olarak lanetlenirdi.
Hele şiir okudu diye hapse girmemiş ve mağdur duruma düşürülmemiş olsaydı, daha büyük bir nefret ve öfkenin hedefi haline gelirdi.
"Belediye başkanlığı neyine yetmiyor da tutup bir hareketi bölüp koltuk kavgası başlatıyorsun?" denilirdi.
Bu işlerde heveskârların siyasî maharet, beceri ve kıvraklığı kadar konjonktür de önemli. Hatta daha önemli.
Birilerinin, konjonktürü heveskârın istikbali için hazır etmesi şart.
Erdoğan için bu yapıldı.
*
İmamoğlu'na gelince..
Bu konjonktürde ancak avucunu yalar gibi görünüyor.
Erdoğan olayının tekerrür etmesi için öncelikle CHP'nin (bir kulp uydurularak) kapatılması ve Kılıçdaroğlu'nun siyasî yasaklı hale getirilmesi gerekiyor.
Şu anda "düzen" bunu yapar mı?
Böylesi bir kapatma da yetmez, Kılıçdaroğlu'nun perde arkasından yöneteceği bir partiye de izin verilmeyeceğinin, (Refah'ın ardından Fazilet'in de kapatılması olayında olduğu gibi) fiilen gösterilmesi gerekir.
İmamoğlu'nun Erdoğan'laşabilmesi için önce Kılıçdaroğlu'nun Erbakan'laştırılması lazım.
*
O zaman belki İmamoğlu için konjonktür ve siyaset minderi hazır hale getirilmiş olabilir.
Ondan sonrası da garanti değil, İmamoğlu'nun beceri ve maharetine bakıyor.
O beceri ve maharet, hem iç hem de dış çevrelerle iş pişirme konusunda üstün bir yeteneğinin bulunduğunu ispatlamış olan Erdoğan'da vardı.
Yeri ve zamanı geldiğinde keskin virajlar alabiliyor, ideoloji otobanında rahatça şerit değiştirebiliyor ve bunlar arasında dans edercesine salınabiliyor, ani kalkışlar ve frenler yapıp birilerinin arabadan düşmesini sağlayabiliyor, işine yaramadığında sırtındaki ütülü gömleği çıkarıp parça parça edebiliyor, devir neyi gerektiriyorsa onu giyebiliyordu.
*
Konjonktür, konjonktür, konjonktür.. Ve de siyasî canbazlık.. Sihirli kelimeler bunlar.
Velhasıl, aynı makamdan başlayan hikâyelerin her zaman aynı sonla bitmesi beklenmemelidir..
ODATV'DEKİLER, "CHARLIE'NİN MELEKLERİ" VEZNİNDE "NUH'UN KELEKLERİ" MİDİR BİLEMEM, FAKAT KIT ZEKÂLI OLDUKLARI KESİN
Odatv'deki az gelişmiş zekâlılar kumpanyası mızıkacıları, Ayşe Baykal'ın
röportajını nasılsa yayınladılar, fakat hemen ardından minareye kılıf dikmek
için iğne ipliğe sarıldılar.
Şöyle diyorlar:
Röportajın önemli bölümlerinden biri ise “telefondan gönderildiği iddia edilen fotoğraf” ile ajandadaki notlar…
“Peki, sizin iddialarınıza göre kendisine karşı bu kadar iyi davranan bir ailesi ve eşi varken nefret etmesinin gerekçesi nedir?” sorusuna verilen yanıtta şu ifadeler dikkat çekiyor:
“Bilemiyoruz. Psikolojisinin bozuk olduğu dönemde normalde akıllı telefon kullanmayan kızımız, kocasından akıllı telefon istedi.
(…)
“Kızımız, telefonu eline aldığı bir ara annesi gülüp bir şeyler yazdığını görüyor. ‘Neye bakıyorsun kızım ver bir bakayım’ dediğinde kızı vermek istemedi ama anne bir şekilde elinden telefonu aldı. Ve telefonunda (daha sonra adı dosyada belirtilen bir radyoda program yapan programcıya uygunsuz resim gönderdiğini ve ‘Doğum günün kutlu olsun sevgilim’ tarzında mesajları ve ‘Sen paraları altınları al gel. Biz sana yer hazırladık’ mesajını görüyor. Tabii olarak dünya annenin başına yıkılıyor.”
(…)
“Bu durum da ortaya çıkınca, bu sefer anne başka bir şey çıkar mı diye evin bazı yerlerini karıştırıyor. İçinde özel notlar olan bir ajandaya ulaşıyor ve kızının uygunsuz notlarına şahit oluyor. Anne perişan oluyor.”
“Aileden adını vermek istemeyen kişi”nin açıklamaları böyle…
Bu açıklamaları, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık yalanlıyor. Bakan Yanık, skandal ülke gündemine oturduktan sonra yaptığı açıklamada “Mağdur, kuruluşlarımızda kalıyor, okuma yazması yok, ilkokul diploması alınıyor. Aşçılık eğitimi alıyor, İngilizce öğreniyor. Hayatını idame ettirecek şekilde yetişiyor. Dava, bize 2 Aralık 2022’de intikal etti, aynı gün müdahil olduk. Kendisinin ve çocuğunun can güvenliğini riske etmemek için geç açıklama yaptık” dedi.
Bakan Yanık’ın “okuma yazması yok” sözlerinden yola çıkarak…
Okuma yazması olmayan biri, akıllı telefon kullanabilir mi?
Okuma yazması olmayan biri, ajandada not tutabilir mi?
Okuma yazması olmayan biri, akıllı telefondan “sevgilisine” mesaj yazabilir mi?
*
Çok akıllılar ya, soruları peşpeşe sıralamışlar.
Ancak, baltayı taşa vurduklarından haberleri yok.
Çok uyanıklar fakat sıra olayın baş kahramanı kadının laflarına gelince Sülün Osman'ın kazıkladığı zekâsı kıt köylülere dönüşmek için yapmayacakları fedakârlık yok gibi görünüyor.
Kızın okuma yazma bildiği, Savcılığa verdiği ifadeden belli.
Ancak, okuduğunu anlamaktan aciz kişilerin yayıncılık yaptığı bir ülke burası.
Buradan anlaşılıyor ki, Bakan Derya Yanık da bakıp da
görmeyenlerden.. Tam da Akparti'ye yakışır bir bakar kör.
Dünya yansa uyanmayacak.. Derya gibi uykusu var.
Konuya döneceğiz.. Önce bir
parantez açmamız gerekiyor.
*
Olaya, Cevheri Güven adlı
"istihbaratçıların oyuncağı/borazanı" kullanışlı tip de dahil olmuş.
Bu şahsın istihbarat bağlantılarının bulunduğu
açık da, tek taraflı mı, çift taraflı mı, orası biraz karışık.
Çok taraflı çalışan (ya da çok taraflı kullanılan), ilişki kurabildiği herkesle iş tutan biri gibi görünüyor. (Yaptığı gazetecilik türünün şöyle bir özelliği var, kendinizi kullandırmazsanız birilerinden faydalanamazsınız, onlardan bilgi-belge akışı sağlayamazsınız. Kendinizden birşeyler vermelisiniz ki, birşeyler alabilesiniz, kimse size "beleş" hizmet vermez. Salt açık kaynakların analizine dayalı "kullanışlılık"sız, hür ve bağımsız bir gazetecilik ise hem yorucudur, hem de kolay ses getirmez. Ayrıca, arkanızda Alman istihbaratı vs. gibi "koruyucular" da bulunmaz. Yarınınızdan emin olamadan, kendi yağınızla kavrularak yaşar gidersiniz. Sürünürsünüz demeyelim hadi.)
Cevheri'yi CIA'in de, Alman istihbaratının da, içeriden birilerinin de (yerli milli odakların da) kullandıklarını düşünmemek elde değil. (İçeriden birilerinin karşı cepheye sızmak için görevlendirdikleri biri değilse tabiî. Bunu bilmeyeyiz, fakat öyle olmadığından da emin olamayız. İcraat tarzı, seçtiği gazetecilik türü buna müsait.)
Evet, bu Cevheri de, Hiranur Vakfı olayına
büyük bir aşk ve şevkle sarılmış durumda.
Twitter hesabından şöyle bir paylaşımda bulunmuş:
Bu haber H.K.G'nin ne kadar cesur 1 kadın olduğunu gösteriyor hepimize. Karşısına bütün bir dünyayı almış adeta. Yaşadığı emsalsiz travmayı aşma savaşı 1 yana, iş bulmuş, yeni hayat kurmuş. H.K.G.'nin annesi çıkıp açıkça konuşmalı artık.
"Bu haber" dediği haber, Birgün denen paçavranın haberi.
Haberin başlığı şöyle: "6
yaşında ‘evlendirilen’ H.K.G.’nin ifadesinden dehşet ayrıntılar: 10 yaşındayken
biliniyormuş!"
*
Gelelim Odatv zurnasının zırt dediği yere.
Birgün'deki haberde kızın (kadının, her neyse) şu ifadeleri
de yer alıyor:
"Kadir ile aynı evde yaşamaya başladıktan sonra bana bir telefon almışlardı. Geceleri hiç uyumuyordum. Bir tane radyo programına denk gelmiştim. Burada konuşan kişi, kız çocuklarının evlendirilmelerinden bahsediyordu. Ben de Facebook üzerinden bu kişiye ulaştım. Evden kaçmaya karar vermiştim."
Bu kız/kadın, okuma yazma bilmiyordu da, Facebook'a nasıl giriyordu, söz konusu radyo programcısına nasıl ulaşmıştı?. (Kızın annesinin bahsettiği "sevgilim"li mesajlaşmanın, uygunsuz fotoğraf gönderiminin bu radyo programcısıyla ilgili olduğu anlaşılıyor.)
Telefonla ulaşmamış, Facebook üzerinden ulaşmış. Facebook, okuma yazma bilinmeden nasıl kullanılabiliyor?
Odatv'ci süper zekâlar, kılıf ölçüsü almak için minareye tırmanırken donsuz mabadlarının fotoğrafını vermekte olduklarının farkında değiller.
Aynı haberde söz konusu kızın/kadının şu
ifadeleri de yer alıyor:
"Bir gün alışveriş için dışarı gitmiştim. Kadir'e 'arabada bekle ben AVM'den kıyafet alacağım' demiştim. O arabada beklerken ben AVM'den bir telefon aldım. Sonra birlikte eve döndük. Telefonumdan araştırmaya başladım. Çünkü ailem bana 6 yaşında evlendirilmenin normal olduğunu anlatıyordu. Yaptığım araştırmalar sonucunda Wattpad isimli kitap uygulamasında bir abla ile tanıştım."
Kadir kadından parayı esirgemiyor, hesabını sormuyormuş ki, istediği kıyafeti, istediği telefonu marketten sakız alır gibi alıyormuş.
Alsın, fakat, okuma yazma bilmeden telefondan
nasıl araştırma yapıyor?
Rastgele numaraları arayarak "Aloo, ben
filan, çocukken başımdan şöyle işler geçti, sizin fikriniz nedir, LGBT'ci tontiş?" diye mi
soruyordu?
Hayır, böyle yapmamış, arar tararken bir kitap
uygulamasını bulmuş..
Okuma yazma bilmeden kitap uygulamasına
nasıl ulaşıyorsa?
Evet, denize düşmüş kadın, çırpınıp dururken burada ilk rastladığı "abla"sına sarılmış.
Okuma yazma bilmiyor (!) ama "abla"sıyla böyle bir kanaldan irtibat kurabiliyor.
*
Odatv'ci minare terzicisi mabadı meydanda başı kumda devekuşları ise, kızın annesini yalancı çıkarmak için "Kız okuma yazma bilmiyordu ki" diye salağa yatıp yalan söylüyor, kendilerini rezil kepaze ediyorlar.
Bakan Yanık'a gelince, böyle bilip bilmeden
konuşan birinin bakan olduğu bir ülkeden ve onu bakan yapan kafadan ne beklenir
bilemiyorum.
E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-
https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...
