CAMİDE OKUNACAK ATATÜRK KONULU BİR CUMA HUTBESİ ANCAK BÖYLE OLABİLİR..

 

MÜSLÜMANIN CAMİSİ, ATATÜRK'E TAPINILACAK BİR PUTGEDE DEĞİLDİR




https://www.odatv4.com/guncel/ataturk-e-skandal-sozler-kfirlere-dua-sapikliktir-oglu-bu-ise-ne-diyecek-258296


Atatürk'e skandal sözler: Kâfirlere dua sapıklıktır... Oğlu bu işe ne diyecek

13 Kasım Pazar 2022 15:29

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası ilahiyatçı Ali Rıza Demircan Atatürk'e dil uzattı. Ali Rıza Demircan "Mustafa Kemal, İslami kuralları reddeden ateist-deist bir kişidir. Dolayısıyla hayır duası ile anamam" dedi.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Ahmet Misbah Demircan'ın babası İlahiyatçı Ali Rıza Demircan Mirat Haber'de "Müslüman, Mustafa Kemal’i nasıl anlamalı ve anmalı?" başlıklı bir yazı yazdı.

"HAYIR DUA İLE ANAMAM"

Yazısının "Atatürk Ateist-Deist miydi?"  başlıklı bölümünde  Atatürk için, 

"Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür, onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  
Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur" ifadelerini kullandı. 


Yazının tamamı ise şöyle: 

Benim için İslam’a ve tarihimize karşı durmuş Atatürk değil de kurtuluş savaşımıza katkı vermiş Mustafa Kemal kayda değerdir. Ama artık  O da  bir ölüdür.

Biz Müslümanlar, Müslüman olarak   can verdiklerine inandığımız ölülerimizi – bazı günahları ile bilinir olsalar da – bağışlanmaları ve yüksek manevi makamlara eriştirilmeleri için genel ve özel nitelikli  dualarımızla anarız.
Dualarla anma  Rabbimizin de emridir:
“Onlardan sonra gelenler şöyle yakarırlar: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce imanla göçüp gitmiş olanları bağışla! İman edenlere ilişkin gönlümüzde en küçük bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphe yok ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin! “ ( Haşr 59/10)

Kâfirlere Dua Sapıklıktır

Rabbimizin emri olduğu için Kur’ân kaynaklı inancımıza göre dualarımız ölülerimize fayda sağlar.
Ama ana babamız  ve akrabamız olsalar da  ateist ve deist olarak  ölen insanların/ kâfirlerin cenaze namazını kılamayız. Büyük sandukalarda, Anıt kabir ve  Anıt mezarlarda da yatır olsalar da yücelterek onların kabrini ziyaret edemeyiz. Rabbimiz şöyle buyurur:

“Onlardan ölen hiç kimsenin cenaze namazını kılma ve mezarının başında dua etmek için durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini inkâr ettiler ve fırsat varken tövbe de etmeyip, kâfir olarak can verdiler. Ve sonunda, uğrunda kâfirliği bile göze aldıkları dünya nimetlerini bırakıp gittiler. “   (Tevbe 9/84)

Hz. Nuh, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’in yaptığı gibi zalim kâfirler için beddua edebilirsek de kâfirler  için dua  edemeyiz.  Çünkü Allah’ın  kitabı Kur’ân’a göre “Allah’a ve onun yasaları ve rahmetine inanmayan kâfirlere dua  boşa gidecek bir aldanış” tır. (Ra’d 13/14. Ayrıca bak. Mümin 40/50)

Bu sebeple kâfirlere dua görevimiz olmadığı  gibi bize yaraşır doğru bir davranış da değildir. Üstelik sapıkça  bir davranıştır.  Rabbimizin buyruğu şöyle:

“Ne Peygambere, ne de diğer müminlere, kâfir olarak ölen ve cehennemlik oldukları artık kesinleşmiş olan Allah’a ortak koşucu müşrik kâfirler için —onlar yakın akrabaları bile olsalar— bağışlanma dilemek yaraşmaz. Zira Allah, tövbe etmezlerse kendisine ortak koşanları ve inkâr edenleri bağışlamayacağını kesin hükme bağlamıştır.” (Tevbe 9 /113; Nisâ  4/ 48, 116)

Atatürk Ateist-Deist miydi?

Derin olmasa da yapabildiğim araştırmalara ve güvendiğim araştırmacıların çalışmalarına göre kanunla Atatürk soyadı verilen Mustafa Kemal[1] benim için  İslamî iman ve yaşam kurallarını red  edip örten   ateist -deist bir ölüdür,

(Bu tespit aşağılama değil bilimsel bir tespittir.)

Onu, 10 Kasım gibi vesilelerle de olsa, Mustafa Kemal Atatürk olduğu için değil inancım gereği   inkârcı bir ölü olduğu için hayır dua ile anamam.  Birleri ne düşünürse düşünsün umurumda değil ama iyice bilinmesini isterim ki bu tavrım inançlarımdan kaynaklıdır. Ona karşı özel bir kastım olmadığı sevenlerini üzme amacım da yoktur.

Ha bu arada ifade edeyim   ben kurtuluş savaşımızın Mustafa Kemalin de tam bir nifakla imanlısı göründüğü İslami ruhla kazanıldığına inananlardanım. Ne var ki Mustafa Kemal’in bu uğurda çalıştığını kabul  etmemize bir mani de yoktur. Ama  vatanı tek başına kurtarıp bize hediye ettiği şeklinde safsatalara ve benzerlerine de güler geçerim. Kaldı ki bir insanın vatanı için çalışmış olmasından daha doğal ne olabilir. Kişiyi bu yönüyle öne çıkarmak büyütmek değil küçültmektir.

Üstelik pek çok kurtuluş savaşı kahramanı  yokluk için de can verirken  o ve arkadaşları yaptıklarının karşılığını, yönetimine  el koydukları devletimizden  binlerce defa aldılar. Örneğin Mustafa Kemal  Atatürk,  1938 öncesi fakir ülkemiz açlık ve çıplaklıkla boğuşurken   “..kıyafetlerini günümüzde de modanın önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilen Paris’te ünlü bir terziye ve yine ünlü bir Alman terziye hazırlatmıştır.”

Bakınız: Giyim Kuşamla İlgili Tespitler: Atatürk’ün Giysi Tercihleri Üzerine Bir Değerlendirme Denemesi

Mustafa Kemal Atatürk’ün Tapılır Put Edinilmesi

İslam’da en büyük ve affedilemez günah Allah’a inanırken Ona ait  vasıfların bir kısmını  insanlara/kurumlara-/ilkelere  yamamak ve Onun yasalarını dışlayıp seküler düzenler  edinmektir.

Şu son dönemlerde yazılanları okuyup söylemleri dinleyince merkezinde Atatürk’ün yer aldığı Kemalizm’in tapılır yarı  put haline getirildiğini görüyor,  yalnızca İslam adına değil özgür medeni bir toplum olmasını dilediğim ülkem adına da üzülüyorum.

Biliyorum bilgili ve bilinçli insanlarımız için   manevi bir tehlike yok. Ya nesillerimiz; gençlerimiz ve torunlarımız için. Yapılanların bir kısmı övgü değil tapınma.

Şimdi benim cevabını vermeye çalıştığım  “ Müslüman, Mustafa Kemali Nasıl Anlamalı ı ve Anmalı?”  soru başlıklı bu yazımdan hareketle “Müslümanlar ve  İmam Hatip nesli Atatürk karşıtıdırlar, “ diyecekler olacaktır. Ama bu tespitleri keşke doğru olabilseydi, ama heyhat…

Atatürkçüler müsterih olsunlar, geleceği ve yüceliği yanlış yerde aramaya başlayan Müslümanlar ve İmam Hatip nesli, öteden beri iktidarda  olan Kemalizm’e bilerek veya bilmeyerek   güç katmaya başladılar. İstisnalar elbette vardır.

Hulâsa Müslümanız , ölü veya diri kişileri İslam’a göre anlamalı ve anmalı; yüceliği de Rabbimizin katında görenlerden olmalıyız:

“Çünkü yüreklerine iman akmamış kişiler  iman edenleri bırakır da Kâfirleri egemen tanırlar.   Yoksa yüceliği onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz yücelik/izzet bütünüyle Allah’ındır/Elçisinindir ve müminlerindir.” (Nisa 4/139; Münafikûn 63/ 

[1] Atatürk Soyadı; 24 Kasım 1934 tarihinde Mustafa Kemal’e 2587 Sayılı Kanun ile verilmiştir. Atatürk Soyadının verilmesine ilişkin 2587 Sayılı KEMAL ÖZ ADLI CÜMHUR REİSİMİZE VERİLEN SOY ADI HAKKINDA KANUN 27 Kasım 1934 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Odatv.com 

EKŞİ SÖZLÜK'TE "PUT ADAM"

 






https://eksisozluk.com/put-adam--3557719

50 yıl kadar önce necip fazıl tarafından, kendisinin de iyi görüştüğü atatürk'ün silah arkadaşları ve masasında oturanlar kaynak gösterilerek kaleme alınmış bir kitap.

o dönemde necip fazıl kitabı bastıracak yayınevi bulamamış. son dönemde atatürk düşmanı olarak kendini tanıtıp iyi de prim yapan kadir mısıroğlu, o zamanlar kitabı görmüş ve necip fazıl'a şöyle demiş:

- bunu basamayız üstad. seni de yakarlar beni de yakarlar. üslubundan tanırlar seni.

kitabı ıraklı kürt bir profesör almış ve arap dünyasına götürmüş. arap ülkelerinde peşpeşe bir çok baskı yapmış, arapça yayınlanmış.

senelerdir kitabın türkiye'de sadece efsanesi vardı, kendisi bilinmiyordu. bazıları onu kadir mısıroğlu'nun, bazıları mustafa sabri efendi'nin yazdığını söylüyordu. gerçek yazarından emin olunamıyordu.

bugün put adam'la ilgili efsane sona eriyor. gerçekler ortaya çıkıyor. tabii ki içinde ne olduğunu deli gibi merak ediyoruz. hemen koşup alacağız.

*

kitabı buldum ve okuyorum. çok kapsamlı bir kitap, her konuya değiniyor. özellikle o dönemin cinsel hayatı hakkında anlatılanlardan kanım dondu diyebilirim.

kitapta anlatılan kişinin, gerek kurtuluş savaşı sırasında ve gerek sonrasında sık sık alem yaptığı, yaverlerinden bazılarının kendisine sürekli kadın bulup getirdiği, bir keresinde ankara'dan bir liseden bir öğrenci kızı kaldırıp kapattığı, konya'dan (ünlü) bir tarih öğretmenini kaldırdığı, çevresinde kendisine dalkavukluk yapan bazı kişilerin kendisine karısını sunduğu, bunlardan bazılarının yazar, bazılarının politikacı olduğu, o dönemde ona ve başkalarına karısını sunmaktan çekinmeyen bir çok kişi olduğu, o kişinin yerli ve yabancı bir çok kadını kullanıp attığı, 15-20 günden fazla kimseyi yanında tutmadığı, ama bazılarının kendisine yapıştığı, bunlardan birinin nikah kıydırmayı başarmasına rağmen yola gelmediği, bu yüzden kendisini öldürttüğü, konya'dan gelen tarih öğretmenininse onunla ömür boyu birlikte olmayı başardığı, vs vs neler neler.

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=2

bu kitabı duymuştum ismi arapça er-raculü's-sanem (put adam) olarak verilmiş arap alemine hitaben yazılmış. bunu kadir mısıroğlu'na sorduklarında rıza nur'un hatıratından alınma olduğunu ve hatıratın türkiye'de merak edenler için daha kapsamlı ve doğru bir tercih olacağını söylemişti. lâkin rıza nur'un hatıratı da erişilmesi mümkün olmayan ve pahalı bir eser olduğu için muhtemelen böyle bir hamleyle bu kitabın okuyucu ile buluşması sağlandı.

toplatılmadan alsaydık iyiydi.

*

aşırı özgürlükçü ülkemizde yasaklanmıştır. hitler de yapıyordu yalnızca nazism güzellemesi yapan kitaplar okunabiliyordu ve etrafta diktatör hitlere sempati duyurulan milyonlarca yığın.. size hangi diktatörü hatırlatıyor başka? allah hayırlısıyla dayatmacı düzenden kurtulmayı ve islamlaşmayı nasip etsin.

*

"yayın basın özgürlüğü istiyoruz" diye ağlayan bir grup vardı nerde o grup.

kitap yasaklanıyor, toplamaya da başlarsınız ev ev arayıp. bu neyin korkusu acaba hani özgür yayıncılık.

maskeleriniz düşecek bir gün herşey ortaya dökülecek o arkalarda saklanan gerçekleri tvlerde canlı yayında açıklayan bir lider gelecektir elbet bir gün bu ülkenin tepesine.

ben herşeyin ortaya dökülmesi taraftarıyım eskiden yapılan hatalar da anlatılsın, sonrasında yapılan hatalarda. yeter ki doğrular ortaya dökülsün, o zaman eyvallah demekki biz yanlış biliyormuşuz diyeceğim. işte özgürlük o zaman başlayacak.

*

özgürlükçü maskesi takıp başlık altında kitabı öven yobazların türediği paçavra.
twitter'da yobazın biri de kitabı takipçilerine dağıtıyor. atatürk'e hakaretler içerdiği için mahkeme kararıyla yasaklanan kitabı dağıtarak alenen suç işliyor ve pişkin pişkin özgürlükten bahsediyorlar. yazıklar olsun. (silerse diye ekran görüntüleri alındı)

*

https://eksisozluk.com/put-adam--3557719?p=3

archive.org da put adam olarak aratılırsa çıkıyor. bazı akıllılar istediği kadar toplatsın. internet devrinde yaşıyoruz.

kitabı okudum, duyulmadığı şeyler değil. ama kemalizmin hala tabu olduğunu ve tc nin hala 1930da olduğunu gösteriyor.

*

ihvancıların siparişiyle yazılmış karşı devrim kitabıdır. ortadoğu'da atatürk düşmanlığını inşa etmiş kitapların başında gelir.

dönemin vatan haini necip fazıl'ı ve tarih bilincinden yoksun takipçilerini anlamak için içeriği ibretliktir.


ÇAĞDAŞ SİYASETÇİLİK: İRAN'DA HUMEYNİ'Yİ, SUUD'DA KRAL ABDÜLAZİZ'İ, TÜRKİYE'DE ATATÜRK'Ü DİLİNDEN DÜŞÜRMEMEK (BATI'DAN ÖRNEK VEREMİYORUZ, ONLAR ÖLÜLERİNİ TARİHÇİLERE EMANET ETMEYİ ÖĞRENMİŞLER. BATICILIK BİZİM BATICILARA BU NOKTADA BİRAZ BOL GELİYOR. PEYGAMBER EFENDİMİZ S.A.S.'İN TİMSAH ŞEKLİNDE SÖZDE KARİKATÜRÜNÜ YAYINLAYIP HAKARETİN DİBİNİ BULAN CHARLIE HEBDO'CULAR İÇİN ZAMANINDA "HEPİMİZ CHARLIE HEBDO'YUZ" DİYENLERİN, BASIN HÜRRİYETİNDEN SÖZ EDENLERİN HİÇBİRİ ATATÜRK MEVZUBAHİS OLUNCA "ATATÜRK'Ü KORUMA KANUNU DEĞİL, GERÇEKLERİ SÖYLEMEYİ KORUMA KANUNU İSTİYORUZ" DEMİYOR)

 

(Her zaman ve her yerde değilse de Türkiye gibi ülkelerde bazen böyle)

https://t24.com.tr/haber/put-adam-kitabina-sorusturma-dagitim-ve-satisi-yasaklandi,836041


'Put Adam’ kitabına soruşturma; dağıtım ve satışı yasaklandı

Iraklı profesör Muhsin Abdülhamid, kitabın yazarının Necip Fazıl Kısakürek olduğunu iddia etmişti

put adam

22 Ağustos 2019 16:45


Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı, içeriğinde Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu gerekçesiyle ‘Put Adam’ isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında soruşturma başlattı. Savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.

İçeriğinde Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğu belirlenen "Put Adam" isimli kitabı piyasaya süren yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan soruşturma başlatıldı.    

Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, yazarı belli olmayan "Put Adam" isimli kitapta Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik hakaret içeren ifadeler bulunduğunu belirledi.    

Savcılık bu kapsamda, kitabı yayınlayan yayınevi yetkilileri hakkında "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret" suçundan resen soruşturma başlattı.    

Soruşturma kapsamında savcılığın talebi üzerine Anadolu 6. Sulh Ceza Hakimliği, adı geçen kitabın tüm nüshalarına el konulmasına, dağıtım ve satışının yasaklanmasına karar verdi.    

Atatürk’e hakaret ve iftiraların yer aldığı roman ilk kez 1972’de Irak’ta yayımlanmış, Necip Fazıl Kısakürek Irak’a giderek roman için Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid ile görüşmüştü.

Iraklı profesör Abdülhamid, Mustafa Armağan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Derin Tarih Dergisi’nde kitap ile ilgili anısı şöyle anlatmıştı:

“1968 yılında merhum mühendis Mehmet Ali Orhan ile İstanbul'a gitmiştim. Ziyaretimiz sırasında Üstad Necip Fazıl ile görüşme şansı bulduk. Bizi Bağlarbaşı'ndaki evinde karşıladı. Hayatından, eserlerinden ve Türkiye'nin dört bir yanında verdiği konferanslardan bahsetti, şiirlerini okudu. Harika bir sohbetti. Sebeb-i ziyaretimiz Orhan'ın ondan Atatürk ile ilgili bir kitap yazmasını isteyecek olmasıydı. Çünkü Arap dünyasının Mustafa Kemal hakkındaki bilgileri oldukça sınırlıydı. Üstad bu teklifi kabul etti. “Ben Türkçe yazarım, sen de Arapçaya tercüme edersin” dedi. Telif ve basım hususunda anlaştık ve bu tarihî ziyareti gerçekleştirmenin verdiği mutlu"lukla yanından ayrıldık. 1968 yılındaki görüşmemizin ardından kitabı bitirene kadar bir daha görüşmedik. Nitekim 1972 yılında bize Bağdat'ı ziyarete geleceğini haber veren bir telgraf yolladı. Onu havaalanında karşıladık, Orhan'ın evinde misafir ettik. Kendi el yazısıyla “Put Adam” adını verdiği kitap yanındaydı. Yaklaşık bir hafta içinde Orhan'la birlikte kitabı gözden geçirdiler. Sonra onu İstanbul'a dönmek üzere havaalanından uğurladık. Necip Fazıl'ın Orhan'a, “Kitaba benim adımı koyma, ‘Yazarı: Bir Türk Subayı' ibaresini kullan” dediğini hatırlıyorum. Mehmet Ali Orhan kitabı Arapçaya tercüme etti. Tabii Necip Fazıl'ın istediği gibi ismini koymadan. Aynı zamanda kitaba tercüman olarak Orhan'ın adı değil de Abdullah Abdurrahman ismi yazıldı.”

BAHÇELİ KADAR YÜZEYSEL BİR DETAY

 



Haberin başlığı şöyle: "Alparslan Kuytul'dan Mahir Ünal'ın görevi bırakmasına dair derin detay".

İlk iki paragrafta ise şu söyleniyor:

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul'un sosyal medya hesabından AKP'li Mahir Ünal'ın görevden ayrılmasıyla ilgili önemli bir paylaşım yapıldı.

Mahir Ünal'ın görevden alınmasının hükümetin üstünde bir olay olduğunu ve devlet müdahalesiyle görevden alındığını belirten Kuytul, sosyal medya hesabından şu ifadelere yer verdi:

Evet, Millî Gazete'nin internet sitesi Kuytul'un sözlerini haber yapmış.

Sözleri şöyle:

"2018'de ilk tutuklandığımda Mahir Ünal benimle ilgili televizyonda konuşurken; 'Alparslan Kuytul'a doğrudan doğruya devlet müdahalesi yapıldı.' demişti. Yani konu hükümeti de aşıyor demek istemişti. Şimdi gördüğüm kadarıyla yine konu hükümeti aştı, Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı."

*

Anlaşılıyor ki Mahir Ünal, "Alparslan'la hükümet olarak biz uğraşmıyoruz, devlet uğraşıyor" demek istiyordu.

Tamam da devlet kim? Ya da ne?

Anayasa'ya bakarsan devletin teşkilatı şu üçlüden (adına kuvvet diyorlar) oluşuyor: Yasama (Türkiye'de TBMM), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler).

Devlet, bunların dışında birşey mi?

Ya da şöyle soralım: Bunları aşan bir "devlet" mi var?

Görünmeyen bir devlet.. Haşa Allahu Teala'ya ait sıfatlarla nitelendirilen görülemez, dokunulamaz, la yüs'el (sorgulanamaz), fakat sizi gören ve size ulaşan, kaderinizi elinde tutan cismânîlikten uzak bir devlet.

Yürütme, yargı, yasama ne peki? Zebellâ gibi bakanlık binaları, tay'lar (Yargıtay margıtay), adı adalet olan saraylar ne?

Onlar devlet değil, onlar "hikmetinden sual olunmaz kadir-i mutlak devlet"in, devletlikten nasipsiz gölgeleri.

*

Türkiye'deki devlet fetişizmi putperestliğin bir türü durumunda.

Mahir Ünal'ın Kuytul'la ilgili sözleri muhtemelen Akparti'yi aklama gayesi taşıyordu; fakat gerçekte hükümetin acziyetinin, acziyeti değilse işbirlikçiliğinin tescili anlamına gelmektedir. 

Hukukî açıdan bakıldığında yasama, yürütme (hükümet) ve yargı dışında bir devlet gücünden söz etmek, anayasal düzeni kabul etmemek ya da yok saymaktır. Başkası değil.

Eğer böyle yasama, yürütme ve yargıdan bağımsız olarak devlet gücünü kullanan bir odak varsa, o, "paralel devlet yapılanması" niteliğini taşıyor demektir.

O, hükümeti aşan "devlet" değildir, hukuk dışı bir çetedir. Bir suç örgütüdür.

Eşkıyalığın katı ve sıvı değil, (görünmeyen) gaz hali demektir.

Varsa eğer böyle bir devlet, onu şımartanlar, yürütme (hükümet), yasama (TBMM) ve yargıdaki "paralel devlet çetesi"yle iltisaklı satılmışlardır.

*

Söz konusu haber şu cümleyle devam ediyor:

Kuytul'un "Mahir Ünal'a da devlet müdahalesi yapıldı ve görevinden alındı" şeklindeki değerlendirmesi devlet içindeki derin ilişkilere dikkat çekmek istediği düşünülüyor.

Doğrudan "Biz böyle düşünüyoruz, böyle değerlendiriyoruz" demiyorlar, gazeteci ağzıyla "Düşünülüyor" diyerek topu taca atıyorlar.

Bu üslubun şirret ve azgın versiyonu Odatv adlı kanalizasyonun tekelinde. Kimsenin umurunda olmayan bir konuda bakarsınız ki "Falanın şu sözleri büyük tepki çekti" diye yaygara koparırlar, medyatik olma meraklısı bir iki çenebazı da konuştururlar, böylece "Ey millet ne duruyorsunuz, hemen büyük tepki gösterin!" diye amigoluk yaparlar.

Ancak, bu olayda "devlet içindeki derin ilişkiler"den söz etmek, sığlığı derinlik olarak görmek anlamına gelir.

Olay, Akparti'nin MHP'ye muhtaç olmasından kaynaklanıyor. MHP ise, konjonktürün sunduğu fırsatları değerlendirerek Akparti'ye "kayyumluk" yapma görevinin üzerine atlamış bir düzen/rejim partisi.

*

Habere dönelim.. Devamı şöyle:

Ayrıca Kuytul'un Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi'ndeki tutukluluğu devam ediyor.

Mahir Ünal, AKP Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde katıldığı televizyon programında şu ifadeleri kullanmıştı:

"Bugün önümüze şapkamızı koyup düşünelim, eğer bugün Türkiye'de işte Adnan Oktar gibi, eğer bugün Türkiye'de devletin doğrudan müdahale etmek durumunda kaldığı Alparslan Kuytul gibi ve bugün eğer Türkiye'de daha büyük oranda devleti ele geçirmek için harekete geçmiş FETÖ gibi yapılar varsa bunun temel sebebi dine ve dindarlara dönük baskıdır."

Türkiye'de Adnan Oktar gibi adamların, gerçek adı Eyyüp Fatih Şağban iken Fatih Nurullah adıyla şeyhlik taslayan soytarıların türemesinin nedeni bu rejim.

Kemalist tarikat şeyhi Haydar Baş'ın şımarık artist oğlu da (görüldüğü kadarıyla) tarikat şeyhi ve aynı zamanda parti başkanı.. Fakat kimse ona "Devleti ele geçirmeye çalışıyor" demiyor. 

Niye?

Cevabı hem Cübbeli'nin sakalı kadar uzun, hem de saçı kadar kısa..

*

İslam hukukunun (Şeriat'in) yürürlükte olduğu bir ülkede bir Adnan Oktar çıkmaz.

Bu rejimde ise "kedicik"leriyle havuz başında poz verir. Bu, onun "anayasal hakkı"dır.

Düzen de bundan memnundur. Çünkü Adnan Hoca, aydınlanmış çağdaş bir hocadır. (Bu noktada insanın aklına Atatürk'ün uşağı Cemal Granda'nın hatıratındaki havuzlu sahneler geliyor.) Başörtüsü gibi "siyasal simge"lerle rejimi tehdit etmemekte, yanındaki kadınların havuzlu şovlarıyla çağdaşlaşma ve uygarlaşmanın zaferini ilan etmekte ve perçinlemektedir.

Ancak, Mahir Ünal'ın değerlendirmesi tam doğru da değil.

Bir defa, Alparslan Kuytul hareketi bir FETÖ olamaz. 

Olamazdı.

Çünkü devlet tarafından desteklenmiyor olduğu ortada..

Devlet tarafından desteklenmeyen hiçbir cemaat, tekke vs. fazla güçlenemez. 

Ha, bir tarikat mensubu başbakan da, cumhurbaşkanı da olabilir, fakat yine de onun mensup olduğu tarikat devlete hakim hale gelemez.

Bir gruptan üç beş kişinin bürokraside yer tutması da birşey ifade etmez.

Mesela II. Mahmud döneminde Halet Efendi bir dönem bütün gücü elinde toplamıştı, fakat kendisi Mevlevî olmakla birlikte bu, Mevlevî tarikatının devleti ele geçirmesi anlamına gelmiyordu.

Alparslan hiçbir zaman devleti ele geçiremezdi, geçiremez..

Buna gücü ve çapı yetmez.

FETÖ de devlet tarafından desteklenen bir hareket olmasaydı o kadar palazlanamazdı.

Devletin kurumları (daha doğrusu kurumlardaki işbirlikçiler ya da suç ortakları) tarafından desteklenmeyen hiçbir hareket gelişme gösteremez.

Göz yumulması bile yetmez, destek gerekir.

*

İşin komik tarafı başka..

İktidar partisinin grup başkanvekilinin bile "vicdanı hür, irfanı hür, fikri hür" olmanın bedelini kısmî "dışlanma" ile ödediği bir Türkiye için "Türkiye yüzyılı" hülyaları kurmak, aç tavuk ve darı hikâyesini akla getiriyor.

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olman için öncelikle dünya kubbesinde yankı yapacak hoş bir sedaya sahip olmalısın, söyleyecek bir sözün, insanlığa sunacağın bir destanın olmalı. 

Hakkı söylemekten acizsen ve batıl karşısında hemen yelkenleri suya indiriyorsan seni kim ne yapsın?!

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovan bir köylülüğün "yüzyıl"ına kim nasıl umut bağlayabilir, bundan kim nasıl heyecan duyabilir?!.

Nasıldı o söz, "Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü" müydü, neydi?


CUMHURİYETÇİ SAMİ, MAHİR ÜNALLAR'A KARŞI


 



Milletvekili Mahir Ünal'ın topu topu iki cümlesi yüzünden birileri kıyameti kopardılar. 

Öyle anlaşılıyor ki Kılıçdaroğlu gelecek seçimlerin hatırına bu toplara hiç girmek istemiyor, fakat, Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak için birşeyler söylemesi lâzım tabiî.

Saçının suçu olmamakla birlikte aklının biraz kısa olduğu görülen Meral Akşener ise (Ki siyasî akıl eksikliğini geçen seçimlerdeki cumhurbaşkanlığı adaylığıyla belgelemişti), Kılıçdaroğlu'ndan, özellikle de siyasî fosil Bahçeli'den rol çalma derdinde.

Bilgiç havalarda topa girenlerden biri de ukalalık sanatının zirvelerinden Prof. Sami Selçuk.

Bu vatandaş, 28 Şubat hukuksuzluk süreci sırasında yaptığı "hukuka saygı" vurgulu bir konuşma ile dikkatleri üzerine çekmiş, adam yerine konulmuştu.

Boş bir adam olduğu zamanla ortaya çıktı.

*

Bu vatandaş "Dil ve harf (devrimleri)" başlıklı bir yazı kaleme almış.

Yazısının bir cümlesi, spot olarak öne çıkarılmış.

Şöyle:

Dil ve harf devrimlerine sataşanların bilgilerini gözden geçirmelerini, Mecelle ile Türk Medeni yasasını, Atatürk’ün Türk öğrenciler için –ki sataşanlar için de- yazdığı matematik kitabını okumalarını önemle salık veririm.

Prof. unvanı almış bir hukukçunun bu kadar budalaca ve boş bir cümle kurabilmesi için ahmaklık katsayısının kaç olması gerekir, Atatürk'ün matematik kitabında bunun da cevabı var mı?

Yazar, bu aptalca cümlesiyle şunu demek istiyor: Mecelle'nin dili ağırdır, Medeni Kanun ise anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır.

Bu doğrudur, fakat kanunlar söz konusu olduğunda mesele sadece dilinin anlaşılır olması mıdır?

Adil ve hakkaniyetli bir kanun metninin dili ağır olduğunda, diktatörlüklere özgü zalimane bir yasa da anlaşılır olduğunda, ikincisi birincisine tercih mi edilir?

*

Sen tutup kendi toplumunun gelenek ve göreneklerini bir tarafa atıp yabancı bir toplumun yasalarını aldığında, kendi toplumsal yapını gözardı ettiğinde, yeni kanunun dili sade diye onu göklere çıkarman mı gerekir?

Sen İsviçreli misin ki onların kanununu aynen kopyalıyorsun, senin kendine özgü bir toplumsal yapın ve ona uygun bir kanunun yok mu?

Böyle birşey aslında dolaylı olarak bütün dünyaya şunu ilan etmek anlamına gelir: Biz millet olarak toptan akılsızız, kendimize uygun bir yasalar demeti bile oluşturamadık, Afrika'nın ilkel yamyamlarının medeniyetle karşılaşınca onları aynen taklit etmeleri gibi kendimizi yamyam bir millet kabul ederek İsviçreliler'den medenîliği öğreniyoruz.

Adamın kanununu aynen aldığında verdiğin örtük mesaj ancak bu olabilir.

Buna örtük bile denilmez, açık mesajdır.

Türk milleti tarihinin hiçbir döneminde bu kadar aşağılanmamıştır.

Ve zannediyorum hiçbir toplum Sami Selçuk örneğinde olduğu gibi bu kadar ruhsuz, köksüz, taklitçi, Batı karşısında aşağılık duygusundan ne yapacağını bilemez hale gelmiş ukala okumuşlara sahip değildir.

*

Adam bir de tutmuş Atatürk'ün matematik kitabından bahsediyor.

Atatürk matematikçi miydi, matematik alimi miydi?

Batı'ya cebiri filan müslüman alimlerin öğrettiği, matematik bilimine önemli katkılar yaptıkları biliniyor, peki Atatürk matematik bilimine nasıl bir katkı yapmış?

Geçelim..

Sami Selçuk'un yazısı şöyle başlıyor:

Atatürk’ün kültür devriminin en önemli iki kesimine, dil ve harf devrimlerine bilgi yetersizliği yüzünden zaman zaman karşı çıkılıyor. Son günlerde bu durum bir kez daha yaşanmıştır.

Şimdi geliniz, bunlar üzerinde hep birlikte düşünelim.

Adamda özgüven tavan yapmış, kendisinden başka herkesi bilgi yetersizliği ile suçluyor.

Ancak, yazısını okuduğumzda asıl bilgisiz olanın kendisi olduğunu görüyoruz. 

Karşılaştığımız şey yetersiz bir muhakeme, sığ bir tefekkür.. Gerçi buna tefekkür demek için bin şahit lazım.

Yazdıklarının önemli bir bölümü malumu ilam kabilinden lüzumsuz gevezelik. Mesela yukarıya aldığımız cümlelerinden sonra şunu diyor: Dil, toplumsal yaşamın kaçınılamaz sonucu ve vazgeçilemez aracıdır. Kısaca “dil olmasaydı, uygarlık olmazdı”.

Bu türden herkesin bildiği genel geçer lafları hukuk terimleri konulu bir vaaz izliyor.

Ancak verdiği örneklerle savunduğu iddiayı çürüttüğünün farkında değil. 

Mesela yasalarda savcıların mütalaası için "sonuç" ya da "görüş" yerine "karar" deniliyormuş. Halbuki bunun yanlışlığını hukukçu olmadığı halde Márquez bile biliyormuş. 

Araya bir Marquez karpuzu sokuşturacak ki entel olduğu anlaşılsın. 

Kararı ancak hakimin vereceğini köylü dayı da bilir, fakat savcının mütalaasına karar denilmesini de "kafaya takmaz", mecazi manada kullanılıyor diye düşünür. 

Ancak, bu tür örnekler, Sami Selçuk'un dil devrimi denilen işgüzarlıkta gördüğü faziletlerin serap olduğunu da ispatlıyor. 

Bu aslında dilin katledilmesi, güdükleştirilmesi, fakirleştirilmesidir. 

Bir "karar" kelimesini alıyor, on tane başka kelimenin canına okuyorsun. Al sana dil devrimi!

*

Sami Selçuk, bu tür lüzumsuz malumatfuruşluklardan sonra bir de şu gülünç lafları yazmış:

Bir ABD’li öğrenci, üniversite öncesi öğrenimi sırasında evreni 72.000 sözcükle algılamaya başlamakta, onu Alman, Fransız, kısaca Avrupalı öğrenciler izlemektedir. Suudi Arabistan’da bu sayı 12.700’dür. Ülkemizde ise, üniversite öncesi bir Türk öğrencinin karşılaştığı bu sayı, 6.000 sözcüğün altındadır. Yani Suudi Arabistanlı öğrencinin yarısına bile ulaşılabilmiş değildir. Bunun anlamı açıktır: Üniversite öğrencisi bir Türk çocuğu, evreni aynı düzeydeki ABD’li öğrencinin ancak on ikide birine, Suudi Arabistanlı öğrencinin ancak yarısına ulaşabilen sözcüklerle, kavramlarla algılamakta, yorumlamaktadır.

Sen ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da hayatında hiç 50'ye, 100'e kadar bile saymamışsın.

Hiçbir ABD'li öğrenci "üniversite öncesi öğretimi" sırasında evreni 72 bin kelime ile algılamaya başlamaz. 

Bu, sahip olduğu sözlükteki kelime sayısıdır. 

Ders kitaplarındaki kelimelerin envanteri çıkarılsa taş çatlasa 5 bin kelime ile karşılaşılır. 

İngilizce sözlükteki kelimelerin hepsi İngiliz milletinin kendi ürettiği kelimeler de değildir. 

Türkiye'deki dil devrimine gelince, bu devrim denilen yıkım Türkçe'yi fakirleştirmiştir. 

Cumhuriyet ilan edileli 100 sene olmuşsa ve sen dil devrimi yapmışsan, ve de dilinin fakirliğinden şikayet ediyorsan, aslında dil devriminden şikayet ediyorsundur.

Sami efendi bunun bile farkında değil.

*

Sami Selçuk'un yazısı bu minvalde naif laflarla devam ediyor. Mesela şöyle diyor:

Açık büyüktür. Bu açığı kapatmak zorundayız. Bunun yolu da bellidir: Yunus Emre’lerden esinlenerek, üretken Türkçemizin köklerine inerek Türk çocuğunu, onun beynini düşünmeye kışkırtan yeni sözcükler, terimler ve kavramlar üreterek beslemektir; ...

Şurası doğru, Türkçe'nin kelime dağarcığı yaşatılmalı, bin yıllık, belki binlerce yıllık kelimelerin kaybolmaması için çaba sarfedilmelidir. 

Ancak Yunus Emre gibi hareket edeceksen, onun kullandığı kelimelerin de önemli bir bölümünün Arapça ve Farsça olduğunu unutmaman gerekir. 

Ayrıca, onun kullandığı Türkçe'yi de tam anlıyor değiliz. Mesela "Söz ola kese savaşı, söz ola bitüre başı" mısraındaki "baş", yara demektir, kafa ya da kelle değildir. Atasözlerimizde de benzer bir durum yaşanıyor, mesela "Su uyur düşman uyumaz" sözündeki su, asker demektir, subaşı kelimesi de oradan geliyor. Yani "Asker uyur, düşman uyumaz".

*

Sami Selçuk'un düşünmeden yazmayı başarabilen sıradışı bir yetenek olduğunu şu ifadeleri de ispatlıyor:

Anadiliyle öğretilmeyen felsefe ve bilim, elbette hukuk da, ruhsuzlaşır, cansızlaşır, özsüzleşir. Geriye kalan iskeletin adı, artık bilim değil, insanı dünyaya yabancılaştıran ve sıradanlaştıran bir tekniktir. Böyle bir ortamda ise hukuk bilimiyle kotarılmış bir “kültürel topluluk” değil, artık sadece bir “doğal topluluk” vardır. O kadar. Oysa Türk hukukçusu, yaşadığı toplumun ve de çağın insanı olmak zorundadır.

Görüldüğü gibi "kültürel topluluk" ve "doğal topluluk" ayrımı yapıyor. 

E peki muhterem kardeşim, İsviçre'den kanun ithali söz konusu olduğunda neden bu millete "doğal" yaratıklar zümresi muamelesi yapıyorsun da onun bir "kültürel topluluk" olduğunu unutuyorsun? Evet neden?

Türk hukukçusu yaşadığı toplumun ve de çağın insanı olmak zorundaysa, neden kanununu İsviçre'den alıyor?

Kime kanun yapıyorsun, İsviçrelilere mi?

Bay Selçuk, parlak cümleler kurabiliyor olmak, düşünüyor olmak anlamına gelmiyor. Bu parlak laflara kırıntı kabilinden de olsa, bir tutamcıktan ibaret de kalsa tutarlılık eklemekte sayısız faydalar vardır. Hem boşuna yorulmamış, mürekkep israf etmemiş, hem de okurlarınızın zamanını heder etmemiş olursunuz.

*

Sami Selçuk'un duran bir saatin günde iki kez doğru zamanı göstermesi türünden doğruları da yok değil.

Ancak, doğruları, hatalarının yanında devede kulak, hatta bir kıl..

Yazısını ilgisiz malumatfuruşlukla uzatması da cabası. Mesela bir kanun maddesindeki "veya" yerine "ve" kullanılmasından kaynaklanan hatayı uzun uzun anlatıyor, onda bile suçu "ve" bağlacını doğru kullanamayan yasa yapıcıya değil neredeyse "ve" bağlacına buluyor. Çünkü "ve" bağlacı Arapça'dan gelme, Türkçe kökenli olsaydı sorun olmayacaktı.

Her neyse..

Selçuk, yazısına şöyle bir vecize ile deam ediyor:

O harf devrimi ki, Atatürk’ün gerçekleştirdiği Medeni Yasa’nın İsviçre’den alınmasıyla birlikte yapılan köklü iki büyük devriminden biridir. Bu yüzden herkesi şaşırtmıştır. Şaşıran devler arasında Jacques Der­rida bile vardır. Bu nedenle harf devrimini “yazılı külliyatın ötesi/aşımı” (translitération) diye adlandırmıştır, ünlü düşünür. 

Evet, Atatürk'ün yaptığı şey, aklı başında herkesi şaşırtmıştır. 

Yazarın Derrida'yı "dev" olarak nitelendirmesine gelince, kendi cüceliğini ve ruhuna işlemiş olan aşağılık duygusunu bundan daha iyi ifade edemezdi. Derrida efendi buna "ötesi/aşımı" değil "çiğnenmesi" deseydi daha yerinde bir laf etmiş olurdu. 

Ancak, Sami efendinin bu lafa olan hayranlığı onun zekâ düzeyini anlamak bakımından gayet aydınlatıcı.. Başka söze hacet yok. 

Yazarın yukarıdaki ifadelerinin devamı, zekâsının derinliklerini (ya da çukurlarını) anlamak bakımından daha da aydınlatıcı:

Evet, Arap harflerinden Latin harflerine geçiş, bir halk için sıradan bir harf çevirisi, aktarımı, değişimi değildir. Bir halkın ürettiği yazılı metinlerin, külliyatın da ötesine geçmedir, bunları aşmadır. Dolayısıyla köklü bir değişimdir. Bu yüzden de kültürel etkisi çok köklüdür. Zira bilindiği üzere, Latince kökenli “trans” ön eki çoğu kez “ötede”, “ötesinde”, “aşma”, “arasında” anlamlarına göre sözcüklere yeni bir anlam katmaktadır.

Aferin, sen yazmasaydın bunun köklü bir değişim olduğunu kimse anlayamayacaktı. 

Sen geldin bizi aydınlattın. 

Allah'tan ki Latince'de "trans" kelimesi var, hafazanallah Latince'de bu kelime olmasaydı biz Atatürk'ün yaptığı işin mahiyetini kavrayamayacak, alık alık bakacaktık. 

Umarım Sami efendi "dev"lere özenen zekâsının bu büyük buluşu için bir madalyayı (ya da Nobel'i akla getiren bir ödülü) hak ettiğini düşünmüyordur.

*

Sami efendiye bak, bu ülkenin "aydın" geçinen zerzevatının seviyesini anla.. Üstelik bu adam en akıllılarından.. En akıllısı Deli Bekir diye başlayan atasözünü hatırlamamak elde değil.

İşin daha gülünç tarafı şu: Sami efendi bu "trans" kelimesi için tam dört satır kaynak gösteriyor. Ve tam dört tane kitap adı veriyor: Le bon usage, grammaire française; Dictionnaire alphabétique / analogique de la langue française; Nouveau dictionnaire éty­mologique et historique; Dictionnaire des synonymes de la langue française.

Derin adam..

Kendi çapında bir dev..

Aşağılık kompleksi, basitlik, yüzeysellik, tutarsızlık, düşüncesizlik ve lüzumsuz gevezelik alanında Himalaya cesametinde bir dev.

Trans kelimesi de az buz birşey değil.. "Sen neymişsin be trans abi!" desek yeri.

Trans trans olalı böyle zulüm görmüş müdür?


PEYGAMBERLİK VE AKIL

 



Prof. Dr. Ekrem Demirli, "Nedensellik, adet ve harikulade" başlıklı bir yazı kaleme almış. 

Yanlışlarla ve yanlış anlamalarla dolu bir yazı.

Demirli gayretli, çalışkan ve üretken bir arkadaş, sorun şurada ki, yanlış şeyler üretiyor. 

İbn Arabî'den yaptığı lüzumsuz, faydasız (ve hatta yerine göre zararlı) tercümelerle "hâl"den mahrum "kâl" ehlinin gevezelik sermayesine önemli katkılarda bulunduğu yetmiyormuş gibi bu son yazısıyla İmam Matüridî'ye de el atmış.. Anlamaksızın.

İbn Arabî'yi anlamaması sorun değil, anlamasıyla anlamaması arasında fazla bir fark yok, fakat İmam'ın yazdıklarını anlamadan yaptığı yorumlar, gerçeği ters yüz ediyor.

*

İmdi, İmam Matüridî için bilgi edinmenin yolları şu üç şeyden ibarettir: Akıl (aklî istidlal, akıl yürütme), sağlam duyular (havass-ı selîme, duyusal algılar), doğru haber (haber-i sadık):

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin [naklin/vahyin] gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de [algılanan şeylere ve alınan haberlere ek olarak] sadece tefekkür ve istidlalle [et-teemmul ve'n-nazar] ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.” 

(Ebû Mansûr el-Matüridî, Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51; Arapça tahkikli neşir, s. 74.))

Evet, nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir.

Çünkü, peygamberlerin getirdiği haberin doğruluğu, ondan da önce peygamberim diyen kişinin peygamber olup olmadığı, akıl sayesinde anlaşılır.

Peygamberlerin peygamberliğinin delili mucizedir, ve mucizeyi mucize olarak bilmemizi sağlayan şey akıl yürütmedir.

*

Demirli'ye gelince.. Söz konusu yazısında şöyle diyor: 

İmam Matüridî nübüvvetin (peygamberliğin) gerekliliğinden söz ederken bütün nihai bilgilerin nübüvvet kaynaklı olduğunu söyler.

İmam Matüridî böyle mi diyor? 

Böyle bir ifadesi var mı?

Hayır! 

Şayet böyle deseydi, onun cahil ve kafası çalışmayan bir adam olduğunu kabul etmemiz gerekirdi.

Fakat, tam aksine, İmam Matüridî, eşine az rastlanan bir dâhidir.

Dehanın ta kendisidir.

Sorun İmam Matüridî'de değil, Ekrem'de..

*

Daha önce de yazmıştık, üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle tüyolar verilir: İçinde "asla, kesinlikle, bütün" gibi kelimeler geçen ifadeler genellikle yanlıştır.

"Bütün" nihaî bilgiler nasıl nübüvvet kaynaklı olabilir?!

Evet, bazı bilgiler nübüvvet kaynaklıdır, fakat bütün bilgiler nübüvvet kaynaklı olabilir mi?!

Eğer öyle olsaydı, peygamberlerin insan bilgisi namına ne varsa hepsini anlatmış olmaları gerekirdi.

Oysa böyle birşey söz konusu değil.

Ayrıca o durumda, sadece peygamberlerin verdiği haberlerin "nihaî bilgi" kabul edilmesi, peygamberlerden duyulmamış şeylerin de (öyle denilebilirse) "nihaî olmayan bilgi" sayılması gerekirdi.

*

Evet, nihaî bilgi akıl çerçevesindedir.

Ancak bu, "saf/salt akl"ın, herşeyi (sağlam duyuların ve/veya doğru haberin) yardımı olmaksızın bilebilmesi anlamına gelmez.

Mesela yetişkin bir şahısla daha yeni tanıştığınızı düşünelim, akıl yürütmeyle bunun bir ana ve babasının bulunduğunu bilirsiniz, fakat çocuğu bulunup bulunmadığını aklınız size bildiremez, bunun için "doğru haber"e ihtiyaç vardır.

Bu, aklın yetersizliği değildir. 

*

Evet, İmam'a göre nihaî bilgiye akıl ile ulaşılır.

Onun izinden giden Ehl-i Sünnet uleması (ki Eş'arîler de buna dahildir), "akl"a böylesi bir konumu layık görürken, keşf, ilham ve rüyayı "kesin bilgi" kaynağı kabul etmemişlerdir.

Bunlarla hiç bilgi edinilmez değildir, fakat kesinlikten yoksundurlar.

Buna karşılık "aklî istidlal (delillendirme)" kesinlik taşır. (Bu, aklî istidlal ile ulaşılan her sonucun kesin olması anlamına gelmez. Bazen delilin delaleti kesin/kat'i değil zannî/ihtimalli olur. Fakat bu da yine akıl yürütme ile anlaşılır. Nitekim İmam Matüridî şöyle demektedir: “Belirtmeliyiz ki akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde onu reddetmek için akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur. Bu da istidlalin gerekliliğinin bir delili olmuştur, demek ki kendisini bertaraf etmenin yolu yine kendisidir.” (A.g.e., s. 50))

Vehimlerini "akıl yürütme" zanneden çağdaş akılsız akılcıların kuruntuları bahsimizin dışında.

*

Bakara Suresi'nin birinci (Kur'an'ın ikinci) sayfasında "yakîn" kavramı fiil olarak geçer (yûkinûn) (Bakara, 2/4):

Yine onlar ki, sana indirilene (Kur'ân'a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.

Beydâvî, tefsirinde "yakîn"i, "nazar" (teorik düşünce) ve "istidlal" (delil getirerek akıl yürütme) ile şek ve süpheyi ortadan kaldırarak doğru bilgiye ulaşma olarak tanımlamaktadır. (Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Teʾvîl, C. 1, Beyrut: Daru İhyai't-Turasi'l-Arabî, 1998, s. 40.)

Demek ki Allahu Teala burada ilhamdan değil "doğru akıl yürütme"den söz ediyor.

Nitekim, akletme ile ilgili pekçok ayet-i kerime mevcut.

*

Aklın, akıl yürütmenin durumu böyle. Buna karşılık, keşf, ilham ve rüya, Ehl-i Sünnet'e göre, kesin bilgi kaynağı değildir. (Dediğimiz gibi, bilgi vermez değiller, fakat yanlış olabilirler, hele de akıl ve nakil ile çelişiyorlarsa hiç kıymet taşımazlar.)

Demirli'nin kitaplarını çevirdiği İbn Arabî ise, Ehl-i Sünnet dışı bir "irfanfuruş" boşboğaz olduğu için, (yine Ekrem'in çevirdiği) bir kitabında şöyle diyor (Aktaran Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz): “Nazari bilgiler, ilham kaynaklı ilimler nezdinde vehimlerden ibarettir.” (XVII: 252)

Gerçek ise tam tersi, "kat'î/kesin" nazarî bilgiler ile çelişen ilhamlar vehimden ibarettir.

Kitaplarındaki ifadeler gerçekten kendisine aitse, İbn Arabî'nin, uydurma kerametlerle şişirilmiş kurnaz bir geveze balon olduğunu kabul etmek gerekir. (Onu gözünde büyütenler ya laflarından habersiz olup hüsnüzanda bulunanlardır ya da muhakeme nimetinden yoksun garibanlardır. "Akl"ı hakem olmaktan çıkardığınızda insanları aldatmak çok kolay. "Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri", MİT'i boşlayıp CIA'in emrine girmese ve şakirtlerinin çokluğuna güvenip birilerinin nasırına basmasaydı "zamanın uçan kaçan İbn Arabî'si" idi. Hâlâ da birileri için öyle. Adamın uçmasına, uçurulmasına bakma, sözleri "istikamet"ten ne haber veriyor, kendi şahsının, yakınlarının, grubunun, cemaatinin, partisinin, kavminin, ırkının, devletinin aleyhine de olsa hakkı söyleyebiliyor mu, ona bak!)

Burada temel çelişki de şu: İbn Arabî'nin "aykırı" gevezelikleri (kendisi aldığı ilhamları yazdığını söylese de) başkaları açısından "ilham"ın kapsamına girmez, onlar açısından ancak (akıllarını kullanarak okumaları gereken) "nazarî bilgi" olarak kıymet taşıyabilirler. (Akıllarını kullanmadan okuyan akılsızlar muhatabımız değil.)

O zaman da okurları, onun yazdıklarını (kendileri açısından ilham değil nazarî bilgi demek oldukları için) "vehimler" çöp sepetine atmak zorundalar. (Lafları hakkındaki kendi fetvası bunu gerektiriyor.)

(Benzer şekilde Kur'an, Allahu Teala'nın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme vahyidir, fakat biz onu aklımızı kullanarak çalışıp öğrenme durumundayız, bize o ayrıca vahiy olarak gelmiyor.)

*

İmam Matüridî'nin ne söylediğine gelince..

O, dünya hayatına dair temel lüzumlu bilgilerin (ve bu arada dillerin) peygamberler tarafından öğretilmeden salt aklın gözetiminde deneme yanılma yoluyla insanlar tarafından oluşturulmuş olamayacağını söylüyor.

Mesela insanlar bazıları zehirli olan sayısız bitkiler arasından hangilerinin yenilebileceğini ve ziraatinin yapılabileceğini o bitkileri tek tek deneyerek öğrenemezlerdi. 

Şunun gibi: Büyük bir alışveriş merkezi düşünelim. İçinde yiyecekler de, ilaçlar da, zehirler de, zararlı kimyasallar da bulunsun.. Dünya hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan (mesela uzaydan gelmiş) bir insan burada bütün bu nesneleri deneyerek tanıyamazdı. Deneme yanılma yoluyla birşeyleri tanımaya çalışırken telef olurdu.

Dünyadaki insanların durumu da budur. Hz. Adem a.s.'dan itibaren insanlar hayat için temel lüzumlu bilgileri peygamberlerin bildirmesiyle edinmişlerdir. Bu, sadece aklı kullanmakla yapılabilecek birşey değildi. Mesela filmlerde olduğu gibi medeniyetten uzak bir ormanda kurtların arasında büyüyen (Büyüyebilirse tabiî) bir çocuğu düşünelim. Dünyadaki diğer çocuklar gibi bir akla bahip olması onun bir dil üreterek konuşmasını (eşyaya isim vermesini) ve diğer insanlar gibi yaşamasını, tabiatı diğer insanlar gibi tanımasını ve ondan gereğince yararlanmasını tek başına sağlayamaz. Akıl burada tek başına yeterli olmaz.

İmam rh. a.'in söylemek istediğinin özü bu. Demirli anlayamamış, daha doğrusu yanlış anlamış. 

Ancak yazısındaki hatalar bununla sınırlı değil. Neredeyse her cümlesi yanlış. Sözü uzatmamak için onlardan sarf-ı nazar ediyoruz. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."