PEYGAMBERLİK VE AKIL

 



Prof. Dr. Ekrem Demirli, "Nedensellik, adet ve harikulade" başlıklı bir yazı kaleme almış. 

Yanlışlarla ve yanlış anlamalarla dolu bir yazı.

Demirli gayretli, çalışkan ve üretken bir arkadaş, sorun şurada ki, yanlış şeyler üretiyor. 

İbn Arabî'den yaptığı lüzumsuz, faydasız (ve hatta yerine göre zararlı) tercümelerle "hâl"den mahrum "kâl" ehlinin gevezelik sermayesine önemli katkılarda bulunduğu yetmiyormuş gibi bu son yazısıyla İmam Matüridî'ye de el atmış.. Anlamaksızın.

İbn Arabî'yi anlamaması sorun değil, anlamasıyla anlamaması arasında fazla bir fark yok, fakat İmam'ın yazdıklarını anlamadan yaptığı yorumlar, gerçeği ters yüz ediyor.

*

İmdi, İmam Matüridî için bilgi edinmenin yolları şu üç şeyden ibarettir: Akıl (aklî istidlal, akıl yürütme), sağlam duyular (havass-ı selîme, duyusal algılar), doğru haber (haber-i sadık):

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin [naklin/vahyin] gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de [algılanan şeylere ve alınan haberlere ek olarak] sadece tefekkür ve istidlalle [et-teemmul ve'n-nazar] ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.” 

(Ebû Mansûr el-Matüridî, Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51; Arapça tahkikli neşir, s. 74.))

Evet, nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir.

Çünkü, peygamberlerin getirdiği haberin doğruluğu, ondan da önce peygamberim diyen kişinin peygamber olup olmadığı, akıl sayesinde anlaşılır.

Peygamberlerin peygamberliğinin delili mucizedir, ve mucizeyi mucize olarak bilmemizi sağlayan şey akıl yürütmedir.

*

Demirli'ye gelince.. Söz konusu yazısında şöyle diyor: 

İmam Matüridî nübüvvetin (peygamberliğin) gerekliliğinden söz ederken bütün nihai bilgilerin nübüvvet kaynaklı olduğunu söyler.

İmam Matüridî böyle mi diyor? 

Böyle bir ifadesi var mı?

Hayır! 

Şayet böyle deseydi, onun cahil ve kafası çalışmayan bir adam olduğunu kabul etmemiz gerekirdi.

Fakat, tam aksine, İmam Matüridî, eşine az rastlanan bir dâhidir.

Dehanın ta kendisidir.

Sorun İmam Matüridî'de değil, Ekrem'de..

*

Daha önce de yazmıştık, üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle tüyolar verilir: İçinde "asla, kesinlikle, bütün" gibi kelimeler geçen ifadeler genellikle yanlıştır.

"Bütün" nihaî bilgiler nasıl nübüvvet kaynaklı olabilir?!

Evet, bazı bilgiler nübüvvet kaynaklıdır, fakat bütün bilgiler nübüvvet kaynaklı olabilir mi?!

Eğer öyle olsaydı, peygamberlerin insan bilgisi namına ne varsa hepsini anlatmış olmaları gerekirdi.

Oysa böyle birşey söz konusu değil.

Ayrıca o durumda, sadece peygamberlerin verdiği haberlerin "nihaî bilgi" kabul edilmesi, peygamberlerden duyulmamış şeylerin de (öyle denilebilirse) "nihaî olmayan bilgi" sayılması gerekirdi.

*

Evet, nihaî bilgi akıl çerçevesindedir.

Ancak bu, "saf/salt akl"ın, herşeyi (sağlam duyuların ve/veya doğru haberin) yardımı olmaksızın bilebilmesi anlamına gelmez.

Mesela yetişkin bir şahısla daha yeni tanıştığınızı düşünelim, akıl yürütmeyle bunun bir ana ve babasının bulunduğunu bilirsiniz, fakat çocuğu bulunup bulunmadığını aklınız size bildiremez, bunun için "doğru haber"e ihtiyaç vardır.

Bu, aklın yetersizliği değildir. 

*

Evet, İmam'a göre nihaî bilgiye akıl ile ulaşılır.

Onun izinden giden Ehl-i Sünnet uleması (ki Eş'arîler de buna dahildir), "akl"a böylesi bir konumu layık görürken, keşf, ilham ve rüyayı "kesin bilgi" kaynağı kabul etmemişlerdir.

Bunlarla hiç bilgi edinilmez değildir, fakat kesinlikten yoksundurlar.

Buna karşılık "aklî istidlal (delillendirme)" kesinlik taşır. (Bu, aklî istidlal ile ulaşılan her sonucun kesin olması anlamına gelmez. Bazen delilin delaleti kesin/kat'i değil zannî/ihtimalli olur. Fakat bu da yine akıl yürütme ile anlaşılır. Nitekim İmam Matüridî şöyle demektedir: “Belirtmeliyiz ki akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde onu reddetmek için akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur. Bu da istidlalin gerekliliğinin bir delili olmuştur, demek ki kendisini bertaraf etmenin yolu yine kendisidir.” (A.g.e., s. 50))

Vehimlerini "akıl yürütme" zanneden çağdaş akılsız akılcıların kuruntuları bahsimizin dışında.

*

Bakara Suresi'nin birinci (Kur'an'ın ikinci) sayfasında "yakîn" kavramı fiil olarak geçer (yûkinûn) (Bakara, 2/4):

Yine onlar ki, sana indirilene (Kur'ân'a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.

Beydâvî, tefsirinde "yakîn"i, "nazar" (teorik düşünce) ve "istidlal" (delil getirerek akıl yürütme) ile şek ve süpheyi ortadan kaldırarak doğru bilgiye ulaşma olarak tanımlamaktadır. (Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Teʾvîl, C. 1, Beyrut: Daru İhyai't-Turasi'l-Arabî, 1998, s. 40.)

Demek ki Allahu Teala burada ilhamdan değil "doğru akıl yürütme"den söz ediyor.

Nitekim, akletme ile ilgili pekçok ayet-i kerime mevcut.

*

Aklın, akıl yürütmenin durumu böyle. Buna karşılık, keşf, ilham ve rüya, Ehl-i Sünnet'e göre, kesin bilgi kaynağı değildir. (Dediğimiz gibi, bilgi vermez değiller, fakat yanlış olabilirler, hele de akıl ve nakil ile çelişiyorlarsa hiç kıymet taşımazlar.)

Demirli'nin kitaplarını çevirdiği İbn Arabî ise, Ehl-i Sünnet dışı bir "irfanfuruş" boşboğaz olduğu için, (yine Ekrem'in çevirdiği) bir kitabında şöyle diyor (Aktaran Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz): “Nazari bilgiler, ilham kaynaklı ilimler nezdinde vehimlerden ibarettir.” (XVII: 252)

Gerçek ise tam tersi, "kat'î/kesin" nazarî bilgiler ile çelişen ilhamlar vehimden ibarettir.

Kitaplarındaki ifadeler gerçekten kendisine aitse, İbn Arabî'nin, uydurma kerametlerle şişirilmiş kurnaz bir geveze balon olduğunu kabul etmek gerekir. (Onu gözünde büyütenler ya laflarından habersiz olup hüsnüzanda bulunanlardır ya da muhakeme nimetinden yoksun garibanlardır. "Akl"ı hakem olmaktan çıkardığınızda insanları aldatmak çok kolay. "Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri", MİT'i boşlayıp CIA'in emrine girmese ve şakirtlerinin çokluğuna güvenip birilerinin nasırına basmasaydı "zamanın uçan kaçan İbn Arabî'si" idi. Hâlâ da birileri için öyle. Adamın uçmasına, uçurulmasına bakma, sözleri "istikamet"ten ne haber veriyor, kendi şahsının, yakınlarının, grubunun, cemaatinin, partisinin, kavminin, ırkının, devletinin aleyhine de olsa hakkı söyleyebiliyor mu, ona bak!)

Burada temel çelişki de şu: İbn Arabî'nin "aykırı" gevezelikleri (kendisi aldığı ilhamları yazdığını söylese de) başkaları açısından "ilham"ın kapsamına girmez, onlar açısından ancak (akıllarını kullanarak okumaları gereken) "nazarî bilgi" olarak kıymet taşıyabilirler. (Akıllarını kullanmadan okuyan akılsızlar muhatabımız değil.)

O zaman da okurları, onun yazdıklarını (kendileri açısından ilham değil nazarî bilgi demek oldukları için) "vehimler" çöp sepetine atmak zorundalar. (Lafları hakkındaki kendi fetvası bunu gerektiriyor.)

(Benzer şekilde Kur'an, Allahu Teala'nın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme vahyidir, fakat biz onu aklımızı kullanarak çalışıp öğrenme durumundayız, bize o ayrıca vahiy olarak gelmiyor.)

*

İmam Matüridî'nin ne söylediğine gelince..

O, dünya hayatına dair temel lüzumlu bilgilerin (ve bu arada dillerin) peygamberler tarafından öğretilmeden salt aklın gözetiminde deneme yanılma yoluyla insanlar tarafından oluşturulmuş olamayacağını söylüyor.

Mesela insanlar bazıları zehirli olan sayısız bitkiler arasından hangilerinin yenilebileceğini ve ziraatinin yapılabileceğini o bitkileri tek tek deneyerek öğrenemezlerdi. 

Şunun gibi: Büyük bir alışveriş merkezi düşünelim. İçinde yiyecekler de, ilaçlar da, zehirler de, zararlı kimyasallar da bulunsun.. Dünya hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan (mesela uzaydan gelmiş) bir insan burada bütün bu nesneleri deneyerek tanıyamazdı. Deneme yanılma yoluyla birşeyleri tanımaya çalışırken telef olurdu.

Dünyadaki insanların durumu da budur. Hz. Adem a.s.'dan itibaren insanlar hayat için temel lüzumlu bilgileri peygamberlerin bildirmesiyle edinmişlerdir. Bu, sadece aklı kullanmakla yapılabilecek birşey değildi. Mesela filmlerde olduğu gibi medeniyetten uzak bir ormanda kurtların arasında büyüyen (Büyüyebilirse tabiî) bir çocuğu düşünelim. Dünyadaki diğer çocuklar gibi bir akla bahip olması onun bir dil üreterek konuşmasını (eşyaya isim vermesini) ve diğer insanlar gibi yaşamasını, tabiatı diğer insanlar gibi tanımasını ve ondan gereğince yararlanmasını tek başına sağlayamaz. Akıl burada tek başına yeterli olmaz.

İmam rh. a.'in söylemek istediğinin özü bu. Demirli anlayamamış, daha doğrusu yanlış anlamış. 

Ancak yazısındaki hatalar bununla sınırlı değil. Neredeyse her cümlesi yanlış. Sözü uzatmamak için onlardan sarf-ı nazar ediyoruz. 


VATANA İHANET İDEOLOJİSİ: MİLLİYETÇİLİK

 





Milliyetçiliğin bir ihanet ideolojisi olduğunu kabul etmeye bizzat milliyetçilerin de her zaman hazır olduklarından eminim. 

Bir Kürt milliyetçiliğinden söz edildiğinde ya da Osmanlı’ya karşı Arap ve Arnavut milliyetçilikleri bahis konusu olduğunda, Türk milliyetçisi geçinenlerin bu milliyetçilik hareketlerini ihanet olarak adlandıracaklarından şüphem yok. 

O milliyetçilik akımlarının başındaki ‘Kürt, Arap vs.’ sıfatlarını kaldırdığımızda geriye ‘milliyetçilik’ kalır. Bu mantığın varacağı sonuç, milliyetçiliğin bir ihanet ideolojisi olduğudur. 

Fakat, Türkçüler, Türk milliyetçiliğinin bir ihanet hareketi olmadığını öne sürecekler, bu noktada “Haspaya yakışıyor” makamından gazel okumaya başlayacaklardır. 

Türk milliyetçiliğinin de, bizzat kendi mantıklarının bir sonucu olarak, bir Arap, Arnavut veya Kürt açısından “ihanet” anlamına gelmek zorunda olduğunu görmek istemeyeceklerdir. 

*

Batı'nın İslam ülkelerinde milliyetçiliğe ihtiyacı vardır, çünkü, onlar açısından en büyük tehlike, Müslümanlar arasında ümmet bilincinin yaygınlaşması ve birlik yönünde adımlar atılmasıdır. 

28 Şubat Süreci ile tasfiye edilen Erbakan’ın Batı açısından kabul edilemez nitelikteki projelerinden en önemlisi D-8 organizasyonu idi. Erbakan’ı tasfiye edenler, yerine milliyetçi MHP ile solcu Ecevit'i iktidar ortağı yaptılar. 

Türkçüler, Türk milliyetçiliğinin Batı'yı rahatsız ettiğini zannetme gibi bir kuruntu ile kendilerini aldatmaktan keyif alıyor olabilirler, fakat Türkiye’de Kürtçülüğün azgınlaşması için, ölçüsüz bir Türk milliyetçiliğine ihtiyaç vardı. 

Kürt Kürtçü, Arap Arapçı, Arnavut Arnavutçu, İranlı İrancı, Türk Türkçü, Pakistanlı Pakistancı olmalıdır ki, Müslümanlar arasında Batı’ya karşı bir güç birliği gerçekleşmesin.

*

Milliyetçilerin ‘derin’ çelişkilerinden en önemlisini, laiklik ile milliyetçiliği birlikte savunmaları oluşturuyor.

Onlardan "İslam (Şeriat) devleti"nden yana olduğunu söyleyen birine hiç rastladınız mı bugüne kadar, bir düşünün bakalım. 

Laiklikten (devletin dinsizliğinden) yanadırlar.

Bununla birlikte, laikliği savunmayı mümkün kılan anlayış ile milliyetçiliğe temel oluşturan zihniyet birbiriyle açık biçimde çelişir. 

Laiklik savunucuları, din ile devlet işlerinin birlikte yürütülmesinin, farklı dinlere mensup insanlar arasında çatışmaya yol açacağını ileri sürmektedirler. 

Farklı etnik kökenlere mensup insanların yaşadığı bir ülkede de, devletin, laikliğin gereği olarak dinler arasında tarafsız kalmasına benzer şekilde, milliyetçiliği bir tarafa bırakarak bu etnisiteler karşısında da yansız bir politika üretmesi gerekmez mi?! 

Dinî topluluklar karşısında tarafsız kalmak mutlaka gerekliyse, neden farklı etnik gruplar karşısında da yansız bir tutum takınılmasın?! 

Şayet belirli bir dinî topluluğun inancını devlet ‘resmî din’ olarak benimsemeyecekse, neden belli bir etnik grubun milliyetini, bir başka deyişle belli bir ırka özgü milliyetçiliği ‘resmî ideoloji’ olarak benimsesin?! 

Bunun mantıklı bir cevabını kim verebilir?!

Ancak, insanlar, tıpkı hayvanlar gibi mantıksız da mutlu olabiliyorlar. Hatta, mantıksızlık mutluluğu garanti ediyor. Koyun sürüsüne dadanan bir kurdun mutlu olmak için mantığa ihtiyacı var mıdır?!

*

Evet, laikliği savunmayı mümkün kılan zihniyet ile milliyetçiliği benimsemeye imkan veren anlayış arasında kesin bir uyuşmazlık ve çelişki bulunmaktadır. 

Fakat mantıksızlık sadece bu ikisinin birlikte savunulmasından ileri gelmiyor. 

Halkın yüzde 99’unun müslüman olduğu bir ülkede, yüzde 1’lik gayrimüslim kesimi incitmekten sakınan ve bu yüzden "dinler arasında tarafsız olmayı" seçen (sözde) ince kalplilik, kendisini başka bir etnik gruba ait görenler karşısında niçin buharlaşmaktadır?! 

Laiklik karşısında ateizm ile aynı kefeye konulan İslam, kendi ilkeleri gereği, başka inanç mensuplarını müslüman olmaya zorlamaz. Bu nasıl bir çatışmadan kurtuluş formülüdür ki, başka din mensuplarının varlığını tanıyan, onlara inanç hürriyeti sağlayan bir dinin devlet ile beraber düşünülmesine imkan vermezken, belli bir etnisiteyi yücelten bir milliyetçilik anlayışını içinde barındırabilmektedir?! 

Daha açık sormak gerekirse, çatışmadan kurtuluş reçetesi olarak dinler karşısında tarafsızlığı seçenler, aynı duyarlılığı neden milliyetler ya da etnik kökenler karşısında göstermemektedirler?!

*

Buradan da anlaşıldığı gibi, gerçekte laiklik ile milliyetçilik arasındaki uçurum, laiklik ile İslam arasında olandan daha fazladır. 

Fakat, ideolojiler için mantık en az gerekli olan şeydir ve 5-6 bin yıllık, çok eski çağlara uzanan içki iptilasına karşı, bin 400 yıl gibi yakın bir zamana ait ve bilimsel verilerle de uyumlu olan içki yasağını irtica olarak gösterebilenlerden, bundan daha ileri bir zihinsel efor beklenemez.

Bütün bunlar, milliyetçilik ile laikliği birlikte savunanların gerçekte laiklikten beklenen faydaları umursamadıklarını ve laikliğin sadece, belli bir dinin tasfiyesi, devletten (deyim yerindeyse ‘resmî toplum’dan) uzaklaştırılması ve etkisiz hale getirilmesi için bahane olarak kullanıldığını gösterir. 

Şayet laiklik, gerçek tanımına uygun bir içerikle savunulsaydı, bu anlayışın zorunlu bir sonucu olarak milliyetçilik savunulamayacaktı. 

Laiklik gerçek bir laiklik olmayınca, bunun doğal bir uzantısı olarak, milliyetçilik bir ‘seküler din’e dönüştürülmüştür. 

*

Evet, milliyetçilik, hele de laiklikle birlikte savunulduğunda, bir din olarak ortaya çıkar ve bu yüzden, sonuçta laiklik, Fransız Devrimi icadı ‘milliyetçilik dini’ karşısında İslam’ın tasfiyesine hizmet etmekten başka bir işlev göremez. 

Önemli bir düşünürün ifadesiyle, "Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ederler". 

Günümüz diliyle ifade etmek gerekirse, “İslam öncesi dönemlere özgü ırkçılık, birbiriyle dayanışma içine girip yardımlaşan aymazlık, sapıklık, gösteriş ve karanlıktan oluşmuş bir karışımdır ve bunun için milliyetçiler, milliyeti, yani ırk bağını tapınılan bir tanrı kabul ederler”. 

Milliyet yani etnik köken onların tanrısı olduğu için, Allahu Teala’ya ait ‘kıdem ve beka’ (varlığının başlangıcı ve sonu olmamak) sıfatlarını milletlerine izafe ederler. 

Bu yüzden kendi milletlerinin tarihin en eski kavmi olduğunu savunur ve sonsuza kadar yaşayacağı iddiasında bulunurlar. 

*

Wallerstein ırkçılığın dinleşmesi olgusuna şöyle işaret ediyor: 

“Çağdaş dünyada ırk, tek uluslararası statü grubu kategorisidir. En azından MS. 8. yüzyıldan beri bu rolü oynayan dinin yerini almıştır.” (Immanuel Wallerstein, “Bağımsızlık Sonrası Siyah Afrika’da Toplumsal Çatışma: Yeniden Değerlendirilen Irk ve Statü Grubu Kavramları”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 252.)

Berkeley, Stanford ve Michigan gibi üniversitelerde dersler vermiş olan sosyal bilimci Hayes de, bir sosyolog olarak çağımızda milliyetçiliğin bir din halini aldığını belirtir: 

“Kitleler, Hristiyanlığın tarihi inanç ve uygulamasından soğudukça, onun yerine, entellektüeller tarafından kendilerine sunulan, en gözdeleri de komünizm ve milliyetçilik olan diğer cazip ikamelere meyletti.” (Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, çev. Murat Çiftkaya, İstanbul 1995, s. 32.) 

“İnsanoğlunun din duygusu ... çağdaş kömünizmde ve özellikle de modern milliyetçilikte tezahür etmektedir.” (A.g.e., s. 36.)

Hayes, bunların yanı sıra, milliyetçiliğin dinlerde olduğu gibi kendi ayin ve ritüellerini geliştirdiğini belirtir. 

Gerçekten de marşlar, milliyetçiliğin ilahileri kabul edilebilir. 

Mitinglerde yüksek sesle tekrarlanan sloganlar da milliyetçilik dininin sesli dua ve zikirlerini oluşturur. 

Ulusal bayramlar, dinî bayramların alternatifi olma işlevini üstlenmiştir. 

Millî kahramanlar, milliyetçiliğin peygamberleri ve velîleri/azizleri olarak arz-ı endam ederler. 

Okullarda ve resmî kurumlarda sürekli tekrarlanan ‘ulusal ant’lar, dinlerdeki duaların seküler biçimidir. 

Ulusal kahramanların anıt mezarları da dinlerdeki kutsal ziyaret yerlerinin bir benzeri durumundadır, türbelerin yerini anıt kabirler almıştır. 

*

Balibar da aynı tespiti yapar. Kişinin kendisini “evindeymiş” gibi düşünmesini sağlayan devlete aidiyet ve bağlılık duygusunun oluşmasını ulus-devlet söz konusu olduğunda Machiavelli gibi “zor”a ya da Gramsci gibi “eğitim”e bağlayamayacağımızı öne sürer. 

Ulus-devletin gerisindeki mantığı anlamak için bunlar yeterli değildir.

O nedenle, ulus-devletin etkililiğinin en derindeki nedenlerinin bulunması için, yurtseverlik ve milliyetçiliği “bir din” saymak gerektiğini belirtir. (Etienne Balibar, “Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul 1995, s. 120.)

*

Benzer şekilde, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünün de, dinlere özgü bir anlayışı yansıttığı görülmektedir. Çünkü, “Ne mutlu Türk olana!” denilmemekte, Türk olmak değil “Türk’üm” demek öne çıkarılmaktadır. 

Eğer bir Yahudi, Ermeni ya da Rum “Türk’üm” demekle Türk olabiliyorsa, Türk olmak, müslüman olmak gibi bir dinî işlem haline gelmiş olur. 

“Kendini Türk hisseden herkes Türk’tür” şeklindeki görüş de aynı anlayışı yansıtmaktadır. 

Demek oluyor ki milliyetçilik, gerçekte ırksal kökenin bir dine dönüştürülmesidir ve Fransız Devrimi sonrasında kazandığı bu dinsel karakteri yüzünden, paradoksal olarak, hem laikliğe aykırıdır, hem de laikliğe muhtaçtır

Çünkü milliyetçiliğin ‘devlet’i ele geçirmesi ancak dinin devletten ayrı tutulması ve kendisinin yapay bir din olarak onun yerini doldurması ile mümkün olabilir.


KÜRDİSTAN VE YUSUF KAPLAN''IN "SİYASAL İSLAM"I




Batılılar, kafalarından icat ettikleri uydurma bir İslam'a "din olan İslam" (ya da "gerçek/otantik İslam") payesini veriyor, Kur'an ve Sünnet'e dayanan gerçek İslam'a ise "İslamcılık" ve "Siyasal İslam" etiketlerini reva görüyorlar.

Onların laflarını papağan gibi tekrarlamak suretiyle "bilimsel analiz"ler yaptıklarını zanneden yerli-milli işbirlikçiler de aynı kafadalar. 

Gerçekte "Siyasal İslam" savunucusu ya da kısaca İslamcı diye bilinenlerin hareket noktası siyaset değil. (Yabancı ya da yerli istihbarat örgütlerinin yani gizli servislerin Siyasal İslam taraftarı yahut İslamcı görünen rezil ajanlarının bozgunculuk, saçmalık ve zırvaları konumuzun dışında.)

Onların hareket noktası Kur'an ve Sünnet.. 

Mesela Müslüman Kardeşler teşkilatının kurucusu merhum Hasan el-Benna böyleydi.. 

*

İslam siyaset alanını da düzenlediği için "din olan İslam"ı savunan bir kimse ister istemez siyasal konularda da dinin emirlerini dikkate almak ve bunları hatırlatmak zorunda kalıyor.

İşte bunu yaptığı zaman ona Batılılar (ve yerli acentaları, işbirlikçileri) "Senin saıvunduğun şey İslam değil, İslamcılık.. Sen din olan İslam'ı değil, Siyasal İslam'ı savunuyorsun" diyorlar.

Oysa, suçladıkları kesimlerin hareket noktası siyaset değil.. 

Hareket noktaları siyaset olsa, o günkü siyaset bezirgânlarının, güç sahiplerinin, makam mevki sahiplerinin işine gelen şeyleri söylemeleri, cârî siyasetin emrine girmeleri, en azından işbirliği yapmaları beklenir.. 

Siyasetin nimetlerinden faydalanarak hayatını yaşayan ve etrafındakileri de ulufeleriyle ihya eden zorbaların "Aferin, sen İslam dinini iyi anlamışsın, siyasete bulaşmıyorsun" şeklindeki övgülerine nail olur, "siyaset"in hizmetinde küplerini doldururlar.

Öyle olmuyor, siyasetin değil de dinin gereğini yerine getirerek gerçekleri söylüyorlar ve başları "siyaset"le belaya giriyor. 

Hasan el-Benna gibi sokak ortasında kurşunlanıp öldürülebiliyorlar.

İskilipli Atıf Hoca ve Seyyid Kutub gibi idam edilebiliyorlar

Daha sofistike yöntemleri kullananlar, böylelerini trafik kazaları ya da (Es'ad Erbilî rh. a.'te olduğu gibi) zehirlemelerle hayat denkleminden düşürebiliyorlar.

Yahut merhum Said-i Nursî gibi "Siyaset gak deyince sürgün edileceksin, guk deyince zehirleneceksin, gik deyince de hapse atılacaksın" türünden bir muameleye tabi tutulabiliyorlar.

*

Asıl Siyasal İslam, siyasetin emrine girerek dinin gerçeklerini çarpıtan, mevcut siyasal yapıların (devletlerin, güç odaklarının) istekleri doğrultusunda İslamî hakikatleri eğip büken "Bel'am"ların ürettikleri sahte İslam'dır.

Batılıların sözde "din olan" İslam'ı da böyle bir sahte İslam'dır.

Bu sahte "din olan İslam"dan söz edenlerin hareket noktaları tamamen siyasettir, siyasal mülahaza ve entrikalardır. 

Mesela FETÖ..

FETÖ'cü dangalaklara bakıyoruz hâlâ Siyasal İslam'dan söz ediyor, İslamcılara sövüp sayıyorlar.

Halbuki kendilerinin "hizmet hareketi" olarak adlandırdıkları FETÖ'cülük bir "Siyasal İslam" hareketi olarak ortaya çıkmıştı.

Laik/dinsiz siyasetin emrine girmiş bir sözde İslamî hareket üretmek isteyenler tarafından palazlandırılmıştı.

Fethullah hırslıydı, gayretliydi, çalışkandı, örgütçüydü, hitabeti kuvvetliydi, zekî idi, ilim sahibiydi. 

Tek eksiği ihlastı, hasbîlikti, dürüstlüktü.

Siyasetin emrine girdi.. Türkiye'deki derin siyasetin..

Sözde Siyasal İslam karşıtıydı, fakat ihalesini kazandığı proje, İslam'ı "mevcut siyaset"in emrine vermek, laik/dinsiz uluslararası düzenin ve yerli "stratejik müttefik"in istediği türden bir Siyasal İslam üretmekti.

Üretti de..

1980'li yıllarda bu doğrultuda "Devlet-i Ebed Müddet" diye şiir bile yazdı. 

Devletçi/Siyasal İslam'ın şampiyonuydu.. (Ki devlet, siyaset demektir.)

Bu ihaleden laik devletin kazancı, üretilen Siyasal İslam sayesinde "Şeriat tehlikesi"nden kurtulmaktı. (Şeriat, tehlike değildir, Allahu Teala'nın rahmetidir. Ve her toplum bu rahmete nail olamaz.)

Bu ihaleden Fethullah'ın kazancı ise, Hocaefendi diye uçurulup kaçırılmak, uydurma kerametlerle gelmiş geçmiş evliyanın en büyüğü olarak balon gibi şişirilmekti. 

Laik/dinsiz devletin perde arkasından sürekli gaz üfleyip şişirdiği balon fazla büyüyünce "uluslararası düzen"in de dikkatini çekti.

Ve Fethullah'ın yerli-milli Siyasal İslam'ı, yavaaaş yavaş Batı'nın "uluslararası Siyasal İslam"ı haline gelmeye başladı.

Şu anda bu hareket tamamen Batı'nın güdümüne girmiş ve onların himayesinde yaşamaya devam eden bir Siyasal İslam hareketi durumunda.. 

Hizmet hareketi olduğu da doğru.. Yahudi ve Hristiyanlar'ın siyasal emellerine hizmet..

*

İslam'ın iman esaslarının büyük çoğunluğu siyasal meselelerle ilgili olmadığı için o konularda bir sıkıntı yok.. Adamlar kadere de inanıyor, meleklerin varlığını da kabul ediyor, ahirete de iman ediyor.. 

İş Batılı'nın siyasal çıkarlarına (ve Fethullah'ın konumuna) zarar vermeyecek noktalarda kaldıkça sorun çıkmıyor. Doğruları eksiksiz söyleyebiliyorlar.

Fakat Batı'nın hoşuna gitmeyecek noktalara sıra geldiğinde bunların Siyasal İslam'ı şişeden çıkmış ifrit gibi ortalığı kaplıyor. Bazı şeyler "teferruat" haline geliyor.

Ve bakıyorsunuz bu gafiller hâlâ Siyasal İslam, İslamcılık vs. edebiyatı yapıyor, Batılılar hesabına Müslümanlar'la uğraşıyorlar.

Bre ahmak, senden âlâ Siyasal İslam mı olur, gâvurun emrine girmişsin, onun siyaset denkleminde ucuz ve zamanı gelince harcanacak satılık bir piyon haline gelmişsin, İslam'ı onun siyasal hedeflerine hizmet edecek şekilde yorumlayıp tahrif etmek için kırk takla atıyorsun.. Atmak zorundasın..

Yahudi'nin emrindeki Siyasal İslam'ın daniskasısın, kendinden haberin yok.

Yerli-milli laik devlete gelince.. Fethullahçı "hizmet"çilere layık gördüğü sıfat "terör örgütü" olma ve "ajanlık"tan ibaret..

Bunların "gerçek İslam"la arası bazı noktalarda sorunlu bir "Siyasal İslam" hareketi olduğunu söyleyemiyor. Asıl suçlarını "es" geçiyor.

Çünkü bu konuda kendisi de sabıkalı.. Hem de çok..

Bu laik/dinsiz devlet tarlaya İslam'ı tahrif eden bir Siyasal İslam ekti, "terör örgütü" ve "ajan" adını verdiği bir genetiği değiştirilmiş organizma biçti.

Elleri böğründe kalakaldı.

Emeğine mi yansın, tarlaya atarak telef ettiği tonlarca tohuma mı yansın!..

*

Türkiye'deki derin Siyasal İslam üretim merkezi, bu FETÖ faciasından sonra akıllanıp "Daha fazla Frankeştayn'a lüzum yok!" diyerek fabrikasının kapısına kilit vurdu mu peki?..

Nerdee?

Üretime tam mesai devam ediyorlar.

Bu FETÖ yangınını söndürmek için de ellerine ne gelirse su diye ateşin üstüne döküyorlar. 

Sonuç, bazen su diye benzin dökme şaşkınlığı..

"Nerde yanlış yaptık, aslında ne yapılmalıydı?" filan diye oturup sakin bir kafayla düşünme diye birşey yok.. 

Tedavüle konulan son Siyasal İslam projesi ise, Kürt meselesini yoluna koyabilmek için doğuda "İslam" kartını kullanma gibi görünüyor.

Fakat, acemi bomba imalatçıları gibiler, bazen kazalar yaşanıyor, "siyasal" bomba ellerinde patlıyor.

Odatv'nin yayınladığı "içinden Yusuf Kaplan geçen haber" bunun bir örneği sayılmaya elverişli.

*

Haberin başlığı şöyle: Taliban sözcüsü Diyarbakır’da konuştu: "Kürdistan'ı tanıyoruz"

Çok kısa (bir dakika beş saniyelik) bir video kaydı da habere eklenmiş, izlenmesini tavsiye ederim. 

Taliban temsilcisine şöyle bir soru yöneltilmiş: "Kürdistan adında bir coğrafya olduğunu kabul ediyor musunuz?"

Soruyu soran devletten değil, coğrafyadan söz ediyor.. 

Böyle bir soru, "Kürtler'in yoğun yaşadığı yerler var mı?" demek anlamına gelir.

Farsça "istan" eki, birşeyin çok bulunduğu yer veya zamanı ifade eder. Mesela Sadi-i Şirazî'nin Gülistan kitabının adı gülyabanilerin yaşadığı bir devlete değil, gülün çok olduğu yere işaret ediyor. Mevsim adı olan tâbistan (yaz), "tâbların devleti" anlamına gelmez, tâb'ın (sıcaklığın) çok olduğu zamanı gösterir. 

Söz konusu soruya Taliban temsilcisi şöyle cevap vermiş: "Evet biz Kürdistan'ı tanıyoruz. Çünkü Kürt arkadaşlarımız var ve onlarla ilişki içerisindeyiz."

Videoda durum bu.. Odatv haberi şöyle vermiş:

Diyarbakır'da düzenlenen "7. Alimler Buluşması" adlı dini etkinlikte Kürdistan polemiği yaşandı. 

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, konuklar için geldikleri ülkeyi ifade eden tabelanın üzerinde “Kürdistan” yazılmasına itiraz etti: “Sitemim şu, çok küçük bir şey. Yani bu gözden kaçmış olabilir, İnşallah öyledir. Ülkelere göre isimler kaydedilmiş. İşte Pakistan, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen vs. Bir yerde de Irak’tan, Suriye’den, İran’dan gelen Kürt kardeşlerimiz için de Kürdistan diye yazılmış. Bu bizim için problem çıkarabilir. Biraz dikkat edin, mantıkta bir problem var.”

Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid, Barzani’ye yakın yayın organı Rudaw’a verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı: "Kürdistan konusu sadece Kürtlerin sorunu değildir. Kürdistan'ı tanıyoruz.”

*

Mantıkta bir problem var da, Yusuf'un zannettiği yerde değil..

Sorun kendi zavallı mantığında.. Mantıksızlığında.. 

Ve kendisindeki bu mantık arızası ne yazık ki cehaletten besleniyor.

Adam Kürdistan'dan gelmişse Kürdistan'dan gelmiştir. 

Kuzey Irak'ta "Kürdistan Bölgesel Yönetimi" diye birşey var mı?..

Var!

Senin devletin bu yönetimle iş tutuyor mu?

Tutuyor!

"Arkadaş, senin adını beğenmedim, Kürdistan lafı kanıma dokunuyor, bu adı ya değiştireceksin ya da bu diyardan gideceksin, ya bu deveyi güdeceksin, ya da bana selam verme!" diyor mu senin devletin?

Demiyor!

O zaman sana ne oluyor?

Kraldan fazla kralcı, Papa'dan fazla katolik olmanın lüzumu var mı?

İslamî ilimler için alimler sıfatıyla bir araya gelmiş bir topluluk içinde yer alan bir Kürt alime "Kürdistan'tan söz etmeyeceksin" dediğinde, PKK'nın 40 yılda yaptığı propagandadan daha etkili bir kazığı farkında olmadan kendine atmış olursun.

Akılsız dostun olacağına akıllı düşmanın olsun demişler.. (En kötüsü akılsız düşman, cümlesinin şerrinden Allahu Teala'ya sığınırım.)

Adama "Kürdistan'dan geldiğini söyleme!" demek, "Sen aslında Kürt olarak yoksun, Kürtler'in yaşadığı bir yer, bir coğrafya yok, çünkü Kürtler yok.. Siz yoksunuz oğlum yoksunuz.. Siz hiçsiniz!" demektir.

*

İmdi, hiç olmazsa İran kadar akıllı olabilmelisin.

Haberin olmayabilir, İran'da da Kürdistan var: Ustan-ı Kürdistan (Kürdistan eyaleti).

Evet, İran'ın da Kürdistan eyaleti var. 

Hem de Türkiye sınırında.

Adam İran Kürdistan'ından gelmiş ve kendisini Kürdistan'dan gelmiş biri olarak tanıtmışsa, bundan İran rahatsız olmuyor da sen niye rahatsız oluyorsun?

İran'da Kürdistan diye bir yer olup olmadığına İran devleti ve İranlılar mı karar verecek, yoksa Ankara'da, İstanbul'da oturan sen mi?

Adam Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nden gelmişse, ve bunu böylece ifade ediyorsa, bundan niye sen rahatsız oluyorsun?

*

Ankara'da oturan birilerinin mantığında ciddi sorunlar var.. Orası kesin..

Yusuf Kaplan'a gelince..

Birilerinin aklı ya da talimatıyla değil de kendiliğinden işgüzarlık yapıyorsa, cehaletten beslenen bu sakarlığın "ilim ve alimler" konulu bir toplantıda sergilenmesi traji-komik..

Hem trajik, hem de komik.. Daha doğrusu rezalet.. 

Ha, bu laik bir siyasî toplantı olsaydı, laik yalancıları kendi hurafeleriyle başbaşa bırakmak uygun olabilirdi, fakat sen müslüman alimler olarak toplantı yapıyorsun..

Bunun, ilmin ve alimin ne demek olduğunun, alim sorumluluğunun farkında mısın?.


HEYKEL VE PUTLARI KORUMA KANUNU

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 6



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e yöneltiler sorulardan biri şöyle:

Hocam, hilafetin ilgası meselesinde Kazım Karabekir Paşa'nın tavrı ne olmuştu? Açıklayabilir misiniz?

Cevap şöyle:

Durun size Kazım Karabekir Paşa'nın tavrını okuyayım. ... aynen el yazısından daktilo edilmiştir ...:

"... Teceddüd (yenilenme) hareketlerine muhtaç olduğumuzu ve bunu yüksek mütehassıslar (uzmanlar) meclisine dayanarak ve halk (millet) meclisi kontrolünde olarak, planlı bir surette yapmak hususundaki teklifimde uzaktan yazı ile Mustafa Kemal ile anlaşıyoruz. O bunu, bu teklifimi beğenmiş görünmüyor, fakat itiraz da etmiyordu. Bursa'da Fevzi ve İsmet Paşa'ların da fikrini alacaktı. Ben mütalaamı bu arkadaşlara da söyledim. Onlar da ayrıca M. Kemal ile görüştüler. Ortaya da bir formül çıktı: Mustafa Kemal Paşa'yı en küçük bir şehzadeye hilafet ve saltanat naibi yapmak, aynı zamanda da diktatör yapmak. Naibliği İsmet, diktatörlüğü de bana Fevzi Paşa söyledi. Ben de iç ve dış mahzurlarını uzun uzadıya ispat ettim. Ve bir şehzadeye naipliğin, hilafet ve saltanat makamına çıkmak için bir basamak olacağını, ... milletimizin vasiye muhtaç olmadığını izahla bu gibi geri fikirlere ordu kumandanı sıfatıyla zahir olmamaklığım (arka çıkmamaklığım) lüzumunu ileri sürdüm."

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 161.)

Yani Osmanlı hanedanından iki üç yaşında bir çocuk Sultan Vahideddin'in yerine atanacak, Atatürk de onun adına ülkeyi yönetecek. Fakat diktatör konumunda olacak, lafının üstüne söz söylenmeyecek.

Demek ki İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak'ın aklında cumhuriyet yoktu. Osmanlı'nın, mevcut devletin devam edeceğini düşünüyorlardı.

Fakat, fiilen ipleri eline almış olan Mustafa Kemal'in de ödüllendirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.

İnönü, "Hanedanın yaşlılarını kenara atalım, bir bebeği ya da çocuğu padişah yapalım, Mustafa Kemal onun adına padişahmış gibi ülkeyi yönetsin" diyor.

Fevzi Çakmak ise, "Yetmez" karşılığını veriyor, "aynı zamanda diktatör konumunda olsun, kimseye hesap vermesin" diye konuşuyor.

*

Aslında mesele şu: Millî Mücadele'yi ilk başlatan isimler belli.. Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Cemal Mersinli, Cafer Tayyar gibi paşalar.. Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü harekete sonradan bin bir naz ve niyaz ile katılmışlar. Katılmak zorunda kalmışlar.

Başından beri Millî Mücadele'nin içinde yer alanlar, Mustafa Kemal'i o kadar da önemsemiyorlar. Çünkü Mustafa Kemal'inkinden de büyük fedakârlık yapmış durumdalar. Atatürk vatanı savunmaya Osmanlı Hükümeti'nden uzun pazarlıklarla Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri alarak gelmiş, bunlar ise fedakârlıkta bulunarak, avantaj değil dezavantajlarla gelmişler. 

O sırada Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü (Ki ikisi de İstanbul'da askerî bürokrasinin tepesindedir) rahatlarını bozup Anadolu'ya geçmeyi kabul etmemektedir. Sonradan hadiseler onları sürükler.

Meselenin düğüm noktası da işte tam burası.. 

Bu ikisi, "Mevzubahis olan vatansa makam ve mevkilerimiz, İstanbul'daki rahatımız teferruattır" diyemedikleri, Mustafa Kemal'i adam yerine koymamış oldukları için, diğer komutanların aksine ona karşı boyunları eğridir. Suçluluk psikolojisi içinde kendilerini Atatürk'e beğendirme çabası içindedirler. 

Ve Atatürk de bunu gayet iyi kullanır.

İşin bir başka ilginç tarafı da şu: Bir gizli gündem harikası ve takiyye kralı olan Atatürk, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit adlı yağdanlıklarına daha Erzurum Kongresi sırasında niyetinin Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve cumhuriyet ilan ederek millete ilerici kutsal şapkayı giydirmek olduğunu açıklamışken, İsmet ile Fevzi'ye, "İleride bunları yapacağım" dememiştir.

O yüzden onlar, kendilerini darı ambarında zanneden aç tavuklar gibi gelecek hayalleri kurmakta, Mustafa Kemal'a saltanat naibliği ve diktatörlük bağışlamaktadırlar. Halbuki Atatürk'ün kafasındaki formül "saltanat naibliği ve diktatörlük" değil, "cumhurbaşkanlığı ve diktatörlük"tür.

 Prof. Özergin'e yöneltilen bir sonraki soru şöyle:

Fevzi Paşa mı onun diktatör olmasını teklif etmiş?

Cevap:

Tabii. Şimdi aslında Fevzi Paşa hakkında bilgiler de çok az. ... memleket istila olmuş, İstanbul'a İngilizler gelmiş, almışlar. Bir avuç adam çıkıyor, bunlar en başta Ali Fuat, Kazım Karabekir, Ali İhsan (Sabis) ve Cafer Tayyar (Paşalar).. Onlar istiklal harbi taraftarı. Mustafa Kemal bile istiklal harbi taraftarı değil.  O İstanbul'da Harbiye nazırı (Milli Savunma bakanı) olup, siyasetten durumu kurtarma taraftarı. Albay İsmet hiç Anadolu'ya gitme taraftarı değil. "Bu iş bitmiştir" diyor. Fevzi Paşa Anadolu harekâtının tamamen aleyhinde ve İstanbul'da Harbiye nazırı iken Anadolu harekâtına karşı "Sergerdeler, bunlara uymayın!" diye telgrafları var. Daha sonra Sivas toplantısında (kongresinde) Mustafa Kemal Paşa'yı kandırıp geriye götürmek ve Sivas'taki kumandanlar toplantısında bu hareketi önlemek için Heyet-i Nasıha (nasihat kurulu) olarak gelmesi var. Mustafa Kemal Paşa aleyhine son derece ağır raporları var. İstanbul'a dönmüştür, gelmemiştir. Ve 1920'de TBMM toplandıktan sonra 27 Nisan'da gelmiştir. (s. 161-2)

Fevzi Çakmak, Atatürk'ü tutup İstanbul'a götürmek için geldiğinde Kâzım Karabekir'e, "Sen bilmiyorsun, bu adam berbat bir adam, senden başka da destekçisi yok, desteğini çek de bunu götürelim" demiş, Karabekir'i ikna edememiştir.

Daha Erzurum'dalarken Karabekir'e  İstanbul Hükümeti tarafından telgrafla "Mustafa Kemal'in yetkilerini sana devrediyoruz, onu İstanbul'a yolla" denildiğinde de sözünden dönmeme ve arkadaşını satmama adına bunu kabul etmemiş bulunuyordu.

*

Mustafa Kemal Atatürk, sonraki yıllarda kendi özgün ve ilginç karakterinin bir tezahürü olarak Karabekir'e gereken teşekkürü fazlasıyla yapmıştır. Murat Belge 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında Mahmut Goloğlu'nun Devrimler ve Tepkileri (s. 204) adlı kitabından İzmir Suikasti davasıyla ilgili şu bilgileri aktarmış bulunuyor:

...Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa'nın [mahkemede söylenmiş] bu sözlerini duyunca çok sıkıldı ve böyle bir konuşmaya müsaade ettikleri için de İstiklal Mahkemesi'ne kızdı... İstiklal Mahkemesi Çeşme'ye getirildi. Mustafa Kemal Paşa onları balo salonunun yanındaki bir odaya aldı ve çok şiddetli bir şekilde azarladı. Mahkeme Kurulunun artık baloda duracak hali kalmadı. Mustafa Kemal Paşanın önünden geçip gitmeye de cesaret edemedi. Pencereden atlamak suretiyle ancak dışarıya çıkabildiler ve kimseye görünmeden İzmir'e gittiler.

Mantığa bakın, adam idamla yargılanıyor, can pazarı, ve savunma yapmasına izin verilmemeliymiş.. 

"Adalet mülkün temelidir" diyen Hz. Ömer gibi konuşmak kolay da, sadece bir gün bile onun gibi yaşayabilmek zor. (Atatürk'ün düşmanın elinden savaşla kurtardığı topraklar Ege ile sınırlı. İstanbul ile Trakya İngiltere'ye verilen başka tavizler karşılığında alındı. Hz. Ömer'e gelince, onun döneminde İslam orduları zamanın süper gücü İran devletini yıkıp topraklarına sahip oldular. Aynı şekilde Bizans'ın elinden de Suriye, Mısır ve Güneydoğu Anadolu alındı.  İslam Devleti, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Ebubekir döneminde çok fakirdi, Hz. Ömer döneminde ganimetlerle zenginleşti. Bununla birlikte Hz. Ömer miras olarak ne çiftlikler, ne de banka hisseleri bıraktı. Kişisel borcunu, fakirliğini, ve yamalı cübbesini miras bıraktı.)

Atatürk, Karabekir'e karşı başlattığı bu teşekkür harekâtına öldüğü Kasım 1938'e kadar kesintisiz biçimde devam etti. 

Biz Prof. Özergin'in cevabına dönelim:

... Olaylar budur. M. Kemal Paşa yanına ikiyi aldı: Biri Fevzi Paşa, diğeri İsmet Paşa. Birini Genelkurmay Başkanı, diğerini Harbiye Nazırı, daha sonra cephe kumandanı.. Çünkü ikisinin de M. Kemal Paşa'ya karşı boynu bükük. Her emrine başüstüne diyecektir. Ama Ali Fuat, Kazım Karabekirler, işi ilk başlatanlar, onların boynu bükük değil ki. Onlar direniyorlar, karşı duruyorlar. Ama onun boynu bükük. Her dediğine peki dediler. (Dilipak, s. 162)

Ve memlekete bir diktatörlük depremi hediye ettiler.

Hâlâ da diktatörlüğün artçı şoklarından kurtulamıyoruz. 

Nitekim bu minvalde bir Atatürk'ü Koruma Kanunu icat edildi, uygulamada işlevi Atatürk heykellerini koruma kanunu.. 

Adam çıkıp "Ya hu kardeşim, ben müslümanım, siz değil Atatürk'ün, Allahu Teala'nın son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin aslına uygun heykelini yapsanız ben ona bile karşıyım, bir müslüman olarak yıkılmasını isterim, bunun Atatürk'e karşı olmakla bir ilgisi yok, ben inancım gereği ilke olarak heykellere tazime karşıyım" dese bile hükmü yok.

Sonra da Soner Yalçın gibi kimlerin borazanlığını yaptığı malum adamlar "Atatürk'ün Sünnî Devleti"nden söz ediyorlar.

Bu heykeller Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin mi sünneti, yoksa Nemrut ve Firavunların mı?

Sen hangi sünnetten, kimin sünnetinden söz ediyorsun?

Türkiye'de Atatürk'ü koruma kanunu, heykel ve putları koruma kanunu haline gelmiştir. İşlevi budur.

Nemrutların sünnetini koruma ve yaşatma kanunu..

Firavunların halkın sırtına yük hobi ve kapris geleneğini sürdürme kanunu. 


"NUH'UN PASLI BORAZANLARI" VE MERHUM ABDURREŞİD İBRAHİM

 





Bir süre önce medyada bir "Nuh'un köpekleri" tartışması kopmuştu.

Hilal Kaplan Twitter'da şöyle bir mesaj paylaşmıştı:

Soner Yalçın ve Toygun Atilla katıksız ahlaksızlardır. Eski eşim ahlaken tertemiz bir insandır. Ne dinen bir haram ne de hukuken bir yanlış durum yok. ‘İnsan olan’ mahremiyete saygıyı bilir ama siz insan değilsiniz. Köpeği olduğunuz ‘Nuh’a da bunu böyle iletin.”

Soner Yalçın adlı boş kafalı şahıs medyanın kulağı kesiklerinden; ahlâkî durumu malum.

"Köpeği olduğu" söylenen Nuh'a gelince, doğruysa, MİT'te çalışan Nuh Yılmaz adlı şahısmış..

Hilal Kaplan ile Odatv'ciler arasında çıkan bu tartışma vesilesiyle MİT-medya ilişkileri konusunda birçok şey söylendi.

Malum, MİT'in dünya kadar personeli, parası, araç gereci, teçhizatı, mekânı, arşivi, sayısız ajan, eleman ve muhbiri mevcut.

Ellerinde belirli konulara ait raflar, hatta odalar, belki de binalar dolusu dosyalar var. Olması gerekir. 

Bunların bir kısmını (anılarını yazan MİT'çi Yılmaz Tekin'in de söylediği gibi) belirli yazarlara verip kitap olarak yayınlatıyorlar. 

Siz adamları araştırmacı-gazeteci sanıyorsunuz, gerçekte aşırtmacı-gazeteci borazan olma dışında bir özellikleri yok (Hayır, köpek demiyorum, borazan.)

MİT'in de desteğiyle bu tür kripto kitaplar çok satıyor (Söylemeye bile gerek yok, MİT, başka adamlarını ve bağlantılarını kullanarak bunların medyada reklamını ya da propagandasını yaptırabilecek durumda).

*

Evet, medyada şahsa bağlı "Nuh'un köpeği" denilebilecek adamlar yoksa da, MİT'in adamları var.

MİT'in farklı kamplardaki (dinci-laik, sağ-sol, muhafazakâr-devrimci) adamları arasında bazen danışıklı dövüş de olur. Birbirlerine saldırıyormuş gibi yaparak gündeme gelmelerini ve sivrilmelerini sağlarlar. Hamleleri "öldürücü darbe" denilecek türden olmaz. 

Ortak noktaları ise hepsinin yerlilik, millilik (ulusallık, ulusalcılık), Türkiyecilik, devletimizcilik, vatanseverlikçilik, ülkemizcilik, "hepimiz aynı gemideyiz"cilik filan yapmalarıdır (Bazıları uydum kalabalığa diyerek aynı türküyü söylerler, o başka). 

(Hepimiz aynı gemideyizdir ama cüzdanı şişkin birileri kaptan köşkünde keyif çatıp gemiseverliğin faziletlerine dair nutuk atarken kimileri denize atılır adı faili meçhul [yapanı bilinmeyen] olur, kimisi zehirlenir geminin bir köşesinde acı içinde kıvranır, beklenmedik kazalar yaşayan kimilerinin de ceset parçaları dört bir tarafa saçılır. Hepsi aynı gemidedir.)

*

Bu boş kafalı Soner'in (14 Ekim 2022 tarihli) son yazısının başlığı şöyle: "Müslüman ajanlar".

İşte bu, algı operasyonunu iş edinmiş sahtekârların çok başvurdukları türden bir kurnazlık..

Derdi ajanlıkla değil.. Ajan kelimesi ile "müslüman" sıfatını yan yana kullanarak müslümanlığın kendisini hedef alıyor.

Örnek gösterdiği kişi ise merhum Abdurreşid İbrahim..

Tutuyor merhuma iftira atıyor.

Madem bu işlere meraklısın, leb demeden leblebiyi anlıyor, ajanları gözünden tanıyorsun, Atatürk'ün Anadolu'ya geçmesinden önceki İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew ile olan gizli görüşmelerini de bir yorumlasana!

Niye defalarca görüşmüş?.. Hem de tek başına.. Yalnız!

Soner efendi şöyle diyor:

Japonya, modernleşmeyi güçlendirme amacıyla bilgi toplamak için Avrupa'ya heyetler gönderdi. 1880 ve 1886 yılında İstanbul'a da geldiler.

İkinci Abdülhamit, 1890'da Ertuğrul adlı gemiyi Japonya'ya gönderdi. Niye? Necip Fazıl Kısakürek, “Ulu Hakan İkinci Abdülhamit Han” kitabında gezinin amacının İslam propagandası yapmak olduğunu yazdı! O tarihte Japonya Şinto'yu devlet dini olarak anayasasına koymuştu!

İkinci Abdülhamit'in amacı, Japonya'nın iktisadi, siyasi ve toplumsal hayatının dönüşümü hakkında bilgigörgü toplamak değil, “din ihraç” etmek, halifenin gücünü Asya'ya göstermekti! Oysa:

Anlamadıkları şuydu: Japonların o tarihlerde İslam'a ilgisinin sebebi, Rusya ve Çin'e karşı kullanmak için Müslüman ajan devşirmekti! Bunlardan biri olan Abdürreşit İbrahim Efendi'nin yazdığı “Japonya'da İslamiyet'in Yayılması” gibi din eksenli çocuksu değerlendirmeler içeren kitaplar bugün bile muhafazakâr çevrede kabul görüyor. 

*

Bu bazılarının köpek olarak nitelendirdikleri medya balonunun önce şu "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" ifadesi üzerinde duralım. (Bold/koyu yapan kendisi, biz değiliz.)

Bu şahsın söz konusu yazısından bir önceki yazısında yer alan lafları tam da "din eksenli çocuksu değerlendirmeler" durumundaydı.

Müslümanları çocuk yerine koyuyordu, fakat aslında kendi bebeksi çocukluğunu sergiliyordu.

Geçmişte de ikide bir Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s.'yu, Gümüşhaneli Tekkesi'ni (ve Cumhuriyet dönemindeki devamı İskenderpaşa Cemaati'ni, İslâm dergisini) konu edindiğini biliyoruz. 

Hilal Kaplan'ın paylaşımına ve medyada yazılıp çizilenlere inanacak olursak, bunları yazdıranın Nuh (daha doğrusu Nuhlar, Nuh'un selefleri ile amirleri) olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Evet, Prof. Dr. M. Esad Coşan hocanın ölümünden (öldürülmesinden) sonra hangi dağda hangi kurtlar ulumaya başlamıştı da Soner efendi İskenderpaşacı hale gelmişti?

İskenderpaşa pazarına neden nur yağmaya başlamıştı?

Medyadaki enişteler İskenderpaşa'yı niçin öpüyorlardı?

*

Bu sorular aklınızın bir köşesinde kalsın, burada cevabına girmeyeceğiz.

Bu çocuksu yazarımsının bir önceki yazısında yer alan din eksenli değerlendirmelere gelelim. 

13 Ekim tarihli "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısının ilk cümleleri şöyle:

Aleviler konusu…

Başörtüsü konusu… 

Tartışmalara katkı sunayım:

Atatürk gerçekçiydi; inançsız devlet istemedi.

Bay utanmaz, laik devlet inançsız devlet değil midir?!

Ancak Atatürk'ün başlangıçta bir inançlı devlet istediği doğru..

İngilizler'in Osmanlı Devleti'ni ve Osmanlı sülalesini tarihten silmekle yetineceklerini, kendisine antlaşma masasında halifelik ruhsatı vereceklerini düşündüğü (ve Balıkesir'de cami imamı gibi hutbe okuduğu) sıralarda inançlı devlet istiyordu. (Uğur Mumcu'nun Karabekir Anlatıyor kitabı bu konunun anlaşılması için yeterli.)

Lozan'da İngilizler ve müttefikleri muhalefet edince fikri değişti.

Yine Karabekir'in hatıralarından biliyoruz ki, halifelik sevdasından vazgeçince, etrafındaki yağdanlıklar "Hristiyan olmalıyız, İslam bizi geri bıraktı" diye masal anlatmaya başladılar. (Siyasetçilerin "uyanık"ları kullanışlı maşalar varken ellerini yakmazlar, kamuoyunun nabzını yıpranmadan ölçmek için kritik konuları genellikle önce etraflarındakilere söylettirirler.)

Kâzım Karabekir’in Paşaların Kavgası adlı kitabından okuyalım:

Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasına gitrniştirn. Teşkilat-ı Esasiye'nin tadil müzakeresinin (Anayasa’da değişiklik yapılması görüşmelerinin) ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

- Nedir o kanaat?

Tevfik Rüştü Bey'in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

- İslamlığın terakkiye (ilerlemeye) mani olduğu kanaati! .. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.

Mustafa Kemal Paşa'yı, bu sefer de kimlerin, nerelere götürmek istediği görülüyordu. Ben şu mütalaada bulundum:

- Eskiden beri dinler, aşağı yukarı, bazı terakki adımlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebilirim. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, o da din değiştirmek gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selametimizi kırarak bizi mahvedebilirler. Daha yakın tarihlerimizde 1855'te İngiltere, Fransa ve İtalya (Sardunya) devletleri bizimle Ruslara karşı ittifak yaparak harbe girmediler mi? Daha içinden yeni Hıristiyan devletleri, İslam Türk devletiyle ittifak yaparak, İtilaf devletlerine karşı dört yıl harp etmediler mi? Şimdiye kadar yüzümüze kimse bakınadı mı ki bundan sonra tam milli bir devlet olarak ortaya çıktığımız halde, yüzümüze kimse bakmayacaktır.

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

- Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!

Gazi (Mustafa Kemal), riyaset (başkanlık) yerinde, Fethi Bey onun solunda idi. Ben de kapıdan girince, hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin bir cevap verince, ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım. Önce Türklerin, İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde "Kayseri Rumları " halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da dedim ki:

- Fethi Bey; bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey, bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti göstermernek, Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz! Bu zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp, onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar, bu (İslam terakkiye manidir) fikrinizi garip bulurum. Bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmî münakaşaya tahammül ederneyecek kadar taraftar bulmasından, çok müteessir oldum! Fakat ben de iddia ediyorum ki: Türk Milleti, ne dinsiz olur, ne de Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız; objektif bir görüş değil, hülyanızdır! Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar! Nerede ve nasıl karar kılacağını da kestiremesek bile, milli bir dram olacağından şüphe etmeyiz!

(Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, haz. Faruk Özerengin, 6. b., İstanbul: Emre Y., 2005, s. 139-141.)

Görüldüğü gibi başlangıçta devletin laikliğini/dinsizliğini hedeflememişler.

Tam batılılaşmak için milleti zorla hristiyanlaştırmayı düşünmüşler.

Yani İspanyollar'ın Endülüs'te yaptıklarının bir benzerini uygulamak istemişler.

Fakat rahmetli Karabekir (aba altından sopa gösterircesine) bunu ancak kan dökerek, kanlı bir istibdatla gerçekleştirebileceklerini söylemiş.

Deneselerdi eğer, Şeyh Sait isyanı daha erken çıkmış olurdu ve öyle salt Doğu'yla sınırlı kalmazdı. Kan gövdeyi götürürdü. Ve ihtimal, Ankara'daki "bazı kafalar kesilir"di.

*

Evet, Soner efendi "Atatürk'ün Sünni Devleti" başlıklı yazısında masal anlatıyor.

Atatürk'ün devleti laik, yani dinsiz (dini olmayan) devlettir. 

Merhum Karabekir'in aynı kitabında Atatürk'ün şu sözleri de yer alıyor:

"Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar. (...) Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar." (s. 137)

Adam ilkeci ve devrimci/inkılapçı ya, kalkınma yöntemi konusunda da yeni ilkeler geliştirmiş, devrimci bir anlayış üretmiş.

Kalkınmak için bulduğu formül şu: Dinsizlik ve namussuzluk.. Dinsiz ve namussuz oluyorsunuz ve hoop zenginleşiyorsunuz. Bu kadar basit.

Ne kadar dinsizlik ve namussuzluk, o kadar zenginlik..

O yüzden de "dinsiz ve namussuz devlet" üretmek için elinden geleni ardına koymamış. Yaptıkları ortada.

Zihniyeti bu olan Atatürk'ün devletine sünnî demek, sünnet kavramıyla alay etmektir.

Ayrıca bu, Türkiye Devleti'nin din kurallarına göre yönetildiğini söylemek anlamına gelir. Anayasa'ya aykırıdır. 

(Sünnî kelimesi sünnetten türemiştir, millînin milletten türemiş olması gibi. Burada kastedilen Sünnet, Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellemin sünnetidir. Yani uygulamasıdır.)

*

Soner efendi bu arada merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaya tefsir yazdırılmış olmasına da değiniyor.

Atatürk'ün bunu niçin yaptırdığını da yine merhum Karabekir'in yazdıklarından biliyoruz. (Allahu Teala'nın kelamı Kur'an ile Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hakkındaki edep dışı sözlerini aktarmayacağız. İnanmıyor olabilirsin fakat insan biraz lafına sözüne dikkat eder.)

Aklınca millet Kur'an'ın mealini ve hadîslerin (Sahih-i Buharî) anlamını okuyunca dini mantıksız bulacak ve dinden uzaklaşacaktı.. 

Nitekim dönemin Amerikan Büyükelçisi General Charles H. Sherrill, Amerikan Dışişleri'ne gönderdiği bir raporunda Atatürk'ün kendisine şunları söylediğini aktarıyor:

Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran'dan alınan Arapça bir bölüm okudu. Bu surede Hz. Muhammed'in amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gidecekleri yazıyor. [Tebbet Suresi] 'Düşünen bir Türkün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?' dedi. 

(Lise öğrencisiyken bir ateistin "Tebbet Suresi'nde beddua var, Allah beddua eder mi!" dediğini duymuştum. Bir insan tilki gibi kurnaz olabilir, fakat akıllı olmak başka birşey.. İmdi, güç kuvvet sahiplerinin zulmüne uğrayan birisi "Boynun devrilsin" dediğinde bu, bedduadır. Fakat aynı şeyi yanında cellat gezdiren padişah dediğinde beddua değildir, idam hükmüdür. Ebu Leheb elleri kuruyup vücudu kokarak ölmüş, gömemedikleri için üzerine duvar yıkmışlardır.)

*

Merhum Abdurreşid İbrahim konusuna gelelim.

Müslüman sömürgeci ve istismarcı menfaatperest değildir. Japon'un da müslüman olmasını, ahiretinin kurtulmasını ister.

Japon'un anayasasında dini başkaymış.. İslam mı olacaktı yani?! 

Japon, kendisini tehdit eden komşusu Rusya'ya karşı Osmanlı ile ittifak kurmak isteyebilir (Nitekim sen de Birinci Dünya Savaşı'nda Rusya'ya karşı Almanlar'la işbirliği yaptın). Bu yüzden de ülkesini ziyarete gelen (Osmanlı'yla irtibatlı) bir müslüman Türk'e ilgi gösterebilir. Bu, o müslümanın Japonya'nın ajanı olması anlamına gelmez. 

Sultan Abdülhamid Japonya hakkında bilgi toplamak istememiş de, dini anlatmak istemişmiş.. İşte o bilgiyi Abdürreşid İbrahim toplamış.. Âlem-i İslâm adıyla yayınlanan hatıratında Japon siyaseti, kurumları, bürokrasisi, toplumu, köyleri, kasabaları, şehirleri, ekonomisi, okulları, sanayisi hakkında bıktıracak uzunlukta ayrıntı var. En üst düzey yetkililerle görüşmüş ve birçok kişinin müslüman olmasına da vesile olmuş.

Japonya hakkında topladığı bilgileri herhalde Japon devletinin ajanı olarak toplamadı.

Tebbet Suresi'ndeki inceliği bile anlamaktan aciz Atatürk'ün laik (yani dinsiz, dini olmayan) devletini "sünnî devlet" yapan bir zekânın ajanları teşhis konusundaki becerisi de ancak bu kadar olabilir. 

*

Burada bir parantez açalım.

Atatürk'ün Tebbet Suresi konusundaki ifadeleri dinî konularda çok cahil olduğunu gösterdiği gibi, anlayış ve idrak bakımından da pek parlak durumda olmadığını gösteriyor. 

Nitekim Falih Rıfkı Atay onun hakkında şunları yazmış bulunuyor:

Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve “zikir”sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.

(Çankaya, İstanbul 1980, s. 327.)

Sözleri terimsiz, yani ıstılahları yerli yerince kullanamıyor. Tarifsiz, yani neyi kastettiği tam belli değil. Zikirsiz, yani üzerinde tezekkür ve tefekkür yapılmamış. "Metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliği" söz konusu.

Atatürk İslam'ı bilmiyordu, fakat Batı'yı ve Batı düşüncesini de bilmiyordu. Ne bilim felsefesinden haberdardı ne bilgi felsefesinden (Ne Batı'nın epistemolojisinden). Ne hukuk felsefesine vakıftı ne siyaset felsefesine.. Batılı meşhur düşünürlerin görüşlerine olan vukufunun derecesini ise, Murat Belge'nin 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında yer alan şu ifadeler anlamamızı sağlayabilir:

Ahmet Demirel, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM üstüne incelemesinde Atatürk'ün "Kuvvetler Ayrılığı" üstüne yargılarını tesbit etmiştir: bu konuda bilgisi azdır, Montesquieu değil, Rousseau'nun teorisi olarak kalmıştır aklında. "Deli mi ne!" tarzı eleştiriler getirir ve "kuvvetler"in ayrılmaması, tersine birleştirilmesi gerektiğini söyler.

Parantezi burada kapatıyoruz.

*

Merhum Abdürreşid İbrahim, Atatürk gibi kafası karışık, hayatı çelişki ve tutarsızlıklarla, gelgitlerle dolu bilgisiz biri değildi, mütefekkirdi. 

"Japonya'yı İslamiyet'le tanıştıran adam", "Türkiye'yi dinsizlikle tanıştıran adam"ın tam zıddıydı.

Kendi kişisel ikbali için değil, ümmet için çaba sarfeden fedakâr bir tebliğciydi.

Batı'yı ve Doğu'yu gezip görmüş, dünyayı bilen bir İslam alimiydi. Birçok eser yazmış, okul kurup ders vermiş bir müderrisdi. 

Libya ve Sarıkamış gibi cephelere gitmiş, pekçok sosyal faaliyete öncülük yapmış bir aksiyonerdi. 

Bunların yanı sıra, kadılık/hâkimlik de yapmış bir hukukçuydu.

Bilim ve bilgi felsefesine hakimdi, sağlam bir ilmî altyapıya ve kuvvetli bir mantığa sahipti. 

(Âlem-i İslâm kitabındaki birçok pasaj bunu ortaya koyuyor. İyi bir medrese tahsili görmüş ulema, ister fen bilimleri alanında olsun, isterse sosyal bilimler, Batı'da ortaya çıkmış hiçbir düşünce akımından etkilenmez, ve hiçbiri karşısında aşağılık kompleksine kapılmaz. Taklitçi zihniyetle Batı hayranı haline gelmez. Zekâ eseri faydalı birşey gördüğü zaman takdir eder ve değerini teslim eder, o kadar.)

Merhumu, Âlem-i İslâm adlı hacimli kitabını okumadan tam tanıyamazsınız. 

Fakat genel bir malumat edinmek isteyenler için, TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan Abdürreşid İbrahim maddesi yeterli olabilir:

ABDÜRREŞİD İBRAHİM

23 Nisan 1857’de Sibirya’da Tobolsk ilinin Tara kasabasında doğdu (bk. Tercüme-i Hâlim, s. 2). Aslen Buharalı bir Özbek aileden gelmektedir. Babası Ömer Efendi devrin siyasî hadiselerine karışmış bir vatanperver, annesi Başkurt Türkleri’nden Afîfe Hanım’dır. Abdürreşid İbrahim genç yaşta ailesinden ayrılarak başladığı tahsil hayatını, çevre kazalardaki medreselerde sürdürdü. Teman Medresesi’nde de bir süre okuduktan sonra devrin tanınmış medreselerinin bulunduğu Kışkar’a (قشقار) gitti. Burada okurken pasaportunun süresi bittiği için tahsiline ara vermek zorunda kaldı. Kırgız kabileleri arasında dolaşarak hocalık ve imamlık yaptıktan sonra Orenburg’a geldi (1879). Gizlice bir gemiye binip hacca gitmek üzere İstanbul’a kaçtı (1880). Burada iki ay kadar kaldıktan sonra hacca gitti. Hacdan sonra Medine’de tahsil hayatının ikinci devresine başladı. Çeşitli âlimlerden ders okuyarak kıraat, fıkıh ve hadis ilimlerinden icâzet aldı. 1884 yılı sonunda İskenderiye üzerinden İstanbul’a, oradan da Tara’ya döndü ve medresede ders vermeye başladı (1885). Aynı yıl evlendi. Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencileri Medine’ye yerleştirerek yine İstanbul üzerinden Tara’ya döndü. Burada bir “usûl-i cedîd” okulu açtı ve eğitim çalışmalarına başladı. Bu sırada Livâü’l-hamd adlı risâlesini İstanbul’da bastırarak Rusya’da dağıttı.

1892’de Ufa şehrinde Orenburg Şer‘î Mahkemesi’ne âza seçilerek kadılık yaptı. Sekiz ay kadar da bu mahkemenin reisliğinde bulunduktan sonra müftü ile arasında ihtilâf çıkınca görevinden istifa etti (1895). İstanbul’a giderek siyasî mücadelesine orada devam etti. Bu sırada Rus Çarlığı’nın Türkler’e yaptığı baskı ve haksızlıkları ortaya koyan Çolpan (Çoban) Yıldızı adlı kitabını yayımlayıp gizlice Rusya’ya gönderdi. 1896’da Avrupa’ya gitti. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki müslümanların durumunu anlattı ve yardımlarını istedi. 1897 Nisanında İstanbul’dan başlayarak üç yıl süren bir seyahate çıktı. Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Sırbistan, Batı Rusya üzerinden Çin Türkistanı’na, oradan da Sibirya üzerinden Tara’ya döndü (1900). 1902’de Petersburg’da yayımlamaya başladığı Mir’ât adlı dergi ile Rusya’daki müslümanların meselelerini yeniden ele aldı. İstanbul’a döndüğünde Rus elçisinin isteği üzerine tevkif edildi ve Odesa’ya gönderildi; fakat Rusya Türkleri’nin baskıları sonucunda serbest bırakıldı.

1904 yılı sonunda Petersburg’a yerleşerek orada bir matbaa kurdu; dinî ve siyasî mahiyette eserler yayımlamaya başladı. Müslümanlar arasında birlik sağlamak maksadıyla Ülfet ve Tilmîẕ gazetelerini neşretti (1905). 1905 Rus ihtilâlinden sonra ortaya çıkan hürriyet havası içinde Rusya Türkleri de çeşitli millî-siyasî faaliyetlere giriştiler. Bu sırada Kazanlı aydınlar ve zenginlerin bütün Rusya Türkleri’ni bir araya getirmeye yönelik faaliyetleri başlayınca, Abdürreşid İbrahim bu faaliyetlerin başına geçerek Rusya müslümanlarına siyasî haklar tanınması ve Türkler’in bir ittifak kurması için yoğun bir çalışma içine girdi. Önce belli başlı merkezlerdeki müslüman ileri gelenlerini bir araya topladı ve ortak kararlar alınmasını sağlamaya çalıştı. Bunun için Mekerce’de (Nijni Novgorod) bütün müslüman liderler, âlim ve yazarlarla edipler, zenginler ve talebelerin katıldığı bir toplantı düzenlemek istedi. Ancak hükümet buna izin vermeyince toplantı Oka nehri üzerinde bir gemide yapıldı. Bu toplantıda kabul edilen, Rusya müslümanlarının bir ittifak kurmaları fikri üzerine, Abdürreşid İbrahim Petersburg’a dönünce müslümanlar arasında ittifak kurmanın gereğini anlatan Bin Üçyüz Senelik Nazra adlı eserini neşretti. 13 Ocak 1906’da yapılan ikinci toplantıda Abdürreşid İbrahim ve arkadaşlarının hazırladığı “ittifak nizamnâmesi” oy birliğiyle kabul edildi.

Abdürreşid İbrahim’in bu dönemdeki siyasî faaliyetlerine, Duma meclisi üyesi olmamakla birlikte, bilhassa müslüman üyeler üzerindeki tesiri ve ilk iki Duma döneminde (1906-1907) Petersburg’da, bu meclisin müslüman üyelerinden ikisi ile yürüttüğü muhtariyet hareketini ilâve etmek gerekir. Rusya’daki müslümanların muhtariyet meselelerine ait görüşlerini, bu sırada neşrettiği Aftonomiya risâlesinde ele aldı. Ancak III. Duma döneminde Rus baskısı artınca birçok aydın hapsedildi veya sürgüne gönderilerek sıkı tedbirler alındı. Bu arada Abdürreşid İbrahim’in gazeteleri ve matbaası kapatıldı. İttifak merkez icra heyetinin önemli iki üyesi olan Abdürreşid İbrahim ve Akçuraoğlu Yusuf, programlarını dış ülkelerde gerçekleştirmeye yöneldiler. Rusya’dan ayrılan Abdürreşid İbrahim ikinci büyük seyahatine çıktı. 1907 sonlarında Batı Türkistan, Buhara, Semerkant, Yedisu ve civarını içine alan bir yıllık geziden sonra tekrar Tara’ya gelerek ailesini aldı ve Kazan’a yerleştirdi. 1908 Eylülünde buradan hareketle Sibirya, Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin, Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da son bulan seyahatini tamamladı (1910). Bu seyahatle ilgili hâtıralarını Âlem-i İslâm adıyla neşretti. Abdürreşid İbrahim’in Japonya’daki faaliyetlerinin başında, Şark milletlerinin Rusya, İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batılı sömürgeci devletlere karşı beraberce hareket etmelerini ve İslâmiyet’in Japonya’da yayılmasını temin için kurduğu Asya Kuvve-i Müdâfaası cemiyetini zikretmek gerekir. Seyahati sırasında ziyaret ettiği yerlerde gördüklerini, Kazan’da oğlunun yayımladığı Beyânülhak, İstanbul’da Sırât-ı Müstakîm gibi gazete ve mecmualara gönderdiği yazılarda anlattı. Sırât-ı Müstakîm’de, misyonerlerin Japonya’da Hz. Peygamber aleyhinde dağıttıkları bir kitaba cevap olarak yazılıp dağıtılacak bir eserin kaleme alınmasını isteyen ilk yazısı da “Japonya Mektupları” başlığıyla yayımlandı. Yanında Japon müslüman Hacı Ömer olduğu halde İstanbul’da tamamladığı bu seyahatten sonra çeşitli konferanslar verdi, seyahat intibalarını anlattı ve bu sebeple de “Seyyâh-ı Şehîr”, “Hatîb-i Şehîr” unvanlarıyla anıldı.

1911’de İtalyanlar’ın Trablusgarp’ı işgal etmeleri üzerine Büyük Sahra’yı aşarak oraya gidip cephelerde çalıştı; halkı işgalcilere karşı harekete geçirmek için cihad fetvası dağıtarak faaliyet gösterdi. Döndükten sonra, Kuzey Afrika’daki müşahedelerini, Sırât-ı Müstakîm’in de iktibas ettiği vaaz ve konferanslarla anlattı. Ruslar’ın Sarıkamış’ı işgali üzerine oraya gitti (1915). Yine bu yıllarda İstanbul’da kurulan Rusya Müslüman Türk Kavimlerini Himaye Cemiyeti üyesi olarak çalıştı. Cemiyet üyeleriyle birlikte Budapeşte, Viyana, Zürih, Berlin ve Sofya’yı ziyaret ederek Rusya’da yaşayan Türk topluluklarının dertlerini ve uğradıkları baskıları dile getirdi. Bu sırada Teşkîlât-ı Mahsûsa’da görevli olarak Almanya’ya gitti. Bilhassa müslüman Rus esirleriyle konuşup onlardan halifelik saflarında çarpışacak bir birlik kurmak için çalıştı. Bu arada Milliyetler Birliği’nin (l’Union des Nationalités) Lozan’da düzenlediği Rusya Mahkûmu Milletler Konferansı’na katılarak Rusya müslümanları adına dinî, medenî ve kültürel muhtariyetle birlikte müslümanlar üzerindeki kanunî kısıtlamaların kaldırılmasını ve seçim sisteminin değiştirilmesini istedi. I. Dünya Savaşı başlarında Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nde de (Ligue des Allozenes de Russie) Rusya müslümanlarının temsilciliğini yaptı. Yine bu yıllarda bir grup Tatar ile Berlin’de müslüman Rus savaş esirlerine hitaben Tatarca Cihâd-ı İslâm adlı bir gazete çıkardı.

Almanya’daki bu faaliyetlerinden sonra tekrar İstanbul’a dönen Abdürreşid İbrahim 1922-1923 yıllarında Rusya’da, 1930’da Kahire’de, 1930-1931 yıllarında da Mekke’de bulundu. 1934’te ailesiyle birlikte Japonya’ya giderek oraya yerleşti ve ölümüne kadar İslâmiyet’in burada yayılması için çalıştı. Tokyo’da bir cami inşa ettirilmesine ön ayak oldu ve bu caminin imamlığını yaptı (1937). Japonya’da İslâm dininin resmen tanınmasını sağladı (1939). 17 Ağustos 1944 günü Tokyo’da vefat etti. Ölümü Japon radyosu ile ilân edilerek cenazeye katılmak isteyenlerin gelmesi için dört gün beklendikten sonra büyük bir törenle aynı yerde defnedildi.

Abdürreşid İbrahim pek çok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı kitap ve risâle halinde yayımlanmış, bir kısmı da gazete ve dergilerde neşredilmiştir; diğer bir kısmı ise müsvedde halinde kalmıştır. 

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."