E-KİTAP: SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU? (SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

 


https://www.academia.edu/86031186/Sa%C4%9Fduyu_mu_Solduyu_mu_Sa%C4%9Fduyu_Partisinin_Zihniyet_Karnesi_


SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU?

(SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

  

Dr. Seyfi SAY

 

 

MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.’DEN:

“Taasavvufu bugünün mukallid tasavvufcularından değil Cüneyd’in, Bazyezid-i Bestami’nin ve Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Nakşibend Bahaüddin’in, Abdülkadir Geylani’nin, İmam Ahmed Rüfai Hazretlerinin ve sair, yollar ehl-i sünnet olan mutasavvıfların yolları olmalıdır. Bugün ise onların yollarını takib, ateşten gömlek giymek demirden leblebi yemek gibidir, yani çok müşkildir ve zordur. Onun için bugün öyle hakiki mutasavvıf bulmak da mümkün değildir.”

(Hadîslerle Nasihatlar 2)

 

PROF. DR. MAHMUD ESAD COŞAN HOCA’DAN:

“Bir insanın doğru hareket edebilmesi için, önce doğrunun ne olduğunu bilmesi gerek. Hayatta birçokları doğruyu bilemiyor, bulamıyor; doğru diye eğrilere, yalanlara, yanlışlara, hatâlara sarılıyor; ömrünü boşa harcıyor, günaha giriyor, iyi sonuca ulaşamıyor, ziyan ediyor, hüsrana uğruyor.”

(İslâm Mecmuası, Kasım 1996)

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ PAYLAŞIM: “LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK 7

İKİNCİ PAYLAŞIM: İLKELER 14

ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: MEŞRUİYET, LAİKLİK, MİLLİYETÇİLİK 21

DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: DERGÂH’TAN “LAİK DEMOKRASİ”Cİ PARTİ ÜRETMEK 29

BEŞİNCİ PAYLAŞIM: UZLAŞMA HAVARİLİĞİ 34

ALTINCI PAYLAŞIM: AÇ TAVUĞUN RÜYASINDAKİ DARI AMBARI 36

YEDİNCİ PAYLAŞIM: MECAZI ANLAMAYAN TECAHÜL-İ ARİFANE 46

SEKİZİNCİ PAYLAŞIM: DERİN OYUN: MÜSLÜMANA YUTTURULAN “DEVRİMCİLİK/İNKILAPÇILIK SOSYALİSTLERİN VE ATATÜRKÇÜLERİN TAPULU ARAZİSİDİR, MÜSLÜMANIN ORAYA GİRMESİ HELAL OLMAZ” AFYONU 48

DOKUZUNCU PAYLAŞIM: GÜÇLÜ CEVAP: “LAN SEN KİM OLUYORSUN DA BANA CEVAP VERİYORSUN!” 51

ONUNCU PAYLAŞIM: TÜRK’ÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM, KERAMETİM KENDİMDEN MENKUL, LAİKİM DEMOKRATIM ÇAĞDAŞIM 53

ONBİRİNCİ PAYLAŞIM: “GEL VATANDAŞ GEL, AHLÂKIN İYİSİ BURDA, GERÇEĞİN EN TAZESİ BURDA!” 55

ONİKİNCİ PAYLAŞIM: “BENİM OĞLUM BİNA OKUR…” 59

ONÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: HAKKI BİLMEYEN SÖZDE HAKPERESTLİK 68

ONDÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: ATATÜRK DEVRİMİNE İMAN VE TESLİMİYET: LAİKLİK HAVARİLİĞİ 70

ONBEŞİNCİ PAYLAŞIM: “BİZ DE DEMOKRASİ İSTERÜK!” 74

ONALTINCI PAYLAŞIM: ŞAHISLAR, İLKELER VE SADAKAT 77

ONYEDİNCİ PAYLAŞIM; HAKKI VE SABRI TAVSİYE 79

ONSEKİZİNCİ PAYLAŞIM: TEMCİT PİLAVI 81

ONDOKUZUNCU PAYLAŞIM: “KELLİM KELLİM L YENF” 93

YİRMİNCİ PAYLAŞIM: ZALİME YARDIM 95

YİRMİBİRİNCİ PAYLAŞIM: SANKİ PARTİ KURMAK, PARTİ PROGRAMI YAZMAK FARZ YA DA VACİP 104

NUREDDİN COŞAN’A MESAJ (SEKRETERİ ARDA ARACILIĞIYLA) 110

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Bundan 21-22 yıl önce, Şubat 2001’de, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı öncesinde cemaate kendisini “Hocaefendi’nin varisi” olarak ilan ettiren Muharrem Nureddin Coşan, iki yıl sonra bir parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Bir süre sonra bize bir e-mail göndererek, birer cümleyle cevap verilmek üzere beş tane soru yöneltmişler, bu arada parti hakkındaki fikrimizi de sormuşlardı. Cevaplar, Nureddin Coşan için isteniyordu. Parti kurulmasını yersiz ve lüzumsuz bulduğumuzu söylemiştik.

Normalde bu, parti kurulmadan önce sorulması gereken bir soruydu.

2004 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında ise, teori ve analiz şura grupları adını verdikleri e-mail gruplarında parti programıyla ilgili düşüncemizi almak istediler. Bu grupların toplam üye sayısını 27 olarak hatırlıyorum.

Partinin görevlisi (Ki, Nureddin Coşan’ın ablasının kızıydı) parti programında yer alacak ifadeleri açıklıyor, görüş bildirilmesini istiyordu.

Parti adına açıklanan görüşler, dehşet verici bir savruluşu yansıtıyordu. Kemalist “düzen”bazlık nezdinde akredite olan “çağdaş” etiketli bayat ezberleri onaylamamız bekleniyordu. Yaptığım paylaşımlarla itirazlarımı dile getirince fark ettim ki, adı şura olan bu gruplar istişare için değil, bizi bir vebalin suç ortağı haline getirecek şekilde manipüle etmek üzere oluşturulmuştu.

Ne yazık ki, o platformda Kemalist “emrivaki” geleneği ile bize kabul ettirilmek istenen söz konusu harcıâlem çürük ve bozuk ezberlere benden başka itirazda bulunan çıkmadı. Hiç değilse birkaç kişi bana katıldıklarını söylerler diye bekledim, o da olmadı. Çünkü, Kemalist gelenekteki “emrivaki”lere eşlik eden “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” şarkısı icra edilmese de, Kilise geleneğindeki “aforoz”a benzeyen bir muameleye maruz kalacaklarını biliyorlardı.

Bir süre önce rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile merhum Esad Coşan Hoca’nın kabirlerini yanmış ve kararmış olarak görmüş bulunuyordum. O e-posta gruplarında yapılan açıklamalar rüyamın tabiriydi.

Biz “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” diye şiir okuyup zafer naraları atarken kalelerimiz düşman tarafından birer birer içerden teslim alınmıştı, haberimiz yoktu.

*

Sağduyu Partisi adına savunulan akla ziyan “istikamet”siz “düzen”baz laflar, burada tartıştığımız ifadelerden ibaret değil. İnternet sitelerinde yayınlamaya devam ettikleri ‘batıl’ ifadelere başka yazılarımızda dikkat çekmiştik.

Bununla birlikte zihniyet düzeyinde yaşanan bu savruluş, salt (adı İskenderpaşa Cemaati ile birlikte anılan) Sağduyu Partisi’ne özgü değil.

Benzer sapmalar mütedeyyin bilinen diğer birçok cemaat, parti, grup ve oluşumda da gözlemleniyor. O yüzden, Sağduyu’culara yaptığımız uyarılar, çok geniş bir kesimi ilgilendiriyor. “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana” diyen merhum Abdurrahim Karakoç gibi söylemek gerekirse, yazdıklarımızın adres hanesinde sadece Sağduyu Partisi’nin adı geçse de, muhatap kitlesi oldukça kalabalık.

Elimizden, merhum Necip Fazıl gibi “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye seslenmekten başkası gelmiyor ne yazık ki.

Üstelik, sesimiz çok kısık. Zayıf.

Herşeye kadir olan Allahu Teala’dan bu e-kitabı hayırlara vesile kılmasını niyaz ederim.

 

1 Eylül 2022, Üsküdar

 

BİRİNCİ PAYLAŞIM:

“LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK

 

1. “İdeal parti”den söz etmek pek anlamlı görünmüyor. Çünkü partiler demokratik sistemin bir parçasıdır, onların varlık nedeni demokratik sistemdir; “ideal parti” düşüncesi, beraberinde ideal bir “demokratik sistem” düşüncesini de getirir. Demokrasi ise bizzat kendi yapısının gereği olarak ideal olamaz. Bu konuyu tartışan bir yazıyı ekte gönderiyorum.

Öte yandan partiler kuruldukları ülkenin anayasa ve yasalarına bağlı ve bağımlı olmak zorundadırlar. Dolayısıyla ideal parti düşüncesi, o partilerin çerçevesini ve yapısını belirleyen anayasa ve yasaların da ideal nitelikte oldukları varsayımının kabulünü gerektirir.

Yine, insanların ‘ideal’ tasavvurlarının farklı olduğu da bir gerçektir. Böylece, ‘ideal’in neye göre belirleneceği sorunu ortaya çıkmaktadır. Buradan insan aklının sınırları ve imkanları sorununa gelinir. Günümüzde, insanın kendi algısal yetersizliğinin farkına varması ve öğrenmeye açık olması önemsenmektedir. İnsanın duyusal ve algısal (duyu verilerinin bir yapı ve organizasyona sokulmuş biçimi) sınırlılığı, aklın bunlara dayanarak vereceği hükümlerin “mutlak doğru” sayılamayacaklarını da göstermektedir. İşte bu yüzden İslam’da, bir müçtehidin yaptığı içtihat ‘mutlak doğru’ olarak kabul edilmez, başka bir müçtehidin farklı içtihatta bulunması yasaklanmaz. Mutlak doğrular ancak delaleti kat’i olan muhkem ayetlerden öğrenilebilir, bu konularda ise içtihada yer yoktur.

İdeal bir parti düşüncesi ise tamamen insan düşüncesinin ürünüdür. Bu nedenle, onun idealliği gerçek bir idealliği yansıtmaz. Şayet ideal bir parti düşüncesine ulaştığımızı kabul edersek, otoriter ve totaliter bir tavrı benimsememiz zor olmaz. Bu ise, bizzat parti kurumunun varlık nedenine aykırıdır, çünkü partiler demokratik sistemlere ait bir kurumdur.

 

2. Fikir ve eylemlerdeki ilkeler meselesi öncelikle ‘ilke’ kavramı üzerinde durmayı gerektiriyor. Son zamanlarda siyasî arenada “ilkesizlik, ilkeli bir duruş, ilkeli olma” gibi ifadelerin sıkça tekrarlandığı bir gerçektir. Doğal olarak bu ifadeler de, parti kurumunu kendilerinden ithal ettiğimiz Batılılardan alınma. Bununla birlikte, Batı’da yapılmış, ‘ilke merkezli olma’nın önemini vurgulayan çalışmaların yararsız oldukları söylenemez. Ancak, bu çalışmalar, Batı’nın siyasal, kültürel, dinî ve sosyal realiteleri dikkate alınarak okunmalıdır. Stephen Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” adıyla Türkçe’ye tercüme edilen kitabı bu açıdan iyi bir örnek. Covey, insanların ben-merkezli, grup-merkezli, iş-merkezli, para-merkezli, aile-merkezli, din-merkezli vs. olabileceklerini anlatıyor ve ilke-merkezli olmayı öneriyor. Yazdıkları tutarlı ve ikna edici. Fakat, böylesi yayınları okuyan müslümanların farkında olmadan laik bir bakış açısını benimsemeye başlamaları ihtimali yok değil. Covey, din-merkezli ifadesini kullanırken, Batı’daki Kilise kurumunu kastediyor, çünkü Batı’da din demek Kilise demektir. O nedenle Covey’in din-merkezli ifadesini Kilise-merkezli olarak anlamak gerekiyor. Covey’in “ilke”leri ise, kendisinin de kitabının sonunda belirttiği gibi büyük ölçüde İncil’e dayanan ahlâkî değerlerden oluşuyor: Tevazu, insana saygı, sözünde durma, merhamet, yardımseverlik vs.

Böylesi bir ilke anlayışı, insanın esnek, yapıcı ve doğruları kabul etmeye açık bir tavır içinde olmasını gerektirir. Buna karşılık Türkiye’de “ilkeli olma”nın şampiyonluğunu yapanların, bundan, inatçılık ve yanlışta ısrarı (tutarlılık; yanlışta tutarlılık) anladıkları da bir gerçektir.

Bununla birlikte, siyasî partilerin programlarına bakıldığında, ilke düzeyinde ‘ideal’ şeyler söyledikleri görülmektedir. Hemen hepsi de yönetimde ehliyet, liyakat ve dürüstlüğe vurgu yapmakta, hukukun üstünlüğü ve adalet gibi değerleri savunmaktadırlar. Ortaya atılan bütün görüşler savunulabilir nitelikte değillerse de önemli bir bölümünün doğruları yansıttıkları bir gerçektir. Doğal olarak, savundukları görüşlerde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve resmî ideolojinin (Atatürkçülük) izleri görülmektedir. Mesela laikliğe vurgu yapılmaktadır, fakat hemen ardından, bunun din ve vicdan hürriyetine olan katkısı dile getirilmektedir.

Böylece, partilerin ideal ilkelerle (adalet gibi) ideal olmayanları (laiklik gibi) harmanladıkları görülmektedir. İşte, Türkiye’de ‘ideal ilkeleri uygulama çabası sergileyecek’ bir partiyi bekleyen önemli sorunlardan biri budur: İdeal olmayan bir sistem, ideal olmayan ilkeleri dayatmaktadır. Burada yapabileceğiniz tek şey, o ideal olmayan ilkelere ideal bir içerik kazandırma çabası içinde olmaktır. Fakat, böylesi bir çabanın, son tahlilde, o kavramı ilk defa ortaya atıp onun ‘patent’ini almış olanların dünya görüşlerini ‘meşrulaştırmak’tan başka bir sonuç vermediği, yakın tarihimizde yaşananlardan anlaşılmaktadır.

Buradan, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmak mümkündür. Söylem düzeyinde ‘ideal ilkeler’den söz etmek yetmemektedir.

 

3. Bütün bunlar, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koymaktadır. (Buna stratejik ilkeler demek daha doğru olabilir. Metodoloji, metod bilimi demek olduğu için, siyasal partiler söz konusu olduğunda metodolojiden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Metoda ilişkin ilkelerden söz etmek mümkünse de, bunlara metodolojik ilkeler diyemeyiz.) Bazı siyasî partilerin bu açıdan uzlaşmacılık, gerginlikten yana olmamak, toplumsal mutabakat vs. gibi ilkeler geliştirdikleri görülmektedir.

Yönteme ilişkin ilkelerin bazısı, yaşamın gerçeği olarak kendisini gösterir. Bunları benimseme konusunda tercih imkanımız bulunmaz. Bunlardan birisi “tedricîlik”tir. Sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerde tedricîlik esastır. Allahü Teala bile kainatı tedrîcen yaratmıştır, oysa bir anda yaratmak elindedir, Kıyamet’te haşr bu şekilde olacaktır. O halde teennî ve sabır önem taşımaktadır. Bu, fırsatların kaçırılması ve “demirin tavında dövüleceği” gerçeğini gözardı etmek anlamına gelmez.

Yönteme ilişkin diğer bir önemli nokta, yöntem-amaç birliğinin unutulmamasıdır. Yöntem, amaca uygun olmalıdır. Araçlar ve yöntem amaca aykırı olamaz.

Bir başka önemli nokta da araçların amaç haline getirilmemesidir. Araçlar amaç haline geldiğinde, araçların yaşaması için amaç feda edilir; amaç unutulmadığında ise, amaca zarar verildiği anlaşıldığında araçlar terk edilir veya değiştirilir.

Yukarıda, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmış ve bütün bunların, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koyduğunu söylemiştik. Pozitif (halihazırda yürürlükte olan) hukuk, ideal olmayan ilkeleri ve yaşam biçimini dayatmaktadır. Böylece, pozitif hukukun ötesinde ilke ve idealleri olanların bir ‘hukukîlik’ sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunu aşma çabası içine girilmesi ise ahlakî bir soruna yol açmaktadır: Olduğu gibi görünme; şahsiyetin korunması sorunu. Laiklik meselesinde görüldüğü gibi, ‘takiyye’ suçlaması hazırda bekletilmektedir.

Meselenin diğer bir boyutu şudur: Hazreti Ömer’in ifadesiyle, ‘İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.’ Buna herhalde şunu eklemek gerekir: ‘İnandıklarını söylemeyenler, söylediklerine inanmaya başlarlar.' Bir yazarın şöyle bir sözünü okumuştum: “Taktik bir yalan cahiller elinde önce stratejik yalana, sonra hakikate dönüşür.”

İşte, ideal ilkeleri savunma çabası içinde olan bir partinin temel sorunlarından biri, belki birincisi budur.

Bugüne kadar yaşananlar, uzlaşmacılık ve takiyye yöntemlerinin sonuç vermediğini göstermektedir. El-mücerreb la yücerreb; tecrübe edilmiş olan tecrübe edilmez.

Bu açıdan önemli olan bir ilke, Mecelle’de şöyle ifade edilmiştir: “Def-i mefasid celb-i menafiden evladır.” Uzlaşmacılık ve takiyye yöntemleriyle sonuç alınabileceği, bir faydaya ulaşılabileceği kesin değildir; buna karşılık takiyye yönteminin yol açtığı kişilik bölünmesi ve ahlâkî tutarsızlık ve zillet hali kesindir. Meçhul, malum ile değiştirilmez.

Bana kalırsa, bu konuda yapılması gereken şey, sorunu sistemin kendisine taşımak ve projektörleri bizzat sistem yandaşlarının takiyye ve ahlâksızlıklarına çevirmektir.

Bunu sağlayacak bir söylem geliştirmek gerekiyor. Bu mümkün olabilir mi, bilmiyorum, ama denemek faydalı olabilir.

Laiklik, devletin din kurallarına göre yönetilmemesi olarak tanımlanıyor. Ama, devletin temel amaçlarından olan ‘adalet’ dinî bir ilke/kural. Devlet hırsızlığı yasaklıyor, din de yasaklıyor. Demek oluyor ki, bir kural salt dinî olduğu için laikliğe aykırı kabul edilemez.

Bundan hareketle, dinî ilkeler konusunda ürkek olmamak, faizin yasaklanmasını da savunmak gerekir; fakat faizin yasaklanmasının gerekçesi oluşturulurken “iktisat felsefesi” alanında yapılmış tartışmalardan yararlanmak icab eder. İçkinin yasaklanmasını da savunmak gerekir, fakat bunu yaparken yine tıbbın verilerine, özgürlüklerin sınırlandırılması konusundaki ölçütlere (kendine ve topluma zarar vermeme) atıfta bulunulmalıdır. Yani dinî emir ve yasakların bizzat kendilerini değil de hikmetlerini öne çıkarmak ve aklî temellerine işaret etmek icab eder. Buna karşı yöneltilecek “dincilik” suçlamalarına da “dinsizlik” ve “din düşmanlığı” tespitiyle cevap vermek, bundan yılmamak gerekir.

Bazıları, siyasetin “sonuç alma sanatı” olduğunu söylüyorlar. Bunu söyleyenlerin, başörtüsü gibi konulara gelince “sonuç alma” heveslerinden vazgeçtikleri görülüyor. Sonuç almadan anladıklarının sadece iktidar mevkiine gelmek ve ne pahasına olursa olsun koltuğu korumak olduğu anlaşılıyor. Böyle olmakla birlikte, koltuklarını er geç kaybedeceklerdir, ‘idealler’ini de yitirmiş olarak. Takiyye yapanların da, takiyye yapmaktaki bütün maharetlerine rağmen partilerini kapanmaktan kurtaramadıkları görülmektedir. Böyleleri, teslimiyetçiliklerine gerekçe olarak “halkın kendilerine sahip çıkmayacağını” gösterebilirler. Fakat, halktan, kendilerinin benimsediği “takiyye” politikasını izlemekten başka bir şey beklemeye hakları olamaz. Ceza (karşılık), amelin misliyle olur.

Takiyye politikasının bir diğer mahzuru da, insanları motive edebilmek için “kapalı kapılar ardında” tam aksi yönde bir aşırılığa yol açmasıdır.

Bana göre, bir parti, ideal ilkeleri savunmalı, hukukî alanda kazanmak saikiyle kendi mesajını çarpıtmamalı, ‘kişiliğini’ zedelememeli, ahlakî bakımdan kaybetmekten kaçınmalıdır. Kendisini (kendi iktidarını) amaç haline getirmemelidir. Sistemden kaynaklanan haksızlıklara dikkat çekmelidir. Kendisinin laik olduğunu ispatlamaya çalışmak yerine, laikliği savunanların ‘laiklik yalanı’nı yüzlerine vurmalıdır. Mesela, cuma gününün tatil olması laikliğe aykırıysa, Yahudi şeriatine göre tatil olması gereken cumartesinin de tatil olmaması gerekir. O halde, laiklik yanlılarının kendi mantığına göre Türkiye laik değildir, din kurallarına göre yönetilmektedir.

Başarı ve tevfik, Allah’ın bir lütfudur. O halde Allah’ın yardımına layık olmaya çalışmak gerekir. Bu da ancak hakkı savunmakla olur. Haktan saparak kazanılan bir başarı ise istidrac anlamına gelir.

Gerçek amaç i’lâ-yı kelimetillah olmalıdır. Kelime, söz demektir, sözcük değil. Nitekim Kelime-i Şehadet tek bir kelimeden oluşmuyor; o, bir sözdür. İla-yi kelimetillah “Allah’ın sözü”nü, yani “vahyi” yüceltmektir. Bu, Tevhîd’in ve Şeriat’in üstünlüğünün savunulması anlamına gelir. Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Sonra da seni (din) iş(in)de bir şeriat [alâ şeriatin]sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine [ehva, hevalar] uyma.” (Casiye/18) “... Allah, ona [Hz. Peygamber’e] huzur ve güven (sekîne) indirdi ve onu görmediğiniz askerlerle kuvvetlendirdi. Böylece inkâr edenlerin sözünü (kelimetellezîne keferû) alçalttı. Allah’ın sözü (kelimetullah) ise, o çok yücedir (ulyâ). Allah, mutlak galiptir (azîz), eşsiz hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe/40)

İ’lâ ve ulyâ aynı kökten gelen kelimelerdir. Asıl mesele, Allah’ın sözünün (vahyinin, Şeriat’in) en yüce olduğunu anlama ve anlatma meselesidir; Allah’ın sözü zaten yücedir. İ’lâ-yı kelimetillah’ı bir slogan olarak söylemek bir anlam ifade etmez.

“İdeal” bir siyasî parti Allah’ın sözünü yüceltmeye çalışmalıdır; kendi sözünü veya kendisini değil. Türkiye açısından sorun ise, bir siyasî partinin, Anayasa’ya ve yasalara bağımlı bir organizasyon olmanın güçlükleriyle birlikte bunu yapmasına imkan veren bir söylem ve eylem planı geliştirebilmesiyle ilgilidir.

 


JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL

 




Charles Jourdain, Dictionnaire des Sciences Philosophiques’de  yer alan “Fatalisme” (Kadercilik) maddesinde (Babanzade Ahmed Naim Bey’in Ahlak-ı İslamiyenin Esasları adlı kitabında yer alan çeviriye göre) şöyle diyor (Bazı ifadeleri sadeleştirdik, köşeli parantez içinde de açıklamalar ekledik):

İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir.

Zira buna vicdan şahittir [Herkes, kendi içinde bu muhtariyeti bulur]. [Bu, meselenin insana bakan yönü. Allahu Teala’ya bakan diğer yöne gelince..]

Allahu Teala’nın namütenahî (sonsuz) sıfat-ı kâmile sahibi olduğu yine yakînen sabittir [Kemal sıfatlarıyla muttasıf olmayan, yani Tanrılığa yakışan vasıflarla vasıflanmamış olan, Tanrı olamaz. Akla aykırıdır]. Zira akıl bunu idrak ediyor.

Bu yakîn-i muzaaf [İnsanın kendisinin seçim sahibi olduğunu kesin bilgiyle bilmesine eklenen bu ikinci kesin bilgi], kuvve-i akliyenin (aklî potansiyelin) ilk devre-i inkişafında (ilk gelişim döneminde) teemmül-i i’male (aklı kullanarak düşünmeye) başlamadan evvel kalpte [vicdanda] kemal-i metanetle (tam bir sağlamlıkla) rasih ve mütemekkindir (sağlam ve yerleşiktir).

Binaenaleyh felsefe bunları tefekkürat-ı gunagun (çeşit çeşit akıl yürütmeler) ile isbat etmeye muhtaç olmadığı gibi [Çünkü bunlar, insanın kendisinin kendisi olduğunu bilmesi gibi doğrudan bilinen ve ispat istemeyen kesin bilgilerdir] bunları safsatalarıyla da tevhin etmeye (zayıflatmaya) salahiyettar (yetkili) değildir.

Felsefenin bütün himmeti (çaba ve gayreti) bizatiha (zaten) gayri kabil-i red ve cerh (reddedilmesi ve çürütülmesi mümkün olmayan bu) iki hakikati nazar-ı itibardan dûr tutmamaya (göz önünden uzak tutmamaya) maksur olmalıdır.

Felsefenin bu iki hakikatin nokta-i esrarengiz ictimaını (esrarengiz birleşim noktasını) keşfettiği gün, âlem-i insaniyetin en büyük günlerinden biri olup kalacaktır.

Maamafih bu iki hakikatin keyfiyet-i te’lifini [İnsanın hem özgür irade sahibi olması hem de Allahu Teala’nın kemal sıfatlarıyla muttasıf olması itibariyle insan için bir kader takdir etmiş olması hakikatlerinin birbirleriyle nasıl uzlaştırılacağını] bilmemekle (insan) bunları inkâra ve akl-ı selimin kendisine tevdi ettiği vazifeden inhirafa (sapmaya) salahiyet kazanamaz.

Merhum Babanzade’nin eseri sadeleştirilerek yayınlanmış bulunuyor.

Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç (O şimdi prof.).

Bu vatandaş “İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir” şeklindeki cümleyi şöyle çevirmiş:

"İnsanın seçilmiş bir varlık olduğu kesin olarak sabittir.” (Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, sad. Recep Kılıç, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 43.)

Buyur burdan yak!

Sözün bittiği yerdeyiz, ne desek boş.

İlk düğmeyi yanlış ilikleyen adam, son düğmeye kadar öyle gider.

Bu vatandaş da aklınca kitabı sadeleştirmiş, fakat anlamadan.

Kendi anlayışsızlığını merhum Babanzade’nin sırtına yüklemiş.

“Muhtar” kelimesine hiç dokunmasaydı, kelimeyi doğru bildiğini ve genel okuyucu kitlesi tarafından da bilindiğini zannettiğini düşünebilirdik.

Keşke bu kadar cesur olmasa, cümleyi olduğu gibi bıraksaydı.

(Muhtar kelimesi hem seçilmiş hem de seçen anlamına gelir. Bunun nedeni iftial babından gelmesi ve kelimenin aslının ecvef, yani orta harfi 'ya' olan bir fiil olmasıdır. Geçmiş zaman kipi ihteyera, masdarı ihtiyârun'dur. Muhtarlıklardaki "ihtiyar heyeti" de buradan geliyor. "Ya" "elif"e dönüştüğü için ism-i faili muhteyirun yerine muhtarun, ism-i mef'ulü de muhteyerun yerine yine muhtarun olur. Türkçe'de daha çok ism-i fail anlamı kullanılmıştır, nitekim dilde yenileşme ile birlikte muhtar kelimesi yerine özerk/otonom kelimesi tercih edilmiştir. Otonomi, bağımsız karar verme kabiliyeti anlamına gelmektedir.) 

*

Neyse ki bu şahıs, bütün kelimeleri sadeleştirmeye kalkışmamış. Hafazanallah akıl, vicdan vs. gibi kelimeleri de sadeleştirmeye kalkışsaydı kim bilir ortaya nasıl bir metin çıkardı.

Babanzade’nin cümlelerini olduğu gibi aktardığında, merhumu anlayıp anlamadığından emin olamasak da, ortaya düzgün bir metin çıkıyor.

Bu ilahiyatçı akademisyen, sadeleştirmenin baş tarafında Babanzade’nin görüşlerini özetlemeye de çalışmış.

Bunu yaparken, “akıl” konusunda yazdıklarına bakarak, onu mezheben Matüridî ilan etme anlamına gelen bir ifade kullanmış.

Oysa, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de belirtildiği gibi, Babanzade mezheben Şafiî idi. Şafiîler de itikatta genelde Eş’arîdir. Babanzade bunun istisnası değil.

Buradaki hatanın kaynağı, Eş’arîlik konusundaki cehalet..

Aklın dindeki önemi ve dinî gerçekleri anlamadaki rolü ve işlevi konusunda İmam Matüridî ile İmam Eş’arî arasında önemsenecek bir fark yoktur.

*

Merhum Babanzade’nin Matüridîyye mezhebinden zannedilmesine yol açan düşüncelerine gelince..

Kitabı sadeleştiren Recep Kılıç, bunları, yazmış olduğu ‘giriş’ anlamına gelen bir bölümde aktarmış.

Okuyalım:

İslâm ahlâkmın "vahiy" veya "din" ile temellendirilmiş olması, ahlâkî sahada "akıl’ın önemini azaltmadığı gibi, İslâm dininde ahlâkî görevlerle ilgili buyrukların oldukça çok olması da, yine İslâm ahlâkına aklî niteliğinden bir şey kaybettirmez. Düşünürümüze göre insanm, kendi dışındaki bir otorite tarafından belirlenmiş olan bu ahlâk buyruklarma itaat etmesi, gerçekte, yine ahlâkî görev tasavvurunu, akıl'dan alması demektir. Çünkü başlangıçta "insanm esasen müslüman oluşu, iman etmesi, zaten aklî delillendirme sonucu gerçekleşmiştir."

Görüldüğü gibi A. Naîm'e göre, aklî delillendirme (istidlâl-i aklî) neticesinde dini kabul eden müslüman için ahlâk buyruklarını din'den almak, esasen onları akıl'dan almak anlamına gelir. Çünkü daha başlangıçta din'in kabûlü, aklî istidlal ile gerçekleşmiştir.

Ahmed Naîm'in anlayışmda akıl'ın önemi, sanıldığından da büyüktür. Ahlâk'ı din ile temellendiren Naîm, din'i de akıl ile temellendirir gibi gözükür. Ona göre "dinimizin mebnâsı, mebâdi-i akliyyedir".

Gözükür değil, öyledir.

Recep Kılıç, “Din'in temelinin akıl ilkeleri olduğunu söyleyen bu satırlar…” diyerek sözlerini sürdürüyor ve “(Babanzade) aklın dinî delillerden biri olduğunda bütün İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde olduğunu düşünür” diyor.

Onun kendi düşüncesi değil, vakıa böyle.

Sözde İslam’ı savunma adına akıl düşmanlığı yapan ahmak cahillerin türemesi modern/çağdaş bir olay.

Bu akıl düşmanlığı, münafık, kâfir, fasık ve facirlerin de işine geliyor, çünkü “İslam akla aykırıdır” şeklindeki palavralarına “içerden” şahit bulmuş oluyorlar. Ve böylesi ahmakları “Sahici dindar, gerçek müslüman, dini din olarak gören, ideolojileştirmeyen samimiler” olarak adlandırıyorlar.  

Recep Kılıç sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Dinin temeli akıl ilkeleridir" derken A. Naîm'in vurgulamak istediği, iki esas konu vardır: Bunlardan birisi, İslâm'da taklidi imanın önemli olmadığını vurgulamak; İkincisi de İslâm dini'ndeki iman ilkeleri ile Hrıstiyanlıktaki iman esasları arasındaki farka dikkat çekmektir.

Evet, Mutezile’ye göre iman “tahkîkî” olmalıdır, “taklîdî” iman geçersizdir. Ehl-i Sünnet’e göre taklîdî iman önemsiz değildir, önemlidir (tabiî doğru/sahih olması kaydıyla), fakat kişi tahkiki (araştırmayı) terk ettiği için günahkârdır. Babanzade de taklîdî iman önemsizdir demiyor. Buradaki sorun imanda değildir, aklın kullanılmamasındadır, taklitle yetinilmesindedir.

Recep Kılıç, bunun ardından, Babanzade’den şu alıntıları yapıyor:

"İman denilen şey, kalbî bir iş ise de, her halde aklen güzel görülmesi de gerekir. İslâm ulemasının büyük çoğunluğu taklid seviyesindeki imana pek o kadar hoş bir gözle bakmazlar.

"İmaıun esası ve dayanağı bizde akıldır. Gerek Allah'm varhğma ve gerek şerefli Nebi Hz.Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine ve bildirdiklerinin Allah tarafından indirildiğine iman eden her müslüman, her halde aklî delillere baş vurarak bu hakikatleri kabul eder... İslâm dininde aklın keşfedemiyeceği nitelikte sadece iman edilmesi gereken sır yoktur. Hiçbir kimseye 'aklın alsın almasın herhalde iman ile yükümlüsün, iman edilmesi gereken konuları tartışmaya aklın yetkisi yoktur' denilmemiş ve denilemez."

Merhum Babanzade’nin bu sözleri doğrudur.

Allahu Teala’nın zatı hakkında düşünmenin yasak olması da yine aklın gerektirdiği birşeydir. Çünkü insan düşüncesi, beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler çerçevesinde faaliyet gösterir. Mesela anadan doğma körler renkleri, aydınlık ve karanlığı asla zihinlerinde canlandıramazlar. Zihnin çalışma düzeni böyle. Zihnimizde, doğada var olmayan birşeyi tasavvur edebiliriz, fakat o, parçaları ve özellikleri itibariyle doğada mevcut olan birşeydir. Sadece terkip (bileşim) farklılık gösterir. Kafamızda icat ettiğimiz yeni nesneler, renkleri ve parçalarının geometrik biçimleri itibariyle doğada zaten var olan şeylerdir. Bir müzisyen yeni bir beste yapabilir, fakat yeni bir nota icat edemez. Yeni beste, aynı notaların farklı bir terkibinden ibarettir. İmdi, insan Allahu Teala’yı zihninde canlandırmak istediğinde de, ancak yaratılmış olan ve o güne kadar duyularıyla algılamış olduğu nesnelere ait özellikler çerçevesinde düşünebilir. Olayın diğer bir boyutu da şu: Zihnin faaliyeti de Allahu Teala’nın yarattığı birşeydir.

Bu yüzden, gerçek mutasavvıfların marifetullah hakkındaki sözleri haddini bilir nitelikte ve ölçülüdür.  Mesela Ebu Said Harrâz şöyle demiştir: “Allah hakkındaki marifet, Allah’ı bulmadan (vuslat) önce O’nu araştırmakla ilgili olmak üzere elde edilen ilimdir.” (Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf - Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Y., s. 98.) Yani varlığını ve birliğini bilmeyi sağlayan ilimden ibarettir. Kelâbâzî şunu da söylemektedir:

“... 'Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkansız hale getirmiştir.’ Bu sebeple Rabb’ın ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir.” (A.g.e., s. 193)

Benzer şekilde Zünnun-ı Mısrî’den şu söz nakledilir: “Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” (Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Erdem Y., 1991, s. 192.) Cüneyd-i Bağdadî de şöyle demiştir: “Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur. Arif olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.) Ondan şu söz de nakledilmiştir: “İlim, ihata eden (kuşatan) birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” Yine şu söz de ona aittir: “Allah’ın vahdaniyetine dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na dair olan ilimden farklıdır.” Ebu Bekir Vasıtî ise şöyle der: “İbare ve ifade Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudus (sonradan oluş) tohumu vardır (ve Allahu Teala bunda münezzehtir). Tevhid ise kendi mukaddes aleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir....” (A.g.e., s. 739.) Yine şöyle demiştir: “Muamele (amel) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lakin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet aleminden zahir olan bir inkar ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.) Ebu Abbas Seyyarî ise, “Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır” demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Kader meselesi de aynı durumdadır. Kader, Allahu Teala’nın “irade” sıfatıyla ilgili bir meseledir. Allahu Teala’nın sıfatlarının künhüne vakıf olamayacağımız için kaderi anlayamayız. Kader yoktur da diyemeyiz, bu, Allahu Teala’nın irade ve kudretine noksanlık izafe etme sonucunu verir. Bunu da yine akıl söylemektedir.

İslam’da akla aykırı hiçbir inanç esası, emir ve yasak mevcut değildir. Bazı emir ve yasaklar ile Şeriat’in getirdiği bazı cezalar insanların heva ve heveslerine, şehvetlerine aykırıdır, akla değil.

Recep Kılıç, söz konusu alıntıları yaptıktan sonra şu aceleci hükmü veriyor:

Görüldüğü gibi Ahmet Naîm; İslâm dini’nin temeli olarak akıl ilkelerini gösterirken, taklidi seviyede kalan imarım önemsiz olduğunu dile getirmek ister,

Önemsiz değil, iman önemsiz olmaz. Fakat, aklın delaletiyle güçlendirilmediği için, büyük bir fırtınayı geçtik, hafif bir rüzgârda bile yıkılabilir. Nitekim günümüzde birçok kişi bu yüzden iman zaafiyetine, hatta imansızlığa müptela.. Kendisini müslüman zannediyor (veya öyle bilinmek istiyor) fakat dini yalanlıyor, dinin hükümlerini neddediyor. Mesela, bir müslüman, “Ben müslümanım ama dinci, şeriatçı değilim” diyemez. Bu, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinin inkârı olduğu için küfürdür. Başka pekçok ayetin de yine doğrudan ya da dolaylı inkârı anlamına gelir. Tahkîkî iman sahibi hiçbir mümin böylesi kepazelikleri sergilemez.

Bugün Müslümanlar’ın sorunu, salt ‘amel’sizlik (Şeriat’i tam uygula/ya/mamak) değildir; Şeriat karşısındaki söylemlerinin birçok durumda onları “iman” problemiyle karşı karşıya getirmesidir. Merhum Said-i Nursi zamanındakinden farklı bir iman sorunuyla karşı karşıyayız. O zamanlar, pozitivizmin etkisiyle küfre düşme tehlikesi vardı. Bugün bu tehlike (deizme kayan üç beş kişi bir tarafa bırakılırsa) hemen hemen yok. Fakat, beşerî ideolojileri Şeriat’e tercih edecek duruma gelenler var.

Mesela demokrasinin ve laikliğin benimsenmesi, içselleştirilmesi...

Demokrasiyi bir “araç” olarak kullanmak zorunda kalabilirsiniz, de facto olan ile de jure olan arasında bir fark oluşabilir. Ama idealiniz demokrasi ise, yani Allahu Teala’nın hükümlerinin geçerli olması değil de kulların “hükmetme”si ise, bir başka deyişle, birilerinin kafalarından hüküm koyarak diğer insanlara bir nevi tanrılık taslamalarını onaylıyorsanız, diğer insanların da onların bu adı konulmamış tanrılık davalarına itiraz etmeyerek kendilerini onların “kul”u haline getirmelerini güzel buluyorsanız, Şeriat kelimesini duymak bile istemiyorsanız, ortada önemli bir iman sorunu var demektir.

İslam’ı bir Batılı gibi, “kültürel-siyasal” vs. kavramları ile anlamaya çalışıyorsanız, yine ortada bir sorun vardır.

Recep Kılıç yorumlarını şöyle sürdürüyor:

Düşünürümüze göre din'e iman eden insan, bu iman ile birlikte mantıken başka bir takım temel ilkeleri de kabul etmiş olur. Bu kabul, birtakım bilgileri de beraberinde getirir. Bu bilgilerin en önemlileri şunlardır, (…) Yaratılmış varlık dünyasından hiçbir şeye ihtiyacı olmaması dolayısıyla Yaratıcı Zât'ın emirlerinin daima iyilikle ilgili, yasaklarının da daima kötülükle ilgili olduğunu bilir. Ayrıca din'in koymuş olduğu buyruklann, emir veya yasakların fayda ve zararları da sayılmış, bu konuda yapılan açıklama ve yorumlar ile hidayet yolu da aydmlatlılmıştır.

İşte bunu anlamayan, Şeriat’in önemini ve değerini kabul etmeyen kişi iman etmiş olmaz.

Recep Kılıç, sözlerini şöyle noktalıyor:

Bütün bunlar Ahmet Naîm'in vahiy ve akıl ilişkisi konusunda Maturidî gibi düşündüğünü gösterir. İmam Maturidî de; Allah'ın peygamberler gönderip, vahiyle emir ve yasaklarım bildirmesini "akıl için bir kolaylaştırma ve hafifletme kabilinden yardım ve irşad" olarak görmektedir.

Sadece Matüridî gibi değil, aynı zamanda Eş’arî gibi düşünüyor, inanıyor. Eş’ariyye bunlardan farklı birşeyi savunmuyor.

BREH BREH BREH, İNGİLİZ'E 24 SAAT SÜRE VERMİŞMİŞ

 



Odatv'nin efsane dağarcığı zengin masalcı dedesi Soner Yalçın şunları yazmış:

Yıl, 1922.

Savaş kazanıldı.

İzmir kurtarıldı.

İngilizler, Türk Ordusu'nu durdurmak için körfeze savaş gemileri getirdi.

Padişah İkinci Abdülhamit ile Başkomutan Mustafa Kemal'in farkı burada ortaya çıktı. Mustafa Kemal kendi halk gücüne, cesaretine, bağımsızlık inancına güveniyordu.

Analitik zekaya sahip hesap adamıydı; düşmanın yeni bir savaşa giremeyeceğinden emindi. Masaya oturup İngiliz gemilerin komutanına mektup yazdı:

-“24 saat içinde sularımızı terk ediniz.”

Bu mektubun içeriği duyulunca kimileri rahatsız oldu:

– “Ne gerek vardı şimdi savaşa girecek sertlikte İngilizlere çıkış yapmaya? Gemileri bir süre görmezden gelmek daha iyi olmaz mıydı?”

Sonuç Mustafa Kemal'in düşündüğü gibi oldu; İngilizler çatışmaya girmekten çekindi ve gemilerini körfezden çekti!

Türk Ordusunu durdurmak için İtilaf güçleri devreye Fransızları soktu.

Fransızlar, Mustafa Kemal'e Türk Ordusu'nun tarafsız bir bölgede durup ateşkes yapmayı önerdi. Aksi durumda müdahalede bulunacaklarını ima etti.

Mustafa Kemal, Trakya'yı kurtarılmadan Türk Ordusu'nun durmayacağını söyledi.

Böyle yazmış Soner Yalçın..

Ancak, masal dünyası ile gerçekler farklı.


Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi adlı e-kitaptan okuyalım (s. 42-44, 194-208):


Evet, “kanun-üstü başkomutan” Diktatör Kemal (Ki daha sonraki uygulamalarıyla, “takkeli liboş” ya da “Takunyalı Führer” vezninden “Şapkalı Kemal” unvanını bileğinin gücü ve alnının teriyle hak edecektir) “Meclis istese de istemese de, yani millet iradesi (millî irade) istese de istemese de, diktatörlük yetkilerini kullanmaya devam edeceğim” diyordu.

“Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin”di, ama bir yere kadar.. Şapkacı Kemal diktatör oluncaya kadar.

Falih Rıfkı’ya göre durum şuydu:

“Yapmakta olduğu şeyin değerini iyice bilirdi. (Onun) Tevazuunun üstüne fazla varmaya gelmezdi.”

(Atay, Çankaya III, s. 106.)

Aslında Şapkalı Atatürk, yeri geldiğinde tevazu göstermeyi, alçak gönüllülük sergilemeyi de gayet iyi biliyordu.

Nerede ihtiyatlı ve çekingen, nerede atılgan ve cesur olması gerektiğini de..

Vahideddin’in yanında kuzu gibi eli önünde bağlı poz verebiliyordu.

Aynı şekilde, kendisinin yüzüne bakmaya bile tenezzül etmeden burnu havada ayak ayak üstüne atıp oturan İngiltere Kralı Edward’ın yanında kameraya sempatik bir şirinlikle gülümseyebiliyordu.

Ayrıca, İngilizler ile Fransızlar’a karşı da tutumu hep farklı olmuştu.

İstiklâl Harbi yıllarında Fransızlar’a karşı hep alttan alırken, İngilizler’e karşı pek kahramanca çıkışlar yapmıştı.

İngiliz işgal komutanlarını Pera Palas’tan tanıyordu. Aynı otelde yatıp kalkmışlar, birlikte “meşhur Türk kahvesi” höpürdetmişlerdi.

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardı, ama, Fransızlar karşısında kibarlığın destanını yazan Kanun-üstü Başkomutan, İngilizler’e karşı acayip şahinlik sergiliyor, “posta koyuyordu”..

Ancak, aynı tavrı Kurtuluş Savaşı sonrasında sergilemeyecekti. Kral Edward’ın karşısında hele hiç..

Neden böyle farklı davranıyordu, açık birşey söylemek zor.

*

Elbette, Birinci Meclis’in “bozguncu” milletvekilleri gibi “fesatlık” düşünenler, ve de, “Aslında bu bir danışıklı dövüştü. Perde arkasındaki dostluğun anlaşılmaması, İngiliz dostluğu yaftasının Vahideddine yapıştırılması için şimdilik böyle bir görüntü vermek gerekiyordu. Herşey olup bittikten sonra sıra, İngiltere Kralı Edward’ı İstanbul’da âlây-ı vâlâ ile, muazzam bir alçak gönüllülük ve tevazu eşliğinde ağırlamaya gelecekti” diyenler olacaktır.

Böylesi komplo teorilerine itibar etmemek, açık bilgi ve belgeler üzerinden yorum yapmak, ilim namusunun ve de bilimselliğin gereğidir.

Falih Rıfkı, İzmir’in kurtuluşunun ardından Mustafa Kemal’in İngilizler’e nasıl “posta koyduğunu” şöyle anlatır:

Limandaki İngiliz donanması, Mustafa Kemal’i rahatsız etmekte idi. Yirmi dört saatte sularımızdan çıkması için [donanmanın başındaki] amirale mektup göndereceği vakit, her zamanki zayıfların bir daha yürekleri oynadı. İşte şimdi başımızı belaya sokacaktık. İngilizlerle harbe tutuşacaktık. (…)

Yirmi dört saat bitmeden İngiliz donanmasının limandan çıkıp gidişini seyrettik.

(Atay, Çankaya III, s. 135.)

Evet, Zorakı Başkomutan, İngilizler yönünden acayip şanslıydı.

Ayrıca da, İngilizler söz konusu olduğunda “öngörüleri” onu yanıltmıyordu.

İşin içinde İngilizler’in yanı sıra Fransızlar ve Ruslar da olunca, Yunanlılar ile mütareke teklifine doğrudan doğruya ret cevabı vermenin aykırı olacağını” düşünenYunanlılar’ın vatan topraklarını terk etmesi için “bol keseden dört ay (120 gün) süre veren” Mustafa Kemal, sadece İngilizler söz konusu olduğunda, değil dört ayı, dört günü bile çok gördüğünü hiç çekinmeden, meydan okurcasına, acayip bir kahramanlıkla söyleyebiliyor, sadece ve sadece 24 saatlik bir süre tanıyordu.

Sadece bir gün..

Peki İngilizler “24 saati kabul etmiyoruz, 24 buçuk saat sonra çekileceğiz” deseler Mustafa Kemal ne yapacaktı, ne yapabilecekti?

Bir asker olarak, İngiliz donanmasının ne demek olduğunu, Çanakkale’den, çok iyi biliyordu.

O donanmayı durdurabilmek için on binlerce insan, hayatının baharında toprağa serilmiş, Gelibolu sırtları kanla sulanmıştı. Öncesinde de Gelibolu sırtlarına ne toplar yerleştirilmiş, ne mevziler hazırlanmıştı!

1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, eski tabirle 93 Harbi’nde, Ayastefanos’a, yani Atatürk Havalimanı’nın bulunduğu Yeşilköy’e kadar gelen, İstanbul’u işgal etmesi an meselesi halini alan Rus ordusunu durduran da, o günlerde Çanakkale’yi geçip Marmara Denizi’ne gelen İngiliz donanmasıydı.

Bu donanmanın bombardımanı altında kalmayı göze alamayan Ruslar, geri çekilmeye razı olmuşlardı.

Tabiî İngilizler bu iyiliği bize Allah rızası için ya da babalarının hayrına yapmış değillerdi. Karşılığında Kıbrıs’ı almışlardı.

Mustafa Kemal’den “tırsıp” İzmir’i 24 saat içinde terk eden İngiliz donanmasının diğer ayağı İstanbul’daydı.

Peki, 167 (yazıyla yüz altmış yedi; 16-17 değil, 67 de değil) gemilik işgal güçleri donanması sonraki günlerde nasıl olmuştu da, zoru görünce Kayseri’ye gitmekten başka birşeyi düşünemeyen Mustafa Kemal’den “tırsıp” İstanbul’u sessiz sedasız terk etmişlerdi?

*

Evet, İngiliz donanmasının sadece görünmesi, 93 Harbi’nde Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar’ın kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp süklüm püklüm çekilmesine ve Kıbrıs’ın elimizden çıkmasına yol açmıştı.

Ve şimdi, “zoraki başkomutan” Mustafa Kemal, İzmir’deki İngiliz donanmasına “posta koyuyor”, sadece 24 saat süre vererek kovuyordu.

İngilizler de tıpış tıpış gidiyorlardı.

Bir kez daha yazalım, Birinci Meclis’in “bozguncu” milletvekilleri gibi “fesatlık” düşünüp “Muhterem safdil kardeşler, bakmayın böyle posta koyduğuna.. Burada hayatın olağan/doğal akışına aykırı birşeyler var. Hani filmlerde olur ya, kahramanlık göstermek isteyen biri, birtakım kabadayılarla anlaşıp, milletin önünde kendisinden dayak yemelerini sağlar, onun gibi birşey” diyenler olacaktır.

İnanmayın.. “Kahramanlığı tutmuştur.. İngilizler de ‘tırsmıştır’ ” deyip geçin.

Ancak, aynı Şapkalı Kemal, Hatay meselesinde Fransızlar karşısında çok farklı hareket edecekti.

Falih Rıfkı bu meseleyle ilgili olarak şunları yazmaktadır:

“… Atatürk bu mesele yüzünden uykusuz, sinirli gibi. Rastladığı elçilerle tartışır, söylemediğini bırakmaz, kendi hazır bulunduğu yerlerde ecnebi sefaretlerin kulağına gidecek nümayişler yaptırırdı. Bir akşam sofrada vaktiyle Hariciyede de (Dışişleri Bakanlığı’nda da) bulunan bir arkadaşı:

“- Paşam, niçin kendinizi de, milletinizi de üzüp duruyorsunuz? Bir tümen yollasanız Hatay’ı alırsınız. Renani’de Alman olup bittilerini kabul eden Fransızlar, Suriye’nin bir sancağı için sizinle muharebe mi edecekler? dedi.

“Öfke ve siniri dalga gibi dinerek, sesi yavaşladı:

“- Evet bunu ben de bilirim. Bir tümen yollasam, Hatay’ı alabiliriz. Renani’de Almanlar’la muharebe etmeyen Fransızlar da Hatay için muharebe açmazlar. Fakat ya bu sefer haysiyetlerine dokunup karşı koyacakları tutarsa?”

(Atay, Çankaya III, s. 135.)

Mustafa Kemal, İzmir kurtulduğunda, hemen yanı başında limanda bekleyen İngiliz donanmasına defolup gitmeleri için 24 saat süre tanıyacak kadar pervasızca bir cesaret sergilerken, içimizdeki “zayıflar”ın yüreğini yerinden oynatırken, bunun İngilizler’in haysiyetlerine dokunmayacağından ve karşı koymayacaklarından nasıl emin olabilmişti?

“Kaf Dağı’nı assalar belki çeker de bir kıl / Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl.”

Evet, nasıl emin olabilmişti?

Muhtemelen, sıradışı ‘öngörü’ yeteneği sayesinde..

Aynı Mustafa Kemal, zamanında, “üzerinde Güneş batmayan bir imparatorluğun donanması” karşısında değil, Çerkez Ethem gibi basit bir çete reisinin huzurunda bile, haysiyetine dokunmaması ve karşılık vermemesi için sessiz kalmış, sonra da ona hak verdiğini söyleyerek görüşlerini nezaketle ifade etmiş, alttan almış biriydi.

Evet, Mustafa Kemal’in İngilizler’e ve Fransızlar’a karşı tutumu çok farklıydı.

Hatta, Lozan’a kimi göndereceğine karar verirken bile, Fransızlar’ın tavsiyesine uymayı gerekli görmüştü.

Falih Rıfkı, şunları yazmaktadır:

“… Notlarımın arasında Mustafa Kemal’in şu fıkrası var:

” ‘Franclin Bouillon [Buyyon] barış konferansında benim bulunmamı istiyordu. O vakit konferansın İzmir’de toplanması lâzım geleceğini söyledim. ‘Çalışırım, fakat birinci sınıf devlet adamlarını İzmir’e getirmekliğim güçtür,’ dedi. Ben gitmiyeceğime göre konferansa kimi baş delege yapmaklığımı düşündüğünü sordum:

“- İsmet Paşa’yı gönder! dedi.

“- Yapabilir mi?

“- Evet… En iyisini…”

(Atay, Çankaya III, s. 146.)

Evet Mustafa Kemal Atatürk, çatır çatır pazarlık yapması gerekirken, “düşman”ın karşısına, onun istediği kişiyi çıkartıyordu.

Hatta, kimi göndermesi gerektiğine “düşman”ın karar vermesini istiyordu.

Muhatabı da, emir verir bir tonla konuşuyordu.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?..

Milletin/halkın temsilcileri, vekilleri?.. Millet?

Kanun-üstü Kemal, Lozan’a kimin gönderileceğini onlara niçin sormuyordu?

Çıkardığı gazetenin adını bile Hakimiyet-i Milliye koyan Şapkalı Kemal neden milleti umursamıyordu?

“Millet iradesi”nin yerini neden “Fransız iradesi” alıyordu?

Ve, düşman istediği için İsmet İnönü Lozan’a gönderilirken, Türkiye Büyük Millet Meclisi mensubu olan Ali Şükrü Bey, sırf, “Diplomasi tecrübesi olan birini göndermeliydiniz” dediği için neden Mustafa Kemal’in hışmına uğruyor ve Topal Osman’ın tuzağında can veriyordu?

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi için kendisiyle yaptığı röportajda, Falih Rıfkı’nın yazdıklarını doğrulamış durumda.

İpekçi’nin sorusu şöyle:

Millî Mücadeleden sonra Atatürk’ün Lozan barış konferansının baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?

Cevap:

Hiçi beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. … Atatürk ısrar etti.

“Bir Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanı] var, devletin siyasîleri var…” dedim. …

Hülasa Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni. …

İşin içyüzünü sonra öğrendim… Ben Mudanya mütarekesinde konuşurken orada bir Fransız müşahidi [gözlemci] vardı: Mösyö Franklin Bouillon. … Mudanya mütarekesi müzakerelerini takip etti. … o bizde çok insan tanımış olarak … Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş….

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s. 226-7.)

*

Mustafa Kemal’in Lozan’a TBMM adına kimin gönderileceğini “düşman”a sorması, onun arzusuna göre hareket etmesi “vatanseverlik”ti.

Fikri hür, vicdanı hür Ali Şükrü Bey’in payına ise, resmî tarihe [ve Mustafa Kemal’i, Atatürk (Türkler’in atası) adı çerçevesinde put yapanlara] göre, vatan hainliği düşüyordu.

Düşman Fransız’ın arzusu emir kabul edilirken, Ali Şükrü Bey’in hissesine ölüm düşüyordu.

Kanun-üstü Başkomutan Kemal’in vatanseverliği çok tuhaf bir vatanseverlikti.

*

Vahideddin’in Anadolu’ya geçmekten vazgeçmesi üzerine İngilizler İstanbul’da kalmaya devam etmişler, sonra da, İstanbul’u Mustafa Kemal’e teslim etmişlerdi.

Mustafa Kemal’in ordusundan korktukları için mi?

Atatürk’ün sofra arkadaşı Falih Rıfkı Atay’ın anlatımına bakılırsa, ortada hiç de korkulacak birşey yoktu:

“Fransız Yüksek Komiseri General Pellé de bu sırada [İzmir kurtulduğu sırada] İzmir’e geldi….

“General [Mustafa Kemal’le görüşüp] gemisine dönünce [Mustafa Kemal] bizi yanına çağırdı:

“- [Fransız Genera] ‘Ordularınızı durdurunuz,’ diyor. ‘Muzaffer ordularımızı daha uzun müddet nasıl tutabilirim? Çabuk mütareke (ateşkes) yapılmalıdır,’ dedim. Acele İstanbul’a gidecek…

“Sonra güldü:

“- Bizim muzaffer ordular… Nerelere dağıldıklarını pek iyi bildiğim yok. Bir toplanmaya kalksak kim bilir ne kadar zaman geçer? dedi.

“Bütün orduları bir yumruk gibi sıkıp Yunan ordusunun başına indiren bu komutan, şimdi de:

Mütareke [ateşkes] olmadan [savaşıyor halde] tek bir Türk jandarmasını Trakya’ya geçirmem, diyordu.”

(Atay, Çankaya III, s. 136).

TBMM’de “Vatanın her karış toprağı vatandaş kanıyla sulanmadıkça vatan terk olunamaz” diye kahramanca nutuk atarken, ileriki yıllarda Lozan’da İnönü ile birlikte objektife poz verecek olan Fransız Generali’ne, “Trakya’daki, Yunan işgali altında bulunan vatan toprağı için vatandaş kanı akıtmayacağım. Çabuk mütareke ilan edelim” demektedir.

Mütareke olmadan tek bir Türk jandarmasını Trakya’ya geçirmem” diye adeta “Yunan’a garanti” vermektedir.

Ve, “Bizim muzaffer ordular… Nerelere dağıldıklarını pek iyi bildiğim yok. Bir toplanmaya kalksak kim bilir ne kadar zaman geçer?” diye konuşmaktadır. 

 

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...