"Parisli gencin iki kolunun da bulunmaması resim yapmasına engel olamadı. Ayağıyla resim yapıyor."
Bazen medyada Batı dünyasına ilişkin bu türden haberlere rastlıyoruz.
Halbuki bizde daha fazlası var, fakat zenginliklerimizin farkında değiliz.
Bizde, beyni bulunmadığı halde fikir üretebilen insanlar var. Safra keseleriyle ya da mideleriyle, yahut nerelerini bulurlarsa oralarıyla düşünebiliyorlar.
Bunlardan biri Soner Yalçın.
O, daha fazlasını başarıyor, bağırsaklarıyla düşünüyor.
*
Aptalların özelliklerinden biri, nedenlerle sonuçları birbirleriyle karıştırmalarıdır.
Bunlar, sıkça, sonuçları neden olarak görmeye başlarlar.
Mesela, "Birinci Dünya Savaşı, imparatorlukları yıkmak için yapıldı" diyenlere rastlamışımdır.
Evet, o savaş bu sonuca yol açtı, fakat bunun için yapılmadı.
Soner Yalçın'ın son yazısı, bu türden aptalca değerlendirmeler bakımından hayli zengin.
Şu cümle oradan:
"Arnavutların, Arapların vd. Osmanlı sırtına sapladığı kanlı 'İslam' hançerinin, Milli Mücadele kadrolarının dine bakışını etkilememesi söz konusu olamazdı!"
*
Halbuki, saplanan hançer, İslam değil "milliyetçilik" hançeriydi.
Kanlı ırkçılık hançeri.
Hem bu milliyetçilik fikrinin, hem de Şerif Hüseyin gibi Araplar'ın ardında, Atatürk gibi adamların hayranlık duydukları İngilizler, Fransızlar vs. vardı.
Osmanlı'nın son döneminin subaylarının çoğunun dine bakışı ise, Millî Mücadele öncesinde bile yamuk ve eğriydi.
"Üç beyinsiz"lerden Cemal Paşa'nın ve ekibinin Suriye'de yaptıkları zulümler ve ahlâksızlıklar, kimi Araplar'ın İngilizler tarafından ayartılmasını kolaylaştırdı.
Fakat yine de Araplar'ın ekseriyeti Osmanlı'nın yanında yer almaya devam ettiler.
Aynı şekilde Kürtler de İslamî gerekçelerle böyle davrandılar.
Hindistan, Pakistan, Afganistan müslümanları da Millî Mücadele için tonlarca altın gönderdiler.
Atatürk, bu kanlı İslam altınlarını cebellezi yaptı, kişisel servete dönüştürdü, İş Bankası'nı kurup faiz yemeye başladı.
Dine bakışı bu kanlı gözyaşı döken İslam altınlarından etkilenmedi.
*
Aynı şekilde Atatürk, Osmanlı'yı arkadan vuran "milliyetçilik hançeri"nden dolayı milliyetçilik düşmanı da olmadı.
Tam aksine, "Bir Türk dünyaya bedeldir" türünden saçmalıkları Türk akılsızlığına armağan etti.
Buna göre, mesela bundan 7-8 yıl önce Özgecan Aslan adlı üniversiteli genç kızı, tecavüz etmesine izin vermedi diye öldüren milliyetçi minibüs şoförü, Türk olduğu için dünyaya bedeldi.
Araplar'ın, Arnavutlar'ın, Kürtler'in, Çerkezler'in, Boşnaklar'ın vs. hepsini toplasanız, o tecavüzcü Türk'e bedel olamıyordu.
Bu, Atatürk'ün dehasıydı.
Akılcılığıydı.
*
İnce bağırsağıyla ince düşünceler üreten Soner Yalçın'ın bir başka fikir ürünü:
Türkiye'de Rönesans/ yeniden doğuş gerçekleşti. Kişisel olarak halife her ne kadar nü/çıplak resim yapacak kadar moderniteye yakın olsa da, hilafet kurumunun bu yenilenmede yeri olamazdı. Millet ve din birliğine farklı bakış getirildi; laiklik…
İşte bu, dünyaya bedel Türk aklı..
"Ne kaa ekmek, o kaa köfte" makamından bir çağdaşlık.. Ne kaa çıplaklık, o kaa çağdaşlık..
1990'lı yıllarda bir otobüs yolculuğum sırasında yanımdaki koltuğa bir Anadolu köylüsü oturmuştu.
Onunla sohbetimiz sırasında konu eski cumhurbaşkanı Kenan Evren Paşa'ya gelmişti.
Köylü vatandaşımız gülerek, "Tı tı, koskoca cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı paşa, çıplak avratların resmini yapıyormuş yav" dedi.
Bir taraftan da gülüyordu.
Medeniyetin fıtraten düzgün olan insanları bozduğunu, eğitimin de bu bozulmayı matah birşeymiş gibi insanlara yutturduğunu savunan Rousseau yanımızda olsaydı herhalde bu köylüyü alnından öperdi.
*
Soner efendi, aktardığımız saçmalıklarından sonra şunu söylüyor:
Başta Emile Durkheim, Leon Duguit, Charles Seignobos olmak üzere sosyoloji, hukuk, tarih kitapları Cumhuriyet'in sacayağını oluşturdu. (Ki bu kitapları Meclis yayınları Türkçeye çevirip yayımladı.)
Bu şahısların ilki sosyolog, ikincisi hukukçu, üçüncüsü tarihçi.
Doğal olarak Seignobos, herşeyin tarihini bilen bir tarihçi değil.. Uzmanlık alanı Fransız Üçüncü Cumhuriyeti..
Böylece Soner, Atatürk'ün cumhuriyetçiliğinin Fransız imalatı bir ithal mal olduğunu söylemek istiyorsa, ince bağırsağı iyi çalışıyor demektir.
*
Durkheim'a gelince.. Bu adam sosyoloji sahasında Gabriel Tarde ile zıt kutuplarda yer alır.
Tarde, toplumsallığın "taklit" ile ortaya çıktığını savundu.
Zayıfların güçlülere, yönetilenlerin yönetenlere, fakirlerin zenginlere, sıradan insanların seçkinlere vs. özenmesi sonucunda, farklı kişisel özelliklere sahip insanların benzer davranışlar sergilemeye başladıklarını ve böylece sosyal düzenin ortaya çıktığını ileri sürdü.
Durkheim ise, "taklit" kavramının karşısına "sosyal baskı" tezini çıkardı.
Ona göre, insanların benzer davranışlar sergilemelerinin nedeni, onlar üzerindeki toplumsal baskıydı. İnsanlar, şöyle yaparsam, böyle edersem dışlanırım, yadırganırım, aforoz edilirim, boykota uğrarım, ambargoya maruz kalırım, yalnızlaşırım, elimdeki imkânları kaybederim diyerek kalabalığa uymaktadırlar. Gönüllü taklit diye birşey yoktur.
*
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadrolara (daha doğrusu şahsa) gelince.. Onun Durkheim gibi derin derin düşünmeye vakti yoktu. Durkheim'ın "toplumsal baskı" manivelasının sadece "baskı" kısmını aldı, toplumsallık tarafının sırtına tekmeyi indirdi.
Mesela, "Ya benim gibi şapka giyeceksiniz ya da bana şapka, size darağacındaki yağlı urganın yolları" şeklinde bir şarkı besteledi.
Millet de, "Bu baskıya uymazsam toplumsal baskı görmeyeceğim ama baskı görecek bir kellem de kalmayacak, kelle gidecek, nalet olsun!" diyerek şapkaya sarıldı.
Atatürk'ün diğer akılcı ve çağdaş bestelerini de sayarak yazıyı uzatmayalım.
*
Leon Duguit bahsini unutmuş değilim. O, bir sonraki yazıya inşaallah..
Telefonla yaver beyin işârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat
söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de
İngilizler tarafına geçmiş.
[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]
*
Dört tane önemli subayın haber verdiği bir olay. Komutanına kızdığı için İngiliz'e teslim olmak istemiş. Teslim olmadı, fakat Suriye'de ricat (geri çekilme) emri verdi. Soru şu: Böyle bir adam Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da kendisiyle gizli buluşmalar yaptığı (Ki bunu Nutuk'ta, bir-iki kez görüştüm diyerek itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew'la hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?
Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış röportajı aktarıyorduk.
İlk soru, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi ile ilgili..
Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edelim:
Ve o tarihte de [1924] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası [İlerlemesever Cumhuriyet Partisi] kuruldu. Bunun [tüzüğünün] bir maddesinde de "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dine hürmetkârdır" der ve o tarihte de Türkiye Anayasası'nda "Türk Devleti'nin dini İslam'dır" yazılıdır. Yani devletin dini İslam'dır. Anayasa'da yazılıdır ve [Karabekir ile arkadaşlarının kurduğu partinin adı] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ötekilerinin ismi Halk Fırkası [Partisi] idi. Bunun üzerine onlar da Cumhuriyet Halk Fırkası adını aldılar.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularından Cafer Tayyar Paşa'nın bizzat bana anlattığı gibi, "Biz iktidar hırsı düşünen insanlar değildik. Biz bir denge unsuru olmak istiyorduk. ... dine hürmetkârdık. ..." Fakat bu parti birden bire büyük rağbet gördü. Bunu hiç söylemiyorlar, tarih kitapları da yazmıyor, bazen ağızlarından kaçırıyorlar. Ve seçimleri kazanma ihtimali büyük çapta belirdi. Bunun üzerine Doğu'da bütün İstiklal Harbi sırasında hiçbir isyan çıkmamışken, nasıl olduysa oldu, Doğu'da isyana yönelik kıpırtılar başladı. Bunu Dahiliye Vekaleti [İçişleri Bakanlığı] bildiği halde, gerektiğinde tedbirler alınmamak suretiyle isyana (Şeyh Sait İsyanı) dönüştü. Bunun üzerine Halk Partisi de Takrir-i Sükun Kanunu'nu {Hareketsizliği Yerleştirme Yasası] çıkardı. Gayet sert bir kanun. Ve o kanun çıktığı gün, Meclis'i de tatile soktu. O tarihte başvekil olan Fethi Bey [Fethi Okyar, ki İzmir Suikasti davasında 10 yıl hapse muhkum edilecektir], Halk Partisi'nin yaptığı ceberutluğun aleyhinde idi ve istifa etti. İsmet Paşa başvekilliğe gelir gelmez, ilk iş Takrir-i Sükun Kanunu'nu çıkardı ve Meclis'teki bütün gayretlere rağmen, Meclis'i o gün tatil etti. ... Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak da bu partiyi {Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası] feshettiler. Bunların demokrasiyle, şunla bunla alakası yoktur.
Bu adamlar iktidarı ele geçirmişler ve diledikleri gibi herşeyi yapma sevdasında olan insanlardı. ... Sonunda tabii bu güçlü grup, laiklik namı altında din düşmanlığına ve diktatörlüğe yürüdü. İsmi cumhuriyetti ama, yönetim tam şekliyle diktatördü. Tam diktatörlüktü. Bilindiği gibi sonra da herşeyi yaptılar.
(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 152-3.)
*
Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.
Soyadında “Türk” kelimesi geçtiği için, “Atatürk niçin kâfir oldu?” kıvamında bir soru, fakat bu “Şen-Türk”ü tanımadığımız için biraz sakil duruyor.
Ancak, yarım Kemalist yazar için bu Erem Şentürk’ün, Atatürk kadar önemli biri olduğu anlaşılıyor.
Onun şahsında bir zihniyeti, resmî ideolojiyi (devlet/devletçilik dinini) savunma ve müslümanlara da “yutturma” misyonu için “kurşun” kaleminin ucunu sivriltmiş.
Yazısına şöyle başlamış:
Ne yazık ki bizim Erem Şentürk, durup dururken, öyle ortada hiçbir neden yokken, gül gibi dininden oldu. Üzüldüm mü? Elbette çok üzüldüm. Birinin durup dururken gül gibi dininden olması her zaman çok üzer beni.
Çünkü Erem, affedilmez bir hata yaptı ve giydiği şort yüzünden sözlü tacize uğrayan bir kız üzerinden tam tamına şöyle bir tweet attı: “Kadınların kıyafetlerine karışan erkeklere ‘SANA NE LAN’ demek yetmez. Bir sapık sürüsü var. ‘Sen başını örttün, sen şort giydin, sen niye çarşaflısın, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar. Bunları aynı hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım.”
Görüldüğü gibi, Erem Şentürk adlı şahıs, salt başörtüsü düşmanları için hiçbir zaman “Bunları hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım” dememişken, diyemezken, evet salt başörtüsü düşmanları için asla bunu söyleyemeyecekken, hiç alâkası yokken işin içine başörtüsünü de dahil ederek müstehcenlik karşıtlarına kin ve nefret kusuyor.
*
Evet, medyaya bir şortlu kız meselesinin yansıdığını, bunun etrafında gürültü koparıldığını biliyorum.. Sadece haber başlıklarından.. Ayrıntıları okumuş değilim..
Ancak, şunu da biliyorum ki, “Sen şort giydin, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar” şeklindeki bir ifadede yer alan “taciz” suçlamasının sınırı belirsiz.
Çünkü, böylesi bir ifade, “Kadınlar istedikleri yerde istedikleri gibi giyinsinler, aksi yönde uyarıda bulunmak tacizdir” demek anlamına gelir.
*
Seyfi Say’ın “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisini yıllar önce okumuştum.
Bir tarikatın/cemaatin zihniyet olarak nasıl laikleştirildiğini anlatıyordu.
Kimden akıl ya da talimat aldılarsa bir parti kurmuşlar ve “Önce ahlâk ve maneviyat, millî ve manevî değerlere bağlılık” demeleri gerekirken, sanki üstlerine vazifeymiş ve memlekette bir bu eksikmiş gibi mini etek özgürlükçüğünü “dava” olarak benimsemeye başlamışlardı.
Böylece, sinsi ya da kurnazca bir taktikle, mini etek avukatlığı yapılıyordu. Eskilerin istifham-ı inkârî dedikleri bir soru sorma biçimiydi bu. Sözün açıklanan kısmı, güya akla takılan bir soruydu, “gizlenen kısmı” ise, mini etek müdafaasıydı. Dolaylı olarak, “Mini etek giymek ne herhangi bir kimsenin hakkına tecavüzdür, ne de herhangi bir kimseye zarar verir” deniliyordu. Başka hususlarda “herşeyi bilen” ve hiç kimseye kulak asmayan bu “çok bilmiş”ler, nedense mesele mini etek olunca birden bire ilkokul çocuğu saflığı tadında “saftirik” sorular yöneltiyorlardı.
Bu “edepsizlik avukatlığı”na karşı şunları yazmıştım:
“Hukukun amacı adalettir ve bir ‘hukuk düzeni’nin şunları sağlaması beklenir: Barış, güvenlik, eşitlik, özgürlük…. Ahlâka aykırı (edep dışı) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?! Başörtüsü baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır. Buna karşılık mesela mini eteğin ahlâksızca olmadığını savunacak insan sayısı azdır. Farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir. ‘Bir arada yaşamak’ da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir. ‘Bir arada yaşama’nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulacak bir değer değildir. Farkların bir ‘ortak paydası’ olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela (yakınlarda yapılmış olan NATO zirvesinde olduğu gibi) ‘Farkların Ahengi’ diye bir müzik seçkisi yapıldığında ortak payda sanat değeridir. Toplumsal alanda da farklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşmak zorunludur. O halde savunulması gereken bizzat hukuk ve ahlâk olmalıdır. Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ saymaktalar. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar. Onlar bizi hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘bir arada yaşamaya’ davet ediyor. Fakat böylesi bir ‘bir arada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir. ‘Alenen hayasızca hareket’ bütün hukuk sistemlerinde suçtur. Mini etek de bu kapsama girer.”
Evet, Seyfi Say’ın satırları böyle..
“Hayır, mini etek, kısa don kadınlar için hayasızlık değildir, hatta donsuzluk da hayasızlık değildir” diyenlere diyeceğimiz bir şey yok.
İstiyorlarsa bunu savunabilirler, ancak, işin içine “din”i de katarsanız, din istismarı yaparsanız, işte orada size “Dur bakalım!” denilir.
Kılıçarslan için de aynı şey geçerli.
*
Yeni Şafak yazarı yazısını şöyle sürdürüyor:
Erem bu tweeti atınca artık tiksinerek “dindarlık mafyası” dediğim mafya sıvadı kolları; ne müşriklik, ne mürtetlik, ne kâfirlik, ne münafıklık bıraktılar Erem’de. Halbuki Erem’in dediği şey çok zayıf kalmış. Ben onu biraz daha ileri götürmek istiyorum ki bu “dindarlık mafyası” ile aramda hiçbir bağ olmadığı anlaşılsın. Aha da söylüyorum: “Ulan, sen kim köpek oluyorsun da sokakta kıyafetini beğenmediğin bir kadının ya da erkeğin elle ya da sözle taciz edilmesini gak-guk ederek normalleştirmeye çalışıyorsun? Akıl hastası Kamalistlerin başörtüsüne yaptığı şeyi, akıl hastası bir muhafazakâr, şortlu bir kıza yaptığında değişen nedir?”
Vatandaş tiksiniyormuş..
Hayır, kadınların şortlu halinden tiksinmiyor.. Tiksindiği başka birşey..
Ve de, birilerine “mafya” etiketini yapıştırıyor.
Hızını alamayıp köpek de diyor.
Kurnaz ya, işin içine “elle taciz“i de katarak verdiği gak-guk tepkiyi normalleştirmeye çalışıyor.
Elle taciz, kadının şort giymesinden daha kötüdür, kimse de bunu İslam adına savunmaz, savunamaz.
Kemalistlere akıl hastası diyerek sövme rüşvet-i kelâmı, müptezellik ve müstehcenliğin yayılmasından rahatsız olanlara köpek diye hakaret edilmesi hakkını da kimseye kazandırmaz.
*
Yazının devamında bu şahıs, işi Allahu Teala’nın ayetlerini küçümsemeye kadar vardırıyor:
Hemen de cevap hazır: “Ama başörtüsü Allah’ın emri.” Hah. Çok yaşa yahu. Cidden bilmiyordum bunu. Hatırlattığın çok iyi oldu.
Bu yazar, neyle alay ettiğinin farkında mı?
Muhtemelen farkında.. Sözünü ettiği Kemalistler gibi “akıl hastası” değil..
Acaba şu ayet-i kerimeleri de cidden bilmiyor mu:
Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va’d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 22/72)
İnkâr edenler ise dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda ma’nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz!” (Fussılet, 41/26)
Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman da, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirli bir kimse olarak yüz çevirir. İşte onu (pek) elemli bir azâb ile müjdele! (Lokman, 31/7)
Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. (Enbiya, 21/2)
(O kimse), kendisine okunan Allah’ın âyetlerini dinler, sonra da sanki hiç onları duymamış gibi, büyüklük taslayarak (inkârında) direnir. İşte onu, (pek) elemli bir azâb ile müjdele! Çünki (o), âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onları alaya alır. İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır! (Casiye, 45/8-9)
Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar. (Furkan, 25/44)
*
Yazar laflarını şöyle sürdürüyor:
Bak açık söyleyeyim. Kız babasıyım. Kızım o esnada ne giyiyor olursa olsun biri kızımın kıyafeti üzerinden ona saldıracak, onu taciz edecek olursa elimden ne gelirse yaparım. Ve şimdi de şunu açık söyleyeyim: Parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da.
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
Evet, parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da, bunda şüphe yok. Fakat (sözü edilen tacizden neyin kast edildiğini bilmiyorsam da), şunu biliyorum ki, ikisinin durumu aynı değil.
Bir başörtülü kıza “Başını açacaksın!” demekle, şortlu kıza “Evladım, bu kıyafet uygun değil” demek aynı şey değildir. Ancak, böylesi bir uyarı da, çoklarına göre taciz kapsamına girer.
*
Mevcut yasalar çerçevesinde bir şortlu kıza belki en fazla böyle bir uyarıda bulunabilirsiniz. Daha fazlasını söyleyemezsiniz.
Ancak, bu bile, sözlü taciz, hürriyeti kısıtlama, özel hayata müdahale vs. olarak yorumlanabilir, yorumlayanlar çıkar.
Mevcut “lastikli” kanınlar çerçevesinde durum bu..
Ancak, “insan yapısı kanunlar“ın yürürlükte olduğu (yani bazı insanların diğerlerine rablik tasladığı) hiçbir yerde yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmaz.
Büyük balıklar yasaların ağlarını delip geçerler.
*
Bakın şimdi, Sedat Peker bir sürü suç duyurusunda bulunuyor, harekete geçen savcı var mı?
Çünkü, işin ucu imtiyazlı zümreye (en büyük hasletleri “kendini ve ayrıcalıklarını severlik” anlamına gelen bir vatanseverlik olan birinci sınıf vatandaşlara) dayanıyor.
Gümrüklerde uyuşturucu yakalanıyor, fakat o uyuşturucuların teslim edileceği adreslerde oturan kalantor vatanseverler hakkında yapılan birşey yok.
Çünkü, yasalar karşısında herkes eşitse de, bazıları daha eşit.
Aynı şekilde, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten nehy etme) hususunda da herkes eşit konumda değildir.
*
Benim gibi biri aşikâre olarak ortaya çıkıp yalvarırcasına emr-i maruf yapsa da okkanın altına gidebilir, kendisini parçalamak isteyen akbabalar derhal saldırabilir, fakat öyleleri de vardır ki, “dokunulmazlık” imtiyazına sahiptir. İşte öyle biri bir şortlu karşısında emr-i marufun yanı sıra nehy-i münker de yapabilir, ve kimsenin eli ona uzanamayabilir.
Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur (ki bu hadîsi İmam Nevevî, özel önem verdiği kırk hadîs arasına almıştır):
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”
Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.
İmdi, bu soytarının, şayet İslam’ı ve imanı zerre kadar önemsiyorsa, bu sözlerinden derhal tevbe etmesi gerekir.
Ve, tevbesinin gereği olarak da bunu aynı şekilde gazete sütunundan yapması icap eder.
Çünkü, aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahın tevbesi de gizli olur. (İnsanın, Allahu Teala’nın örttüğü günahını açması da ayrıca günahtır.)
*
Yazarın yukarıya aldığımız ifadeleri, ancak, muhataplarının kâfir olması durumunda caiz olur.
Yani burada açık bir tekfir var.
Ancak, mevcut hadise çerçevesinde ortada muhataplarının küfürle suçlanmasını gerektirecek bir delil yok.
Adam, muhataplarına karşı herhangi bir delil getirmiyor, getiremiyor, bütün delili, daha doğrusu demagoji, mugalata ve safsatası “Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan” demekten ibaret.
Kendin söylüyorsun, onların dininden değilsin.
Onların dini ne peki?
Kemalizm mi, Hristiyanlık mı, Yahudilik mi?
Buyrun işte, Yeni Şafak/Salak gazetesinin ve yandaşların hal-i pür melali..
Beş para etmez ciğeri..
*
Evet, müslümanlara, İslam dininden olanlara, şortlu bir kızın şortuna olan derin sevgi ve saygısından dolayı “Ben sizin dininizden değilim” diyen Kırmızı Pantolonlu’ya, “Tamam, İslam dini bizim gibilerde kalsın, o kızın şortu da senin olsun, bayrak olarak kullan” deyip yazıyı burada kesebiliriz, fakat kesmeyelim.
Sözlerinin devamı şöyle:
Erem’e yaptığınız “başörtüsü kullanmakla şort giymeyi eşitliyor” numarasının da bayat, pis bir numara olduğunu biliyorum. Çünkü Erem, başörtüsü kullanmakla şort giymenin aynı şeyler olduğunu söylemediği gibi onları asla eşitlemiyor da. Sadece o yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor: “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?”
İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs kitabına almış bulunduğu hadîs-i şerîfi yukarıda aktarmıştık.
İmdi, o hadîs çerçevesinde bu “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?” şeklindeki külhanbeyi fetvası neye karşılık gelir?
İmanın en zayıfı bile, sokaktaki müstehcen ve müptezel giyime karşı buğz olacakken, nehy-i münker yapmak yerine nehy-i maruf tavrı sergileyen, müptezellere değil de müptezelliğe tepki gösterenlere bu hayvanî üslupla saldıran bir sahte buldoga ne demek gerekir?
Kendisi zaten müslümanlara “Ben sizin dininizden değilim” diyor. Bizim birşey söylememize gerek var mı?
*
Müslümanlara, onların dininden olmadığını haykıran yazar, yazısının devamında “Bektaşî” makamından imanlı gazel okumaya başlıyor:
Bu “sana ne” kısmında biraz duralım. Ortalama bir Müslüman, kadınlara ve erkeklere mahsus tesettür kurallarının Allah tarafından koyulduğunu, Müslümanların buna uygun giyinmeleri gerektiğini bilir. Buna uygun şekilde giyinmeyen ve Müslüman olduğundan emin olduğu insanlara da tek bir şey yapabilir: “Allah’ın bu hususlardaki emirlerini hatırlatıp insanları tesettüre uygun giyinmeye teşvik etmek.”
Görüldüğü gibi yazar, Bektaşî gibi “namaza yaklaşmama” havalarında..
Hadîs-i şerîfin “elle düzeltme” faslının (yani imanın en kuvvetlisinin) karşısında.
Müslümanlara “Müslüman olarak sizin konuşmaya hiç hakkınız yok!” dese olmayacak..
O yüzden lutfedip teşvik hürriyeti bağışlıyor.
Büyük bir alicenaplıkla bize, tesettür kurallarının Allah tarafından konulduğuna inanma hakkı tanıyor.
*
Ancak, bu arada, müslümanlara tebliğ, davet ve emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker konusunda hadlerini bilmeleri için talimat da veriyor (yani misyonunu/görevini yerine getiriyor).
Buna göre, İslam’ın emirlerini anlatmak için önce karşımızdaki kişinin müslüman olduğundan emin olacağız.
Türk’e Türk propagandası kabilinden müslümana müslümanlık tebliğ edeceğiz.
Kişi müslüman değilse, ya da müslüman olduğundan emin değilsek, her haltı yemesini hakkı bileceğiz.
Elle düzeltmeyi geçtik, dil ile bile müdahale etmeyeceğiz. Hatta, buğz da etmeyeceğiz.
Tam aksine, müslüman olmayanların her haltı yeme hürriyetlerini (yukarıya aldığımız hadîs-i şerif mucibince) önemsemeyen müslümanlara “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden?” diyerek saldıracağız.
Yani elimiz ve dilimiz, müslümanlara karşı keskin olacak.. Kızların kısa şortları, donları karşısında ise saygı duruşunda bulunacağız.
*
Yazar, buraya kadar “derin devlet dini“nin amentü esaslarının kolonlarını diktikten sonra inşaatın çatı faslına geçiyor:
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da… Sadece emri bil maruf yapabilir. Tesettürün önemini, güzelliğini, faziletlerini anlatabilir. Tesettüre girme kampanyaları düzenleyebilir. Sokakta şortuyla dolaşan birine bırakın fiziki ya da sözlü tacizde bulunmayı, göz ucuyla dahi bakamaz, öf bile diyemez.
Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülük dinini korumak için çalışan MİT’i, ve MİT’in [doğrudan veya vatandaş ayağından ihbarda bulunan elemanları vasıtasıyla yaptığı] bilgilendirmesi ile harekete geçen savcıları ve hâkimleri, kurum amirleri bulunduğunu biliyoruz.
Ancak, bu memlekette, bize İslam’ı ne kadar ve nasıl benimseyeceğimizi “içeriden” öğreten, suret-i haktan gelerek insanları aldatan böylesi yazarlar da var.
*
İmdi, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiymiş..
Söz konusu ifade Anayasa’da yer alıyor. Fakat aynı anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olduğu vurgusu da var diye kimse, Türkiye’de gerçek ve tam bir demokrasi bulunduğunu savunmuyor.
Evet, Türkiye Cumhuriyeti tam demokratik devlet değildir. Hukuk devleti olma vasfı ise, demokratikliği kadar bile yoktur.
Mesela, konu şorttan açılmışken şu şapka yasasına bakalım..
Şapka yasası gerçekte hâlâ (en azından kâğıt üstünde) yürürlükte.. Bu ülkede Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına kanun olma imkânı tanınmaz, fakat Atatürk’ün saf ve som zulüm ve zorbalık olan uygulamaları, devrim adı verilen cinayetleri hâlâ yasa olarak kâğıt üstünde yürürlüktedir.
İmdi, geçmişte Mustafa Kemal için de güzellemeler yapmış olan bu yazardan Atatürk için de bir yazı kaleme almasını ve şöyle demesini bekliyor olabilirsiniz:
“Sana neydi lan milletin sokakta ne giydiğinden? Şapka giymiyor diye insanları taciz etmek bir tarafa nasıl asabildin, öldürebildin?. Senin çağdaşlığın buysa, senin insanlığın buysa, senin ideolojin buysa, senin vatanseverliğin buysa, senin ne mutlu Türklüğün buysa benim hiç biriyle ilgim yok.”
Evet, bu şahıstan böylesi bir yazı bekliyor olabilirsiniz. Fakat o, bunu yazmaz, Ata’sının izinde “Türk olduğum için özür dilemeyeceğim” filan diyerek ırkçılık yapar.
Ve sizden, müslüman olduğunuz için özür dilemenizi bekler.
*
Evet, söz konusu yazar, “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da” diyerek resmî ideolojinin ve rejimin yandaş medyadaki bekçiliğini yapıyor.
İzni yok, bunu kabul ediyoruz, fakat hakkı da yoktur diyebilmek için, mevcut kanunların saf ve pür haliyle “hak” olduğunu kabul etmek gerekir.
Peki, mevcut yasaların “hak” olduğunu kabul etmek, İslam’a göre ne anlama gelir?
*
Bu tür şahıslar nezdinde (Türk olması hasebiyle) İmam Matüridî’nin sözleri ayet ve hadîslerden daha kıymetli olabildiği için, ondan örnek verelim. TDV İslam Ansiklopedisi‘nde aktarıldığı gibi, İmam, kendi zamanındaki yönetimler için adil diyen kişinin, zulme adalet demiş olacağı için küfre düşeceğini söylemiştir:
Ancak zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi (Burhâneddin el-Buhârî, V, 577), Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınaması (Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 452) devrin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığını göstermektedir.
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a. de şunları yazmış bulunuyor:
“Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.
İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı (devlet başkanı) âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.
Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”
(Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)
TDV İslam Ansiklopedisi‘nde bir başka maddede şu ifade de yer alıyor:
… zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır
Bunu ben demiyorum, İmam Matüridî diyor, Kılıçarslan gitsin İmam Matüridî’nin ruhuyla hesaplaşsın.
*
Ne yazık ki bu putperestlik cenneti ülkede müslümanın İslam’ı (kamusal alanda) tam olarak anlatma izni yoktur, ve bu hak ona, camide bile tanınmamaktadır.
Mesela Diyanet, Casiye Suresi’nin 18’nci ayetini bir cuma hutbesinde okusun da görelim.
Okuyamaz, okutmazlar!
Bizim gibi kıyıda köşede fısıltı kabilinden birkaç kişiye söyleyebilenlere de (bazen açık, bazen örtülü biçimde) neler yapıldığını, ne kumpaslar kurulduğunu da kaç kişiye anlatabilirsiniz?
*
Kılıçarslan'ın yazısını okumaya devam edelim:
“Vatandaşlık bağı bakımından şort giymeyi seçmekle başörtüsü kullanmayı seçmek aslında eşit bir şeydir” diyeyim de iyice atın beni Allah’ın dininden. Ama ben bunu söylemiş olayım. Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil. Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de. Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın. Şartlar böyleyken, durum buyken, Erem’in de benim de söylediğim açıkken bizi kâfir olmakla, münafık olmakla, müşrik olmakla suçlayamazsın. Erem’in de ne dediği açık, benim de… Erem’in de kim olduğu belli, benim de..
Seni bu halinle dinden atmaya gerek yok. Müslümanlara “Sizin dininizden değilim” diyerek kendin atmış durumdasın.
Tevbe edersen iyi olur, fakat sendeki kibir buna müsaade eder mi, bilmem.
*
Bu şahıs, “Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil” diyor.
Bunu biliyoruz.
Ancak, şunu diyoruz:
Kurallar ne benim kurallarım olsun, ne senin!
Kurallar, millete bir put, bir tanrı olarak dayatılan Atatürk’ün kuralları da olmasın!
Kendilerini Atatürkçülük dininin kutsal mabedinin koruyucuları olarak gören MİT’çiler gibi kanunla korunan (kanunla dokunulmazlık kazandırılan) imtiyazlı grupların kuralları da olmasın!..
Allahu Teala’nın koyduğu kurallar olsun!
Allahu Teala müslimiyle gayrimüslimiyle herkesin rabbidir ve onun kuralları (Şeriat’ı) herkes için en iyisidir.
*
Evet, yazar, bir derin devlet görevlisi üslubuyla şöyle parmak sallıyor:
Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de.
Gerçekten, bu güçsüz halimle kimsenin şortuna karışıp başıma bela almak istemem.. Şort, yazarın olsun, alsın hayrını görsün..
Düzenperestlik ve rejim avukatlığı yapmasını da anlarım.
Fakat, bunu, İslam’ı tahrif ederek yapmaya hakkı yok.
Ayrıca, demokratik olmayan bir devleti demokratik, hukuk devleti olamamış bir devleti de hukuk devleti gibi yutturmaya çalışmasın.
*
Kanun devleti olmak başka birşey, hukuk devleti olmak ise başka birşeydir.
Müslümanın hukuk anlayışı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde, Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı anlayıştır:
Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]
Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: “Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]
Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)
Evet, hukuk, işte budur!
Yazarın sözünü ettiği hukuk ise Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.
İslam’ı olduğu gibi benimseyen, hristiyan ve yahudilerin dinlerini bozdukları gibi bozmayan, laikleştirmeyen müslümanlar, hukuk adı altında bu hukuksuzluğa zorlanıyorlar, zulüm görüyorlar.
Kılıçarslan gibiler ise bu şirk ve kölelikdüzenini (İslam açısından böyle) hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.
*
Yazarın bir başka fetvası:
Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın.
Bu da doğru.. Öküzlük bunların tekelinde, başkasıyla paylaşmazlar.
Öküzlükleri bizi ilgilendirmiyor, fakat “meşru” kelimesi bizin için önemli.
Meşru, kelime anlamı itibariyle “Şeriat‘e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uygun olan” demektir. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.
Şeriat’e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uyan, öküzlük yapmış olmaz. Şeriat’e uymamak ise, (İslam’a göre) öküzlüğün (hayvanlığın) ta kendisidir.
Yazarın burada meşru diye nitelendirdiği şey ise, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın dile getirdiği “Allahu Teala’dan başkasına kul ve köle olma” keyfiyetinden ibaret.
*
Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini izah sadedinde dile getirdiği şu hakikatler ise, günümüzde pekçok müşriğin/puutperestin kendisini müslüman zannettiğini veya öyle gösterdiğini ortaya koymaktadır:
… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada, akaide), biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem (hüküm veren) ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar (gönüllü olmasalar bile) inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.
Evet, gönüllü biçimde itaat ederseniz muhakkak müşrik/putperest olursunuz. Önümüzdeki sayısız örnekte olduğu gibi.
*
Gönülsüz itaat de amelî şirkten/müşriklikten/putperestlikten kurtulmuş değildir.
Bugünün sorunu şu: Boğazına, hatta alnına kadar şirke batmış olan bir sürü menfaatperest, kendi bu amelî şirkini/putperestliğini herkesin “doğru müslümanlık” kabul etmesini istiyor.
Böylece, amelî şirklerini itikadî şirke dönüştürüyor, başkalarını da zihniyet bakımından müşrikleştirmeye uğraşıyorlar. “Hüküm biraz Allah’ın olsun, biraz da tağutun” demeye getiriyorlar.
Hz. Ömer’in, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü gerçekleşiyor.
*
Kılıçarslan'ın yazısındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil, fakat sözü çok uzattık.
Ona cevap vermeye değmez diye düşünüyor olabilirsiniz.. Onun için değil, üçüncü kişiler için yazıyoruz.