TALİBAN'A KARŞI TÜRKİYE'DE "TASAVVUF EHLİ" YETİŞTİRMEK

 (OCAK 2020'DEN BİR YAZI)









Cübbeli Ahmet’in Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında sarfettiği, Odatv‘nin yazıya aktarıp yayınladığı lafları tartışıyorduk.

Cübbeli’nin şu sözleri, görünüşte bir TSK ve MİT prodüksiyonu olan 28 Şubat‘ın mahiyetinin ve ardındaki dış güçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak nitelikte:

 

Bana şöyle bir şey dendi: “Biz sana külliyeni geri verelim, 3 bin de Afganistanlı talebe alalım, Taliban’a karşı ‘vur kır yok’ şeklinde eğitim verirsin” dediler. Ben “külliyem, vakfım kapatılmış, etkim yok” dedim. Sonra dediler ki “para ayarlanabilir falanTaliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim“.

 

28 Şubatçılar Türkiye‘yi “ABD, NATO ve İsrail karşıtı müslümanlardan” kurtarmışlar, sıra Afganistan‘ı kurtarmaya gelmiş.

Hristiyan Amerikalı ve yahudi İsrailli efendilerinden, Afganistan için, 3 bin adet “TSE uygunluk belgesi” sahibi “devlet ile rejimi ayırma becerisi”ne sahip hoca yetiştirme ihalesi almış oldukları anlaşılıyor.

*

Demek ki, CIA böyle bir talepte bulunmuş, MİT de hemen "Emrin olur ağam!" demiş. Lafı ikiletmemiş. Halden anlayan kibar ve zarif adamlar.

Bu sözde “yerli ve milli, vatansever” işbirlikçi taşeronlar, sinekkaydı traşlı, kravat ve şapka tutkunu “modernist ilahiyatçılar“ı fazla “çağdaş” bulmuş olacaklar ki, bu iş için cübbeli-takkeli, orman sakallı bir tip arayışı içine girmişler.

Cübbeli Ahmet‘te karar kılmışlar.

Avlanacak kuşlar için avcı kekliği olarak onu uygun bulmuşlar.

Çünkü adamda maşallah sakal yonca tarlası gibi.. Takke cübbe, takım taklavat, ense göbek tam.. 

Görevi Diyanet İşleri'ne de vermiyorlar, çünkü o zaman "proje"nin "tasavvuf" ayağı eksik kalacak.

Ayrıca olay, "laik rejim"in "İslam'ı hristiyanlaştırıp haçlılaştırma projesi" olarak görülecek.

O yüzden maskeli olması, "sivil" görünmesi lâzım.

*

Adamlarda bu işler için para bol, Cübbeli'ye “Para ayarlanabilir” demişler..

"Dinî hizmetler"in din istismarı ve dini içinden bozma alt başlıkları söz konusu olduğunda olağanüstü cömertler.

CIA'le, hahamlar ve papazlarla "hayırda yarış" yapıyorlar.

Öğretmek istediklerinin özeti şu: “İslam’da vur kır yok.

Çünkü, vurma kırma, İslâm'a darbe vurmak isteyenlerin ayrıcalığı..

Onlar birşeyleri "kanla irfanla" kurarlar, canları sıkıldığı zaman "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diye "fikri hür, vicdanı hür" nutuklar atarlar.

*

Vurup kırmak ABD’nin, NATO’nun, İsrail‘in, ve bir de onlarla işbirliği yapmayı kabul edenlerin tekelinde.. 

Afganistan’a gidip vurup kırarlar.. 

Gazze’de vurup kırarlar.. 

Kaddafi Libyası’na gelip vurup kırarlar.. 

Irak’a gelip vurup kırarlar..

Rahatça vurup kırabilmeleri için, karşılarındakilerin vurup kırmayı bilmemesi lazım.

Vurup kırmayacak adam yetiştirmenin formülünü de keşfetmişler: Türkiye Cumhuriyeti tipi tasavvuf ehli olma..

*

Memleket elden gidiyor, MİTçiler Amerikalılar'ın, Avrupalılar'ın rahatı için Afganistan'ı "kurtarmak"la meşguller.

Doğumuzda, güneydoğumuzda tasavvufla, tarikatla uğraştıkları, sabah akşam milliyetçiliğin ve laikliğin faziletlerini anlattıkları, ümmet bilincine sövüp ulus-devlet methiyesi yaptıkları için, oradaki Kürt tutup "laik Kürt milliyetçisi" haline gelmiş, "Ula benim Türk'ten neyim eksiktir, ben de laik, demokratik, sosyal bir Kürt hukuk devleti isterem, bu devleti kanla irfanla kururam lo" demeye başlamış.

Kim sayesinde?.. Sözde bu devleti korumaya çalışan aklı kıt adamlar sayesinde..

Ağaca tutup ahmak dostu çıkarırsan, bindiği dalı keser.

*

Şeyh Şamil tipi tasavvuf ehli CIA'e de, MİT'e de uymaz.

O yüzden, Türkiye'deki tarikatları büyük ölçüde hizaya getirmiş, bir yerli ve milli "Türkiye tipi tasavvuf" üretmiş durumdalar.

Bu “Türkiye tipi tasavvuf”a güvendikleri için, “Taliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim” diyerek kolları sıvamışlar.

Haksız sayılmazlar.. Türkiye’deki “tasavvuf ehli”nin irfan ve kemali ortada..

28 Şubatçılar, “son kale Türkiye”deki tasavvuf ehlinden yüksek verim alındığını gördükleri için Afganistan’a da “tasavvuf” ihraç etmeyi kafaya koymuşlar.

“Afganistan da biraz irfan ve kemal görsün” demişler.

*

Ancak, şartlanma ve ezberlerini aşamayan derinlerin ve MİT'çilerin göremediği şuydu:

Üretmeye çalıştıkları "Türkiye tipi tasavvuf, Türkiye tipi dindarlık", yani Kur'an ve Sünnet'e kayıtsız şartsız bağlılığı bir tarafa bırakıp "güç sahipleriyle işbirliğine razı olan" dindarlık, yarın seni de satıp senden daha güçlü olanla işbirliği yapabilirdi.

Doğal olarak, yerli ve milli akılsızlık bunu anlayamadı. Anlamak işine gelmedi.

Böylece "hoşgörücülerin, muhabbet fedailerinin, sevgi ve diyalog havarilerinin" 15 Temmuz'unu yaşama fırsatını yakaladık.

Bu devletin "İslam devleti, müslüman devlet" olmasını geçtik, "tam laik" devlet olsaydı, yani devlete dini karıştırmadığı gibi kendisi de devlet olarak dine karışmasaydı, bunlar yaşanmazdı.

Devletin, devlet bürokrasisinin destek vermediği hiçbir cemaat, (mafya tipi suç örgütleri de dahil) hiçbir hareket, onlar lehine olarak başka birilerinin engellenmediği serbest rekabet ortamında baskın güç haline gelemez. 

Biraz palazlanıp başkaları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı anda devlete toslar.

Fakat, anayasasında demokratik bir devlet olduğu belirtildiği halde Türkiye'de demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilemediğini sürekli söyleyen birileri, sıra laikliğe gelince, "Türkiye'deki laiklik, tıpkı demokrasisi gibi saçmasapan, kadük bir laiklik, bu laiklikle bu ülke batar" diyenlere diş gıcırdatıyor, "Sizi gidi devlet düşmanı hainler!" diye bağırıyor, ağızlarından köpükler saçarak darağaçlı ve İstiklal Mahkemeli yılları hatırlatıyorlar.

*

Cübbeli’ye yapılan teklifin bir benzerinin, 2000 yılında, vefatından beş ay kadar önce, hac sırasında Hicaz’da, MİT‘çiler tarafından, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya da yapıldığını biliyoruz.

Yanlarında getirdikleri nadide ve görkemli "uzlaşmacılık ve ihsan" halısını önüne hediye olarak sermişlerdi.

Esad Efendi, kendisine yapılan “gizli işbirlikçilik” teklifini, "dünyevî rahatlık" rüşvetini cemaate anlatmış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz. Fakat kabul edilecek şey değil” demişti.

Bunu, o yıl hacca gidip Esad Efendi'yi görenlerden Av. Yalçın Ünal, kendi evinde, Av. Kemal Yavuz Ataman‘la üçümüz bir aradayken anlatmıştı.

Şayet teklifi, MİT'çi "uzlaşma ve ihsan"ını kabul etmiş olsaydı, Nisan 1997‘den beri, yani üç buçuk yıldır gelemediği Türkiye’ye dönebilir, keyfine bakabilirdi.

*

Soru şu: 

O dönemde “stratejik müttefik” ABD’nin ve İsrail’in taşeronluğunu ve de işbirlikçiliğini “açıkça” yapan, CIA ile ortak iş tutan MİT’çilerin, Esad Efendi'yle ilgili bir “B planı” var mıydı?

Ya da, yok muydu?

"Hoca'yla da, cemaatiyle de artık uğraşmayalım, kendi hallerine bırakalım" mı demişlerdi.

Böyle demek onların "kitabında yazıyor" muydu?

İşin bir de "MİT'çi kibri" boyutu var.

Taa Hicaz’a kadar gidip yağlı-ballı bir teklifte bulundukları halde eli boş kös kös geri dönmek, herkesi kolayca satın almaya alışmış bu "birinci sınıf" vatandaşlarda acaba nasıl bir halet-i ruhiyeye yol açmıştı?

*

Esad Efendi, bu görüşmeden sadece beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da “şüpheli” bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Ve MİT'çilerin ona sipariş etmiş olabileceklerini tahmin ettiğimiz "söylemler"in,  "Esad Coşan sonrası İskenderpaşa"da gecikmeksizin hayata geçirildiğini gördük.

Şaşkınlık, hayret, teessüf ve ibretle..

 

HALİD-İ BAĞDADÎ, ŞEYH ŞAMİL, VE CÜBBELİ ZAHMET

 


(OCAK 2020'DEN BİR YAZI)









"Dağlar Şamil'in heykelleridir."

Lesley Blanch

 

Cübbeli Zahmet, Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında şu ifadeleri kullanmış:

 

Şeyh Şamil, Mevlana Halid'e bağlı. Orada kartal diye lakaplanmış büyük mücahit. Bizim tarikat anlayışımızda köşeye çekilin, zikir yapın, memleket işgal olmuş, savaşa katılmayın diye bir şey yok. Mevlana Halid, Buhara, Maturidi ekolü.

 

Cübbeli Cehalet, cahilliği anlaşılmasın diye, bilmediği konularda da kafadan atıyor.

Dinleyicilerinin "yutacağından" emin. Çünkü, bu tür konuları bilenler Cübbeli Cehalet'i dinleme zahmetine zaten katlanamazlar.

Büyük işkence..

Saçlarını başlarını yolmak zorunda kalırlar.

Evet Cübbeli, Halid-i Bağdadî k. s.'yu tanımıyor, bilmiyor.

Kafasında, kendisine göre bir "olması gereken Halid-i Bağdadî" var, masal formatında onu anlatıyor.

*

Bir defa, Halid-i Bağdadî rh. a., kesinlikle Matüridî değildir.

Bir mektubunda şöyle demektedir:

 

“Bu miskin kulun mezhebi seleflerin mezhebi, Sıddıkiyye olan tarikatı da, sahabe ve tabiîn büyüklerinin yolu olduğundan, onların yasakladıkları şeylere dalmak [kader, irade vs. konularını tartışmak] ona zor gelir.”

(Esad Sahib, Mektubat-ı Mevlâna Halid, haz. Dilaver Selvi ve Kemal Yıldız, İstanbul: Umran Yayınları, 1993, s. 138.)

 

Halid-i Bağdadî rh. a.'in mektuplarını biraraya getirmiş olan yeğeni ve Nakşî şeyhi Esad Sahib, eserde yer alan son mektubun yazılmış bulunduğu zat (Allame Muhammed Emin Süveydî) hakkında şu bilgiyi vermektedir:

 

“Kendisi itikadda selefî, [amelî] mezhebde Şafiî, meşrebte Nakşibendî ve Halidî idi.”

(A.g.e., s. 315.)

 

Yani bu "ılımlı Kemalist" ahir zaman fenomeninin ifadelerinin aksine, Nakşbendî tarikatından olmak, itikadda Selefî olmaya engel değildir.

Ve her Selefî de Mücessime'den olacak, veya İbn Teymiyye'ci olacak diye birşey yoktur.

*

Bununla birlikte Halid-i Bağdadî rh. a., (selefin tutumunun aksine) itikadî konuları genişçe tartıştığı mektuplarında Eş'ariyye paralelinde görüşler ortaya koymuştur.

Matüridiyye değil.

*

Gelelim İmam Şamil rh. a.'e..

Şeyh Şamil’le ilgili en güvenilir kaynak, onun kâtipliğini yapan Muhammed Tahir el-Karahî adlı bir âlimin Arapça olarak tuttuğu notlar..

Mehmed Âkif bu kitabı hacca gittiği sırada Şeyh Şamil’in vârislerinden alıp Türkiye’ye getirmiş ve Tahirü’l-Mevlevî tercüme ederek Osmanlıca olarak (yani eski harflerle) yayınlamıştı.

(Kitabın Osmanlıca'sını 1986 yılında Beyazıt Kütüphanesi kataloğunu karıştırırken tesadüfen görmüş, asıl araştırdığım konuyu bir yana bırakıp, ilgimi çektiği için alıp incelemiştim. Ve o günlerde şöyle bir rüya görmüştüm: Beyazıt Kütüphanesi'nin eski binasının avlusundayım ve Karahî'nin kitabı önümde açık bir şekilde duruyor, fakat boyu yarım metreyi bulan bir uzunlukta.. Ve Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan hoca, bana, "Bu kitabı sadeleştirip yayınlat" diyor. Bunun üzerine kitabın fotokopisini alıp okumuş, sonra da, onunla ilgili olarak Kitap Dergisi'ne bir tanıtım yazısı yazmıştım. Bir yıl sonra kitap, Tarık Cemal Kutlu tarafından yayınlandı. Bendeki fotokopiyi de, Kitap Dergisi'ndeki yazımı okumuş olan Hacı Ahmet Özdemir'e vermiştim, bugünün Akparti milletvekili Prof. Dr. Özdemir'e. O, kitabın ilmî bir neşrini yaptı.)

*

Söz konusu kitap, 19’uncu yüzyıl başlarında Dağıstan’ın Rus egemenliği altına girdiği dönemi anlatarak söze başlıyor.

İmam Şamil gibi Gimrili olan Gazi Muhammed’in önce köy köy gezerek halkı direnişe davet ettiğini, sonra da, etrafında toplanan İmam Şamil gibi birkaç arkadaşıyla beraber, kendisine mukavemet eden köyleri cezalandırmaya başladığını görüyoruz.

Ne yazık ki, en çok sorun çıkaranlar da, köylerdeki imamlar ve kadılar oluyor.

İlim bakımından İmam Şamil’den üstün olan (Ki bunu bizzat İmam Şamil söylüyor) Gazi Muhammed’in gece gündüz demeden çaba sarfettiği ve bir süre sonra, üzerine silahlı birlikler gönderen Ruslar’a karşı savaşmaya başladığı ve onlar tarafından şehit edildiği biliniyor.

*

Gazi Muhammed, tarihte eşine az rastlanan bir mücahitti.

Ne yazık ki, ilk mücadele ettiği, ona ilk zorluk çıkaran kişiler, Ruslar değil..

Gâvur işbirlikçisi "ılımlı" hoca taifesi..

Gazi Muhammed'in şehadetinden sonraki süreçte İmam Şamil cihada devam ederken, ona, bu tip hocaların yanı sıra, bazı tarikat şeyhleri de muhalefet ettiler ne yazık ki.


EHL-İ SÜNNET'İN SÜNNETİ

 






TABERÎ’NİN RİVAYETİ:

 

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd eder, ondan yardım diler, ondan af talep eder, ondan hidayet dilerim. Ona iman eder, onu inkâr etmem. Onu inkâr edene de düşmanlık ederim. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, bir olduğuna, onun ortağının olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna, Muhammed’i hidayet, hak din, nur ve fetret döneminde öğütle gönderdiğine şahitlik ederim.

O ki, Muhammed’i, ilmin az olduğu, insanların sapıklıkta bulunduğu, kıyametin yakın olduğu, ölümün yaklaştığı bir zamanda elçi olarak göndermiştir. Allah’a ve Resûlü’ne itaat eden doğruyu bulmuştur. Onlara isyan eden dalalete gitmiş, doğrudan uzak bir sapıklığa düşmüştür. Size de Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı tavsiye ederim. Müslüman’ın Müslüman’a yapacağı en hayırlı tavsiye onu ahirete teşvik etmesi, Allah’a karşı gelmekten sakınmayı ona emretmesidir.

Allah’ın sizi kendi nefsinden korkuttuğu şekilde siz, ondan korkup sakının. Bundan daha faziletli bir öğüt, bundan daha üstün bir nasihat yoktur. Doğrusu bu, Allah’tan korkup, sakınarak amel eden kimseler için bir sakınma ve takvadır. Arzu ettiğiniz ahiret işleri için de gerçek bir dost ve yardımcıdır.

Kendisiyle Allah arasındaki gizli ve aşikâr işleri düzelten ve bununla sadece Allah rızasını amaçlayan kimseye gelince, bu yaptığı iş onun dünyası için bir nasihat, ölüm sonrası için de bir azık olur. Çünkü o zaman insan dünyada yaptığı güzel amellere muhtaç olur.

Dünyada sâlih amel işlememiş kimselere gelince onlar ahirette kendileri ile kötü amelleri arasına uzak bir mesafe konulmasını isterler. Allah sizi kendi nefsinden sakındırıyor. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O Allah ki onun sözü doğrudur. Allah vaadini yerine getirir. Bu hususta kesinlikle bir hilâf yoktur. Çünkü o; ‘Benim katımda söz değişmez, ben kullara asla zulmetmem!’ [Kâf Sûresi, 29] diye buyuruyor.

Dünyada ve ahrette gizli ve aşikâr her hususta ve her zamanda Allah’tan korkun. Çünkü o buyuruyor ki; Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa Allah, onun kötülüklerini örter. Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanı Allah’ın gazabına, azabına ve öfkesine karşı korur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanın yüzünü aydınlatır. Rabbi hoşnut kılar. Kişinin derecesini de yükseltir. Payınızı alın, Allah’ın hukuku konusunda aşırıya kaçmayın.

Allah size kitabını öğretmiş, yolunu göstermiştir ki doğru sözlü olanlarla yalancılar ortaya çıksın, onları bilsin. Allah size nasıl ihsanda bulunduysa, siz de ihsanda bulunun ve iyilik yapın. Onun düşmanlarına karşı düşmanlık edin. Allah yolunda hakkıyla savaşın. O, sizleri seçti. Sizleri Müslüman olarak adlandırdı ki helak olanlar bir delile bağlı olarak helak olsun, yaşayanlar da bir delile bağlı olarak yaşasın. Güç ve kuvvet Allah’ındır.

Allah’ı çokça zikredin. Ölüm sonrası için çalışın. Allah ile kendisi arasındaki münasebeti düzelten kimsenin, insanlarla kendisi arasındaki ilişkiler kendiliğinden düzelir. Çünkü Allah, insanlara hükmeder. İnsanlar ona hükmedemezler. O, insanlara sahiptir. İnsanlar ona sahip olamazlar.

Allah, her şeyden daha büyüktür. Güç, kuvvet ve büyüklük Allah’a mahsustur.

 

BEYHAKÎ’NİN RİVAYETİ:

(İlk iki hutbe)

‘Ey insanlar! Kendiniz için bir şeyler hazırlayın. Allah’a yemin ederim ki ayrılacaksınız. Sonra sürünüzü çobansız olarak bırakacaksınız. Sonra Rabbiniz tercümansız ve arada bir şey olmaksızın diyecek ki; Resûlüm tebliğ etmedi mi? Size mal vermedim mi, ihsanda bulunmadım mı? Kendinize ne hazırladınız?

Fakat insan sağına soluna bakar, bir şey göremez. Sonra önüne bakar, Cehennem’den başka bir şey göremez. Madem böyle olacak, kendisini ateşten korumaya gücü olan bir hurmanın yarısıyla da olsa bunu yapsın. Bunu bulamayan kimse güzel bir söz söyleyerek bunu yapsın. Çünkü onun sebebiyle iyilikler, on mislinden yedi yüz misline kadar mükâfatlandırılır.

Selam ve Allah’ın rahmetiyle bereketi üzerinize olsun.’

 

(Diğer bir hutbe):

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd ederim. Ondan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah, kime doğru yolu gösterirse onu sapıklıkta bırakacak kimse yoktur. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur. Yalnız o vardır. Onun ortağı da yoktur.

Sözlerin en güzeli yüce Allah’ın kitabıdır. Allah’ın, kalbinde o kelamı güzel gösterdiği ve küfürden sonra İslâm’a getirdiği ve o kelamı, insanların sözlerine tercih eden kişi kurtulmuştur. O, sözün en güzeli ve en anlaşılırıdır.

Allah’ın sevdiğini seviniz. Allah’ı bütün kalbinizle seviniz. Allah’ın kelamından ve zikrinden bıkmayınız. Kalpleriniz ona karşı katı kalmasın. Çünkü Allah, yaratıklarından ve insanlardan seçer. Allah seçtiği amelleri, seçtiği kulları, sözün iyisini ve insanlara kıldığı her haram ile helali zikretmiş, ismini belirtmiştir.

O halde Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ondan hakkıyla sakınıp takvalı olun. Ağızlarınızla söylediğiniz şeylerin iyisi ile Allah’a doğru söz söyleyin. Ve ilâhî bir ruhla birbirinizi sevin.

Allah, ahdinin bozulmasına gazaplanır.

Allah’ın selamı üzerinize olsun.’

 

(http://isamveri.org/pdfdrg/D03262/2013_7/2013_7_KULEKCIC.pdf)

BUNLARI SÖYLEYENE ARTIK SELEFÎ YA DA VEHHABÎ DİYORLAR

 

 










Çalgı Dinlemek ve Çalgı Meclisinde Oturmaktan Hoşlanmak

Bunların her biri ayrı ayrı günahtır. 

Bazı ulema bunları kebairden [büyük günahlardan] saymışlardır. Çalgı dinlemek günahtır. Çalgı meclisinde oturmak fısktır. Fasıklık alâmetidir. [Fısk, aşikâre ve alenî günah işlemektir. Kendi başına çalgı dinlemek salt günahken, böyle bir mecliste oturmak ayrıca fısktır.] 

‘Bunlarla telezzüz [lezzet ve keyif almayı] eğer helal itikad edilirse, küfürdür.’ Bu, hadis-i şerif mealidir.” 

(Mehmed Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, 3. b., İstanbul: Seha Neşriyat, t.y., s. 129.)

 *

Enbiya, Evliya ve Kâbe Hakkı İçin Diye Cenab-ı Hakk'a Dua Etmek: 

Mekruhtur. 

Zira hiçbir mahluk, ister enbiya ister evliya olsun, Allahu Teala üzerinde hiçbir hakkı yoktur ki, onu yâd ederek dua etsin. Amma '[Ya Rabbi] zatın hakkı için' veya 'enbiya, evliya veya Kâbe hürmetine' demek suretiyle dua etmek caizdir....

 *

Taklid

Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] 

Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [inceleme/araştırma] ve istidlale [delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. 

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar ve istidlali terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez....

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 159.)

 *

Mezarların Üzerini Bina Gibi Yaptırmak; Kabri Kireç ve Harçla Yapmak

Caiz değildir, israftır, yazıktır. 

Belki bu paralar hayır ve hasenata, fakir ve fukaraya, ilim cemiyetlerine teberru edilse daha güzel olur. Çünkü o yapılan mezar ve binanın ölüye hiçbir faydası yoktur. Ölmeden kabir yeri almak ve onu hazırlamak da caiz değildir.

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 255.)

 *

Mezar Taşlarına Yazı Yazmak, Mezarların ve Mezar Taşlarının Üzerine Basmak

Caiz değildir. Mezartaşına ancak mevtanın adını yazmak kâfidir.

 Allahu Teala’nın isimlerinden veya Kur’an’dan birşey yazmak veya ‘La ilahe illallah’ veya ‘Hüve’l-bakî’ gibi yazıları yazmak doğru değildir. 

Sonra bir gün bunların ayaklar altında çiğneneceğini unutmamak lazımdır.

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 255-256.)


MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A. SELEFÎ MİYDİ? SÖZLERİNİ OKUYALIM, KARAR VERELİM




Kadınlar derler ki:

“—Biz de camiye gideceğiz, Peygamber’in hadisi var!” derler.

“—Yok!” diyemezsin.

Hac hususunda da var. Onun için kadınlar diyor ki:

“—Bak hac cihadmış, kadınların da cihadıymış, biz de gideriz. Peygamber öyle buyurdu.” diyorlar.

Ama erkeksiz gidemez hadisi var burada. Onu bilmiyor, işine geldiği gibi anlıyor.

Burada da, (İ’zenû li’n-nisâi bi’l-leyli ile’l-mesâcid) “Gece namazlarında müsade edin de, izin verin de kadınlar da camilere gelsinler!” buyruluyor.

Bu vakt-i evveldeydi, ilk gündeydi. Sonra “Namazlarınızı evlerinizde kılın!” dedi. “Benim arkamda kılmaktansa...” Bak Peygamberin devri efendi! Bugün değil, Peygamberin devrinde... Peygamber SAS diyor ki:

Benim arkamda namaz kılmanızdan, sizin mahalle caminizde kılmanız; hatta mahalle caminizde kılmanızdan, evlerinizin en derin odalarında kılmanız daha efdal! Benim camime gelinceye kadar çok mesafe kat edeceksin, o geliş-gidişte birçok günahlara girersin. Onun için bu caiz değil. Mahalle camiinde kıl!

Mahalle camiinde kılmaktansa evinde kılmak daha efdal. Hatta evinin meselâ çeşitli odaları olur ya; iç oda, dış oda... İç odaları daha âlâ. Dış odadan, pencerelerden belki görünür. Bu namazı sen görünmeyecek bir yerde kıl!

Kadınlarımız şimdi bugün erkeklerle beraber vaaz dinliyorlar; kat’iyyen caiz değil. Bunların efendileri varsa, vebal efendilerine de ait.

Camilerde Mevlid okunuyor, erkeklerle beraber gelip dinliyorlar. Camide Mevlid okutmak da caiz değil, dinlemek de caiz değil!.. Cami Allah’a ibadet yeridir, Mevlid yeri değil. Mevlid’i herkes evinde okutur, başka yerde okutur. Nasıl hanımlar salon tutuyorlar da, dünyanın parasını veriyor da, düğün masrafı yapıyor. Sen de tut bir salon, davet et edeceklerini, orada okusun hafız...

“—Camide olsa?..”

Camide yalnız ibadet olur.

“—E Mevlid fena mı?..”

Mevlid de iyi ama, Mevlid insan kelâmı... Süleyman Çelebi yazmış onu, insan kelâmıdır, şiirdir, manzumedir. Camide okunmasına ulemâ izin vermemiş. Ama bugün adet olmuş başka...

Camilerde konuşmak da caiz değil. Sen ile ben;

“—Nasılsın, iyi misin?” desek; o da caiz değil.

Sen beni sokakta sor, caminin içinde ne soruyorsun?.. Burası ibadethâne... Yâni Allah evi diyoruz ya, Allah evi olunca... Reis-i cumhurun evine gitsek, orada böyle laklak yapar mıyız ya? Orada yapamadığımız laklakıyyatı Allah’ın evinde nasıl yapıyoruz?.. Gayri alışmışız da, bize piknik gibi geliyor.

(Mehmed Zâhid KOTKU, RÂMÛZÜ’L-EHÀDÎS DERSLERİ 1, haz. Dr. Metin Erkaya, https://archive.org/details/ramuzulehadis/ramuzulehadis1/ s. 91-2)

*

Biz de bugün bütün servetimizi, adetâ taş devrinin devri gibi binalara sarf etmekten hiç de çekinmiyoruz. Tayyaremiz yok, topumuz yok, tankımız yok, motorumuz yok... Hep bunlar dışarıdan para ile alınacak; bizim paralarımız da demirlerle, çivilerle, göklere kadar çıkan binalara harcanacak.

Zâtın birisi bizim minarelere de kızmış da:

“—Siz göklerdeki meleklere mi ezan okuyacaksınız? Nedir, bu minarelerinizi bu kadar yükseltmişsiniz?” diyerekten büyük bir kitap yazmış. Birçok şeylerimize de çatmış.

Bugün orada hiç olmazsa, “Allahu ekber!” deniyor. Ya bu binalarda neler oluyor?.. Allah kusurlarımızı affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyesine mazhar etsin...

(s. 57-8)

*

Dün bir efendi geldi, Suud’da okumuş. İmtihan kâğıdını söyledi. İmtihan kâğıdındaki sorulardan birisi:

“—Bir adam mezarlıkta mezara karşı namaz kılsa, ne olur?..”

Bu demiş ki:

“—Mezara ibadet etmemek şartıyla, mezara karşı namaz kılınırsa caizdir.” demiş.

Numarasını kırmışlar. Ne demek lâzımmış?..

“—Mezara karşı namaz kılınmaz! İbadet ancak Allah’a olur, ölüye karşı ibadet olunmaz!” demesi gerekiyormuş.

Bu mezara karşı namaz kılmayı, ölüye karşı ibadet tasavvur ediyor. Halbuki ibadet yalnız Allah’adır. O şekilde namaz kılmak mekruh olur.

(s. 74)

*

Şirk günahların en büyüğüdür. Riyâkârâne hareketler de şirkten ibarettir. Gösteriş ile yapılan amellerin hepsi riyâya dahil.

Ameller sırf Allah için yapılır. Allah’tan gayrı, meselâ şimdi Mevlid’de o hafızların okuyuşlarını, seslerini beğendirmek için yaptıklarını bir düşünün... Zaten cami ufacık, bir de sesini salıverince, cami gümbür gümbür öter. Ona cevaz da yok... Haddini tecavüz etme! Öbürü kendimi beğendireceğim diye söylerken, bir sürü günaha girer.

(s. 94-5)

*

Bugün bütün bilgilerin altından mide çıkıyor. Bütün bilgilerin altında evvelâ mide yatıyor. Mide olmasa, hiçbir bilgiye kimse gitmeyecek. Mide nerede daha çok istifade edecek, oraya daha çok rağbet oluyor. Niçin?.. Mide orada daha rahat...

Cenâb-ı Peygamber’in ashabının bundan çok uzak olduğunu biliyoruz. Binâen aleyh, bu uzaklık bizde olmadıkça, kemâle ulaşmak imkânı yok!.. Mideyi atmak lâzım!

Ne gelirse kâfî, iki günde bir, üç günde bir yemek kâfî insana... Günde bir kere gene kâfî... Ekmek kâfî... O bir hurma ile idare oluyormuş da, biz niçin olmayalım canım?.. Bizde de olur ama, biz çok güzel yemekler istiyoruz... Güzel, müreffeh evler istiyoruz... Rahatlıkların en üstününü istiyoruz.

“—Gâvur yaşasın da, biz niçin yaşamayalım?” diyoruz.

Bu bizim içimizde iken, kemâle ulaşmak çok zor!

Onun için, iki şey bu ümmetin belâsıdır: Birisi sarı altın, birisi de kadın... Kadınla sarı altına medyun olan insanlarda kemâl olmaz. Bu iki felâket onlar için kâfîdir.

(s. 58-9)

*

Allah cümlemizi affetsin… Bu iki felâketten bizleri de muhafaza buyursun...

Onun için, iyi ahlâk sahibi olmak mecburiyetindeyiz. Müslüman mısın?.. Mutlaka iyi ahlâk sahibi olacaksın!.. Kötü ahlâkların hepsini terk edeceksin!..

Kötü ahlâklar günahlardan ibaret. Sayısı bugün yedi yüzü bulan çeşitli günahlar var. Bu günahlardan kurtulmadıkça, insanın insan olması mümkün değildir. Bugün hatipler çok güzel konuştular: En güzel insan Allah’ın istediği insandır. O insan ki, kötülükleri bırakmış, iyilikleri elde etmiştir.

O kötülük bırakılmadıkça, zevkin peşinde, şehvetin peşinde, şeytanın peşinde...

“—E müslümanım!”

Ezan okunur, camiye gelmez. Vaaz olunur, gelmez. Radyosunun başından ayrılmaz, televizyonunun başından ayrılmaz. Sahillerdeki deniz alemlerinden ayrılmaz. Bütün sefâ yollarına gider... Müslümanlığı da kimseye vermez.

Halbuki bu isyan yerlerine gitmek, o kadar tehlikelidir ki... Gözün beş tane günahı var. Bu beş günahtan birisi, kötülükleri görmek... Kötülükleri görmek kâfî geliyor insan için... Çünkü insanın insanlığı, ancak gönlünün kemâle erişmesiyledir. Gönül ne kadar Allah’ıyla meşgul ise, Allah’ına ne kadar bağlıysa; o gönülde o kadar nur vardır.

Binâen aleyh, ma’sıyet yerlerine gidildiği vakitte, o gözler vasıtasıyla gönle zehirler akar. Sen diyeceksin ki:

“—Televizyonda ne zarar var?.. Bugün işte ilmin kemâlini gösteren bir şey bu. Onunla bütün dünyanın her şeyini görüyoruz.”

İyiliklerini gördüğün vakitte çok iyi ama, kötülüklerini gördüğün vakitte, gönle akan zehirler senin gönlünü öldürür. Gönül öldükten sonra vücudunun hiç kıymeti yok! Vücud yaşamış, yaşamamış; hiç kıymeti yok!.. İş gönüldedir.

Onun için, o gönlü muhafaza edecek olan gözün kötülere bakmaması lâzım, günahlara bakmaması lâzım!.. O dilin de kötü sözleri söylememesi lâzım!.. Bu kulakların da kötü şeyleri dinlememesi lâzım!.. Ancak ondan sonra mekârim-i ahlâk olan güzel ahlâklar insanda tebârüz eder.

(s. 37-8)

*

Fâcir de, hem haktan meyil var, hem de isyan yollarına gidiş var. Günah yolları yâni... Günah yollarının en çoğu bugün, işte çıplaklık alemini seyretmek... (s. 47-8)

*

Bir şey olmak için kılınmaz namaz... Bir fayda temin etmek için kılınmaz namaz... Bir feyze erişeyim, bir velî olayım diye kılınmaz namaz... Allah’ın emridir diye kılacağız.

O verirse, velî olursun; vermezse, ne yapalım?.. Ama emrini tutmak borcumuz. Onun için namazı kılacağız.

(s. 67-8)

*

Nikâh diyoruz, evleniyoruz. Evlenirken iki kimsenin de dindar olması lâzım! İkisinin de bir dinin sahibi olması lâzım! Dinsiz olduktan sonra nikâh sahih olmaz. Kim kıyarsa kıysın... Nikâh kıyılmakla sahih olmaz, ancak din ile sahih olur.

(s. 78)

*

(Ve lâ takrabü’z-zinâ) “Zinaya yakın da olmayın!” (İsrâ, 17/32) diyor.

Nasıl? Karşı karşıya geldin miydi, zinaya yakın olmaktır. Ateşle barut yaklaşınca yanar mı, yanmaz mı?.. Benzinle ateş yan yana gelince yanmadan durur mu?.. Durmaz. Binâen aleyh, kadınla erkeğin yanyana gelmesi tehlikedir. Cenâb-ı Hak diyor bunu: (Ve lâ takrabu’z-zinâ) “Zinaya da yakın olmayın!”

Sonra Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’e:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ )النور: ٣٠ )

(Kul li’l-mü’minîne yeğuddù min ebsârihim ve yahfezû furûcehüm) “Ey Rasûlüm mü’minlere söyle gözlerini kapatsınlar, namuslarını muhafaza etsinler, nâ-mahreme bakmasınlar.” (Nur, 24/30) buyuruyor.

Bakınca; Allah-u Teàlâ hilkat itibariyle, yaradılış itibariyle erkekle kadını birbirine alâkalı yaratmış. Erkeğin kadına karşı bir ihtiyacı var, kadının da erkeğe karşı bir ihtiyacı var. İkisi karşı karşıya gelince sinirler oynar, damarlar oynar, huylar oynar, bozulur da bozulur her şey... İşte o zaman, o gönül perdelenir.

“—Ne olacak?” diyeceksin ama, gönül aynası siyahlana, siyahlana ayna göstermez olur. Ayna göstermez olunca bu gözler vasıtasıyla, bakmalar dolayısıyla, zehirler gönle iniyor.

“—Bir şey yok, ne olacak? Bir şey yapmayız birbirimize. Biz iyiyiyiz, biz kardeş gibiyiz. Kurtla koyunun geçindiği bir devir...”

Fakat gözler vasıtasıyla zehirler gönüle iner. O gönül perdesi kapanır. En büyük felâket odur. Ruhumuz olur hapis…

(s. 101)

*

... Nasıl ölüm?.. Ruhen ölüm... Ruhen ölüm ceseden ölümden beterdir. Çünkü insanın insanlığı cisminde değil, ruhu iledir. Ruhu olmadıktan sonra hayvan mertebesinde. Ancak o insanlık ruhuyla insan olur. O ruh gitti miydi, hayvandan farkı olmaz. Yemek, içmek, o da her hayvanın vazifesi...

(s. 102)

*

Hikmetin başı Allah korkusudur. Bu Allah korkusu gönle yerleşmeden, sen dünyaya da hakim olsan ne olacak? (...) Dünyaya hakim olmak hüner değil. Hüner Allah’tan korkmaktadır.

... Allah korkusu kimde olur?.. Allah korkusu, okumanın neticesinde elde edilir. Okumak Allah korkusunu celbeder. Ama dînî bilgileri okumak... Dînî okumalar Allah korkusunu celbeder. Kur’an’ı oku, Peygamber SAS’in sözlerini oku... Bak, Allah korkusu nasıl yerleşir içine. Bu, Allah korkusu yerleşmemişse içinde, çok fena bir şey...

(s. 106)


MEHMED ZAHİD KOTKU OLMAK

 










Yeni Şafak gazetesinin bazen İslamcı, bazen Kemalist olan yazarı İsmail Kılıçarslan, Halil Konakçı adlı bir imama kendince ayar vermeye çalışırken lafı Mehmed Zahid Kotku rh. a.'e getirmiş.

Şöyle diyor:

Açık konuşacağım: Sözgelimi Mehmet Zahit Kotku merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir. Hacı Veyiszade merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir.

Hacı Veyiszade yahut Mehmet Zahit Kotku Allah’ın dininin emir ve yasaklarında bir gevşeklik gösteren adamlar mıydı? Hayır ve asla. Halil Konakçı’dan daha mı azdı ilimleri ve kitleleri? Hayır ve asla.

Sen Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ne kadar tanıyorsun?

Kaç kitabını okudun?


*

2018 yılında, Nazım Kıbrısî'nin müridi Mehmet Şevket Eygi'nin "rüyalı" bir yazısına cevap verirken şunları yazmıştım:

Mehmed Şevket Eygi, son yazısında bir rüyasından bahsediyor. (...)

Şöyle diyor: 

[Yazma konusunda] Beni teşvik eden iki husus var: ... İkincisi: Sadece bu fakiri bağlayan bir rüyadır. Bundan beş sene kadar önce rüyamda, yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zatı gördüm, elini öptüm, bendenizi üç kelimelik bir cümle ile taltif buyurdular. Bu iki hadise bana şevk verdi.

(...)  Gelelim “yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zat“a..

Bunun da ismi yok..

Acaba, Kıbrıslı soytarı Nazım olabilir mi?

Malum, bu Mehmet Şevket’in “mürşid”i Kıbrıslı Nazım’dır. ...

Üç yıl önceydi.

Rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. (ki Turgut Özal ve Erbakan gibi isimlerin şeyhidir), içinde bulunduğu bir topluluğa beni “Bu, sufîdir” diye takdim etmiş, sonra da, tasrih etmeksizin ve müşahhas bir şekilde dile getirmeksizin bir hatama/günahıma işaret ederek beni ikaz etmişti. Rüyamda, kast ettiği günahımı bilmekteydim.

Mehmed Zahid Efendi’yi rüyamda ilk kez 1991 yılında, İslâm Dergisi‘nin Kasım sayısı için, vefatının yıldönümü münasebetiyle “Hocaefendi rh. a.’i Anarken” başlıklı yazıyı kaleme aldığım sırada görmüştüm. Havada uçarak onun bulunduğu yere gidiyor ve bir cemaatle birlikte ardında namaz kılıyordum. Ondan beş altı ay kadar önce de Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi ile ilgili bir yazı kaleme almıştım ve onu da o sırada rüyamda görmüştüm. Rüyadaki dikkate değer ayrıntılar, yanımda bir mushafın bulunuyor olması ve ortamın olağanüstü nurlu/aydınlık/ışıklı olmasıydı. Mevlana Celaleddin-i Rumî‘yi de rüyamda gördüm. Fakat şu bilinen resimdeki gibi değil, Eflakî’nin tasvir ettiği şekilde gerçek suretinde.. Bana ilimle ilgili birşey söylemişti, fakat günlük tutmak ve bu tür rüyalarımı kaydetmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için, ne söylediğini unutmuş durumdayım.

Senin birini kendi yarım aklınla mürşid-i kâmil ilan etmen, sonra da ismini vermeden onu referans göstermen bir anlam taşımaz.

Bundan altı yıl önce Fethullah‘ın “evliya”lığına Erdoğan‘ın bile itirazı yoktu.

The Cemaat‘ten birisinin Fethullah’ı rüyasında görmüş olması, ne ifade ederdi?

Dinî hizmetlerde ve meselelerde rüyaların kendi başına bir önemi yoktur.

Esas olan, edille-i şer’iyyedir, Şeriat‘in delilleridir.

Falanca “yaşayan âlim zat”ın senin hakkındaki yersiz, lüzumsuz, hatalı hüsnüzannı seni aklamaya yetmez.

Kendi kafandan mürşid-i kâmil ilan ettiğin bir İngiliz ajanını rüyanda görmüş olman da değer taşımaz.

Değil Nazım‘ı, Mehmed Zahid Efendi gibi bir zatı bile rüyanda görmüş olsan, yine önemi yoktur.

Çünkü, devlet-düzen ayrımı konusunda Şeriat‘e aykırı bir düşünceyi, ucu putperestliğe varan Faşizm ideolojisini savunuyorsun.

Allahu Teala insanı, rüyalarıyla da imtihan edebilir.

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda ne kendi rüyalarının, ne de başkasının rüyalarının herhangi bir değeri yoktur.

Senin için mazeret teşkil etmezler.

Hayatü’s-Sahabe‘de nakledildiğine göre, Hz. Aişe validemiz Hz. Osman’ın kanını dava ederek Hz. Ali’ye karşı harekete geçtiğinde, Ammar bin Yasir r. a., “Ben de biliyorum ki Aişe, Resulullah’ın Cennet’teki zevcesidir, fakat Allahu Teala, bakalım hakkı mı öne alacağız, yoksa Aişe’ye itaati mi diye bizi onunla imtihan ediyor” anlamında konuşmuştu. (Hz. Osman’ın katillerinin kısası için izlenecek prosedür konusunda iki tarafın ictihadı farklıydı, fakat Hz. Ali’nin emirlik hakkı vardı, onun ictihadına tabi olunması gerekiyordu.)

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda insan kendi rüyasını da, başkalarının rüyalarını da dikkate almamak, önemsiz görmek durumundadır.

Değil şeyhleri, (farz-ı muhal) Peygamber Efendimiz s.a.s.’i bile rüyanda görsen (Ki O'nun rüyanda Şeriat'e aykırı birşey söylemesi imkânsızdır, fakat öyle olduğunu farzedelim), durum değişmez. Ve değil Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyanda görmen, O’nu gerçek hayatta görsen ve O’nun tarafından Cennet’le müjdelensen (rüyada değil, gerçek hayatta), bu yine de, senin sonraki hayatında hiç hata yapmayacağın, günaha düşmeyeceğin anlamına gelmez. Hataya düşebilir, günah işleyebilirsin, ve Allahu Teala sana tevbe nasip edip günahını affedebilir, Cennet’e öyle koyabilir.

Mesela Zübeyr bin Avvam r. a., Resulullah s.a.s. tarafından Cennet’le müjdelenmişti. Ve Hz. Ali r. a. ile bir savaş ortamında karşı karşıya geldiklerinde Hz. Ali ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmıştı:

“Zübeyr, Allah aşkına sana söylüyorum, hatırlıyor musun biz falan yerdeydik, Resulullah geçiyordu, sana hitaben, ‘Zübeyr, Ali’yi seviyor musun?’ dedi. Sen de, ‘Sevmez miyim, dayımın oğlu, (büyük) amcamın oğlu ve dinimden’ dedin. O tekrar, ‘Dikkat et, gün gelecek, haksız olduğun halde onunla savaşacaksın’ buyurduydu.” Zübeyr hemen, “Elbette, tabiî. Resulullah söyledikten sonra onu unutmuştum. Ama işte şimdi (sen söyleyince) hatırladım. Vallahi ben seninle savaşmam artık” dedi ve Zübeyr, safları yara yara geri dönüp gitti. (Said Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Siyre, İstanbul: Millî Gazete, s. 542.) * 

*

Kılıçarslan söz konusu yazısında şöyle diyor:

Şimdi soru şu: Halil Hoca çok açık giyinen kadınlara “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” dediğinde çok açık giyinen kadınlar üzerindeki etkisi “hoca çok haklı” cümlesi mi oldu yoksa “yahu bu ne ayıp bir benzetme” cümlesi mi oldu? Dahası, Halil Hoca bu kadınların abilerine, babalarına, kocalarına “namus” üzerinden çeşitli imalarda bulunduğunda o abiler, o babalar, o kocalar ne hissetti?

İmamın sözleri arasında namus diye bir kelime geçmiyor. Kılıçarslan'ın abartması.

Kıskanmadan söz ediyor. Laflarında bir ima aranacaksa, "Demek ki bunlar kıskanmıyorlar"dan ibaret.

İma ettiği şey bu.. 

Bu da yanlış olabilir.. Belki kıskanıyorlardır da söz dinletemiyorlardır. 

Fakat Yeni Şafak yazarının işi "çeşitli imalar"a getirip bağlaması, lafı namus kavramına taşıması, son derece çirkin.

Çünkü imamın “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” şeklindeki tespitinde bir yanlışlık yok.

Bu kadarı da söylenmeyecekse emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme) nasıl yapılacak?

*

Mezkur imamın varlığından, Kılıçarslan'ın konu edindiği sözlerini aktaran odatv sayesinde haberdar olmuştum.

Odatv'nin haberinde şu ifadeler yer alıyor:

Çeşitli aralıklarla Cumhuriyet’i ve laikliği açıkça hedef aldığı konuşmalar yapan, Ankara Melike Hatun Camii İmamı olarak bilinen Halil Konakçı, bu kez kadın-erkek eşitliğine karşı provokatif ifadeler kullandı.

İmam Halil Konakçı daha önce de Bursa’da Mihraplı Camisi’nde verdiği vaazda Sezen Aksu’yu hedef alıp hilafet çağrısı yapmıştı. Konakçı, “O sahip olsaydı başımızda, o makam hala başımızda olsaydı ne başörtüsüne ne çarşafa ne sarığa ne minareye ne ezana kimse konuşamazdı. Biz o makamı geri istiyoruz arkadaş. İslâm adına istiyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

İmdi, bu odatv her yerde gözü kulağı olan, herkesi takip edip fişleyen bir istihbarat örgütü (gizli servis) olmadığına göre, nasıl oluyor da böylesi konuşmalardan anında haberdar oluyor?

Böyle bir imamı gidip camide dinleme zahmetine katlanan cami cemaatinden sıradan bir vatandaş, rahatsız olsa bile tutup bu sözleri odatv'ye taşımaz.

Hele de imamın konuşmalarını dinleyip geçme yerine kaydedecek kadar fanatik bir takipçiyse..

*

Tezgâh böyle işliyor.

Önce "dövülecek" kişi ile ilgili kayıtlar odatv gibi mecralara ulaştırılıyor.

Olay köpürtülüyor.

Gerekiyorsa devreye siyasetçiler de konuluyor.

Ardından, dövülecek kişi ile aynı mahalledeki "bağlantılar" devreye konuluyor.

Suret-i haktan gelerek, kısmen savunuyormuş gibi görünerek bir de bunlar dayak atıyorlar.

"Tamam onlar haksız da, kardeşim sen de biraz ölçülü ol, böyle de olmaz ki" diye konuşturuluyor.

*

Gelelim geçen yüzyılın müstesna şahsiyetlerinden Mehmed Zahid Kotku rh. a. hazretlerine..

Şu satırlar, onun bir kitabında yer alıyor:

Bir hatıra

Yahya Efendi Dergâhı'ndan gelen bir zat şöyle bir hikaye nakletti:

Müslümanların başına gelen bu çirkin hareketlerin her zaman tekerrür etmekte olduğu malumdur. Bu sene (1979) hacca gidecek müslümanlardan, güya himaye ediyorlarmış gibi görünerek, onlardan sıhhat raporu isterler. Bir zat doktora müracaat etmiş, o da muayenehanesinde gözlerinin gördüğünü, kulaklarının işitttiğini ve ayaklarının sağlam olduğunu belirterek "sağlam" diye rapor vermiş. O zat da doktor beye demiş ki: "Müsaade ederseniz benim de size bir sorum var." Doktor bey de "Buyurun" demiş. "Efendim, siz bu camiyi görüyor musunuz? Müezzin efendinin ezanını duyuyor ve camiye gidebiliyor musunuz?" demiş. Tabiî cevaplar menfî olduğundan "Kusura bakmayın ama sizin gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, ayaklarınız da herhalde topal olacak ki, asıl tedavi size lazım" demiş. (Nefsin Terbiyesi, İstanbul: Seha Neşriyat, 1994, s. 51-2.)

 Bunu beğenmediyse şu ifadeleri okusun:

"Çocuklar, Allah'tan şeker isteyin, bakalım verecek mi?" (...)

Diğer birisi de, "Çocuklar! Allah'ın (haşa) resmini çiziniz!" diye emreder. (...)

İnsan öyle zannediyor ki, bunlar muhakkak delidir. Zira bir parça aklı olan, böyle cinayeti irtikab edemez. (...)

Mantığınız bu kadar basit birşeyi halledemiyorsa, insan diye gezmeye de hakkınız olmasa gerektir. Bu yaramaz insanlar bunları bilmez değildirler. Fakat ne yazık ki, beş on kuruş için ya satılmıştır veya tam kâfirdirler.

İnançsız insanlar, beşeriyet için mutlaka pek büyük bir beladır. ... Bu kâfirlere itaat edip boyun büken zavallılara da ne demek lazım olduğunu artık sen söyle.. (s. 24-5)

*

Kılıçarslan adlı cesur cahilin yazısının ilk cümleleri şöyle:

Âyet-i kerime şöyle: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

Dikkat isterim. Peygamber’e (s.a.v) bir uyarı olarak gelen bu âyet, Müslümanların toplumsal olarak zayıf oldukları Mekke döneminde değil, başat unsur oldukları Medine döneminde nazil olmuş. Yani şu: Müslümanların toplumsal üstünlüğü elde ettikleri bir atmosferde bile âdetullah ve sünnetullah hikmeti, güzel öğüdü önceliyor ve mücadelenin “en güzel şekilde” yapılmasını şart koşuyor.

Bunun yazan şahıs, Fethullahçılar söz konusu olduğunda en çirkin lafları makinalı tüfek gibi peşpeşe sıralayan adam..

Benzerleri gibi, geçmişte Fethullah'a ve adamlarına "yağ" çekmiş biri..

Mesela Twitter'daki bir paylaşımı şöyle:

FETÖ denen pislik yapıyı bundan daha iyi anlatan hiçbir şey yok neredeyse. Vatansız, kimliksiz, renksiz bir nesebi gayri sahihler sürüsü...

Yazılarında da onları ifade için sıkça PİÇ tabirini kullanıyor.

Peki o nesebi gayri sahih ilan edilen, piç diye yaftalanan insanların birer anası babası, kardeşleri, çocukları, yeğenleri, teyzeleri, halaları, amcaları, dayıları yok mu?

Böylesi laflar karşısında onlar ne hissediyorlardır?

Aynı konumda olsanız siz ne hissedersiniz?

Böyle konuşan adam, sıra Kemalistler'in yararı için din istismarı yapmaya gelince de âyet-i kerîmeyi gözümüze dayıyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

*

Bari bu şahsın yazısının başlığını da verelim: 

"Halil Konakçı kasap mı?"

Çünkü imam, “Kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık" demiş.

Uyanık ya, sözde soru sormuş oluyor, imama "kasap" dememiş oluyor.

İmdi, sözü edilen açık saçık kadınların günah işlediği kesin.. 

Hepsinin değilse de önemli bir bölümünün "ziynetlerini teşhir" için böyle yaptıkları malum..

Buna karşılık, bu cesur cahilin nesebi gayri sahih diye nitelendirdiği, piç diye vasıflandırdığı insanlar için bunu söylemek açıkça iftira.. 

Münafıklara özgü yalancılığın en çirkini..

*

İmam bir günahı zemmederken "et" benzetmesi yaptı diye ona kasaplık mesleğini reva görüyorsan, yüzbinlerce insanı piç ilan etmenden hareketle sana nasıl bir mesleği yakıştırmalıyız?

(Sağ gösterip sol vurmak derinlerin vazgeçilmez taktiklerinden biridir. Umarım Halil Konakçı da “oyunu sonradan ortaya çıkacak Karaman koyunları”ndan değildir.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."