TRT TEŞKİLAT DİZİSİYLE MİLLETİ MİT'E DAİR BİLGİLENDİRMEYE BAŞLAMIŞKEN OLDU OLACAK 28 ŞUBAT'TAKİ ŞEREFLİ HİZMETLERİNE DAİR DE BİR BELGESEL HAZIRLASIN (ESAD EFENDİ'Yİ VEFATINDAN ÇEYREK YÜZYIL SONRA HATIRLARKEN...)

 





























28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE ESAD COŞAN HOCA’NIN ÖLÜMÜ

 

Yukarıdaki başlıkta yer alan “28 Şubat’ta MİT’in rolü” ifadesi bana ait değil. Nazlı Ilıcak’ın Sabah’ta yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli yazısının başlığında o ifade yer alıyordu.

Ilıcak, söz konusu yazısında şunu diyor:

Brifinglere katılan yüksek yargı mensupları ya da ajitasyon yaratmak amacıyla manşet atan gazeteler, askerin müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi.

Bu cümlenin anlaşılması için bazı hatırlatmalarda bulunmak gerekiyor.

Erbakan hükümetine yönelik 28 Şubat postmodern darbesi öncesinde darbeci askerler Batı Çalışma Grubu adı altında yasadışı bir gizli örgüt kurmuş bulunuyorlardı.

Bu örgütün estirdiği rüzgârın önünde kurumuş ot gibi sallanmaya başlayan Türk Genelkurmayı, sözde irticaya karşı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek için kamu kurum ve kuruluşlarını brifing adı altında askerî eğitime tabi tutmaya başlamıştı.

Bu çerçevede yüksek yargı mensupları da darbecilerden talimat alıyor, irticanın gözünün yaşına bakılmaması gerektiğini öğreniyorlardı.

Arkadan güdümlü gazeteler de irtica karşıtı dalgayı köpürtür, yargı mensuplarını gaza getirirken (başta Erbakan hükümeti olmak üzere) irtica diye adlandırılan kesimlere de korku pompalıyorlardı.

Ama hepsinin arkasında (sonradan 28 Şubat davasını izlemiş olan Müyesser Yıldız’ın belirttiği gibi) satılmış vatan haini MİT’çiler vardı.

Satılmış ve vatan hainiydiler, çünkü arkalarında ABD ve İsrail ile onların gizli servisleri CIA ve MOSSAD servi gibi sıralanmış bulunuyorlardı. Onların piyonu durumundaydılar.

*

Ilıcak’ın sözlerini tekrar okuyalım:

Brifinglere katılan yüksek yargı mensupları ya da ajitasyon yaratmak amacıyla manşet atan gazeteler, askerin müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi.

Gerçekten de, sıyırıverdi. Hem de tereyağından kıl çeker gibi.

Halbuki, MİT’in (maaşı kadar vatansever) sözde ülkesine ve milletine bağlı, özde ise satılmış bazı çalışanları o süreçte hiç de boş durmamışlardı.

Bunları Ilıcak şöyle sıralıyor:

“Önce, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, irtica tehdidi konusunda bilgilendirildi. Eylül 1996’da bu brifingi Demirel’e MİT verdi.”

Buraya dikkat!.. Henüz Eylül 1996’dayız.

28 Şubat 1997 tarihine altı ay var. Altı koca ay..

1990’lı yıllarda Aczmendilik diye gecekondu tipi bir prefabrik tarikat kurmayı başaran işçi emeklisi Müslüm Gündüz, Aralık 1996’nın sonunda Fadime ile (samanlık işlevi gören bir yerde) basılmak için henüz harekete geçmemiş.

Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenmemiş.. (Bu geceyi düzenleyenler Gezi Parkı eylemcilerinin yanında ağzı süt kokan çocuklar gibi kalıyordu ama olsun. Düşünün, resmî makamlardan izin alarak gece düzenliyorlar. Vay irticacılar vay!)

Henüz, bu muhallebi çocuğu gecesi yüzünden tanklar Sincan sokaklarında yürümemiş..

Eylül 1996’nın, “fırtına öncesi sessizlik” yaşanan günlerindeyiz.

Ancak, MİT uyumuyor. Askerler uyusa bile, MİT’çiler uyanık. Askerleri de uyandıracak şekilde acayip teyakkuz halindeler.. Çünkü iplerini ellerinde tutan CIA ve MOSSAD uyanık..  

Ve, sonradan cılkı çıkacak brifingler serisini darbecilerden daha önce akıl ediyor, muhteşem Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e brifing veriyorlar.

*

MİT, bunu yapmakla da kalmamış..

Ilıcak’ın yazısından aktaralım:

“1 Şubat 1997’de, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Erbakan ile görüştü. Erbakan’ın konuşmalarını doğrudan Çankaya’ya rapor halinde gönderdi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Erbakan’ın ifadelerini değerlendiren bir not kaleme aldı ve Refah Partisi’nin kapatılabileceği hususuna dikkat çekti.”

Görüldüğü gibi, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın görüşmeleri, adeta bir sihirli değnek işlevi görüyor.

Geleceği okumak, öngörmek gibi sıradışı bir yeteneği var. (Zatıalileri, kendisinden önce Bubi Rubinstein gibi oldukça “çağdaş” ve “millî” bir isme sahip bulunan bir şahısla evlilik yapmış olan Filiz Akın’la evliydi.)

MİT Müsteşarı, ülkenin Başbakanı hakkında Cumhurbaşkanı’na rapor sunuyor, ardından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, MİT’ten aldığı ilhamla, sanki Anayasa Mahkemesi’ymiş gibi, Refah Partisi’nin kapatılabileceğini “öngörüyor”.

Askerler, tank yürütüyor, gürültü patırtı çıkarıyor, MİT ise sessiz ve derinden, ama ayağını yere sağlam basarak gidiyor.

Refah Partisi’nin kapatılacağını, çok önceden, hiç kimsenin aklından bile geçirmediği bir sırada, Cumhurbaşkanlığı’nın anlamasını sağlıyorlar.

Muazzam bir uzak görüşlülük, muhteşem bir öngörü yeteneği, müthiş ve derin bir “hukuk” bilgisi..

Refah Partisi’nin kapanacağını biliyorlar, bildiriyorlar.

Mesele o zamanki hükümetin düşmesi değil arkadaş, sen daha anlamadın mı, Refah Partisi’nin bizzat kendisi buharlaşıyor. Geride hükümet mi kalır!..

*

Peki MİT, meseleyi bu kadarla bırakmış mıydı?

Ne gezer!. Ilıcak’ı dinleyelim:

“21 Şubat’ta MİT, Demirel’e yeni bir brifing verdi. Bütün bu brifingler, Milli Görüş’ü ve Refah Partisi’ni hedef alıyordu.”

MİT çalışmış abi, boş durmamış..

Taa Eylül 1996’da bir brifingle başladığı memleketi (İsrail hesabına irticadan) kurtarma faaliyetine Şubat 1997’de olağanüstü hız vermiş.

Şubat’ın hemen başında Demirel’e Başbakan Erbakan’ın konuşmalarıyla ilgili bir “rapor” sunmuşlar, Refah Partisi’nin kapatılmasının gerekebileceğini anlamasını sağlamışlar.

“Durmak yok, yola devam” demişler, 21 Şubat’ta bir brifing daha vermişler.

*

Bitmiş mi?

Ne gezer! Ilıcak’a tekrar kulak verelim:

“Nihayet, MİT, ‘İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler’ isimli 25 Şubat 1997 tarihli bir rapor yazdı. Raporu, 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’na sunmak üzere hazırlamıştı.”

Yaa, işte böyle..

MİT, gizli ajanları ve elemanları vasıtasıyla sadece ülkemizdeki sürü sepet grubun, cemaatin, sivil hareketin vesaire rotasını çizmiyor, çizmeye çalışmıyor, aynı zamanda resmî düzeyde de, askerlerin “akıllanması”nı sağlıyordu.

MİT, işi kökünden halletmeye çalışıyor, taa altı ay öncesinden Cumhurbaşkanı ile ağını örmeye başlıyordu.

Cumhurbaşkanlığı’nın Refah Partisi’nin kapatılabileceğini anlamasını sağlayan MİT, aynı şeyi Anayasa Mahkemesi’nin de anlamasını sağlayabilir miydi?..

Anayasa’mıza göre, yargı bağımsızdır. Dolayısıyla, “yasalar çerçevesinde”, MİT’in böyle bir yetkisinin ve etkisinin olamayacağını kabul etmek durumundayız.

Ancak, yargının gelecekte ne yapacağını öngörmek, tahmin etmek, herkeste rastlanmayan bir “hukuk” bilgisiyle uzak görüşlülük sergilemek, “yasalar çerçevesinde” serbest.

Maşaallah MİT’te, ya da MİT’çilerde, ya da en azından etkili ve yetkili bir kısmında, böylesi özel kabiliyetler hiç de eksik değil.

*

Peki MİT, 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı için hazırladığı raporda hangi tavsiyelerde bulunmuş?

Ilıcak’ın yazısında bunun da cevabı var.

Okuyalım:

Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek, milletvekilleri, belediye ya da il başkanlarının eylemlerinde, ülkenin bütünlüğüne ya da laik cumhuriyete aykırı bir durum varsa, partiler kapatılmalı.”

Daha anlaşılır Türkçe’yle ifade etmek gerekirse, şunu demek istiyorlar:

“Bizim laik kabul etmediğimiz insanların sadece seçme hakkı olsun, seçilme hakkı bulunmasın. ‘Demokrasi ne büyük nimet, istediğinizi seçebiliyorsunuz’ diyebilsinler, fakat, ‘Demokrasi bir nimet, özgürce seçilebiliyorsunuz’ diyemesinler. Onlar daima seçen, biz de her daim seçilen olalım. Rol paylaşımı düzgün yapılsın.”

*

MİT’in bir başka tavsiyesi ise şu olmuş:

“İrticai faaliyetlerinden dolayı YAŞ kararıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar, kamu kurum ve kuruluşlarıyla, mahalli idarelerde çalıştırılmamalı.”

Anlaşılır Türkçe’yle:

“Bunlar pazarda çığırtkanlık yapıp limon satmayı beceremez. Böylesi kurumlara da giremezlerse sürünür, açlıktan ölürler. Bunları ordudan kovmak yetmez, peşlerini bırakmayıp ölümden beter bir sefalete mahkum edelim.”

MİT’in tavsiyeleri bunlarla da sınırlı değil.

“Din” konusunda da halkımızı bilgilendirmeyi kafasına koymuş. Ilıcak’ın aktardığına göre, MGK’dan şunu istemişler:

Hizbullah ve benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeli.”

Evet, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeliymiş.

*

11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler saldırısını, “İslamî terör” kavramını “dünya halkının kafasına” yerleştirmek için CIA ile MOSSAD’ın birlikte tertiplediği söylenir.

Görüldüğü kadarıyla, ülkemizin yüzakı MİT, bu konuda uluslararası çapta bir performans sergilemiş, CIA ve MOSSAD’a fark atmış.

11 Eylül'den dört yıl, hatta dört buçuk yıl öncesinden, “din (İslam) terörü” imajını halkın kafasına yerleştirmek için medyayı kullanmayı kararlaştırmışlar.

Bunu, 28 Şubat’ta, Milli Güvenlik Kurulu’na önermişler.

Yani, onlara göre, “din tetörürü imajını halkın kafasına yerleştirmek”, “milli güvenlik” bakımından önemliymiş..

İlginç bir “milli”lik, acayip bir “güvenlik”.. (Millî değil de milli diye yazmaları galiba nedensiz değil.).

Burada, Hizbullah’ın “perde arkası”na hiç girmeyelim.

“Acaba MİT, halkın kafasına din terörü imajının yerleştirilmesi için Hizbullah gibi terör örgütlerinin mevcut olmasını ‘milli güvenlik’ açısından faydalı mı buluyordu?” sorusunu da hiç sormayalım.

MİT’in adamları, medyaya “din terörü” imajı üretme işinde yardımcı olmak için “saha”daki “dinci” görünümlü ajan ve elemanlarına “terör” üretme görevi verirler mi, vermezler mi? Bu sorunun cevabını da mesleği istihbaratçılık olanlara bırakalım. 

*

Şu işe bakın!

Hizbullah operasyonları taa 2000 yılının Ocak ve Şubat aylarında yapılmış, bu örgüt ülkede o tarihe kadar sellemehüsselam at oynatmaya devam etmişti.

MİT ise, anlaşıldığı kadarıyla, 1996’da ve 1997’de, Hizbullah’ı değil, ülkenin anayasal hükümetini yıkmak için faaliyet gösteriyordu.

Görünüşe göre, Hizbullah’ın lideri Hüseyin Velioğlu’nun değil, Başbakan Erbakan’ın peşindeydiler.

Hizbullah’ın çökertilmesi değil, Refah Partisi’nin kapatılması için brifing üstüne brifing veriyor, rapor üstüne rapor yazıyorlardı.

Ve bu MİT, yıllar sonra, Ergenekon hakkında doğru dürüst birşey bilmediği yönünde rapor da verecekti.

İşte böyle muazzam bir “milli” teşkilattı MİT..

Din terörü imajını halkın kafasına yerleştirmek için Hizbullah gibi örgütlerin faaliyetlerine umut bağlıyordu..

*

MİT’in, 28 Şubat MGK’sına bir başka tavsiyesi de şuydu: “İmam Hatip Okullarının açılmasına müsaade edilmemeli.

Emriniz olur!..

Nazlı Ilıcak, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“MİT raporunda daha birçok tavsiye mevcuttu. Zaten bu rapor 28 Şubat toplantısının temelini teşkil ediyordu. Nitekim, MİT’in istediği gibi birçok tedbir de alındı.”

Ve Ilıcak, yazısını şu can alıcı soru ile bağlıyor: “O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?

Evet, bu soru önemli.

Ilıcak’ın yazdıklarından (Ki, “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında konuyu daha geniş anlatıyor) şu anlaşılıyor:

MİT’çilerin 28 Şubat’taki rolü, askerinkinden daha derin ve köklü..

*

Şimdi gelelim 28 Şubat’ın bir başka boyutuna..

Bugün biliyoruz ki, 28 Şubat, bir Amerikan projesiydi.

MİT’in görevi ise, gerçekte, dış güçlerin arzuları doğrultusunda ülkenin anayasal hükümetini devirmeye çalışmak değil, bu tür oyunları bozmaktır, bozmak olmalıdır. 

“Yasalar çerçevesinde” durum budur.

Gel gör ki, kazın ayağı, baktığınız yere göre farklı görünüyor.

Yeni Şafak yazarı Cem Küçük’ün 27 Haziran 2013 tarihli yazısında yer alan şu satırlar, herhalde MİT-CIA ilişkisi konusunda da derin düşüncelere yol açabilir:

“… Defalarca kez yazdım, başkaları da. Cengiz Çandar 1997’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 8. katındaki toplantıyı yazmasa, 28 Şubat’ın gerçek sebebini asla öğrenemeyecektik. Alan Makovsky ağzından kaçırmasa, Çandar’a Erbakan’ın darbesiz devrileceği kararı aldıklarını söylemese, dünyadan haberimiz olmayacaktı. Üstelik bunun belgesi de yok. Zaten böyle toplantıların resmi evrakı olmaz.”

Evet, böylesi toplantıların resmî evrakı olmaz. Ancak birileri emeklilik ve yaşlılık günlerinde anılarını yazarsa yaşananlardan haberdar olunur.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında bir toplantı yapılıyor, halkımızın Amerikalı “gerçek” efendileri Erbakan hükümetinin darbesiz devrileceğini öngörüyorlar ve bu gelişme kelebek etkisiyle ülkemizde bir sürü tantanaya yol açıyor. 

Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda bir kelebek kanat çırpıyor, Türkiye’de fırtına kopuyor.

Bütün “milli” kurum ve kuruluşlarımızda dalgalanmalar, hareketlenmeler yaşanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, kartal gibi kanat çırpsa, fil gibi koşsa, gergedan gibi seyirtse, Ankara’da yaprak kımıldamıyor, fakat, elin Dışişleri Bakanlığı’ndaki kelebeğin kanat çırpması, Türkiye’yi mahvetmeye yetiyor.

*

Bu arada, kelebeğin kanat çırpması karşısında pek mütehassis olan “milli” çevreler, “yükselen dalga” sayesinde köşeyi dönmeyi de unutmuyorlar.

Ordudan irtica gerekçesiyle ihraç edilenlerin payına sefalet, bunların şansına ise villalar, cipler, yazlıklar, köşkler, kâşaneler, şişkin banka hesapları düşüyor.

Mesela, 11 Şubat 1998 tarihinde Sönmez Köksal’ın yerine geçen ve 11 Haziran 2005 tarihine kadar görevde kalan MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun hakkında (meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün atin.org adlı sitesinde) dile getirilmiş olan iddialara bir göz atalım:

MİT PERSONELİNDEN ACI İTİRAFLAR

Uzun yıllar görev yaptığım Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesinde meydana gelen, kanun ve ahlak dışı olayların gün yüzüne çıkması, ben ve benim gibi MİT çalışanlarını derinden yaralamakta, seyretmekten öte, elimizden de bir şey gelmemektedir.

… Sayın ATASAGUN ve yakın ekibi, şu anda ülkemizin sayılı zenginleri arasına girmişlerdir. Müsteşar ATASAGUN un İstanbul da bulunan gayrı mülkleri, arsaları, 2 adet villası, bankalardaki kabarık döviz hesapları gün yüzüne çıktığında, müsteşarın mal varlığının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.

… Bununla yetinmeyen ATASAGUN ailesinin, nasıl olup ta yurt dışında büyük bir villa yaptırabildiği ise bu zenginliğin son halkasını oluşturmaktadır.

… Sayın ATASAGUN, yaptığı icraatlarla teşkilatı, adeta başka servislerin ve devlet içinde illegal bir yapının arka bahçesi haline getirmiştir. Bilinmeyen yerlerden ve şahıslardan gelen değişik istekler, adeta MİT in işi haline getirilmiş, müsteşar sadece bu işe odaklanmıştır. Müsteşarın, teşkilattan hangi evrakları dışarıya çıkardığıkimlere verdiği, sır olarak nitelenen arşivleri kimlere açtığı, kimleri dinlemeğe aldırdığı ve dinlenilen şahısların en mahrem hayatlarının, kimlere ve ne için verildiği, en yakınında olmuş bizler için bile artık muamma bir durum haline gelmiştir. Sayın müsteşar bütün illegal işlerini, daha önce olduğu gibi şimdi de, Kaşif KOZİNOĞLU ile yapmaktadır.

… İnsan kasabı haline gelmiş (veya getirilmiş) ve yaptıkları bugünlerde tekrar gündeme gelen Yeşil kod adlı Mahmut YILDIRIM ile yakın temasını devam ettiren KOZİNOĞLU, Müsteşarla beraber yürüttükleri illegal işlerde bu tür kanalları da kullanmayı ihmal etmemiştir. KOZİNOĞLU nun, müsteşarın bilgisi dahilinde, birilerinin isteği doğrultusunda nasıl adam harcadıkları, İstanbul yeraltı insanlarıyla nasıl samimi oldukları ve tabii ki püroya olan düşkünlüğü için neler yapamayacağı aşikardır.

… Senkal ATASAGUN, KOZİNOĞLU na karşı ciddi açıklar vermiştir. Bundan dolayı da, KOZİNOĞLU nu görevden el çektirmesi mümkün değildir. Bunun yerine , işinden uzaklaştırıyormuş gibi göstererek, Türkiye de en yüksek maaş alan bürokratların görev yaptığı Japonya ya göndermiş, bu durum, adeta terfi ettirecek kadar KOZİNOĞLU nu sevindirmiştir. Ayrıca, sanık konumunda devam eden davaları bulunan KOZİNOĞLU, Japonya ile olan saat farkından dolayı çıkacak olan bir kararın ulaştırılması adına zaman kazanmış olacak, bu safhada, ilgili kararı veren yargı mensuplarına karşı alınacak kararlarda daha rahat olunacaktır.

… Bu kadar vahim tabloya rağmen, Başbakanımızın, MİT içindeki bu kadar probleme ilgisiz kalması, Şenkal ATASAGUN dan yana bir çizgi izlemesi ise bizleri derin derin düşündüren asıl konudur.

… ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

Başbakanımızın, şahsından veya hükümet üyelerinden kaynaklanan, büyük bir problem veya başka bir ifadeyle açık (veya açıklar), ATASAGUN tarafından, göreve gelir gelmez teşkilat imkanlarıyla öğrenilip acaba dökümante mi edildi? Veya Başbakanımızın bir diyet borcumu söz konusu?

… Teşkilat içinde yapılan dar katılımlı toplantılarda, Sayın Müsteşar, “ Ben istemedikten sonra beni kimse bu makamdan alamaz” demesi ise bu durumun olma ihtimalini güçlendirmektedir.

… Sayın Süleyman Demirel e olan yakınlığı nedeniyle, zamanında Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan ve sonrasında hak etmediği halde konumu gereği, MİT idari işler Başkanlığına getirilen Arman SUAR ın teşkilatı nasıl dolandırdığı, kadınlara olan düşkünlüğü, teşkilat mensubu bir bayana nasıl beyaz BMW aldığı, 2000 sayfa yolsuzluk dosyasının Demirel tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir.

(http://www.atin.org/ekler/Cunta120205_1.asp)

*

Bu “acı itiraflar”a bakarak, MİT’in 2005’teki durumu hakkında kabaca bir fikir edinmek mümkün. 28 Şubat Süreci’ndeki “brifing” faaliyetlerinin yerini başka türden çalışmalar almış.

Bu mektupta Atasagun’a yöneltilen “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” suçlaması çok önemli.

Gerçekten ilginç.. “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar”..

Acaba bu “insan ortadan kaldırmalar” sadece ülkemizin Güneydoğu’sunda ya da İstanbul gibi metropollerimizde mi cereyan ediyordu, yoksa Avustralya gibi ülkelere de uzanıyor muydu?

2005 yılında bile, “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” ile suçlanabilen bir ekip MİT’i yönetmiş olduğuna göre, bu sorunun akıllara gelmesi yadırganmamalıdır.

*

Her ne kadar, “Yeşil tipi terör”ün medyada yer bulması ve halkın kafasına yerleştirilmesi, “din terörü” imajının üretilmesi kadar kolay ve risksiz değilse de, medyadaki sızıntı ve kaçakların tümden engellenmesi de mümkün değil.

Durum böyleyken, 2003 yılında, gazeteci Arslan Bulut bize, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Coşan hocayı CIA’in, İngiliz gizli servisine öldürtmüş olduğunu “öğretiyordu”.

Bu “Türk istihbarat kaynakları”, 28 Şubat’ta Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında alınan kararları tesadüfen hayata geçirmeye çalışan MİT’in, akla ziyan “irtica ile mücadele tedbirleri“ni 28 Şubat’ta MGK üyelerinin aklına düşüren MİT’in, “din” ile “terör” kavramlarını halkın kafasında özdeş hale getirmeye çalışan MİT’in; irtica denince ilk akla gelen isimlerden Prof. Esad Coşan hocanın 28 Şubat Süreci’nde ülkesini terk etmek zorunda kalmasında oynadığı role de bir zahmet açıklık getirebilirler mi?

Ordudan atılan subayların yaşadıkları mağduriyetleri yeterli görmeyen, ayrıca bir de belediyeler gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışmalarının da engellenmesini isteyen MİT’in, Esad Coşan hocanın Avustralya’daki yaşamı hakkında ne tür olumlu düşünceleri olabileceği konusunda da bu “Türk istihbarat kaynakları” bizi aydınlatabilirler mi?

Bu sorulara, “resmen” değilse de, “kritik ve analitik” gereği “Türk istihbarat kaynakları”nın cevap vermeleri beklenir.

Çünkü, Esad Coşan hocanın ölümüne ilişkin “kritik ve analitik” düşüncelerimizin akış yönünün başka türlü değişmesi mümkün değildir.

*

Son olarak şunu belirtmeliyiz:

Nazlı Ilıcak’ın “O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?” sorusunun can alıcı bir soru olduğu açıktır.

Can alıcı..

Ve, bu soruya hayır cevabını veremiyor oluşumuz, en az yukarıdaki “itiraflar” kadar acı bir durumdur..


VEFATINDAN ÇEYREK ASIR SONRA PROF. ESAD COŞAN HOCA'YI HATIRLAMAK: "BİR GÜN AKŞAM OLUR BİZ DE GİDERİZ / KALIR DUDAKLARDA ŞARKIMIZ BİZİM"

 





LEŞLER VE TEŞKİLAT 

(HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK)

 

“Teşkilat”tan kastımız, TRT 1’in Teşkilat adlı dizisi..

Dizinin “teşkilat”tan kastı ise Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)..

Yani, devletin televizyon kanalının dizisi, MİT’i anlatma iddiasında..

Mevzu casusluk olunca hilenin, tuzağın, yalanın, dolanın, entrikanın, sahteciliğin, olduğundan farklı görünmenin, ölmenin, öldürmenin, işkencenin bini bir para..

Fedakârlık, kahramanlık, iyi niyet, cesaret, diğerkâmlık, sorumluluk duygusu, temiz kalp de göz yaşartıcı boyutlarda..

*

Casusluk işi karmaşık ve karışık olunca, dizi de ister istemez kafamızı karıştıracak türden ayrıntılara yer veriyor.

Mesela, Teşkilat’tan “hain”ler de, tövbekârlar da, tevbesizler de çıktığını öğreniyoruz.

Hainlerden (vücudundaki hatıra kurşunla beraber) hayatta kalmayı başaran birinin dizideki adı Yıldırım..

Tövbekârın ismi ise Sadık..

Sadık, tam tövbe etmiş, öyle ki, şurdan şuraya koymak için bile olsa eline silah almıyor.

Dahası, abdestsiz yere basmıyor.

Kendisini hayır işlerine adamış..

Kimsesizleri, yoksulları arayıp buluyor, yardım ediyor.

Mesela, babasız bir gencin evliliği için yardımda bulunuyor.

*

İşte hikâyenin dikişlerinin patladığı yer de burası.

Babasız gencin “şehit” oğlu olduğunu öğreniyoruz.

Ancak bu şehitlik, sıradan bir şehitlik değil..

Hani ilkokullarda “ldızlı pekiyi” diye bir şey vardır ya, onun gibi bir şey, “yıldızlı şehitlik”..

Çünkü ölen baba, Teşkilat mensubudur.

Ne var ki, çoluk çocuğu bilmemekle birlikte, bu Teşkilat mensubunun kalemini kıran da yine Teşkilat’tır.

Anlaşıldığı kadarıyla, infaz edip öldüren, Tövbekâr Sadık’ın ta kendisidir.

Tabiî bunu, üstündekilerin emriyle yapmıştır. Çünkü Teşkilat; mensuplarının birbirlerini diledikleri gibi öldürebildiği bir gladyatörler arenası değildir.

Tövbekâr tövbe etmiştir ama, yeri geldiğinde “Elli küsur leşim var” diyerek övünmeyi de ihmal etmez. (Yanlış hatırlamıyorsam 52.)

Bu “leş”lerden biri, çocukluğundan beri elinden tuttuğu, ailesine yardımcı olduğu, şimdi de evliliği için destek verdiği gencin babasıdır.

Ancak, bu leş, aynı zamanda şehittir. Teşkilat’ın şehidi.

*

Böylece, devletin televizyonunda yayınlanan Teşkilat dizisi, bize, Teşkilat’ın, şapkadan tavşan çıkaran hokkabazlardan geri kalır bir yanının olmadığı mesajını vermiş oluyor.

Hokkabazlar şapkadan tavşan, Teşkilat ise leşten şehit çıkarıyor.

1970’li yıllarda militan solcuların hain ya da ajan diye katlettikleri kimi arkadaşlarının cenazesini tantanayla kaldırıp, onu sözde öldürmüş olan faşistleri lanetledikleri, ortalığı sloganlarla inlettikleri, yani bir koyundan iki post çıkardıkları iddia edilirdi.

Devletin televizyonuna göre, benzer birşeyi Teşkilat yapıyormuş.

*

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997’de Türkiye’yi terk etmişti.

Fethullah Gülen’den iki yıl önce.

Bir süre İsveç’te, sonra Almanya’da kalmış, ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.

Öyle böyle değil, tam yerleşmişti, Brisbane şehrinde ev almış, at, koyun vs. de edinmişti.

Dahası, yalnızlık çekmemek için damadı Prof. Ali Uyarel’i, kızını ve torunlarını da yanına almıştı.

Ancak, bu ülkedeki ikâmeti uzun sürmedi. 4 Şubat 2001 tarihinde bir trafik kazasında damadıyla beraber hayatını yitirdi.

Olayı bir kaza olarak biliyorduk. Ancak, trafik kazalarının istihbarat örgütleri (gizli servisler) tarafından sık kullanılan bir suikast yöntemi olması, akıllara soru işaretleri getiriyordu.

Bununla birlikte, görünüşe göre olay, sadece elîm bir kaza idi.

*

İki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gittiği iddiasını ortaya attı.

Olayın kaza olduğunu zanneden bizler çok saf olduğumuzu fark ettik.

Türk istihbarat kaynaklarına göre, Esad Efendi şehit edilmişti.

“Türk istihbarat kaynakları”nın bu bildiriminin ardından Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, bir etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının şehit olduğunu söyledi.

Akıllara hemen Arslan Bulut’un yazısı geldi.

“Türk istihbarat kaynakları” katilin adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.

*

Adres olarak MOSSAD (İsrail Gizli Servisi) gösterilseydi daha inandırıcı ve ikna edici olabilirdi.

Çünkü Esad Efendi, 28 Şubat’çılara en sert tepki veren (daha doğrusu tek sert tepki veren) cemaat lideriydi (tarikat şeyhiydi).

28 Şubat 1997’nin hemen ardından İslâm Dergisi’nin Mart sayısında yayınlanan başyazısında darbecilerin ardındaki odak olarak İsrail’i göstermiş ve tehdit edici ifadeler kullanmıştı.

Esad Efendi’yi şehit eden odak olarak CIA’in (Amerikan Gizli Servisi) gösterilmesi de akla yatkın görünebilirdi.

Çünkü, 28 Şubatçılara ABD’nin destek verdiği, onları cesaretlendirdiği biliniyordu.

Üstelik, 1999 yılında Türkiye’yi terk edip ABD’ye yerleşen Fethullah Gülen, Esad Efendi’yi Almanya’dayken arayıp ABD’ye davet etmiş, o bunu kabul etmemişti. (Bunu, Av. Hüseyin Yürük analitikbakis.com adlı sitede yazmıştı.)

Evet o, ABD’ye yerleşmeyi kabul etmemiş, İngiltere’yle tarihî bağları olan, hâlâ Kraliçe’ye bağlılık arz eden Avustralya’ya yerleşmişti. (Ki şu anda bile Avustralya bir krallık durumundadır, İngiltere Kralı Charles hükümdar konumundadır. Avustralya konsolosluklarına gittiğinizde duvarda Kraliçe’nin ya da oğlu Kral’ın resmini görürsünüz. Avustralya başbakanı, Kral’ın genel valisinin emri altındadır.)

*

Arslan Bulut’un Esad Efendi’nin şehadetini müjdelediği sıralarda MİT’in MOSSAD’la ve de CIA’le arası pek fena değildi. (Belki de hiç fena değildi.)

Dolayısıyla, o günlerde “Türk istihbarat kaynakları”nın Esad Efendi’nin katili olarak bu iki gizli servisi göstermek zorunda kalmamış olmaları, araştırmalarının onları İngiliz Gizli Servisi ile yüzyüze getirmiş olması, talihlerinin pek parlak olması anlamına geliyor.

Anlaşılıyordu ki İngiliz Gizli Servisi, sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak olan kişiler tarafından yönetiliyordu.

Hangi devlet olursa olsun, şayet bir “devlet”lik onur ve haysiyeti varsa, bir başka ülkeden kaçıp gelen ve kendi ülkesine sığınan birini, evet geri çevirmek elindeyken vize verip kabul ettiği birini, öldürmezdi.

Böyle birini, öldürmek şöyle dursun, sözünden dönüp kovmanın bile onursuzluk ve de “gel git akıllılık” olduğunu bilirdi.

*

Bir devlet (devletin başındakiler), kendisine sığınan birini kovabilir mi?

Mecbur kalırsa kovabilir.. Mecbur kalırsa..

Şöyle: Sığınan şahsın geldiği ülkenin yöneticileri ağır ve şiddetli baskı yaparlar, o da kovar. Kovmazsa başının belaya gireceğini görür. (“Bebek katili” Abdullah Öcalan’ın Suriye’den kovulması böyle olmuştu.)

Mesela Timur, oğlu yaşındaki Yıldırım Bayezid’den, Osmanlı’ya sığınan iki “beylik” hükümdarını kendisine teslim etmesini veya kovmasını istemiş, Bayezid bunu kabul etmediği, bunu gururuna yediremeyip hakaretler yağdırarak karşılık verdiği için Ankara Savaşı yaşanmıştı.. Osmanlı paramparça olmuştu.

Habeşistan’a sığınan ilk Müslümanları kovması için Mekkeli müşrikler Necaşi’ye hediyelerle iki elçi göndermişler, Necaşi hediyelerini iade ederek bu elçileri kovmuştu.. Muhacirleri değil.

*

Bir ülkeden ayrılmak zorunda olanlar, (ülkelerindeki nüfuzları, etkileri, taraftarları, destekçileri, örgütleri, imkânları, karizmaları vs. yüzünden) o ülkedeki güç sahipleri ve egemen düzenden/rejimden menfaatlenenler tarafından tehdit olarak görülebilirler.

Fakat, sığındıkları ülke için bir tehdit teşkil etmezler. Edemezler.

Mesela “bebek katili” Apo (Abdullah Öcalan), Türkiye için bir tehditti, fakat başta Suriye olmak üzere gidip sığındığı ülkeler için bir “boş beleş sığıntı adam” durumundaydı.

Troçki, Rusya’da Stalin için bir tehditti, fakat sığındığı Türkiye, Norveç ve Meksika’da kimsesiz bir garipti. Onu öldüren de, sığındığı son ülke Meksika’nın gizli servisi değil, Sovyetler Rusyası’nın ajanıydı.

İran Şahı’nın uykularını kaçıran Humeyni, Paris’te Fransa için tuhaf görünümlü ve iki ayaklı bir egzotik bitki durumundaydı.

Avustralya’nın Brisbane kentine yerleşmiş Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, Brisbane’deki iki düzine, Sidney’deki bir düzine, Melbourne’deki yine iki düzine müridi ile Avustralya ve İngiltere için bir tehdit oluşturabilir miydi?

*

“Türk istihbarat kaynakları”na, İngiliz Gizli Servisi’nin sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak da olduklarını anlamamızı sağladıkları için şükran borçluyuz.

Böyle bir “istihbarat”ımızın bulunması sayesinde bu ülkede her tür “hayatî” endişeden azade mutlu ve güvenli bir şekilde yaşadığımızı düşünme fırsatı verdikleri için de onlara ayrıca minnet duyuyoruz.

Hissiyatımızın boyutlarını ifade etmeye kelimeler yetmez.

Kulları üzerinde kahredici güç sahibi olan Allahu Azîmüşşan elbette hizmetlerinin karşılığını adaletiyle eksiksiz verecek, mükâfatlarını tam olarak alacaklardır.

İnsanları kalleşçe katleden İngiliz Gizli Servisi ise lanetle anılacak, Esad Efendi’nin cismini ortadan kaldırmış olsalar bile, “şarkı”sını susturamayacaklardır.

“Gideriz nur yolu izde gideriz
“Taş bağırda, sular dizde gideriz
“Bir gün akşam olur biz de gideriz
“Kalır dudaklarda şarkımız bizim..”


"MODERN BİLİM" YERÇEKİMİ GİBİ "YASA" ADLI TAHMİNLER İÇİN NE DİYOR (İKİ YÜZYIL ÖNCESİNİN "BİLİM"İNDE KALMIŞ ÇAĞDAŞ CAHİLLER MERAK ETMESİNLER, İLKOKUL EZBERLERİ YETER)

 



PROF. RICHARD FEYNMANN KİM?


Richard Phillips Feynman (11 Mayıs 1918 - 15 Şubat 1988), 

... çalışmaları ile 1965'te, Julian Schwinger ve Sin-Itiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş Amerikalı teorik fizikçidir.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Feynman)



NURCULAR, CEMAATLER , VE TEKFİR

 






Aydınlık gazetesi, Nurcu gruplardan birinin lideri olarak bilinen Muhammed Doğan’ın bir açıklamasını haber yapmış.

Okuyalım:


Tahşiyeci Muhammed Doğan’dan ithamlara yanıt: Haşa Mehdi değilim

Said Nursi’nin talebesi Hulusi Yahyagil’in talebesi olan Muhammed Doğan, kendisine yönelik ithamlara yanıt verdi.

Yayınlanma: 01 Şubat 2026, 18:11Güncellenme: 01 Şubat 2026, 19:04

 

Nurculuğun Tahçiye olarak bilinen kolunun kurucusu olan Doğan, Nurmend sitesindeki açıklamasında, “Ben bu ithamı defalarca reddetmeme rağmen birileri hâlâ ısrarla tekrar ediyor.” diyerek Mehdilik davası iddialarını bir kez daha reddetti.

Muhammed Doğan şu ifadeleri kullandı:

“Evvelen; ben Seyyid değilim. Köyüm, memleketim bellidir.

“… Benim bir tek hünerim var. O da Ellah rızası için Hacı Hulusi Bey ile beraber Risale-i Nur’u Kur’an tefsiri olarak okuyup, bütün ‘câ’yı ‘cû’lardan berî olmaktır. ‘Nurcu’ değilim, Risale-i Nur’u da sadece Kur’an tefsiri olarak okuyorum. Ben bu dersi Hacı Hulusi Bey’den aldım. O zât kendi şahsiyetini değil bize Kur’an’ı ve Hadimliğini gösterdi. Biz de O’nun gösterdiği vazifeyi îfa ediyoruz. Tek vasfımız ‘Hadimu’l-Kur’an’ olmaktır.

‘ÜÇÜNCÜ VE EN EHEMMİYETLİ MESELE’

“Bir derste Hacı Hulusi Bey, bütün cemaatin huzurunda ‘Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır’ ifadesini kullandı. Bütün arkadaşlarımız şahiddir ki; ilk günden şimdiye kadar ‘Bu cümleyi rivayet ediyorum ama asıl manasını bilmiyorum ve tabir etmiyorum. Bu cümlenin manası ahir ömrüme kadar zuhur etmezse o zaman tevilini kendim söyleyeceğim’ demiştim. Şimdi zamanı gelmiştir. Manası şudur: ‘Benden sonra Molla Muhammed uzun yıllar yaşayacak. Ve Hz. İsa’nın (as) mahiyyeti ve dünyaya nüzulü ile ilgili Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında birçok bâtıl itikad ile karşılaşacak, o itikadları red ve tashih edip, bu meselenin hakikatini ve mahiyyetini ortaya koyacaktır.’

“Bu bâtıl itikadların asılları ve temelleri şunlardır:

“… Ben bunların hepsini, Hz. İsa’nın (as) hakikatini, mahiyyetini ve nüzulünü ‘Nüzul-i İsa (as)adlı eserimizde teferruatıyla izah ve isbat ettim. …

“Hz. İsa, Nurcuların batıl itikadlarında olduğu gibi ‘gelmiş, gitmiş, filan yerde nazil olmuş, birinin ruhuna girmiş’ de değildir. Bu itikadların hepsi batıldır. Ayet-i kerimeler ve Hadis-i Şeriflerde beyan edildiği gibi Hz. İsa (as) ahir zamanda bizzat cesediyle Müslümanlar içinde nâzil olacak. Şeriat-ı Muhammediyye tâbi olacak, haçı kıracak ve domuzu kesecektir. Bu itikadda en ufak bir şübhe yoktur.

“Bununla beraber nüzulü hakkında ‘filan tarihte, filan yerde nazil olacak’ diye kesin bir tarih vermek hatadır. Âyet ve hadisler ne kadar bildirmişse, o kadarını bilebiliriz. Evet, O zâtın gelme zamanıyla ilgili bazı işaretler ve rumûzat-ı Kur’aniyye var. Bu işaretlerin hepsi belli şartlara bağlıdır. O şartların birçoğunu ancak Ellahu Teâlâ bilebilir. Binaenaleyh nüzul hakkındaki bu işaretlerin hiçbirisi itikadi mecburiyyeti gerektirmiyor. Belki yarın, belki 10, belki 100, belki de 1000 sene sonra da gelebilir. Bunu kimse kesin olarak bilemez. …

‘KİMSEYİ TEKFİR ETMEYELİM’

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir. Bir kişinin nesebesi Müslüman ise kendisi de zâhiren dahi olsa müslüman gözüküyorsa o kişiyi tekfir etmek yasaktır. Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele. Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz. En fazla diyebileceğimiz şey ‘filan adamın yaptığı filan iş, küfrü mûcibdir’ ifadesi olabilir. Zira şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi? Bunlar hep bu meselenin şartıdır. Birçok şahıs zaten İslam'ı bilmiyor. Sözünün küfrü gerektirdiğini anlamıyor. Bilse böyle küfrü mûcib bir şey söylemez. Onun için dâr-ı İslam’da ve ehl-i İslâm’ın içindeki kimseyi tekfir etmeyelim. Haramdır, çok büyük fitnelere yol açar.

*

İlginç bir açıklama..

Aydınlık gazetesinin haberi veriş tarzı da ilginç.. Adam “Ben Nurcu değilim” diyor, bunlar ise onu “Nurculuğun Tahçiye (Tahşiye) olarak bilinen kolunun kurucusu” diye takdim ediyorlar.

Molla Muhammed ile talebelerinin, merhum Hacı Hulusi Bey’in “Bu Molla, cemaatiyle beraber Hz. İsa’yı (as) karşılayacaktır” şeklindeki sözünü bu kadar ciddiye almış olmaları da tuhaf.

Aslında anlamı, tevil gerektirmeyecek kadar açık.

Muhtemeldir ki bir rüya filan görmüş, yanlış yorumlamıştır. Eğer kastı, sözün (Molla Muhammed tarafından) tevil edilen biçimi olsaydı, bunu öyle söylemesi gerekirdi. 

Lüzumsuz yere kafa karıştıracak bir sözü durup dururken niye söylesin?!

İnsandır, yanılabilir.

*

Molla Muhammed “Nurcuların batıl itikatları”ndan da söz ediyor.

Bu batıl itikatlarından biri, Bediüzzaman’ın “ahir zaman Mehdî’si” olması..

Hepsinin değilse de içlerinden birçoğunun başka batıl itikatları da var. Mesela (bozulmuş tarikatlarda da sıkça görüldüğü üzere) mürşidleri Bediüzzaman’ı yanılmaz ve hata etmez kabul edenlere rastlanıyor. 

Halbuki bizzat Bediüzzaman, kendisinin hata edebileceğini söylüyor. Bunların batıl itikatlarına göre ise tevazuundan öyle konuşuyor. 

Mehdî olmadığını söylemesini de buna bağlıyorlar.

Sanki tevazu icabı yalan söylemek caizmiş gibi.. 

Yalan yalandır, tevazu için yalan söylenmez.

*

Tekfir meselesine gelince..

Molla Muhammed'in hassasiyeti iyi ve yerinde olmakla birlikte, bu konudaki sözleri çelişkili ve tartışmaya açık.

Bir taraftan “Kimseyi tekfir etmeyelim” diyor, diğer taraftan bazı kimselerin tekfir edilebileceğini, “Kişi dinsizliğini, Yahudilik ve Hıristiyanlığını kendisi ilan ederse o başka mesele” diyerek açıklıyor.

Demek ki dinsizliğini ilan eden tekfir edilir.

Dâr-ı İslam’da tekfir caiz değildir” diyor. Daru’l-İslam’da gâvur olana, dinden dönene gâvur demeyecek miyiz?!

*

Ayrıca, daru’l-İslam’dan neyin anlaşılması gerektiği meselesi de tartışmalıdır. Ulemanın büyük ekseriyetine göre daru’l-İslam, Şeriat’in hakim olduğu, yürürlükte bulunduğu yerdir. 

Bu mesele için Prof. Dr. Ahmet Özel’in konuyla ilgili kitap ve makalelerine bakılabilir. Uzmanlık alanıdır.

Özel, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu "Dârülislâm" maddesinde konuyu veciz bir biçimde özetlemiş:

"... Fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. Buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup İslâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. ...

"... Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. ...

"... Ebû Hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârülharbe bitişik olması. ...

"... Şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. Dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak ... ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharp sayılacağı da açıktır. ..."

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekiyor: Daru'l-harp, Müslümanlar'ın durup dinlenmeden birilerine harp açtıkları, savaştıkları yer değildir.. 

İslam'a açık veya örtülü biçimde savaş açılmış ve müslümanın İslam'ı güven içinde yaşayamadığı yerdir. 

*

Molla Muhammed’in bir diğer çelişkili cümlesi şu: “Birçok insanı biliyoruz ki, aslı başkadır ama zahiren Müslümandır. Onları dahi tekfir edemeyiz.”

Aslının başka olduğunu neye göre söylüyorsun?.. Bu iş zanla, tahminle olmaz, açık, tevile müsait olmayan delil gerekir.. Şayet küfrünü açıkça sergilemiyorsa “aslının başka olduğunu” söyleme hakkın bulunmaz. Bu haksız, delilsiz ve mesnetsiz bir tekfir olur.

Adamın aslının başka olduğunu gerçekten biliyorsan, elinde inkârı mümkün olmayan kesin bir delil var demektir, bu durumda onun yalanına ortak olamazsın. 

(Burada asıldan kasıt adamın içyüzüdür, hakiki inancıdır. Yoksa aslı Ermeni, Rum, Yahudi, Sabatayist, Sırp, Hırvat, Yunan, Moskof filan olabilir. Bir kimse salt böylesi bir soy bağı üzerinden tekfir edilemez. Kadir Mısıroğlu'na bile mesnetsiz biçimde Sabetayistlik ithamında bulunanlar oldu. Ebu Talib ve Ebu Leheb soyundan dolayı müslüman sayılamayacağı gibi Abdullah bin Selam r. a. de kökeninden dolayı aşağılanamaz.)

*

Molla Muhammed’in “Şer'i mahkeme kurulsa ve senin tekfir ettiğin şahıs bu mahkemeye çağrılsa, kendisine İslam tebliğ edilse, acaba reddeder mi, etmez mi?” şeklindeki sorusu da anlamsız.

Belki reddeder, belki etmez, nerden bilelim..

Sorun şurada ki, Türkiye’de böyle bir şer’î mahkeme kurulması yasak.. Paralel devlet olma iddiasıyla derdest edilirsin. (Yaptırıcılığı nasihatten öteye geçmeyen hakem heyeti kurulabilir, o başka.)

Şer’î mahkemelerin bulunduğu bir ülkede zaten kimsenin kimseyi tekfir etmesine gerek kalmaz. Tekfir edilmesi gerekenlerle devlet ilgilenir.

İkincisi, tekfirle değil, irtidatla (dinden dönme ile) ilgili hükümlerin infazı mahkeme ile olur. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. 

Seni, senin kendi küfür söz ve/veya amelin dinden çıkarır, falanın filanın seni tekfir etmesinin bir önemi yoktur. 

Türkiye'de tekfir edilmeye meraklı olanların sayısı, tekfircilerden belki de daha fazla.. Çünkü birilerinin kendileri gibi düşünmeyen insanlara sıkça "Senin bu anlattığın İslam ise ben müslüman değilim" dedikleri görülüyor.

Sözde tekfircilik karşıtı olduğu halde dinî konularda kendisine yöneltilen eleştirilerin sahiplerine "aşırılar" yaftasını yapıştırarak "Ben sizinle aynı dinden değilim" diye konuşan, yazıp çizenlere de rastlanıyor. 

Yani gayet pişkince "İlla da bizi tekfir edin" mesajını veriyorlar. Sonra da utanmadan "Vayy bizi tekfir ediyorlar" diyerek arsızlık ve şirretlik destanı yazıyorlar. 

Sen kendi kendini tekfir etmiştin ya hanzo, ne çabuk unuttun.

Ne yazık ki bu tekfir edilme meraklısı ve tutkunlarını uyaran yok. Sayıları da günden güne artıyor.

*

Ancak, itikadî konuları çok iyi bilmeyen kişilerin rastgeleni tekfir etmekten kaçınmaları da gerekir. 

Hatta çok iyi bilenlerin bile kaçınmalarında fayda vardır.

Burası ayakların kolayca kaydığı çok riskli bir alan.

Şu noktaya da dikkat etmek gerekiyor: Günümüzde birçokları, kendi cemaat, grup veya topluluklarını terk edenleri tekfir ediyorlar.

Yani tekfircilik sadece Vehhabî meşreb Selefîlere özgü birşey değil.

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve IŞİD (DAEŞ) gibi zararlı teşkilatlar hakkında "Bunlar müslüman değil" hükmü verenler de sonuçta tekfirci durumundalar. 

Evet, tekfir karşıtlarının (pratikte) tekfirlcilikle suçladıkları insanlardan daha fazla tekfircilik yaptıkları görülebiliyor. 

Fakat bunların, kendilerinden haberlerinin bulunmaması gibi mutluluk kaynağı bir avantajları var. 

Laflarının bilincinde olmamanın keyfini sürmelerini sağlayan ayrıcalıklı bir zekâya sahip olma gibi bir nimeti ellerinde tutuyorlar. 


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...