SEN DE AZ "GARİP GÖRÜŞLÜ" DEĞİLSİN

 








AK Parti milletvekili bir Yeni Şafak gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı:

“Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.

(https://aysebohurler.me/elestiri-mi-ad-hominem-mi/)

Altay Cem Meriç adlı tuhaf ve karmaşık “atom karınca”nın X hesabında son yazdıkları bana bu anekdotu hatırlattı.

Şöyle diyor:

Şimdi size sosyal medyanın diline dair önemli şeyler anlatacağım. …

Dikkatli dinleyin ; 1-Garip görüşlü insanlar.

İnsanların fikirlerinde entelektüel tutarsızlık olabilir. Herkes birbirini böyle olmakla zaten itham eder.

Fakat oldukça saçma bir görüş, toplumda karşılığı yoksa burada dikkat edilesi bir şey vardır. Mesela adamın hem İran hem İşid savunması gibi. Ya da İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım demek gibi.

Bu farkedilemez bir tutarsızlık değildir. Gerçek toplumda görünmez ya da çok nadir görünür ve genellikle düşük zeka seviyesi ile ilgilidir.

Eğer bu düzgün diksiyonlu, konuşma kabiliyeti olan birisinden sadır oluyorsa, çok kişiye ulaşıyorsa, bunun etki elemanı olma ihtimali saçmalama ihtimalinden daha fazladır.

*

“Etki elemanı” (doğrusu “etki ajanı”) bir istihbarat terimi.. “Nüfuz ajanı” ve “tesir ajanı” da deniliyor.

Bu tür ajanlar belirli fikirleri empoze etmek için çalışırlar.. Bilgi toplamak, provokasyon ya da ajitasyon yapmak, birileri aleyhine komplo kurmak gibi bir dertleri olmaz.. Kamuoyu oluşturmak ve belirli fikirleri yaymak için uğraşırlar.

İstihbarat örgütleri fikir üretebilen ve ağzı laf yapabilen insanları bunun için istihdam ederler. O yüzden edebiyatçılar (roman, hikaye ve senaryo yazarları, şairler), gazeteciler, akademisyenler, televizyoncular sinemacılar ve tiyatrocular, sosyal medya “fenomen”leri (ve hatta müzisyenler) bu doğrultuda kullanılırlar. Onların kulağına belirli fikirler üflenir ve bunları köpürtmeleri söylenir.

Bu “etki ajanları”nı tanımanın bir yolu şudur: Vird-i zebanı ve ezberleri benzer olan, aynı orkestra şefinin çubuğunun hareketlerine göre çalıp oynayan ve aynı şarkı sözlerini koro halinde terennüm eden kalabalıkların, o etki ajanlarının etrafında halelendiğini görürsünüz.

Mesela etki ajanı edebiyatçıysa, aynı yerden talimat alan işbirlikçi başka edebiyatçılar onu “şişirirler”, yazdığı saçma sapan zırvalar bile işbirlikçi yayınevleri tarafından basılır. Ve de işbirlikçi birtakım kurum ve kuruluşlar bu zırvaları “ödül”e layık görürler. İşbirlikçi akademisyenler onlar hakkında öğrencilerine ödev ve tez yazdırır.

Bu topraklar kifayetsiz muhteris şişirme şair ve balon yazarımsılar bakımından hayli zengindir.

*

Garip görüşlü” olmaya gelelim..

Hem İrancı hem de IŞİD’çi (İrancı IŞİD'li ya da IŞİD'ci İrancı) olmak gerçekten de “garip görüşlülüğe” karşılık gelir. Fakat böyle birine şahsen şimdiye kadar rastlamadım.

“İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım” diyen var mı, bunu da bilmiyorum.

Ancak bu ifade, Altay Cem’in, böyle konuşan kişileri müslüman saymadığını gösteriyor. Demek ki tekfircilikten az da olsa nasibi var.

Hem böyle düşünüp hem de sınırsız ve sorumsuz tekfir karşıtlığı yapması “garip görüşlülük” olarak değerlendirilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Altay Cem’in yerinde bir başkası olsa “garip görüşlülük” için daha iyi örnekler verebilirdi.

Mesela Devlet Bahçeli’nin “Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorumdemesine dikkat çekebilirdi. (https://www.egepostasi.com/haber/Bahceli-Yavuz-ile-Sah-Ismail-zihinlerde-ve-gonullerde-baristirilmali/34821)

Bunu 2013 yılında söylemiş, fakat ara sıra tekrarlıyor.

Bir başka “garip görüşlülük” örneği, birilerinin “Ben hem Alevî, hem sünnîyim” demesi.

"Hem laikliği (siyasal dinsizliği) benimsiyorum, 'Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesine' karşıyım, hem de elhamdülillah müslümanım" diyenleri de buna ekleyebiliriz. Tabiî "Şeriat'e karşıyım, ama müslümanım" diyenleri de..

Liste uzatılabilir.. "Kindarım ama kinci değilim" makamından "Dinci değilim fakat dindarım" diyen geri zekâlılar (veya uyanık "saha elemanları") da var.

"Savaşçı değilim ama savaşıyorum" dercesine "İslamcı (İslam taraftarı) değilim ama müslümanım" diyen iflah olmaz angutlara da rastlanıyor. 

"Garip görüşlülük" için daha açık bir örnek, Haydar Baş belası gibi tiplerin Hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılıktan söz etmeleri hem Atatürkistlik/Kemalistlik yapmaları..

İsmet Özel’in mücahid müslümanlığı “Türklük” olarak adlandırması, böylece mücahidliği bir ırkın tapulu malı haline getirmesi bir başka “garip görüşlülük”.

Meseleye Altay Cem’in dürbünü (ya da belki mikroskobu) ile bakarsak, bütün bunlarda bir “etki ajanlığı” (ya da "etki ajanlığı"ndan beslenen aptallık, bönlük, kafasızlık) görmemiz gerekiyor.

Ancak bu “etki ajanlığı”, görünüşe göre yerli-milli bir etki ajanlığı..

Fakat meseleye coğrafî değil de tarihî derinlik içinde bakılırsa görülecek olan şudur: Bu yerli-milli etki ajanlığının gerisinde dış kaynaklı etki ajanlığı var.

Batılılar bu ülkeye ırkçılığı ihraç ve ilkah ettiler.

Protestanlığın “yerli-milli Hristiyanlık” projesinin bir benzerinin Türkiye’de “Türk Müslümanlığı/İslamı” olarak üretilmesini sağlamaya çalıştılar.

Başarılı da oldular.

*

Altay Cem devam ediyor:

2-Garip bağlantılar.

Örneğin İrancılıkta bayrak haline gelmiş birisi, işidcilikte bayrak haline gelmiş birini koruyacak aksiyonlar alıyorsa bu da muhtemelen saha faaliyetidir.

Mesela vatan düşmanı olduğunu söyleyen ile güya Türkçü olduğunu söyleyen arasındaki uyum gibi.

Zira doğal olan bunların birbirine düşman olması ve birinin başına bela geldiğinde en azından susmasıdır.

Hızla birlikte aksiyon alan ve birbirine düşman olması beklenen gruplar muhtemelen beraber çalışıyordur. Bu diğer ihtimallerden çok daha güçlüdür.

Altay Cem’in kullandığı “saha faaliyeti” ifadesi de bir istihbarat terimi.. Ajanların çoğu “saha”da faaliyet gösterirler. Ajanlık esas itibariyle bir saha işidir.

Altay Cem bu noktada da daha iyi örnekler verebilirdi. Mesela Bahçeli’nin son zamanlarda Apocu (Abdullah Öcalancı), Öcalan’ın da mahcup MHP’li hale gelmesini bir “saha faaliyeti” örneği olarak gösterebilirdi.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Kemalist diktatörlüğün kuruluş sürecine de bu açıdan bakmak faydalı olur. Selanikli Mustafa Atatürk sözde vatanı yedi düvelden kurtarmıştı, fakat cumhuriyetin ilanının ardından İngiltere Kralı Edward ile Yunanistan Başbakanı Venizelos’u vatanda âlâ-yı vâlâ ile ağırladı. Garip bağlantılar kulesi inşa etti.

Gariban Osmanlı Padişahı’nın ise sırtına tekmeyi indirdi.. Halbuki istese müzelik bir eşya gibi Dolmabahçe'de "etkisiz ve yetkisiz" tutabilirdi. O zaman, asil insanlara yakışır şekilde hareket etmiş, kalleşlik yapmamış olurdu. Fakat asalet herkesin taşımaya katlanabileceği bir yük değildir.. Bazısını padişah yaparsan önce babasını asar.. (Timur'un unvanı "Emir"di, ona "Emir Timur" deniliyordu. Devlet başkanı ise "han" unvanını taşıyan, Cengiz soyundan gelme biriydi. Şimdi onun adını bile aklımızda tutmuyoruz, Timur İmparatorluğu'ndan söz ediliyor.)

Evet, sözde İslam’ı savunmak için verilen milli mücadele, İslam’ın yok edilmesi projesinin atlama taşı haline getirildi. Memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) ve İngiliz ilke ve inkılapları hakim oldu.

Sebebi şuydu: Milli mücadele gerçekte milli değildi, İngiliz’in “saha faaliyeti”ydi. Başka yazı ve kitaplarımızda delilleriyle ayrıntılı biçimde anlattık.

*

Bitmedi.. Altay Cem son olarak şunları söylüyor:

3-Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın.

Mesela açıktan Pkk övmez adam, ama Pkk düşmanlarını ısrarla yıpratır.

Mesela İsrail destekleme biçimi Hamas’ı terörize etmeye çalışmaktır.

Üstteki kriterlerle uyumlu ise destekleyici bir işarettir.

Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman “aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi ?” sorusu olmalı.

Bunca tutarsızlığı çok da aptal olmadığını bildiğiniz kişi yapıyorsa ikinci ihtimal güçlenir.

Sorun sevmediğiniz görüşte olanlardan ziyade bunlardır. Mesela hard bir komunistin nerede ne diyeceği, hangi meselede hangi tavrı alacağı üç aşağı beş yukarı bellidir.

Saha elemanı ise her renge girer. Her renkten adamla birlikte görünmeyi sever.

Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler.

Altay Cem’in bu sözlerinin tamamının altına imzamı atarım. Söyledikleri doğru.

Ancak, kendisinin kimi konulardaki tavırları da bu söyledikleri ışığında mercek altına alınabilir..

Mesela, Selanikli Mustafa Atatürk’ü (bildiğim kadarıyla) övmedi, fakat onun düşmanı olan Kadir Mısıroğlu’nu yıpratıcı ifadeler kullandı.

Bu bir aptallık mıydı, yoksa saha faaliyeti mi? Bu soru ona yöneltilebilir.

Amatörlük-profesyonellik ile destekleme ve yıpratma arasında kurduğu ilişki de önemli.. İstihbarat teşkilatları bu işlerin amatörü olmaktan uzaktır. Onlar, profesyoneldir.

Sorun şurada ki, bunlar, desteklemek istedikleri kesimler ya da kişiler hesabına birilerini yıpratmaya çalıştıklarında “fikrî karşılık” vermezler, Makyavelizm destanı yazar, her türlü ahlâksızlığı yaparlar.. Alçakça ve şerefsizce ithamlarda (suçlamalarda) bulunurlar. İftira atmayı kendilerine helal görürler.

Mesela çalıştığınız kurumdaki insanlara sizin için “Bu adam, ilaçlarını kullanmadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-mail gönderebilirler. İnsanlar sizi kazara aspirin içerken bile görseler “İlacını alıyor, aman alsın, almazsa başımız belaya girebilir” diye düşünürler. Sizin efendiliğiniz ve sükunetiniz karakterinizin ve kişiliğinizin değil, ilaçların ve tıbbın sevap hanesine yazılır. Daha kötüsü, haklı olduğunuz bir konuda kendinizi yüksek sesle savunmanız bile, hakkınızda uydurulan hikâyenin doğrulanması anlamına gelir, öyle yorumlanır.

Evet, profesyonellik bu topraklarda böylesi bir şerefsizlik ve adiliğe karşılık geliyor.. Hem de yerli-milli, yerli malı şerefsizliğe..

Ancak, çok daha adice ve şerefsizce şeyler de yapıyorlar..

Yazmaya gerek yok.. Onlar kendilerini biliyorlar.


APTALLARIN KUTBU, SALAKLARIN GAVS'I, HİNLİĞİN ŞAHI İSMET ÖZEL'İN "ZEMZEM KUYUSUNA İŞEYEREK DİKKAT ÇEKME" TAKTİĞİ: AYKIRILIK YAPARAK İLGİ ODAĞI OLMA ARSIZLIK VE ŞİRRETLİĞİ (HÂLİF, TU'RAF: AYKIRI OL, TANIN!)

 



NUMARATÖR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR

 

İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı Sorulunca Söylenen adlı kitabında şöyle diyor:

Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,Sorulunca Söylenendeki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerlerine razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

Üç Mesele niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, Cuma Mektupları Ide müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler: “Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.6)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Üç Mesele’sinde şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını Cuma Mektuplarında yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


LAİK REJİMİN KOMÜNİST VE IRKÇI SABOTÖRÜ ATATÜRKİST İSMET ÖZEL, ERBAKANCILARI NASIL ALDATTI









İsmail Kara gibi dirayet yoksunu rivayetçi isimlerin İsmet Özel gibi filozofik ve edebî balonlardan öğrendikleri “Teknoloji (ideolojik anlamda) kültür getirir” lafı doğru değildir, fakat kurumlar beraberlerinde ideolojik anlamda kültür getirebilir.

Müslümanlar Dört Halife döneminde İran ve Bizans topraklarını fethettiklerinde teknolojik bakımdan onlardan geriydiler ve onların tekniğini aldılar. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de yaşandı. Mesela göçebe Türkler yerleşik hayata geçince mimarî ve gemicilik gibi alanlarda Hristiyanlar’dan yararlandılar. Türk hamamı denilen şey Roma hamamının bir devamıdır. Camilerin kubbesi de Türk icadı değildir, Ayasofya’dan kalmadır.. Merhum Barboros, “Batılıların ganimet aldığımız gemileri ve topları bize göre değil, bunlarla birlikte Batı’nın kültürü de gelir” demiyordu.

Faydalı teknolojiyi nerede bulursan bul almak zorundasındır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki Medine teknolojisi ile hayatımızı sürdürmemiz gerekmiyor.

Osmanlı’da Batı kültürüne özenti teknoloji merakı ile başlamış değildir. Lale Devri ile başlamıştıır. Vikipedi’nin “Yirmisekiz Mehmet Çelebi” maddesinde şu cümle yer alıyor:

Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin elçiliği, İbrahim Müteferrika'nın matbaası ve, Paris'teki Tuileries Sarayını örnek alan Lale Devri'nin ünlü Sadabad Bahçeleri ile bahçecilik alanlarında Osmanlı Devleti'ne kısa vadede önemli yansımalara önayak olmuştur.”

Yani bu topraklara Batı’nın cikleti, şiirsiz şair İsmet’in iddiasının aksine, traktörü gelmeden de gelebiliyor.

*

Teknolojiyle değil fakat birtakım kurumlarla birlikte ideolojik mahiyette kültür gelebilir.

Bu husus yapısal-işlevselcilik kuramı çerçevesinde tartışılmıştır. Buna göre bir toplumdaki yapılar ile onların işlevleri kendi içinde uyumlu bir sistemi ifade eder. Yapılar değiştiğinde işlevler de değişecektir. Mesela üniversite denilen yapı ile medrese adı verilen yapı işlev bakımından farklıdır. Üniversite ile medrese hiçbir zaman aynı işlevi görmez. Tekke ve zaviyelerin işlevi başka, Batı’daki benzerleri örnek alınarak oluşturulan derneklerin işlevi daha başkadır.

Durum buyken, bu ülkede geçmişte “İslamcı düşünür” diye reklamı yapılmış bir şiirsiz şairin “Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma” adlı masal kitabındaki hurafeler, İslamcılığa dair en İslamî nitelikte değerlendirmeler gibi gösterilebilmiştir.

Tekniğin kültür getirmesinden yakınan adama bakın ki, diline pelesenk ettiği temel kavram Marx’tan alınma: Yabancılaşma (Entäußerung).

Bu topraklara Batı’nın kültürünün akıp gelmesi için traktörünün gelmesine gerek yok, zaten bir traktörden daha akıllı olmayan sen, onun kültürünü, Entäußerung’unu, Entfremdung’unu, alienation kavramını, onun düşünce kalıplarını, zihniyetini bir traktör römorkundan farksız olan boş kafanla taşıyıp getiriyorsun.

Adamın tekniğe ilişkin görüşleri Sombart’ın laflarının tekrarı, medeniyet anlayışı ise Rousseau’dan çalınma.. Ve bu haliyle Batı’nın kültürünün alınma tehlikesinden söz ediyor.

Senden âlâ ithal kültür mü olur!

Fakat sana ithal kültür bile denilemez. Sen ancak ithal kültürsüzlük olabilirsin.

*

İşte bu İsmet, şiirsiz şairliğin kurucusu, Müslümanlar’a sabah akşam gericiler lafıyla hakaret edilen ve Erbakan gibi siyasetçilerin de ağır sanayi hamlesinden söz ederek mini etek ilericilerini utandırdığı bir dönemde Üç Mesele adlı masalıyla meydana fırladı ve “Olmaz lo, traktör cikletsiz olmaz, traktör, teknik, medeniyet bizi bozar. Teknoloji olarak ok ve yay nemize yetmiyor, biz Müslümanlar’a bedevîlik yaraşır” demek anlamına gelen “şiirsel entel şatahat”ı ile ortalığı velveleye verdi.

İsmail Kara gibi kahve dövücünün hınk deyicileri de kenardan gaz veriyorlardı: “Muhteşem.. Şu hikmete bak abi, gözlerimiz kamaştı.. Bu parlak fikirleri kim düşünebilir!.. İşte İslamcılık, işte İslam.. İsmet geldi, rayından çıkan İslamcılığı kurtardı..”

Sanki İslam’ın peygamberi Marx, mezhep kurucu müctehitleri de Rousseau ile Sombart’tı.

Tabloya bak, Türkiye Müslümanları’nın hal-i pür melalini anla.

*

Batı’daki Bassam Tibi gibi İslamcılık düşmanları ise, teknolojinin beraberinde kültür taşıyamıyor olmasından rahatsızlar. İslamcıların en sevmedikleri özellikleri, modern araçları, bilim ve teknolojiyi almayı onaylarken kültürel modernliğe, onun dünya görüşüne ve değerlerine itiraz ediyor olmalarıdır (Bassam Tibi, Islam between Culture and Politics, 2nd ed., New York: Palgrave Macmillan Ltd, 2005, s. x.)

Tibi, İslamcılara yönelik bu eleştirisini başlı başına bir makale konusu olarak ele almış durumda. “The Worldview of Sunni-Arab Fundamentalists: Attitudes towards Modern Science and Technology” (Sünnî-Arap Köktendincilerin Dünya Görüşü: Modern Bilime ve Teknolojiye Karşı Sergilenen Tavır) başlıklı makalesi (Fundamentalisms and Society, Vol. 2Chicago: Chicago University Press, 1993, s. 73-102) Avrasya Dosyası dergisi tarafından “İslam Köktendinciliği” adıyla tercüme edilip yayınlanmış bulunuyor (C. 2, Sayı: 1, İlkbahar 1995).

Countering Ideological Terrorism” başlıklı makalesinde söz konusu makalesine atıfta bulunarak iddiasını yineleyen Tibi (Defence Against Terrorism ReviewVol. 1, No. 1, Spring 2008, s. 108, dn. 26) bir şikayetini daha dile getiriyor: İslamcıların ve cihadistlerin modern teknolojiyi terörist emeller için kullanıyor olmaları.

*

Kısacası, İsmet Özel gibiler içerden, Bassam Tibi gibiler de dışardan Müslümanlar’a aynı aklı veriyorlar: Modern teknolojiden uzak durun.

Bassam’a göre Müslümanlar (İslamcılar, cihatçılar) modern teknolojiden uzak durmalılar, çünkü modernliğin (yani Batı’nın) dünya görüşünü ve değerlerini almayarak modenliğe ihanet ediyor, onu kötüye kullanıyorlar.

İsmet Özel gibilere göre de modern teknolojiden uzak durulmalı, çünkü beraberinde modernliğin dünya görüşü ve değerleri (ahlâkı ya da ahlâksızlığı) gelir.

Bize de “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” demek kalıyor.

Böylece dönüp dolaşıp, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde vurguladığı bir “hileli tuzağın” kapısına geliyoruz. 

Bakara Suresi’ni tefsir ederken şöyle diyor:

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm'ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkanı göremediklerinden dolayı; İslâm'ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber'in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm'ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm'ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: "Allah Teâlâ, Kur'ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder."

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dini bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: "İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır" diyorlar. Bunlar İslâm'ı savunur gibi görünerek Kur'ân'daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: "Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor" diyorlar. Berikiler de: "Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor" diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm'ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz. Bunlar da, onlara uyarak ilk nazil olan ve neshedildiği rivayet olunan savaş âyetlerinin, hem (taarruza değil, sadece) müdafaaya mahsus olduğunu, hem de neshedilmemiş (yeni ayetlerle hükmü kaldırılmamış) bulunduğunu iddia ettikleri gibi; sonra nazil olan ve müdafaaya mahsus olmadığı açık ve üzerinde ittifak sağlanmış bulunan âyetleri de aksine sırf müdafaaya mahsus göstermek istiyorlar. Sonradan gelenin, öncekinin açıklaması veya hükmünü kaldırıcısı olması lazım gelirken önceki, sonrakinin beyanı (açıklaması) veya neshedicisi imiş gibi idare-i kelâm ediyorlar. Bunlar (bu tür görüşler), İslâm'ın asıl ruhu olan hak ve hakikat fikrini bırakıp yanlış bir ümid için aksini desteklemek demektir.

İşte İsmet ve Bassam gibiler görünüşte farklı şeyler söylüyor gibi görünseler de aslında hizmet ettikleri ince ve derin siyaset aynı.

Bunlardan birincisi içerdeki derinlerin bestelerini yorumlayan bir assolist, ikincisi ise içerdeki derinlerin de akıl hocası konumundaki küresel güçlerin ses sanatçısı..

İkisi de müslüman olduğunu söyleyerek Müslümanlar’a akıl veriyor, fakat ikisinin de verdikleri akıllar müslüman için akla ziyan..

Batılılar için ise ikisi de aydın/entel adamlar.

Gerçekte ise ikisi de belirli odakların kullanışlı araç gereci olmanın ötesinde bir anlama ve değere sahip değiller.

Mesele sadece İsmet’le Bassam olsaydı o kadar önemsemek gerekmezdi. Fakat bunlar, budalalık ağacının sadece birer yaprağı durumundalar.


(İlk yayın tarihi: 9 Ekim 2022)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...