İNGİLİZLER NEDEN LAWRENCE'İN DEĞİL DE SELANİKLİ BLACK JUMBO'NUN HEYKELİNİ DİKTİLER

 




Selanikli Mustafa Atatürk, The Saturday Evening Post dergisinin yazarı ABD’li gazeteci Isaac F. Marcosson’a “Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş” bulunuyor. 

Bu bilgi, Bilâl N. Şimşir’in “İngiliz Belgelerinde Atatürk” adlı kitabının 5’inci cildinde yer alıyor (Ankara: Türk Tarih Kurumu Y., 2005, s. 264).

Kemalistlere göre, Selanikli Atatürk bu sözüyle İngiltere eski Başbakanı Lloyd George ile alay ediyordu.

Evet, belki alay ediyor, belki de teşekkür, ama kastının şu olduğu kesin: “Yunan İzmir'e çıkarma yapmasaydı benim milleti ‘mili mücadele istiklal harbi’ filan diyerek gaza getirmem, kongreler toplamam, TBMM diye bir meclis kurmam, TBMM hükümeti icat etmem mümkün olmayacaktı. Lloyd George Yunan'a İzmir vizesi vererek buna vesile oldu.”

İngiltere Yunan'ı İzmir'e tam da bunun için, İstanbul’da ajanları Robert Frew vasıtası ile anlaşmış oldukları Selanikli’nin önünü açmak, ona Anadolu’da örgütlenme fırsatı vermek için çıkardı.

Bu aslında Başbakan Lloyd George'un değil, İngiliz hükümetinin Türkiye’den sorumlu yetkilisi Lord Curzon'un fikri ve projesiydi.

Curzon’un Lloyd George'u ikna etmesi zor olmadı. Bu arada dışişleri bakanlığı koltuğunu da kaptı.

Yunan’ın İzmir’e çıkarılması, satrançtaki birinci hamleydi.

*

Aslında İzmir’de (Antalya’ya çıkarma yapmış olan) İtalya’nın gözü vardı..

İtalya, İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefikiydi..

Fakat İngiltere (yani Curzon), Anadolu’da yeni bir Türk devleti kurdurarak Osmanlı Devleti’nin ayaklarının altındaki halıyı çekmek ve onu tarihe gömmek istiyordu.

Hem İtalya, hem de Fransa, İngiltere’nin projesine onay vermek zorunda kaldı.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde “resmen” açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü böylece, “Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş” bulunan Selanikli Black Jumbo’nun itirafına destek vermiş oluyordu.

*

Evet, Yunan’ın İzmir çıkarması satrançtaki ilk hamleydi.

Asıl hedef, Selanikli’ye Yunan’a karşı milli mücadele bahanesiyle yeni bir devlet kurdurarak Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu tasfiye etmekti.

Olaylar yaşanırken resmin tamamını görmek zordur. Padişah Vahideddin İngiliz politikasını tam ve doğru okuyamıyordu, yaver yaptığı dalkavuk fırıldak Selanikli zamparanın kendisine yaktığı yağların sahte olduğunu anlayamıyordu. Süreç içinde şeytana uysa bile Anadolu’da kendisine rağmen tutunamayacağını sanıyordu

Herşey olup bittikten yüz yıl sonra resmin tamamı önümüzde. Hem İngiltere hem de Selanikli açısından.. Selanikli, Anadolu’ya gönderildiğinde sapı silik sıradan bir alt düzey paşaydı. Filistin’de İngiliz’in önünden kaçmıştı. Karizması yoktu. İstanbul’daki bütün havası çiçeği burnunda acemi padişah Vahideddin’in adamı bilinmesinden kaynaklanıyordu. Anadolu’da onu tanıyıp bilen yoktu.

Orada tutunabilmek için başlangıçta sıkı İslamcı ve hilafetçi, devlete ve padişaha gönülden bağlı bir vatansever gibi görünmesi gerekiyordu

Resmin tamamı dedik.. Sonraki gelişmeler Selanikli'nin İngilizler’le Osmanlı Devleti’ni tasfiye için anlaştığını gösterdi. Türkiye’de, İngiliz işgali altındaki sömürgelerde bile görülmeyen biçimde İngiliz ilke ve inkılapları resmi ideoloji ve devlet politikası oldu.

*

Kemalist yaygaracıların mantıksız ve bilimsellikten uzak ucuz demagoji ve mugalatalarla suyu bulandırmaya çalıştıkları görülüyor. İlkokul ezberini tekrarlamak yetmez. Her soruya cevap verebilen genel bir "açıklama modeli"nizin olması gerekir.

Resmî ideolojinin resmî anlatısı ya da masalı çerçevesinde her soruya cevap verilemediği için koruma kanunu icat edilmiş durumda.

Aynı şekilde Selanikli ile ilgili bazı belgeler (yani gerçekler) araştırmacılardan sır gibi saklanıyor.

Mesela Prof. Şükrü Hanioğlu (ki Tarık Zafer Tunaya'nın asistanlığını yapmıştır) "Atatürk: Entelektüel Biyografi" kitabını yazarken birçok belgeye ulaşmasına yetkililer tarafından izin verilmediğini söylüyor.

Bazı gerçeklerin altında kalacaklarını, makul izah getiremeyeceklerini bildikleri için saklıyorlar.. Mızrak çuvala sığmaz ‘netekim’, Güneş de balçıkla sıvanamaz.. Çözüm: Mızrakları yerin altına gömün, insanları da penceresiz cehalet zindanına kapatın, Güneş’i görmesinler ve yok sansınlar.

*

Belgeleri ve gerçekleri gizleyenler sadece Kemalistler değil, Selanikli Black Jumbo’nun işvereni İngilizler de aynısını yapıyor.

Evet, Selanikli ile ilgili İngiliz belgeleri için de aynı durum geçerli. Kadir Mısıroğlu İngiltere’deyken bunların peşine düştüğünü fakat kendisinden esirgendiğini, araya bir İngiliz müslümanı koyduğunu, onun bile belgelere ulaşamadığını hatıratında yazdı.

Bu bir kompodur. Komplo teorisi değil, komplonun kendisi. Çünkü birşeyleri gizliyorsun.

Komplo, gizlilik demektir.

Selanikli’nin Osmanlı Devleti'ne başkaldırması İngilizler’in Osmanlı'ya karşı bir komplosuydu. Yunan’ın İzmir’e çıkartılması, Selanikli’nin Yunan’la mücadele görüntüsü altında Osmanlı Devleti’ne karşı örgütlenmesini sağlama gayesine matuftu.

O halde, (ortada bir komplo bulunduğunu hesaba katarak) milli mücadele ile ilgili her veriyi dikkate almamız ve bir puzzle'ı, bir yapbozu çözer gibi parçaları birleştirerek anlamlı bir bütün oluşturmamız gerekiyor.

Eğer bilimsel bir yöntemle düşüneceksek yapacağımız şey şudur: Konuyla ilgili bir hipotezimiz olur, sonra da eldeki verileri bu hipotez çerçevesinde değerlendirmeye tabi tutarız. Eğer hipotezimiz doğruysa, veriler o hipotez çerçevesinde makul bir açıklama bulacaktır

*

Mesela hipotezimiz Selanikli zamparanın İngilizler’le daha baştan anlaştığı ise, sonraki sürecin buna uygun gelişmesi, Selanikli ile İngilizler'in birbirlerine silah sıkmaması ve Misak-ı Milli’yi önemsemeden kardeşçe bir paylaşım yapmış olmaları gerekir.

Bu, oldu mu? Oldu.

Hipoteziniz eğer Selanikli’nin (başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere) yedi düvelle (devletle) mücadelesi ise, bunun bir devamının olması gerekir. 

Bu, oldu mu? Hayır. 

Maalesef Selanikli zampara, Dolmabahçe’de ağırladığı İngiltere Kralı Edward'ın karşısında süt dökmüş kedi modunda mahcup bir eda ile poz verdi.

Bu tür olayların analizi polisiye bir adi suçun incelemesi gibi yapılamaz. Polis veri toplar ve bir sonuca ulaşmaya çalışır. Fakat cinayet bir istihbarat örgütünün cinayeti ise, topladığınız veriler işe yaramayabilir, hatta belki sizi yanlış hedeflere yöneltmek için kurgulanmıştır

Bu noktada işte MİT'çi Prof. Mahir Kaynak'ın hep anlatmaya çalıştığı gibi verilere değil, yaşanan olayın kime yarayacağı ya da yaradığı sorusuna odaklanmak gerekir. Milli mücadele kime yaradı?

İngiliz’e yaradı, Musul ve Kerkük’ü aldı, İngiliz ilke ve inkılaplarını Türkiye’ye ihraç etti. Altı asırlık ulu çınar Osmanlı Devleti’nden ve İslam hilafetinden kurtuldu.

Milli mücadele denilen tiyatronun kaybedeni kim? Osmanlı Devleti ve İslam hilafeti.

*

Ancak, ister adi bir cinayet olsun isterse gizli servis işi cinayet, şayet olayın faili yakalandıysa veya kendiliğinden itirafta bulunduysa, ve yakalanan kişi kiralık bir taşeron değil de operasyonun bizzat sahibi ise, ortada tartışılacak birşey kalmaz. Olay aydınlanmıştır.

İşte bizim olayımızda bunu yapan kişi İsmet İnönü’dür.

İnönü, “Hipotez mipotez diyerek boşu boşuna yorulmayın, olay şundan ibaret” diyerek söylenmesi gerekeni söylemiş:

“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Orgeneral İsmet İnönü sıradan bir adam değil. Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Atatürk’ün sağ kolu, gedikli başbakanı, sırdaşı.

İnönü’ye tutup “Yok yok ağa, sen işin aslını bilmiyorsun, çünkü Cumhuriyet’in ilkokullarının sosyal bilgiler kitaplarıyla büyümedin, çok cahilsin” diyecek halimiz yok.

Bize düşen, haddimizi bilmek ve İsmet İnönü’nün açtığı yolda yürüyerek İngilizler’in milli mücadelenin başarısı için hangi kararları aldıklarını, neler yaptıklarını araştırmak olabilir.

Bu noktada Selanikli zampara da “Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığınısöyleyerek bize yardımcı olmuş durumda.

Demek ki İngiliz devleti Yunan’ı İzmir’e çıkarma “karar”ı almasaydı, milli mücadele (Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklanması) diye bir gelişme yaşanmayacaktı.

İngiliz karar almış ve gereğini yapmış.. İtalya ile Fransa’yı, aldığı kararı kabul etme mecburiyetiyle yüzyüze getirmiş.. Yunan ise zaten “karar” için ağzı sulanan tilki.. (Tilkiye sormuşlar “Pişmiş tavuk sever misin?” diye, “Gülmekten konuşamıyorum ki” demiş.)

*

Selanikli zampara, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan (ve Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren) Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) üzerinden henüz iki hafta geçmişken 13 Kasım günü İstanbul’a gelip (işgalci İngiliz subaylarının karargâh yaptıkları) Pera Palas Oteli’ne yerleşmişti.

Anasının Beşiktaş Akaretler’deki evinde kalabileceği halde..

İngiliz dostlarıyla yarenlik yapıp birlikte Türk kahvesi höpürdetmeye başladı. (Zamparanın mütarekeyi onlarla birlikte kutlamaya hakkı vardı, çünkü emri altındaki orduya İngilizler karşısında ricat emri verdikten sonra Padişah Vahideddin’e bir telgraf gönderip İngilizler’le “behemahal” barış yapılması talebinde bulunmuştu.)

İstanbul’da, Samsun’a gitmek üzere Bandırma vapuruna bineceği 16 Mayıs 1919 gününe kadar tam altı ay kalacaktı.

Ve bu altı ayı çok iyi değerlendirecekti.

Pera Palas’ın müdürü vasıtasıyla irtibat kurduğu İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile (kendisinin Nutuk’taki beyanına göre “bir iki kez”, Rauf Orbay’ın hatıratına göre de “müteaddit defalar”) gizli saklı başbaşa görüşmeler yapacaktı.

İşte, Selanikli zamparanın (Yaşar Gören’in dikkat çekmiş olduğu) “İngiliz ajanı Black Jumbo” olma sürecinin dönüm noktalarından en önemlisini bu başbaşa gizli saklı görüşmeler oluşturuyor.

*

Selanikli’nin sözde Yunan’a, özde ise Osmanlı Devleti’ne karşı yürüteceği “milli mücadele”nin yol haritası bu görüşmelerde belirlenmiş durumda.

Casus Frew’nun görüşmelerin tutanaklarını Londra’ya (Curzon’a) ulaştırdığından ve gelen talimatlara göre bir “karar”a varıldığından şüphe edilemez.

Sonraki gelişmeler, Selanikli zampara ile İngiliz efendileri arasındaki görüşmelerin iki ay sürdüğünü ve Ocak 1919 ortalarında bir “karar”a varmış olduklarını gösteriyor.

İşte, Yunan’ın 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarma yapması bu “karar”ın ürünü.. Selanikli’nin bir “milli mücadele” örgütleyebilmesi için bir “sebeb”e ya da “bahane”ye ihtiyacı vardı.

İngiliz “devlet ve de istihbarat aklı” için, dünya kadar Osmanlı siyasetçi, asker ve aydınını tutuklayıp Malta’ya sürerken Selanikli zamparaya “vize” verip Samsun’a nakletmek de zor değildi.. Osmanlı Hükümeti’nden bu yönde resmî bir talepte bulundular, Doğu Karadeniz’deki karışıklıklara müdahale için oraya bir yetkili göndermelerini istediler.

İngilizler için de, zampara Black Jumbo için de işler tıkırında gidiyordu.

Nitekim, Selanikli zampara Samsun’a çıkışının üzerinden daha henüz iki buçuk ay geçmişken, ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi’nin son gününün gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “zaferden sonra” Osmanlı Devleti’ni tarihe gömüp sözde cumhuriyet özde diktatörlük olan yeni bir devlet kuracağı müjdesini verdi. 

Dahası (cumhurbaşkanı etiketli diktatörlük ve tiranlık garanti ya) Kur’an harflerini yasaklayıp Latin harflerini getireceğini, İslamî örtünmeyi/tesettürü kaldıracağını, gâvur şapkasını millete zorla giydireceğini, velhasıl İngiliz ilke ve inkılaplarını eksiz biçimde hayata geçireceğini haber verdi.

Derdi cumhuriyet değil, cumhurbaşkanlığı etiketli tiranlıktı, fakat millete "Kendim için birşey istiyorsam namerdim, herşey Halife Padişahımız için, vatan millet Sakarya" nutuklarıyla masal anlatıyor, takiyye destanı yazıp yalan rüzgârları estiriyordu.

Filistin’de İngiliz’in karşısında kirişi kırıp yıldırım gibi kaçan, Padişah’a “İngilizler’e teslim olalım” diye telgraf çeken bu felaket tellalı nasıl olmuştu da birden bire “zafer” müjdesi veren bir umut destanına dönüşmüştü?

Cevap belli: Sahtekâr Black Jumbo, efendisi İngilizler’in “karar”ına güveniyordu.. İngilizler’in Fransızlar ile İtalyanlar’ı da ikna edeceklerini biliyordu.

Yunan’ı da İzmir dağlarında açan çiçekleri toplayıp ot yolmaya mahkum edeceklerinden, kendisi korsan bir meclis toplayıp illegal bir hükümet kurunca Yunan’la barış yapmasını sağlayacaklarından emindi. (Evdeki hesap çarşının oynak piyasasına uymadı, Alman yanlısı devrik kral Konstantin’in Yunanistan’da tekrar başa geçip İngilizler’in “Milne Hattı”nı çiğneyerek Anadolu içlerine yürümesi yüzünden Selanikli’nin "vaadedilmiş zafer"inin tahakkuku biraz gecikti.)

*

Evet, Selanikli zampara Black Jumbo, efendisi İngilizler’e (en başta da Lloyd George ile Curzon'a) müteşekkirdi ve onlar gerçekten isteselerdi heykellerini dikmekten çekinmezdi.

Fakat istemediler.

Bununla birlikte, zampara Black, onların, heykellerinin dikilmesini hak ettiklerini biliyordu. Ve bunu samimiyetle dile getirdi.

Ve bunu, bir kişi daha biliyordu: İsmet İnönü.

Şunu boşuna söylemedi:

“İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Selanikli zampara ile gizli saklı görüşmeler yapıp “karar”ın alınmasını sağlayan kişi, İngiliz casus Robert Frew idi.

Bu Frew, sadece Selanikli’yi Osmanlı Devleti’nin mezarını kazmak için ikna etmekle yetinmedi, aynı zamanda, başlangıçta zamparaya mesafeli duran, Anadolu’da Osmanlı için başlattığı mezar kazımı işine katılmayan İsmet İnönü’yü de Selanikli'nin sadık sağ kolu yaptı.

Kadir Mısıroğlu, meşhur tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’dan bu hususla ilgili olarak dinlediklerini şu şekilde satırlara dökmüş bulunuyor:

“ İbrahim Hakkı Konyalı, Yenibahçeli Şükrü‘den dinlemiş olarak İnönü’nün Anadolu’ya zorla nasıl götürüldüğünü anlatmıştı. Bunu bir nebze çıkardığı “Tarih Hazinesi” dergisinde yazmıştır. Ben kendisinden duyduğumu anlatmak isterim:

“… O zaman Anadolu’ya adam kaçırmak için işgale rağmen İstanbul’da “M.M.” adıyla [Müdafaa-yı Milliye] bir gizli teşkilat kurulduğu malumdur….

M.M. grubunda çalışanlardan biri de Yenibahçeli Şükrü Bey’di…. Adamları İnönü’yü sokakta derdest edip Maltepe’ye getirmişler. Şükrü Bey, İstanbul’da düğün dernekle meşgul olacağına Anadolu’ya gitmesi teklifinde bulunmuş. O ise Kâzım Karabekir’e verdiği [ve Karabekir’in kitabında naklettiği] cevaplara benzer cevapla başarıya inanmadığını ve gitmek istemediğini söylemesi üzerine Yenibahçeli Şükrü, İsmet Paşa’yı faaliyette bulunduğu binanın bodrumuna hapsetmiş…. Nihayet İsmet Paşa kendisine yapılan teklifi kabule mecbur kalmış ve M. M. grubu [Asıl adı Müsellâh Müdâfaa-i Milliye (Silahlı Milli Savunma) olan ve baş harfleri  durumundaki M. M.’nin Osmanlıca alfabedeki okunuşu olan "Mim Mim" kısaltmasıyla tanınm istihbarat örgütü] mensupları nezareti [gözetimi] altında İzmit’e kadar götürülerek Ankara’ya gönderilmiş. Ankara’da da aynı kötümser tavrı sergileyince M. Kemal Paşa kendisine İngilizler’in İstanbul’daki entelijans [istihbarat, gizli servis] başkanı olan Râhip Furo‘dan [Frew (Robert Frew)] kendilerinin binnetice galip getirileceğine dair bir beyanına muttali olursa kararını değiştirip değiştirmeyeceğini sormuş. O da böyle birisinden o tarz bir söz duyarsa Milli Mücadele’ye inanabileceğini söylemiş. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, onun eline Rahip Furo’ya hitaben bir mektup yazıp vererek kendisini İstanbul’a göndermiştir.”

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 386-7)

Bu, Selanikli Mustafa Atatürk’ün (işgalci düşmanın ajanlarıyla gizlice temas kurarak devletini ve milletini satmış) bir vatan haini olduğunu ifade etmek anlamına gelmektedir.

İsmet İnönü 8 Ocak 1920’de Ankara’ya gelmiş, 3 Şubat 1920’de (cebinde Rahip Frew’ya hitaben yazılmış mektup bulunduğu halde) İstanbul’a dönmüş, 9 Nisan 1920’de de, "Selanikli’nin İngiltere, Fransa ve İtalya’nın desteğini arkasına almış olduğunu bilmenin" huzuru ve gönül rahatlığı ile tekrar Ankara’ya vasıl olmuştur.

*

Selanikli zampara, İngilizler’in Yunan ordusunu (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile İzmir dağlarında durdurması sayesinde Anadolu’da (altında –devletin tahsis ettiği- iki otomobil, cebinde Osmanlı Devleti harcırahı olduğu halde) toplantılar yapıp kahramanlık nutukları attı, ağını yavaş yavaş ördü.

Yedi düvel cihetinden gayet rahattı.. Keyfi yerindeydi.

Erzurum’da bir “Heyet-i Temsiliye” icat edip başkanlığını aldı.. Ardından Sivas Kongresi’nde vatanseverlik baharatı bol nutuklar attı, akabinde de “Ne duruyoruz, bir de Ankara’da meclis toplayalım, milletvekili olup nutuk atarak millet kesesinden maaş alıp yiyelim” dedi.

Bunun için Sivas’tan sonra (altındaki iki otomobille), o sırada İngiliz ve Fransız askerlerinin kontrolü altında olan Ankara’ya “güven içinde” postu serdi.

Takvimler 27 Aralık 1919’u gösteriyordu.. 1920 yılına dört gün kalmıştı.. 

Zamparanın yedi düvel sayesinde keyfi yerindeydi.. İstanbul’da Padişah Vahideddin’in ensesinde boza pişiren İngilizler, Selanikli zamparayı Ankara’da “welcome”lıyorlardı.

*

Tam da Selanikli’nin Ankara’ya vardığı gün, 27 Aralık 1919’da İngilizler, Erzurum’daki Karabekir’i de saflarına katmak için harekete geçtiler.

İngiliz yarbayı Alfred Rawlinson (Ki meşhur Lord Curzon’un yeğenidir) o gün İstanbul’dan Erzurum’a gelip Karabekir’le görüşmüş bulunuyor.

İngiliz Büyükelçiliği’nden (ve de büyükelçiliğin rahibi maskesi altında faaliyet gösteren baş casus Robert Frew’dan) Lord Curzon kaynaklı talimat ve malumatı almış olduğundan şüphe edilemez.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor:

… ertesi günü İngiliz kaymakamı Rawlinson İstanbul’dan Erzurum’a geldi. Ve beni hemen makamımda ziyaret etti (27.11.1919) . Tam bir saat görüştük.

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye’de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

Uğur Mumcu’nun Karabekir’den naklettiği bu satırlar, Selanikli-İngiliz ilişkilerinin anlaşılması bakımından kritik öneme sahip.

Rawlinson’un söz konusu ziyaretinin yeri, zamanlaması, muhtevası ve muhatabı, tarihçiler için çok önemli ipuçları sunuyor.

Her ne kadar Karabekir-Rawlinson görüşmesinin tarihi, metinde 27 Kasım 1919 olarak verilmişse de, doğrusu (Rawlinson’un Adventures in in the Near East adlı kitabında belirttiği gibi) Aralık’tır. Burada bir yazım hatası var. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

Rawlinson neden Ankara’ya değil de Erzurum’a gitmiş ve neden Selanikli ile değil de Karabekir ile görüşmüştür?

Nedeni şu: Selanikli ile bu hususlarda daha önce anlaşmış bulunuyorlar, fakat o gün için Anadolu’da asıl güç sahibi (ve Selanikli’nin mevcut konumunun “bani”si), Karabekir Paşa.

*

Cumhuriyet'in banisi Selanikli, Selanikli efsanesinin banisi ise Karabekir.. 

Karabekir’in onay vermediği hususlarda Selanikli’nin İngiliz tekliflerine (o gün için) olumlu yaklaşması mümkün değil. 

Çünkü vatanı kurtarmaya çalışan bir kahraman değil, teslimiyetçi bir İngiliz işbirlikçisi gibi görünmesine yol açacaktır.

Zaten kahramanımız vatanı kurtarmak bir tarafa, kendisini bile kurtaramamakta, Karabekir tarafından kurtarılmaktadır.

Dolayısıyla İngilizler Karabekir’le de anlaşmak, Selanikli’nin elini güçlendirmek istiyorlar.

Nitekim Karabekir, yukarıya aldığımız metinde Curzon’un "Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz” şeklindeki mesajını aktarmış bulunuyor.

İngiliz dostu Selanikli ile anlaşmışlar, fakat (o gün için) yeterli değil, Karabekir’le de anlaşmaları lazım.

*

Evet, Curzon Karabekir’e şu mesajı veriyor:

“Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye’de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir.”

Bunu diyor ama, zaten mevcut Osmanlı hükümetini güçsüzleştiren, kolunu kanadını kıranlar kendileri.

Ortada henüz bir Ankara hükümeti de yok.. Çünkü daha TBMM bile yok.. 23 Nisan 1920’ye yaklaşık dört ay var.

Fakat Curzon, Anadolu’da güçlü bir hükümet görmek istediklerini söylüyor.

Yani, adamlar Selanikli’nin yol haritasını hazırlamışlar, eline tutuşturmuşlar.

Buna göre, Selanikli’nin önce bir hükümet kurması gerekiyor.. Bunun için de evvela bir meclis toplaması lazım.

Ve bu arada İngiliz, Selanikli’nin hayata geçirmeye başladığı bu projeleri için Karabekir nezdinde “lobi” faaliyeti yürütüyor.

Ona, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümetin (devletin) faziletlerine dair brifing veriyorlar.

Türkler’le bir barış yapmak istiyorlar, fakat karşılarında muhatap olarak Sultan Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini görmek istemiyorlar.

Görmek istedikleri kişi, Selanikli zampara.. Black Jumbo.

*

Fakat o an için Selanikli “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede” formatında bir emekli Sarı Çizmeli Mustafa Kemal Ağa.

Önce hükümet kurması gerekiyor.. İlk adım, Ankara'da toplanacak olan TBMM..

İngilizler, TBMM'ye oyun alanı açmak ve onu rakipsiz hale getirmek için, İstanbul'daki (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi binasında faaliyet gösteren) Meclis-i Mebusan'ı basıp kapatacaklar, Selanikli'yi adamdan saymayan ağır topları Malta'ya süreceklerdir.. Önceden sürmüş olduklarının yanına..

68 milletvekili de "doğal üye" sıfatıyla yeni açılacak olan TBMM'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçecek, böylece TBMM'nin meşruiyet temelini tahkim edecekerdir.

Fakat, kurulacak yeni TBMM "hükümet"inin de desteğe ihtiyacı vardır..

İngilizler bunun için de ellerinden geleni yapacak, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı'nı ve Genelkurmayı'nı basıp kapatacaklar, İçişleri Bakanlığı'nı işlevsiz hale getirecekler, böylece Ankara hükümetinin önündeki yola asfalt döşeyeceklerdir.

*

Evet, Karabekir’in Curzon’dan naklettiği şu ifade önemli:

“Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut [bulunmaması halinde] sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.”

Görüldüğü gibi Curzon, “İlla da Mustafa Kemal’i isterem” modunda..

Ancak o gün için Selanikli Anadolu’da yersiz yurtsuz dolaşan bir gariban durumunda..

O kadar ki, Kâzım Karabekir abisinin desteği olmasa kulağından tutulup İstanbul’a götürülecek.

Ortada bir TBMM yok.. TBMM hükümeti yok.. Yok oğlu yok..

Peki Selanikli’nin hiç değilse Anadolu’da düşman “yedi düvel”inden herhangi birine attığı tek bir mermi var mı?

O da yok..

Bol bol nutuk atıyor, kongre toplayıp münafıkça “Padişah Efendimiz’li, halifeli, İslam’lı” edebiyat yapıyor..

Fakat düşmana sıkılan tek bir kurşun yok henüz.

Ortada bir tek “müstafî (istifa etmiş) asker” olan sıradan vatandaş Selanikli’nin hayalleri ve o hayallerin temel dayanağı Karabekir var.

O yüzden Curzon, Karabekir’le de anlaşmaya çalışıyor.

*

Fakat, “Biz Mustafa Kemal’le zaten anlaşmış bulunuyoruz” demiyor. Çünkü Karabekir’i (ve de milleti) ürkütmemek, uyandırmamak gerekiyor.

Ancak, Selanikli Mustafa’nın barış görüşmelerinde “tek” (yegane) muhatapları olmasını, ya bizzat görüşmelere katılmasını, ya da onaylama makamında olmasını istemekten de geri kalmıyor.

Adamlar Selanikli’nin “mutabık” kalmasını çok önemsiyorlar.. Kendilerinin mutabık kalmaları yetmiyor bir de Selanikli’nin mutabık kalmasının derdindeler.

Selanikli’nin avukatı gibi konuşuyorlar.

Niye?

Bu niyenin altında çok şey yatıyor.

*

Evet adamların Türkiye’de “güvenecek dostlar”a ihtiyacı var.

Padişah’a güvenmiyorlar.. Curzon’un mesajı açık:

“Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir.”

Bunu yapmayacağı garanti olan, Selanikli’nin “padişahsız hükümet”i..

O yüzden barış görüşmelerine ya bizzat katılması ya da mutabakatını bildirmesi gerekiyor.

Fakat bunun için önce bir hükümet kurması lazım.. Ve de hükümete meşruiyet kazandıracak bir "millet" meclisi..

*

Curzon’un sözleri bundan ibaret değil. Şu da var:

“Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır.”

Hayır, bunu İngiltere Kralı için söylemiyor.

El kesesinden cömertlik yaparak Osmanlı için söylüyor.

Türk milletinin neye taraftar olup olmadığına da “Türk millet adına” Lord cenapları karar veriyor.

Evet, Karabekir’e verdikleri akıl bu..

İmdi, Selanikli’nin İstanbul’da, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaptığını, halvet olduğunu biliyoruz.. Zamparanın Nutuk’taki itirafıyla sabit.

Ayrıca, Anadolu'ya geçtikten sonra Rawlinson’la da müteaddit görüşmeler yapmış durumda.

Kemalistlerin kendilerine sormaları gereken soru şu: Karabekir’e böylesi telkinlerde bulunan İngilizler, aynı şeyleri Selanikli’ye de söylemiş olabilirler mi?

Tersinden soralım: Söylememiş olabilirler mi?

Karabekir Curzon’un anlaşma talebini ve mesajlarını açıkça yazmış olduğu için, ona yapılan teklif ve telkinleri biliyoruz.

Selanikli ise bu konularda ketum mu ketum..

Ve bu ketumiyet bizi hiç de şaşırtmıyor.

*

Olay açık: 

Karabekir’e söylenenler İstanbul’dayken Selanikli’ye de söylendi.. Ve Selanikli “Bana fırsat verin, beni destekleyin, bu istediklerinizi eksiksiz olarak yaparım” dedi.

İşte, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “saltanatı kaldırma, cumhuriyet ilan etme (cumhurbaşkanı etiketli padişah olma), tesettüre savaş açma, Latin harflerini alıp bin yıllık alfabeyi yasaklama, millete şapka dayatmasında bulunma” gizli gündeminin ardındaki gerçek bu.

Şurası kesin: Karabekir’e yukarıda aktarılan mesajları verip anlaşma teklifinde bulunan İngiliz’in aynı şeyi Selanikli’ye de yapmamış olması imkânsızdır.

İmkânsızdır imkânsız.

Ve Kongre gecesi hempalarına gizli gündemini açıklayan Selanikli’nin aynı şeyleri İngilizler’e de söyleyerek onlara teminat vermemiş olması da imkânsızdır.

Buradan (matematiksel bir kesinlikle) varacağımız sonuç şudur: 

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olan Selanikli zampara Atatürk, o gün için İngiliz İstihbaratı ile anlaşıp kendi devletinin (Osmanlı Devleti’nin) temellerine dinamit koyan bir işbirlikçi haindir.

İsteyen ajan da diyebilir.

Denklemin sonucu açık.. Sağlamasını da Yaşar Gören yapmış durumda.. Adam casus Black Jumbo’nun ta kendisi.

*

İngilizler’le anlaşıp Osmanlı’ya oyun oynama bakımından Şerif Hüseyin ile Selanikli zampara Atatürk arasında bir fark yok.

İngilizler Şerif ailesine Hicaz’da, Ürdün’de ve Irak’ta devlet kurma izni verdiler.. Hicaz’ı Abdülaziz bin Suud liderliğindeki Vehhabî Bedevîler onların elinden aldı. Irak ise 1958 darbesiyle Şerif ailesinin elinden çıktı.. Fakat Ürdün’de tutunmayı başardılar, orada Şerif sülalesi krallık tahtı sahibi olarak hakimiyetini bugün de sürdürüyor.

Evet, Şerif Hüseyin ve oğulları şirketine devlet kurma izni veren İngilizler Anadolu’da da Selanikli’ye devlet kurma izni verdiler.

Yani Selanikli ile Şerif arasında önemli bir fark yok.. 

Şöyle küçük bir fark var: Şerif’in şeriflik karizmasından dolayı ona krallığı uygun gördüler, Selanikli için uygun olansa cumhurbaşkanlığıydı.. 

Bir de şu: Şerif İngilizler’le açık işbirliği yaptı, Selanikli ise (durum gereği) gizli..

*

Ancak, bu gizlilik üzrindeki örtüyü 1973 yılında İkinci Adam İsmet İnönü biraz araladı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Adam daha ne desindi?.. 

Bu bir katre sözün içinde umman gizli.

Anlayana sivrisinek saz.. 

Arif olana bir işaret kâfidir diye bir söz de var.. 

Yine, “Lafın tamamı ahmağa söylenir” diye bir atasözümüz de mevcut..

İsmet İnönü’nün bu sözü bilinçsizce ağzından kaçırmış olduğunu zannedenler, onu tanımıyorlar.

Celal Bayar’dan daha zeki ve dürüst olduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Curzon “Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur” diyor.

Böyle olduğu için, Yunan’a karşı zafer kazanıldıktan sonra İngilizler’le herhangi bir çatışma yaşanmadı.. 

İngiliz donanması İstanbul’dan sessiz sedasız çekilip gitti.

Çünkü İstanbul’da petrol yoktu.. Petrol Musul ve Kerkük’teydi..

Fakat daha önemlisi, İstanbul’un Batılı devletler arasında paylaşımı büyük bir sorundu.. İstanbul, komünistlerin eline geçen Rusya için de önemliydi.

Ancak, Curzon’un Karabekir’e yaptığı tekliften, Çanakkale’ye göz koydukları ve Karabekir’in bu konuda vereceği tepkiyi ölçmeye çalıştıkları anlaşılıyor. 

“İstanbul’u size veririz, fakat karşılığında Çanakkale’nin bizde kalmasına razı olun” der gibi konuşuyorlar.. Selanikli'den her istediklerini alacaklarını biliyorlar, fakat ardındakilerin de razı edilmeleri şart.

Kırmızı çizgilerinden birisi şu: İstanbul’un başkent olarak kalmasına izin vermek istemiyorlar.

Başkent, Anadolu’daki bir şehir olmalı.

Yeni devlet, imparatorluk bakiyesi ya da varisi görüntüsü vermemeli, Lidya, Frigya filan gibi bir ikinci sınıf nevzuhur devlet statüsünde olmalı.

*

Karabekir’e “İstanbul bir köşedir, köşebaşıdır. Anadolu'nun idaresi ve kalkınması İstanbul dışında da mümkündür” diyor ve "Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar.

Yani kurulacak yeni devletin planı, şeması, krokisi hazır: Osmanlı saltanatına son verilecek, cumhuriyete geçilecek, ülkede padişah yerine cumhurbaşkanı bulunacak, başkent Anadolu’daki bir kent olacak, İstanbul olmayacak.

Şu cümle önemli: “Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.” 

Doğrudan Ankara deseler fazla açık konuşmuş olacaklar.

Mesajlarının Türkçesi şu: 

“Biz İngilizler, sizin Anadolu’daki bir şehirde yeni bir hükümet kurmanızı istiyoruz.. Size yeni bir hükümet kurmak serbest.. İzin veriyoruz. Güle oynaya kurun, hayırlı uğurlu olsun.. Tabiî bu hükümet bir cumhuriyet hükümeti olacak, Osmanlı Padişahı’nın ocağına incir dikecek.”

Karabekir’e fikrini soruyorlar: “Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” 

Selanikli’ye sormuyorlar.. 

Ne düşündüğünü bildikleri kesin.. 

*

Fakat, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen Selanikli ne düşündüğünü millete zaten Erzurum’da açıklamış.. 

O gün için millet sadece iki kişiden oluşuyor: Mazhar Müfit Kansu ve Süreyya Yiğit..

Sonraki süreçte millet efradında çoğalma görülecektir.. 

Çünkü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”.. 

Kafalar kesilmeyi istemedikleri için hep birlikte Mazhar Müfit ile Süreyya gibi millete dönüşeceklerdir.

*

Curzon’un Karabekir’e bir başka teklifi ve telkini şöyle:

“Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.”

Yani padişahlık kalkacak, hükümete ve siyasete karışmayan bir halifelik devam edecek.

Bu formül aynen uygulandı.

Buradan da anlaşılabileceği gibi Selanikli’nin akıl hocası İngilizler.. Plan ve projeyi hazırlamışlar, yol haritasını belirlemişler, Selanikli’ye sadece verilen rolü ezberleyip oynamak kalmış..

Allah var, rolünün hakkını iyi verdi, pot kırmadan ve falso yapmadan mükemmelen oynadı..

Gizli gündemini kimlere açıklayacağını da, kimlerin saflığından yararlanacağını da, kimlerin başına ne zaman sopayı indireceğini de, nerede nasıl yalan söyleyip sular seller gibi yalan yeminler edeceğini de iyi biliyor.

Eğer bu bir deha ise, dahi olduğu söylenebilir.. Fazlasıyla..

*

Ancak, kusursuz deha olmuyor, bu zampara da bir hata yapıyor.

O da şu: İşin padişahlık yerine cumhuriyet, padişah yerine cumhurbaşkanı kısmı tamam da, hırslarını dizginleyemeyen Selanikli zampara deha, halifeliğe de göz koyuyor.

Balıkesir hutbesi filan bu hevesinin ürünü.

Ancak, bu arzusu İngiliz’in yazdığı senaryoyla uyuşmuyor.

Çünkü İngiliz, “hükümete ve siyasete karışmayan” etkisiz ve yetkisiz bir halife istiyor.. 

Kanatları koparılmış, tüyleri yolunmuş, Nasrettin Hoca'nın hindisi gibi sadece düşünüp kaşınan bir kuş halife resmi çizmişler.

Selanikli ise hem cumhurbaşkanı hem de halife olmak istiyor.. 

Böylece, siyasî güç (hükümetlik) ve halifelik (dinî liderlik) yine tek bir şahısta birleşmiş olacak.

Tamam, Selanikli’ye güvenebilirler de, o ölüp de yerine bir başkası geçince ne olacak?

İşte bu yüzden Selanikli’nin bu teşebbüsüne izin vermediler ve o da (Karabekir’in ayrıntılı biçimde anlattığı gibi) birden bire 180 derecelik bir dönüş yaparak dinsiz imansızlığın ve namussuzluğun propagandasını yapmaya başladı.

Öyle anlaşılıyor ki, İngilizler Selanikli’nin bu hevesinden dolayı endişeye kapıldıkları için “hükümetsiz halife” formülünden de vazgeçtiler ve (Cumhurbaşkanı Özal’ın açıkladığı üzere beş yıl süre vererek) hilafetin tümden kaldırılmasını istediler. 

*

Black Jumbo Selanikli Mustafa, İstanbul’a Lloyd George’un heykelini dikmedi, daha fena birşey yaptı, İngiliz ilke ve inkılaplarını (Curzon’un “Yeni Türkiye” projesini) hayata geçirdi.

“Milli mücadele”nin mucidi İngilizler ise, hizmetlerine karşılık Selanikli’yi meşhur Dizbağı Nişanları ile taltif etmek istediler.

Ve de bir heykelini yaptılar.

Gelişmelerin içyüzünü bilenler için, onun heykelini dikecekleri baştan belliydi.. Nitekim, son Osmanlı bakanlarından (Vahideddin’in başyaveri) Avni Paşa bunu tahmin etmişti.. Mustafa Armağan şunları yazmış durumda:

“Avni Paşa’nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife’nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı’nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet’ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa’nın Paris Konferansı’nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet’le ilgiliydi.

“İngilizler Misak-ı Halife’den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet’in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife’yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet’in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa’nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın [Avni Paşa'nın hatıratının] en çok tartışılacak paragrafı:

“… Hilâfet’in Türkiye’de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; ‘Paşa, Ankara’da ve Kuvâ-yı Milliye’de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi [hilafetin kaldırılması türünden olumsuz işleri] düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul’a gelecek, İzmir, Edirne’yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli’nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal’in heykelini dikecektir’ dediler. Ben de cevaben; ‘Sizler Mustafa Kemal’in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara’da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra’da yapacak ve [İngilizler] sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye’nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum’ dedim.”

(https://belgelerlegercektarih.com/2012/06/13/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti-mustafa-armagan/)

Avni Paşa, sadece İngilizler'in Selanikli'ye vereceği destek hususunda değil, aynı zamanda heykel konusunda da yanılmadı.. 

Fakat heykelin malzemesi konusunda yanıldı.. İngilizler, Selanikli’ye balmumu gibi şekil vermiş olmalarından olsa gerek, onun balmumundan bir heykelini yaptılar.. Altın kullanmadılar.

Ekşi Sözlük’te “atatürk'ün londra'daki balmumu heykelibaşlığı altında şunlar söyleniyor:

·                görülmeye değerdir. zaten bal mumu heykel sanatı, ehlinin elinden çıkınca daima şahane olmuştur.

·                dokunup el vuranin butun dualari gerceklesiyormus, ayrica kucuk bir parcasi bile her turlu hastaligi iyilestirme gucune sahip (denedim %100 calisiyor) 

·                hatırladığım kadarıyla o müzede türkiye'yi temsil eden tek heykeldir.

·                dunya liderleri kategorisinde olup alt katta bulunmaktadir. arkasinda kralice falan var, oldukca heybetlidir. 

·                atamızın karizmasını ve şıklığını iyi yansıtan heykel. 

·                ilk karşılaştığımda önünden dakikalarca ayrılamadığım, tüylerin diken diken olmasına sebep, harika insanın güzel heykelidir. gurur vericidir.

·                çok güzel ve heybetli duran bir heykel. dünyanın sayılı müzelerinden olan bu müzede bulunması guru vericidir. mustafa kemal'in başardıklarına kör bakanlar ve onu anlayamayan insanlar için kendisine ait değeri göstermesi açısından en küçük bir örnektir (nice önemli örnekler sayılabilirdi)

(https://eksisozluk.com/ataturkun-londradaki-balmumu-heykeli--3817282#google_vignette)

·                gördüğümde duygulandığım ve tüylerimi diken diken eden heykeldir. gerçekten çok iyi yapılmış. dünya liderlerinin içinde atatürk'ünde bulunuyor olması gurur verici.
(
https://eksisozluk.com/ataturkun-londradaki-balmumu-heykeli--3817282?p=2)

*

Yahudi İsrail de Selanikli’nin heykelini yapmayı ihmal etmemiş.. 

Vikipedi’nin ilgili sayfasında şunlar söyleniyor:

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı (Yehud)

Yehudİsrail'deki Atatürk anıtı

Mustafa Kemal Atatürk Anıtı, 2007'de Arkadaş Derneği tarafından derneğin Yehudİsrail'deki yerleşkesine dikilmiş bir anıttır.

Yer

Anıt, İsrail'in Yehud-Monosson kentindeki Arkadaş Derneği önünde yer almaktadır.

Açıklama

Anıt, mermer bir temel üzerine yerleştirilmiş bir Atatürk büstünden oluşmaktadır. Anıtın temelinde "Mustafa Kemal Atatürk" ve "1881-1938" ibarelerinin altında ünlü sözü yer almaktadır:

"Yurtta sulh, cihanda sulh"

Altında da şöyle yazıyor:

"Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Bütün Türk Milleti ve Türkiye’yi seven İsrail halkı sana ebediyen minnettar kalacaktır. ARKADAŞ"

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk_An%C4%B1t%C4%B1_(Yehud))


İNGİLİZLER'İN VE İSLAM ÜLKELERİNDEKİ İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI BEKÇİLERİNİN İBN ARABÎ SEVDASI

 






Prof. Ekrem Demirli’ye, harıl harıl İbn Arabî tercümeleri yaptığı 2008 yılında, İbn Arabî’nin Hz. Ebubekir’e bu şekilde hakaret etmiş olduğunu söylemiştim.

“Böyle birşey yok” demişti.

Buna karşı, İmam-ı Rabbanî’nin onun bu edepsizliğine Mektubat’ta dikkat çekmiş olduğunu ifade etmiştim.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:

“Kelam ilmi, Allah’ı tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme) hususunda aczini itiraf etmekte, Müslümanları bunun ötesine geçmek için uğraşmaktan men etmekte ve şöyle demektedir: “Bu meselede idrakin kavrayışındaki aczi itiraf idraktir, Allah’ın zatının sırrını araştırmak ise şirktir.” … Vahdet-i vücutçuluğuyla tanınmış olan Şeyh Muhyiddin Arabî, bu sözün sahibini –o kişi Sıddîk-i Ekber Hz. Ebubekir radiyallahu anhü olduğu halde-- cahillikle suçlama cüretinde bulunmuş, hatta şunu demiştir: Hristiyanlar’ın hatası, uluhiyeti (tanrılığı), sair mevcudatı dışarıda bırakarak sadece Meryem oğlu Mesih’e özgü kılmalarıdır’.”  

(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 267.)

İmam-ı Rabbanî, (Mekînüddin’in evlenmediği veya evlenemediği güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazmış olan) zampara İbn Arabî’nin söz konusu densizliğine 489’uncu mektupta değiniyor.

İfadeleri, Abdülkadir Akçiçek’in tercümesine göre şöyle:

… Şeyh Muhyiddin b. Arabi, … Şöyle demiştir:

-Bizden alim olan da vardır; bizden cahil olan da şöyle demiştir: “İdrak etmekten yana acizlik, idraktir”.

… Bunlarla bir övünme payı çıkarıp onları kendi nefsinden bilmiştir. Bunun için de şöyle demiştir:

-Hatemü'l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu), bu ilimleri Hatemü'l-velâyetten (velilerin sonuncusundan) alır.

Burada, Hatemü'l-velayet-i Muhammediye'den de, kendisini kasd etmiştir. Bu manadan ötürü de, taana (kötüleme ve yergiye) uğramıştır.

Bu kelâmın tevili için, Füsus şarihleri (onun Füsus kitabına şerh/açıklama yazanlar) gayretlerini sarf etmiştir. …

Sübhanellah... Bu sözün diyeni Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun. … O, irfan sahiplerinin başı olup sıddıkların da reisidir. Hangi ilim, o aczi geçebilir!.. Hangi güçlüdür ki; o acizden daha önde bir basamağa varmıştır!..

Evet, Sıddık'ın üstazı hakkında, yani Resulullah (sav) Efendimiz hakkında dediğini dedikten [Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilimde (evliyanın sonuncusu olduğunu iddia eden) kendisinin talebesi olduğu zırvasını yumurtladıktan] sonra Hazret-i Sıddık hakkında neden öyle demesin?

*

İbn Arabî’nin Hristiyanlar’ın (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin sözünü ettiği) hatası için hazırlamış olduğu sihirli formül, Ekrem Demirli’nin şu başlığı taşıyan makalesinde çok güzel anlatılmış: 

Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler”. (Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2005, cilt: VI, sayı: 14 [Mevlânâ Özel Sayısı], s. 347-364.)

Demirli, makalesinin sonuç bölümünde şu akla ziyan hikayeyi anlatıyor:

“Öte yandan ilâh-ı mu’tekad [“itikad edilen / inanılan” tanrı], insanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacından kaynaklanır ve bu tavır bir bakıma tabiidir. Çünkü insanın hiçbir şekilde bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz. Bu durumda ilâh-ı mu’tekad, insanın bilme imkanlarının sınırlılığı nedeniyle, sınırlanır. İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilah-ı mutekadı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Böylece, Şeyhülislam’ın dikkat çekmiş olduğu “tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme)” meselesi önümüze gelmiş oluyor.

Demirli’nin bu tuhaf lafları, bir yığın batıl faraziye/varsayım ve önyargının illüzyonist elçabukluğu ve hokkabazlığı ile aksiyom ya da postüla katına yükseltimesi anlamına geliyor. İnsanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacı neden olsun ki?!

Evet, ihtiyaçmış, öyle diyor.

*

Lafa bak, manadan bile değil, suretten söz ediyor.. Sözde maneviyat okyanusunun derinliklerinden inci çıkaran, (nefs terbiyesi olma vasfını kaybeden) keşfçi tasavvuf hurafesinin geldiği noktaya bakın: Surete tapma.

“Çünkü insanın hiçbir şekilde  bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz”mış..

Bu da aksiyom makyajıyla arz-ı endam eden bir başka işkembevî şuh faraziye.

Yani, tapacaksan taptığın şeyin “zat”ını bilmen, “zat”ı hakkında hüküm verebilmen gerekiyormuş.. Böylece, İslam’ın [Kelam/Tevhid ilmi tarafından “zatı bilinemez (varlığı ve birliği değil, zatı) ve zatı hakkında hüküm verilemez” olarak tanıtılan] tanrısı, Allahu Teala, kendisine tapılması “imkân”ını kaybetmiş oluyor.

Değil kendisi gibi, kendisinin “benzeri gibisi”nden bile söz edilemeyecek olan (Leyse ke-mislihî şey’ün) Allahu Teala için (Şura, 42/11) ne suret söz konusu olabilir ne de onun zatının bilinnmesi.

*

Demirli’nin şu cümlesi ise, (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam duvarındaki gümüş, kendisini de altın kerpiç ya da tuğla ilan eden) zampara şeyh ahbun kerpiçin has halis, saf ve som müşrik olduğunu ilan etmek anlamına geliyor: İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Yani “Sizden de, Allah'dan başka yalvarıp durduklarınızdan da ayrılıp gidiyor ve Rabbime duâ ediyorum” (Meryem, 19/48) diyen Hz. İbrahim aleyhisselam hata etmiş, böyle buyurdu ahbın kerpiç.

Zamparaya göre, “inanılan” tanrılar çok olabilir, sorun yok, bunu kabul etmelisin.. Eğer sen, Allahu Teala’ya suret atfetmiyorsan zaten tanrın yok demek, tanrısızsın, fakat O’na bir suret atfederek “müşrik müslüman” olma başarısını gösterirsen de yine kurtulmuş sayılmazsın, başkasının belirlediği tanrı suretine de itiraz etmemek zorundasın..

Sade suya tirit müşriklik muteber değil, illa da katmerli şirk olacak.

Bunları yazan arkadaş, Marmara İlahiyat’ta profesör.. Tasavvuf "prof"u.. Ört ki ölem!

*

[Böylesi bir garabet nasıl oluyor da kendisine ilahiyatlarda yol buluyor diye düşünüp taşınmanıza gerek yok..

İpin ucu Ibn Arabi Society’yi kurduran İngiliz istihbaratının / gizli servisinin elinde..

Doğal olarak, çağdaş uygarlık yolunda İngilizler’in adımlarını takip etmekte olan Kemalist derin devletimizin bu bahiste de onları örnek alıp almadıkları sorusu akla gelecektir.

Bizimkilerin başı kel mi, İngilizler’den neden geri kalsınlar ki, değil mi ama?

Kulakları çınlasın, açık sözlü emekli MİT’çi Yılmaz TekinAktüel dergisine verdiği bir röportajında, MİT’in öteden beri birtakım edebiyatçı, yazar, şair, gazeteci, araştırmacı, düşünür kaşınır, akademisyen vesairenin eline dosyalar tutuşturarak kitaplaştırmalarını sağladığını, bazen de onların kulaklarına belirli fikirleri üfleyerek bunları dallandırıp budaklandırmalarını, köpürtmelerini istediğini açıklamıştı.

MİT tarikatçıları ve tasavvuf meraklılarını kendi hallerine bırakır mı, yoksa onların önüne paketlenmiş hazır fast-food ürünler koyar mı sorusu önem taşıyor.

Her yere burnunu sokan, her çevrede elemanları ve muhbirleri bulunan, sürü sepet “tesir ajanı” istihdam eden MİT’in paravan yayıncılık şirketleri kurmamış olduğunu, ve birçok yayınevini de, elemanı olan “embedded” editörler vasıtasıyla istihbarat yağlı güreşçiliğinin tek ve çift sarma teknikleriyle boyunduruk altına almamış bulunduğunu düşünmek saflık olur.

Böyle bir ortamda İbn Arabî’nin kitaplarının bitli pazarına sahte nur yağmasını sağlamak, bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır.. İbn Arabî’nin kitaplarının tercümesi için akademisyen ve mütercimlere teklif götürülür, sonra bunlara “çeviri ödülü” filan verilmesi sağlanır, kitapların reklam ve propagandası yaptırılır, olur biter. (2000’li yıllarda bana bile İbn Arabî’den çeviri yapma teklifi gelmişti.)

Belirli bir maaşa talim eden bir akademisyenin “yağlı” bir teklif aldığında bunu elinin tersiyle itmesi lafta kolay, icraatta zordur

Sonra da, işte Ekrem gibi, “Gaflet anımıza rastgeldi, bu zırvaları tercüme işini kabul ettik, etmez olaydık” demek yerine her zırvaya bir kulp takmak için aklınızı yele verirsiniz.. Çırpındıkça da daha beter batarsınız.]

*

Günümüzün ilahiyat fakültelerine bakıldığında, kendisini gerçekten iyi yetiştirmiş bazı insanların bulunduğu görülmekle birlikte, birçoğunun taşıdıkları unvanları hak etmedikleri anlaşılmaktadır.

Bunun sebeplerinden biri olarak ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısı gösterilebilir. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Din ve Laiklik” adlı kitabında, buralardan din tenkitçisi çıkabileceğini, fakat din alimi yetişmeyeceğini söylüyor. Bize göre bu, büyük ölçüde doğru bir tespit; ancak, paralel bir eğitim alan ve çalışma yapanlar, içinde bulundukları kurumsal yapının dar kalıplarını aşmaya başaranlar, bunun istisnasını teşkil ediyor olabilirler.

İslamî ilimler arasında en sorunlu alanı ise “tasavvuf” oluşturuyor. Mesela fıkhın, hadîsin, tefsirin birer “usûl”ü var; bunlar başlıbaşına birer ilim.. Buna karşılık, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalar için doğru dürüst bir usulden söz etmek mümkün değil. Bu alanda yapılan çalışmalar da bunu ispatlıyor.

Mesela bir doktora tezi çerçevesinde belirli bir yüzyıldaki tasavvufî oluşumlar incelendiğinde, gerçekte bunu spesifik bir “tarih” (kültür tarihi) araştırması olarak görmek de mümkündür. Bu, tasavvuf alanında uzmanlaşma, ihtisas sahibi olma anlamına gelmez; çünkü bu tarz bilgiler tarihsel malumat olmaktan öteye geçmezler, İslâmî bilgi ya da ilmin kapsamı içinde yer almazlar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin, kendi zamanının Mısır ulemasının büyük bölümüne yönelttiği, geçmişte yaşamış ulemanın tercüme-i hali ile uğraşıp ilmin özüne ve esasına gelmeme suçlaması, günümüzde tasavvuf sahasında oldukça yaygın bir tutumdur.

*

Görüldüğü kadarıyla, “tasavvuf” adı altında ilahiyat fakültelerinde yer alan ana bilim dalı, henüz oturmamış bir disiplin durumunda. Nitekim birçok tasavvuf uzmanının tasavvuf sahasının klasiklerini bile okumadığı, salt adlarını bildiği görülmektedir.

Şayet doktora tezleri belirli bir şahsiyet ve görüşleri üzerineyse, onun hakkında yeterli bir bilgileri olabiliyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi, fıkhın bir yöntemi vardır, neyin burhan veya delil niteliği taşıdığı konusunda bir mutabakat zemini mevcuttur; bu çerçevede, edille-i şeriyyenin neler olduğu konusunda tartışma yoktur.

Kelamcılarda da bilginin kaynağı (akıl, sağlam duyular, doğru haber) konusunda bir uzlaşma zemini mevcuttur.

Ama “tasavvufçu”larda böyle bir ortak zemin yok. Dolayısıyla, yazdıklarında bilimsel bir ispat mantığı ya da yöntemi genelde bulunmuyor.

Fakat günümüze özgü bir anabilim dalı olarak düşünüldüğü için, çalışmalarda yazım kurallarına uymak, kitap adlarını italik yapmak, bol dipnot kullanmak gibi şekil unsurlarının bulunması, bilimsellik için yeterli görülüyor.

Muhteva açısından, tasavvufçular kadar bilimsel zihniyetten uzak bir topluluk belki de yok.

İbn Haldun, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:

Aynı şekilde haddi aşmış mutasavvıf kelamcılar da vecd hallerinden söz ederken kelam ile felsefenin meselelerini birbirine karıştırmışlar ve bunları tek bir şeymiş gibi ele almışlardır. Peygamberlik, ittihad, hulul ve vahdet gibi konularda yaptıkları gibi. Oysa bu üç ilim dalının (tasavvuf, kelam, felsefe) idrak yolları birbirinden farklıdır. (Delillere dayalı) bir ilim olmaktan en uzak olanı ise mutasavvıfların idrakleridir. Çünkü onlar idraklerinin vicdana (yani nefis terbiyesiyle ruhun bedenden soyutlanıp kendi alemine geçmesi ve bu şekilde hakikatlere ulaşmasına) dayandıklarını iddia ederler ve delillerden kaçarlar. Halbuki, daha önce açıkladığımız gibi vicdan, ilmî idraklere ve bunların meselelerine uzaktır.

(Mukaddime, C. II, çev. Halil Kendir, İstanbul, 2004, s. 710-711.)

Bu yüzdendir ki, tasavvuf alanında akademik kariyer yapmış kişilerin yazılarına bakıldığında, birçoğunun tasavvuf konusunda kafalarında sağlıklı ya da tutarlı bir anlayışın mevcut olmadığı, buna bağlı olarak diğer İslâmî ilimlere yaklaşımlarının da bozulduğu görülmektedir.

Böylece tasavvuf adı altında ortaya sürülen malumat yığını, ondan beklenen asıl işlevi (kalbin ve ahlâkın düzeltilmesi) ifâ etmek yerine, insanları itikaden sapıklığa iten veya amel bakımından bid’atlere yönelten bir saçmasapan yorumlar ve hikâyeler demetine dönüşmektedir. (Bazen de “irfan artistliği”ne..)

*

İşte, Prof. Ekrem Demirli’nin “doçent”ken yazmış olduğu (yukarıda atıfta bulunmuş olduğumuz) Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler” başlıklı makalesinin durumu da bu.. (Demirli efendi ve çalışkan bir adamdır, şahsına diyeceğimiz birşey yok.. Fakat yazdıklarının bir bölümü facia..)

Mesnevî, bilindiği gibi Mevlana’nın kitabı.. Fusûsu’l-Hikem ise İbnü’l-Arabî’nin.. “İlâh-ı Mu’tekad” ise, “itikad edilen ilah”, inanılan ilah demek..

Demirli, söz konusu makalesinde, “Ben kulumun zannı üzereyim” hadîs-i kudsîsinden hareketle olmayacak yorumlar yapıyor. Söz konusu  hadîsle ilgili olarak, Madve’nin yayınladığı iki ciltlik Kudsi Hadisler kitabında yeterli açıklama var. Ehl-i Sünnet uleması bu hadîsin nasıl yorumlanacağı konusunda gerekeni söylemiş olmakla birlikte, Demirli itikadî açıdan son derece mahzurlu, kabul edilemez nitelikte bir yorum yapabilmektedir.

Söz konusu hadîsle ilgili değişik rivayetler var. Birisi şöyle:

Ben kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-i zan beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan beslerse ona göre karşılık veririm.” (İbn-i Hanbel, II, 391)

Aslında, hadîsin nasıl anlaşılması gerektiği, kendi içinde belirtilmiş. Bu hadîs-i kudsî, Allahü Teala’nın kula karşı muamelesi ile ilgili olarak kulun zannını konu edinmektedir.

*

Nitekim, Kelâbâzî (ö. 380/990), tasavvufun ilk ve en önemli kaynak eserlerinden olan Ta’arruf’unda şöyle der:

“ ‘Ben kulumun hakkımdaki zannı üzereyim’ sözünün manasının şu olması caizdir: ‘Kul benim kendisi için kafi olduğumu bilirse ben öyleyim. Kulum benim kendisini korumamı isterse ben öyleyim, o (tevbe ederek) bana dönerse ben de ona yönelirim, dua ederse icabet ederim, benim için bir amel yaparsa onu kabul ederim, af dilerse kendisini affederim.

(Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, 2. b., İstanbul: Dergâh Y., 1992, s. 31.)

Ekrem Demirli ise, hiç ilgisiz bir şekilde, buradan bir “Tanrı tasavvuru” üretmektedir. Tasavvur, düşünce ile olur. Halbuki hadîs-i şerîfte Allahü Teala’nın zatı hakkında düşünülmemesi emredilmiştir.

Çünkü bu, kulun kapasitesinin üstünde birşeydir. Akıl terazisi bu sıkleti çekmez. İnsan, herşey için zihninde bir tasavvur geliştirebilir; olmayacak tek tasavvur, Tanrı tasavvurudur.. Ya da Tanrı’ya dair tasavvurdur.

Gerçekte Tanrı tasavvurundan bahsetmek, “tecsim”den başka birşey değildir.. Mücessime (cisimleştirenler) taifesinden olmak anlamına gelir.  

İbn Teymiyye gibi isimlere bile bu konuda, sırf tevilden kaçınma kaygısıyla müteşabih ayetlerin zahirine itibar ettikleri ve böylece tevilde bulunmuş oldukları için tepki gösterilirken, gösterilmesi gerekirken, bir tasavvufçunun Tanrı tasavvurundan söz ederek tecsimin ta kendisini dile getirmesi şaşırtıcı bir durum.

*

Allahu Teala'nın sıfatlarıyla ilgili müteşabih ayetlere zahirlerine göre mana vermek, o ayetlerin aslında müteşabih olmadığını, manasının açık olduğunu söylemek anlamına gelir.

Bilindiği gibi, selef ya da mütekaddimîn (önceden gelenler) bu konuda tefvîz yoluna gitmiş, yani manayı Allahu Teala'ya havale etmiş, müteahhirîn (sonrakiler) ise görülen lüzum üzerine mecaz mana ile tevil yolunu tercih etmişlerdir.

İbn Teymiyye'nin ilgili ayetere zahir anlamını vererek tecsime yöneldiği ileri sürülmüştür. Günümüz İbn Teymiyyecileri bu iddianın yanlış ya da iftira olduğunu ileri sürmekte ve İbn Teymiyye'nin bazı ifadelerini delil olarak göstermektedirler. Bununla birlikte, İbn Teymiyye'nin itikadî görüşlerinin, İbn Arabî'ninki gibi açıkça küfür ve şirk anlamına gelmemekle birlikte, bazı noktalarda yanlış anlamalara ve kanaatlere yol açabilecek şekilde karmaşık olduğu görülmektedir.

Demirli, Tanrı tasavvurundan söz edip tecsim yoluna yönelirken “lojistik desteği” İbn Teymiyye’den değil, İbn Arabî’den alıyor.

Ona dayanarak şöyle diyor:

“Başka bir ifadesinde ise zikredilen görüşlerini farklı bir açıdan dile getirir: İnsanın inancındaki bir ilâha tapması neticede kendisine ait bir ürüne tapması demektir. Çünkü herkes kendi nefsinde yarattığı ilâha tapar. Bundan çıkan sonuç şudur: ‘Herkes “putperest”tir.’ ”

Gerçekte İbn Arabî bu ifadeleriyle herkesi tekfir etmiş, müşrik ilan etmiş oluyor. Peygamberler de dahil…

Tekfirciliğin önde gideni..

Başka biri bunu yapsa kıyamet koparılır, ama yanlışlığı güneş kadar açık çirkin lafların sahibi zampara İbn Arabî soytarısı olunca, birçokları bunda hikmet aramak gerektiğini düşünüyor.

*

Ancak, Demirli’nin makalesinden anlaşıldığı kadarıyla, İbnü’l-Arabî bu konuda doğruyu da söylüyor:

Allah hakkında fikir yürüten kişi, düşüncesiyle nefsinde inandığı şeyi yaratmış, düşüncesiyle yarattığı ilâha tapmıştır. Ona ol demiş, o da olmuştur. Bu nedenle insanlara peygamberin bildirdiği ve Kitabın anlattığı Allah’a inanmalarını emrettik. O ilâha ibâdet ettiğinde yaratılmamış ilâha, yani seni yaratana ibâdet etmiş olursun. Çünkü Allah’ı bilmek ancak [peygamberleri] taklit ederek gerçekleşebilir.”

Fakat, tam da bu noktada Demirli son derece vahim bir çelişki sergiliyor. Diyor ki:

İbn Arabî, herkesin kendi inancında yarattığı bir ilâha taptığını dile getirir. Aksi de düşünülemez. Çünkü zihinde tasavvuru olmaksızın herhangi bir şeye ibâdet edilemez.”

Böylece, yazara göre, herkes için, zihninde tasavvur ettiği, yani kendisinin “yarattığı” tanrıya ibadet söz konusu oluyor, peygamberlerin bildirdiği şekilde Allah’a ibadet de imkânsız hale geliyor.

İbn Arabî (kurnazlık yapıp) yanlışlarla doğruları harmanlar, bir yerde doğruyu, öbür yerde yanlışı dile getirirken, Demirli bunlar içinden yanlışlara tâbi olmayı tercih ediyor.

*

İbn Arabî’nin, yanlışları kabul ettirmek için doğruları “yem” ve “tuzak” olarak kullanan bir sahtekâr olduğunu düşünmek mümkün.

Ya da, neye inandığını, neyi savunduğunu bilmeyen bir şaşkın dangalak.. Aptal sapık..

Nitekim, yukarıda aktarılan doğru sözlerin hemen ardından, sapıklıktan başka birşey olmayan şu ifadeleri serdediyor:

O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir.”

Demek istediği şu: Allah, belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yüce, o halde doğru yanlış, sapık hak demeden bütün itikat suretlerini kabul et!.

Doğru bir hükümden ancak bu kadar yanlış bir sonuç çıkarılabilir.

İnsan bu ifadelerin yanlış olduğunu gösteren âyet ve hadîsleri sıralamak istese sayfalar yetmez. Bütün itikat suretlerinin bir heyulası haline gelmek gerekseydi eğer, peygamberlerin işi son derece kolay olurdu; Nasreddin Hoca gibi bütün kâfir ve müşriklere, “Sen de haklısın, sen de, sen de...” der geçerlerdi.

Fakat işin şaşılacak tarafı şu ki, “İslâm Düşüncesinin Yapısı” adıyla bir eser kaleme alarak İslâm düşünce geleneğindeki ana mecraları konu edinmeye yeltenmiş olan bir başka tasavvufçu akademisyen, Prof. Dr. Süleyman Uludağ, eserinin son iki sayfasında İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki sözlerine sarılabilmiş, bunu büyük bir hoşgörü vs. örneği gibi gösterebilmiştir.

Yani bu, İbn Arabî’nin şirk ve küfürden başka birşey olmayan şeytanî mugalatalarına eşsiz hikmet nazarıyla bakma saplantısı, “tasavvufçu”lar arasında “münferit” bir hadise değil.

*

Evet, Demirli, İbn Arabî’nin doğru laflarını da aktarıyor:

İbnü'l-Arabî, Varlık’ın hak yönünü müteal özelliklerle niteler ve bu noktada her türlü belirlenim ve sınırlamayı reddeder. Bu yönüyle Varlık, mutlaktır, münezzehtir, akıllarca idrâk edilemez, hakkında herhangi bir hüküm verilemez ve O’nun hakkında verilecek her türlü hüküm bir sınırlama ve inhisarı içereceği için mutlaklıkla çelişir. İbnü'l-Arabî’ye göre bu mertebede Hak için ‘mutlak’ demek bile bir sınırlamadır ve insanın bundan kaçınması gerekir.”

Burada büyük harfle yazılan “Varlık” (var olan) ile Allahu Teala kastediliyor.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî bir yandan doğruları söylüyor, diğer yandan kendisiyle çelişip son derece yanlış laflar sarfediyor. Allah’ın “akıllarca idrak edilemeyeceğini” o anladıysa, pekala başkaları da anlayabilir.

Ayrıca, bu konuda herkesin aklının yetersiz olduğu, onların kendi kafalarından ürettikleri inançlara itibar etmemek gerektiği anlaşılmış olur.

Peki bu durumda, çıkıp, “O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel diyerek, “bütün itikat suretleri”nden söz etmenin anlamı var mıdır?!..

Bunlar, Demirli’nin 14 sayfalık makalesinin sadece ilk iki sayfasındaki “facia”lar..

*

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbn Arabî için şöyle diyor:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen Zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette Zâhiri, itikadda (tasavvufta) Bâtınî idi denilmiştir. Ameldeki mezhebi Zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akaidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.

İbn Arabi’nin Eş’ari veya Matüridi olmadığı kesin ama, selefî ve/veya Ehl-i Sünnet’ten olduğu yanlış.

Selefî değil, çünkü selefin yolunu izlemeyen, selefe muhalefet eden biri..

Ehl-i Sünnet’ten de değil, çünkü Sünnet’e muhalefet ettiği ve “cemaat”ten ayrıldığı itikadî mevzular var.

Cehennem azabının devamlılığı meselesi bunlardan biri.

Görüldüğü kadarıyla S. Uludağ da, kafasındaki darmadağın bilgi yığınları arasında kaybolmuş, neyin Selefîlik vs. olduğunu bile karıştırmış durumda.

*

TDV İslâm Ansiklopedisinde İbn Arabî konulu maddede Prof. Dr. Mahmut Kaya tarafından belirtildiği gibi, aleyhinde fetva verenler, lehinde verenlerden fazladır.

Olumlu fetva veren İbn Kemal gibi isimlerin “İbn Arabî’nin bazı laflarının anlamı bellidir, bazılarını ise ehli anlar” diye özetlenebilecek yaklaşımı temelsiz ve delilsizdir, ve Saduddin Taftazanî’den Aliyyü’Kârî’ye, Halebî’’den Ömer Nasuhi Bilmen hocaya kadar pekçok alim bunu açıkça ifade etmiştir.

İbni Kemal gibilerin fetvası ilmî bir cevap değil, bir kanaat izharıdır.. Delilden mahrumdur.

Sözkonusu fetvasında İbni Kemal, İbnü’l-Arabî’nin “keramet” sahibi olduğunu da vurgulamaktadır.

Oysa, böyle bir mevzuda “keramet” delil olmaz. Nitekim, “Asıl keramet istikamettir” denilmiştir.

İbni Kemal’e özgü, “Kerameti var, o halde istikamet üzeredir” şeklindeki bir mantık, kabul edilemez bir akıl yürütüş biçimidir. (Üstelik, keramet diye anlatılan şeylerin bir kısmı “kendisinden menkul” saçmalar durumunda.. Bir kısmı da aptalca zorlama yorumlardan ibaret.. Başka yazılarımızda bunlara değinmiştik.)

İbn Arabî'yi savunan bir kitap yazmış bulunan İsmail Fenni Ertuğrul’un da, araştırmacı ve iyi niyetli bir insan olmakla birlikte, ‘bilimsel’ yöntemden habersizmiş gibi akıl yürüttüğü görülüyor. İtikadî konularda neyin delil olup olmayacağını ve usûl-ü fıkıhta ne tür delillere itibar edileceğini gözönüne almadan boş kuruntulara dayalı bir savunma yazmış durumda.

İbn Arabî, Hristiyanlık’taki Pavlus gibi (bilerek veya bilmeyerek) dini içeriden yıkmaya çalışmış bir sapıktır.

Günümüzde İngilizler’in (İngiliz istihbaratının, gizli servisinin) Ibn Arabi Society kanalıyla İslam dünyasına İbn Arabîcilik pompalamaya çalışmasının, uluslararası ün peşinde koşan dünyaperest akademisyenleri ulufeleriyle beslemelerinin ardındaki etken de budur.

Ne yazık ki, İngiliz ilke ve inkılaplarının İslam dünyasındaki yerli-milli taşeronları da “İngiliz abileri”nin izinden giderek paravan kuruluş ve medya organları vasıtasıyla aynı şeytanî projede “müttefik” olarak hizmet sunmaktadırlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."