İNGİLİZLER'İN VE İSLAM ÜLKELERİNDEKİ İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI BEKÇİLERİNİN İBN ARABÎ SEVDASI

 






Prof. Ekrem Demirli’ye, harıl harıl İbn Arabî tercümeleri yaptığı 2008 yılında, İbn Arabî’nin Hz. Ebubekir’e bu şekilde hakaret etmiş olduğunu söylemiştim.

“Böyle birşey yok” demişti.

Buna karşı, İmam-ı Rabbanî’nin onun bu edepsizliğine Mektubat’ta dikkat çekmiş olduğunu ifade etmiştim.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:

“Kelam ilmi, Allah’ı tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme) hususunda aczini itiraf etmekte, Müslümanları bunun ötesine geçmek için uğraşmaktan men etmekte ve şöyle demektedir: “Bu meselede idrakin kavrayışındaki aczi itiraf idraktir, Allah’ın zatının sırrını araştırmak ise şirktir.” … Vahdet-i vücutçuluğuyla tanınmış olan Şeyh Muhyiddin Arabî, bu sözün sahibini –o kişi Sıddîk-i Ekber Hz. Ebubekir radiyallahu anhü olduğu halde-- cahillikle suçlama cüretinde bulunmuş, hatta şunu demiştir: Hristiyanlar’ın hatası, uluhiyeti (tanrılığı), sair mevcudatı dışarıda bırakarak sadece Meryem oğlu Mesih’e özgü kılmalarıdır’.”  

(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 267.)

İmam-ı Rabbanî, (Mekînüddin’in evlenmediği veya evlenemediği güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazmış olan) zampara İbn Arabî’nin söz konusu densizliğine 489’uncu mektupta değiniyor.

İfadeleri, Abdülkadir Akçiçek’in tercümesine göre şöyle:

… Şeyh Muhyiddin b. Arabi, … Şöyle demiştir:

-Bizden alim olan da vardır; bizden cahil olan da şöyle demiştir: “İdrak etmekten yana acizlik, idraktir”.

… Bunlarla bir övünme payı çıkarıp onları kendi nefsinden bilmiştir. Bunun için de şöyle demiştir:

-Hatemü'l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu), bu ilimleri Hatemü'l-velâyetten (velilerin sonuncusundan) alır.

Burada, Hatemü'l-velayet-i Muhammediye'den de, kendisini kasd etmiştir. Bu manadan ötürü de, taana (kötüleme ve yergiye) uğramıştır.

Bu kelâmın tevili için, Füsus şarihleri (onun Füsus kitabına şerh/açıklama yazanlar) gayretlerini sarf etmiştir. …

Sübhanellah... Bu sözün diyeni Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun. … O, irfan sahiplerinin başı olup sıddıkların da reisidir. Hangi ilim, o aczi geçebilir!.. Hangi güçlüdür ki; o acizden daha önde bir basamağa varmıştır!..

Evet, Sıddık'ın üstazı hakkında, yani Resulullah (sav) Efendimiz hakkında dediğini dedikten [Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ilimde (evliyanın sonuncusu olduğunu iddia eden) kendisinin talebesi olduğu zırvasını yumurtladıktan] sonra Hazret-i Sıddık hakkında neden öyle demesin?

*

İbn Arabî’nin Hristiyanlar’ın (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin sözünü ettiği) hatası için hazırlamış olduğu sihirli formül, Ekrem Demirli’nin şu başlığı taşıyan makalesinde çok güzel anlatılmış: 

Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler”. (Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, 2005, cilt: VI, sayı: 14 [Mevlânâ Özel Sayısı], s. 347-364.)

Demirli, makalesinin sonuç bölümünde şu akla ziyan hikayeyi anlatıyor:

“Öte yandan ilâh-ı mu’tekad [“itikad edilen / inanılan” tanrı], insanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacından kaynaklanır ve bu tavır bir bakıma tabiidir. Çünkü insanın hiçbir şekilde bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz. Bu durumda ilâh-ı mu’tekad, insanın bilme imkanlarının sınırlılığı nedeniyle, sınırlanır. İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilah-ı mutekadı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Böylece, Şeyhülislam’ın dikkat çekmiş olduğu “tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme)” meselesi önümüze gelmiş oluyor.

Demirli’nin bu tuhaf lafları, bir yığın batıl faraziye/varsayım ve önyargının illüzyonist elçabukluğu ve hokkabazlığı ile aksiyom ya da postüla katına yükseltimesi anlamına geliyor. İnsanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacı neden olsun ki?!

Evet, ihtiyaçmış, öyle diyor.

*

Lafa bak, manadan bile değil, suretten söz ediyor.. Sözde maneviyat okyanusunun derinliklerinden inci çıkaran, (nefs terbiyesi olma vasfını kaybeden) keşfçi tasavvuf hurafesinin geldiği noktaya bakın: Surete tapma.

“Çünkü insanın hiçbir şekilde  bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz”mış..

Bu da aksiyom makyajıyla arz-ı endam eden bir başka işkembevî şuh faraziye.

Yani, tapacaksan taptığın şeyin “zat”ını bilmen, “zat”ı hakkında hüküm verebilmen gerekiyormuş.. Böylece, İslam’ın [Kelam/Tevhid ilmi tarafından “zatı bilinemez (varlığı ve birliği değil, zatı) ve zatı hakkında hüküm verilemez” olarak tanıtılan] tanrısı, Allahu Teala, kendisine tapılması “imkân”ını kaybetmiş oluyor.

Değil kendisi gibi, kendisinin “benzeri gibisi”nden bile söz edilemeyecek olan (Leyse ke-mislihî şey’ün) Allahu Teala için (Şura, 42/11) ne suret söz konusu olabilir ne de onun zatının bilinnmesi.

*

Demirli’nin şu cümlesi ise, (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam duvarındaki gümüş, kendisini de altın kerpiç ya da tuğla ilan eden) zampara şeyh ahbun kerpiçin has halis, saf ve som müşrik olduğunu ilan etmek anlamına geliyor: İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”

Yani “Sizden de, Allah'dan başka yalvarıp durduklarınızdan da ayrılıp gidiyor ve Rabbime duâ ediyorum” (Meryem, 19/48) diyen Hz. İbrahim aleyhisselam hata etmiş, böyle buyurdu ahbın kerpiç.

Zamparaya göre, “inanılan” tanrılar çok olabilir, sorun yok, bunu kabul etmelisin.. Eğer sen, Allahu Teala’ya suret atfetmiyorsan zaten tanrın yok demek, tanrısızsın, fakat O’na bir suret atfederek “müşrik müslüman” olma başarısını gösterirsen de yine kurtulmuş sayılmazsın, başkasının belirlediği tanrı suretine de itiraz etmemek zorundasın..

Sade suya tirit müşriklik muteber değil, illa da katmerli şirk olacak.

Bunları yazan arkadaş, Marmara İlahiyat’ta profesör.. Tasavvuf "prof"u.. Ört ki ölem!

*

[Böylesi bir garabet nasıl oluyor da kendisine ilahiyatlarda yol buluyor diye düşünüp taşınmanıza gerek yok..

İpin ucu Ibn Arabi Society’yi kurduran İngiliz istihbaratının / gizli servisinin elinde..

Doğal olarak, çağdaş uygarlık yolunda İngilizler’in adımlarını takip etmekte olan Kemalist derin devletimizin bu bahiste de onları örnek alıp almadıkları sorusu akla gelecektir.

Bizimkilerin başı kel mi, İngilizler’den neden geri kalsınlar ki, değil mi ama?

Kulakları çınlasın, açık sözlü emekli MİT’çi Yılmaz TekinAktüel dergisine verdiği bir röportajında, MİT’in öteden beri birtakım edebiyatçı, yazar, şair, gazeteci, araştırmacı, düşünür kaşınır, akademisyen vesairenin eline dosyalar tutuşturarak kitaplaştırmalarını sağladığını, bazen de onların kulaklarına belirli fikirleri üfleyerek bunları dallandırıp budaklandırmalarını, köpürtmelerini istediğini açıklamıştı.

MİT tarikatçıları ve tasavvuf meraklılarını kendi hallerine bırakır mı, yoksa onların önüne paketlenmiş hazır fast-food ürünler koyar mı sorusu önem taşıyor.

Her yere burnunu sokan, her çevrede elemanları ve muhbirleri bulunan, sürü sepet “tesir ajanı” istihdam eden MİT’in paravan yayıncılık şirketleri kurmamış olduğunu, ve birçok yayınevini de, elemanı olan “embedded” editörler vasıtasıyla istihbarat yağlı güreşçiliğinin tek ve çift sarma teknikleriyle boyunduruk altına almamış bulunduğunu düşünmek saflık olur.

Böyle bir ortamda İbn Arabî’nin kitaplarının bitli pazarına sahte nur yağmasını sağlamak, bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır.. İbn Arabî’nin kitaplarının tercümesi için akademisyen ve mütercimlere teklif götürülür, sonra bunlara “çeviri ödülü” filan verilmesi sağlanır, kitapların reklam ve propagandası yaptırılır, olur biter. (2000’li yıllarda bana bile İbn Arabî’den çeviri yapma teklifi gelmişti.)

Belirli bir maaşa talim eden bir akademisyenin “yağlı” bir teklif aldığında bunu elinin tersiyle itmesi lafta kolay, icraatta zordur

Sonra da, işte Ekrem gibi, “Gaflet anımıza rastgeldi, bu zırvaları tercüme işini kabul ettik, etmez olaydık” demek yerine her zırvaya bir kulp takmak için aklınızı yele verirsiniz.. Çırpındıkça da daha beter batarsınız.]

*

Günümüzün ilahiyat fakültelerine bakıldığında, kendisini gerçekten iyi yetiştirmiş bazı insanların bulunduğu görülmekle birlikte, birçoğunun taşıdıkları unvanları hak etmedikleri anlaşılmaktadır.

Bunun sebeplerinden biri olarak ilahiyat fakültelerinin mevcut yapısı gösterilebilir. Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “Din ve Laiklik” adlı kitabında, buralardan din tenkitçisi çıkabileceğini, fakat din alimi yetişmeyeceğini söylüyor. Bize göre bu, büyük ölçüde doğru bir tespit; ancak, paralel bir eğitim alan ve çalışma yapanlar, içinde bulundukları kurumsal yapının dar kalıplarını aşmaya başaranlar, bunun istisnasını teşkil ediyor olabilirler.

İslamî ilimler arasında en sorunlu alanı ise “tasavvuf” oluşturuyor. Mesela fıkhın, hadîsin, tefsirin birer “usûl”ü var; bunlar başlıbaşına birer ilim.. Buna karşılık, tasavvuf alanında yapılan akademik çalışmalar için doğru dürüst bir usulden söz etmek mümkün değil. Bu alanda yapılan çalışmalar da bunu ispatlıyor.

Mesela bir doktora tezi çerçevesinde belirli bir yüzyıldaki tasavvufî oluşumlar incelendiğinde, gerçekte bunu spesifik bir “tarih” (kültür tarihi) araştırması olarak görmek de mümkündür. Bu, tasavvuf alanında uzmanlaşma, ihtisas sahibi olma anlamına gelmez; çünkü bu tarz bilgiler tarihsel malumat olmaktan öteye geçmezler, İslâmî bilgi ya da ilmin kapsamı içinde yer almazlar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin, kendi zamanının Mısır ulemasının büyük bölümüne yönelttiği, geçmişte yaşamış ulemanın tercüme-i hali ile uğraşıp ilmin özüne ve esasına gelmeme suçlaması, günümüzde tasavvuf sahasında oldukça yaygın bir tutumdur.

*

Görüldüğü kadarıyla, “tasavvuf” adı altında ilahiyat fakültelerinde yer alan ana bilim dalı, henüz oturmamış bir disiplin durumunda. Nitekim birçok tasavvuf uzmanının tasavvuf sahasının klasiklerini bile okumadığı, salt adlarını bildiği görülmektedir.

Şayet doktora tezleri belirli bir şahsiyet ve görüşleri üzerineyse, onun hakkında yeterli bir bilgileri olabiliyor.

Yukarıda da belirtildiği gibi, fıkhın bir yöntemi vardır, neyin burhan veya delil niteliği taşıdığı konusunda bir mutabakat zemini mevcuttur; bu çerçevede, edille-i şeriyyenin neler olduğu konusunda tartışma yoktur.

Kelamcılarda da bilginin kaynağı (akıl, sağlam duyular, doğru haber) konusunda bir uzlaşma zemini mevcuttur.

Ama “tasavvufçu”larda böyle bir ortak zemin yok. Dolayısıyla, yazdıklarında bilimsel bir ispat mantığı ya da yöntemi genelde bulunmuyor.

Fakat günümüze özgü bir anabilim dalı olarak düşünüldüğü için, çalışmalarda yazım kurallarına uymak, kitap adlarını italik yapmak, bol dipnot kullanmak gibi şekil unsurlarının bulunması, bilimsellik için yeterli görülüyor.

Muhteva açısından, tasavvufçular kadar bilimsel zihniyetten uzak bir topluluk belki de yok.

İbn Haldun, bu noktaya şöyle işaret etmektedir:

Aynı şekilde haddi aşmış mutasavvıf kelamcılar da vecd hallerinden söz ederken kelam ile felsefenin meselelerini birbirine karıştırmışlar ve bunları tek bir şeymiş gibi ele almışlardır. Peygamberlik, ittihad, hulul ve vahdet gibi konularda yaptıkları gibi. Oysa bu üç ilim dalının (tasavvuf, kelam, felsefe) idrak yolları birbirinden farklıdır. (Delillere dayalı) bir ilim olmaktan en uzak olanı ise mutasavvıfların idrakleridir. Çünkü onlar idraklerinin vicdana (yani nefis terbiyesiyle ruhun bedenden soyutlanıp kendi alemine geçmesi ve bu şekilde hakikatlere ulaşmasına) dayandıklarını iddia ederler ve delillerden kaçarlar. Halbuki, daha önce açıkladığımız gibi vicdan, ilmî idraklere ve bunların meselelerine uzaktır.

(Mukaddime, C. II, çev. Halil Kendir, İstanbul, 2004, s. 710-711.)

Bu yüzdendir ki, tasavvuf alanında akademik kariyer yapmış kişilerin yazılarına bakıldığında, birçoğunun tasavvuf konusunda kafalarında sağlıklı ya da tutarlı bir anlayışın mevcut olmadığı, buna bağlı olarak diğer İslâmî ilimlere yaklaşımlarının da bozulduğu görülmektedir.

Böylece tasavvuf adı altında ortaya sürülen malumat yığını, ondan beklenen asıl işlevi (kalbin ve ahlâkın düzeltilmesi) ifâ etmek yerine, insanları itikaden sapıklığa iten veya amel bakımından bid’atlere yönelten bir saçmasapan yorumlar ve hikâyeler demetine dönüşmektedir. (Bazen de “irfan artistliği”ne..)

*

İşte, Prof. Ekrem Demirli’nin “doçent”ken yazmış olduğu (yukarıda atıfta bulunmuş olduğumuz) Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden Hikâyeler” başlıklı makalesinin durumu da bu.. (Demirli efendi ve çalışkan bir adamdır, şahsına diyeceğimiz birşey yok.. Fakat yazdıklarının bir bölümü facia..)

Mesnevî, bilindiği gibi Mevlana’nın kitabı.. Fusûsu’l-Hikem ise İbnü’l-Arabî’nin.. “İlâh-ı Mu’tekad” ise, “itikad edilen ilah”, inanılan ilah demek..

Demirli, söz konusu makalesinde, “Ben kulumun zannı üzereyim” hadîs-i kudsîsinden hareketle olmayacak yorumlar yapıyor. Söz konusu  hadîsle ilgili olarak, Madve’nin yayınladığı iki ciltlik Kudsi Hadisler kitabında yeterli açıklama var. Ehl-i Sünnet uleması bu hadîsin nasıl yorumlanacağı konusunda gerekeni söylemiş olmakla birlikte, Demirli itikadî açıdan son derece mahzurlu, kabul edilemez nitelikte bir yorum yapabilmektedir.

Söz konusu hadîsle ilgili değişik rivayetler var. Birisi şöyle:

Ben kulumun zannı üzereyim. Şayet benim hakkımda hüsn-i zan beslerse ben de ona öylece davranırım. Şayet sû-i zan beslerse ona göre karşılık veririm.” (İbn-i Hanbel, II, 391)

Aslında, hadîsin nasıl anlaşılması gerektiği, kendi içinde belirtilmiş. Bu hadîs-i kudsî, Allahü Teala’nın kula karşı muamelesi ile ilgili olarak kulun zannını konu edinmektedir.

*

Nitekim, Kelâbâzî (ö. 380/990), tasavvufun ilk ve en önemli kaynak eserlerinden olan Ta’arruf’unda şöyle der:

“ ‘Ben kulumun hakkımdaki zannı üzereyim’ sözünün manasının şu olması caizdir: ‘Kul benim kendisi için kafi olduğumu bilirse ben öyleyim. Kulum benim kendisini korumamı isterse ben öyleyim, o (tevbe ederek) bana dönerse ben de ona yönelirim, dua ederse icabet ederim, benim için bir amel yaparsa onu kabul ederim, af dilerse kendisini affederim.

(Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, 2. b., İstanbul: Dergâh Y., 1992, s. 31.)

Ekrem Demirli ise, hiç ilgisiz bir şekilde, buradan bir “Tanrı tasavvuru” üretmektedir. Tasavvur, düşünce ile olur. Halbuki hadîs-i şerîfte Allahü Teala’nın zatı hakkında düşünülmemesi emredilmiştir.

Çünkü bu, kulun kapasitesinin üstünde birşeydir. Akıl terazisi bu sıkleti çekmez. İnsan, herşey için zihninde bir tasavvur geliştirebilir; olmayacak tek tasavvur, Tanrı tasavvurudur.. Ya da Tanrı’ya dair tasavvurdur.

Gerçekte Tanrı tasavvurundan bahsetmek, “tecsim”den başka birşey değildir.. Mücessime (cisimleştirenler) taifesinden olmak anlamına gelir.  

İbn Teymiyye gibi isimlere bile bu konuda, sırf tevilden kaçınma kaygısıyla müteşabih ayetlerin zahirine itibar ettikleri ve böylece tevilde bulunmuş oldukları için tepki gösterilirken, gösterilmesi gerekirken, bir tasavvufçunun Tanrı tasavvurundan söz ederek tecsimin ta kendisini dile getirmesi şaşırtıcı bir durum.

*

Allahu Teala'nın sıfatlarıyla ilgili müteşabih ayetlere zahirlerine göre mana vermek, o ayetlerin aslında müteşabih olmadığını, manasının açık olduğunu söylemek anlamına gelir.

Bilindiği gibi, selef ya da mütekaddimîn (önceden gelenler) bu konuda tefvîz yoluna gitmiş, yani manayı Allahu Teala'ya havale etmiş, müteahhirîn (sonrakiler) ise görülen lüzum üzerine mecaz mana ile tevil yolunu tercih etmişlerdir.

İbn Teymiyye'nin ilgili ayetere zahir anlamını vererek tecsime yöneldiği ileri sürülmüştür. Günümüz İbn Teymiyyecileri bu iddianın yanlış ya da iftira olduğunu ileri sürmekte ve İbn Teymiyye'nin bazı ifadelerini delil olarak göstermektedirler. Bununla birlikte, İbn Teymiyye'nin itikadî görüşlerinin, İbn Arabî'ninki gibi açıkça küfür ve şirk anlamına gelmemekle birlikte, bazı noktalarda yanlış anlamalara ve kanaatlere yol açabilecek şekilde karmaşık olduğu görülmektedir.

Demirli, Tanrı tasavvurundan söz edip tecsim yoluna yönelirken “lojistik desteği” İbn Teymiyye’den değil, İbn Arabî’den alıyor.

Ona dayanarak şöyle diyor:

“Başka bir ifadesinde ise zikredilen görüşlerini farklı bir açıdan dile getirir: İnsanın inancındaki bir ilâha tapması neticede kendisine ait bir ürüne tapması demektir. Çünkü herkes kendi nefsinde yarattığı ilâha tapar. Bundan çıkan sonuç şudur: ‘Herkes “putperest”tir.’ ”

Gerçekte İbn Arabî bu ifadeleriyle herkesi tekfir etmiş, müşrik ilan etmiş oluyor. Peygamberler de dahil…

Tekfirciliğin önde gideni..

Başka biri bunu yapsa kıyamet koparılır, ama yanlışlığı güneş kadar açık çirkin lafların sahibi zampara İbn Arabî soytarısı olunca, birçokları bunda hikmet aramak gerektiğini düşünüyor.

*

Ancak, Demirli’nin makalesinden anlaşıldığı kadarıyla, İbnü’l-Arabî bu konuda doğruyu da söylüyor:

Allah hakkında fikir yürüten kişi, düşüncesiyle nefsinde inandığı şeyi yaratmış, düşüncesiyle yarattığı ilâha tapmıştır. Ona ol demiş, o da olmuştur. Bu nedenle insanlara peygamberin bildirdiği ve Kitabın anlattığı Allah’a inanmalarını emrettik. O ilâha ibâdet ettiğinde yaratılmamış ilâha, yani seni yaratana ibâdet etmiş olursun. Çünkü Allah’ı bilmek ancak [peygamberleri] taklit ederek gerçekleşebilir.”

Fakat, tam da bu noktada Demirli son derece vahim bir çelişki sergiliyor. Diyor ki:

İbn Arabî, herkesin kendi inancında yarattığı bir ilâha taptığını dile getirir. Aksi de düşünülemez. Çünkü zihinde tasavvuru olmaksızın herhangi bir şeye ibâdet edilemez.”

Böylece, yazara göre, herkes için, zihninde tasavvur ettiği, yani kendisinin “yarattığı” tanrıya ibadet söz konusu oluyor, peygamberlerin bildirdiği şekilde Allah’a ibadet de imkânsız hale geliyor.

İbn Arabî (kurnazlık yapıp) yanlışlarla doğruları harmanlar, bir yerde doğruyu, öbür yerde yanlışı dile getirirken, Demirli bunlar içinden yanlışlara tâbi olmayı tercih ediyor.

*

İbn Arabî’nin, yanlışları kabul ettirmek için doğruları “yem” ve “tuzak” olarak kullanan bir sahtekâr olduğunu düşünmek mümkün.

Ya da, neye inandığını, neyi savunduğunu bilmeyen bir şaşkın dangalak.. Aptal sapık..

Nitekim, yukarıda aktarılan doğru sözlerin hemen ardından, sapıklıktan başka birşey olmayan şu ifadeleri serdediyor:

O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir.”

Demek istediği şu: Allah, belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yüce, o halde doğru yanlış, sapık hak demeden bütün itikat suretlerini kabul et!.

Doğru bir hükümden ancak bu kadar yanlış bir sonuç çıkarılabilir.

İnsan bu ifadelerin yanlış olduğunu gösteren âyet ve hadîsleri sıralamak istese sayfalar yetmez. Bütün itikat suretlerinin bir heyulası haline gelmek gerekseydi eğer, peygamberlerin işi son derece kolay olurdu; Nasreddin Hoca gibi bütün kâfir ve müşriklere, “Sen de haklısın, sen de, sen de...” der geçerlerdi.

Fakat işin şaşılacak tarafı şu ki, “İslâm Düşüncesinin Yapısı” adıyla bir eser kaleme alarak İslâm düşünce geleneğindeki ana mecraları konu edinmeye yeltenmiş olan bir başka tasavvufçu akademisyen, Prof. Dr. Süleyman Uludağ, eserinin son iki sayfasında İbnü’l-Arabî’nin yukarıdaki sözlerine sarılabilmiş, bunu büyük bir hoşgörü vs. örneği gibi gösterebilmiştir.

Yani bu, İbn Arabî’nin şirk ve küfürden başka birşey olmayan şeytanî mugalatalarına eşsiz hikmet nazarıyla bakma saplantısı, “tasavvufçu”lar arasında “münferit” bir hadise değil.

*

Evet, Demirli, İbn Arabî’nin doğru laflarını da aktarıyor:

İbnü'l-Arabî, Varlık’ın hak yönünü müteal özelliklerle niteler ve bu noktada her türlü belirlenim ve sınırlamayı reddeder. Bu yönüyle Varlık, mutlaktır, münezzehtir, akıllarca idrâk edilemez, hakkında herhangi bir hüküm verilemez ve O’nun hakkında verilecek her türlü hüküm bir sınırlama ve inhisarı içereceği için mutlaklıkla çelişir. İbnü'l-Arabî’ye göre bu mertebede Hak için ‘mutlak’ demek bile bir sınırlamadır ve insanın bundan kaçınması gerekir.”

Burada büyük harfle yazılan “Varlık” (var olan) ile Allahu Teala kastediliyor.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî bir yandan doğruları söylüyor, diğer yandan kendisiyle çelişip son derece yanlış laflar sarfediyor. Allah’ın “akıllarca idrak edilemeyeceğini” o anladıysa, pekala başkaları da anlayabilir.

Ayrıca, bu konuda herkesin aklının yetersiz olduğu, onların kendi kafalarından ürettikleri inançlara itibar etmemek gerektiği anlaşılmış olur.

Peki bu durumda, çıkıp, “O halde ey insan! Belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmeyesin! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün itikat sûretlerinin bir heyula’sı haline gel diyerek, “bütün itikat suretleri”nden söz etmenin anlamı var mıdır?!..

Bunlar, Demirli’nin 14 sayfalık makalesinin sadece ilk iki sayfasındaki “facia”lar..

*

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbn Arabî için şöyle diyor:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen Zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette Zâhiri, itikadda (tasavvufta) Bâtınî idi denilmiştir. Ameldeki mezhebi Zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akaidini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.

İbn Arabi’nin Eş’ari veya Matüridi olmadığı kesin ama, selefî ve/veya Ehl-i Sünnet’ten olduğu yanlış.

Selefî değil, çünkü selefin yolunu izlemeyen, selefe muhalefet eden biri..

Ehl-i Sünnet’ten de değil, çünkü Sünnet’e muhalefet ettiği ve “cemaat”ten ayrıldığı itikadî mevzular var.

Cehennem azabının devamlılığı meselesi bunlardan biri.

Görüldüğü kadarıyla S. Uludağ da, kafasındaki darmadağın bilgi yığınları arasında kaybolmuş, neyin Selefîlik vs. olduğunu bile karıştırmış durumda.

*

TDV İslâm Ansiklopedisinde İbn Arabî konulu maddede Prof. Dr. Mahmut Kaya tarafından belirtildiği gibi, aleyhinde fetva verenler, lehinde verenlerden fazladır.

Olumlu fetva veren İbn Kemal gibi isimlerin “İbn Arabî’nin bazı laflarının anlamı bellidir, bazılarını ise ehli anlar” diye özetlenebilecek yaklaşımı temelsiz ve delilsizdir, ve Saduddin Taftazanî’den Aliyyü’Kârî’ye, Halebî’’den Ömer Nasuhi Bilmen hocaya kadar pekçok alim bunu açıkça ifade etmiştir.

İbni Kemal gibilerin fetvası ilmî bir cevap değil, bir kanaat izharıdır.. Delilden mahrumdur.

Sözkonusu fetvasında İbni Kemal, İbnü’l-Arabî’nin “keramet” sahibi olduğunu da vurgulamaktadır.

Oysa, böyle bir mevzuda “keramet” delil olmaz. Nitekim, “Asıl keramet istikamettir” denilmiştir.

İbni Kemal’e özgü, “Kerameti var, o halde istikamet üzeredir” şeklindeki bir mantık, kabul edilemez bir akıl yürütüş biçimidir. (Üstelik, keramet diye anlatılan şeylerin bir kısmı “kendisinden menkul” saçmalar durumunda.. Bir kısmı da aptalca zorlama yorumlardan ibaret.. Başka yazılarımızda bunlara değinmiştik.)

İbn Arabî'yi savunan bir kitap yazmış bulunan İsmail Fenni Ertuğrul’un da, araştırmacı ve iyi niyetli bir insan olmakla birlikte, ‘bilimsel’ yöntemden habersizmiş gibi akıl yürüttüğü görülüyor. İtikadî konularda neyin delil olup olmayacağını ve usûl-ü fıkıhta ne tür delillere itibar edileceğini gözönüne almadan boş kuruntulara dayalı bir savunma yazmış durumda.

İbn Arabî, Hristiyanlık’taki Pavlus gibi (bilerek veya bilmeyerek) dini içeriden yıkmaya çalışmış bir sapıktır.

Günümüzde İngilizler’in (İngiliz istihbaratının, gizli servisinin) Ibn Arabi Society kanalıyla İslam dünyasına İbn Arabîcilik pompalamaya çalışmasının, uluslararası ün peşinde koşan dünyaperest akademisyenleri ulufeleriyle beslemelerinin ardındaki etken de budur.

Ne yazık ki, İngiliz ilke ve inkılaplarının İslam dünyasındaki yerli-milli taşeronları da “İngiliz abileri”nin izinden giderek paravan kuruluş ve medya organları vasıtasıyla aynı şeytanî projede “müttefik” olarak hizmet sunmaktadırlar.


BİR “HALK DÜŞMANI”: SELANİKLİ ZAMPARA

 



Selanikli zampara Atatürk’ün kaplıca sefasından bahsedeceğiz, fakat önce bir başka kaplıca hikâyesine bakalım.

Hikâyeyi anlatan, meşhur yazar Henrik Ibsen.

Onun Bir Halk Düşmanı adlı kitabının kahramanı Dr. Tomas Stockmann, Norveç’in güneyindeki küçük bir kaplıca kentinde mesleğini icra eden saygın bir hekimdir.

Kaplıcanın suyunda hastalıklara yol açabilecek mikroorganizmalar bulunduğunu keşfetme bahtsızlığına uğrar.

Ve bu keşif başına iş açar.

Çünkü keşfini kamuoyuyla paylaşmaya karar verdiğinde, kentteki tüm idarî yetkileri elinde toplamış bulunan ağabeyi Peter’in baskı ve zorbalığı ile yüzleşmek zorunda kalır.

Peter basın ve yayın organlarını da kontrolü altına almıştır, bu yüzden Tomas, keşfini duyurmak için bir halk toplantısı düzenlemeye karar verir.

Ve kıyamet kopar.

Gerisini kitaptan okursunuz..

Ibsen’in kitabı, iktidar sahibi çoğunluğa karşı mücadele vermek zorunda kalan bireylerin, devlet kurumlarına çöreklenmiş bulunan ayrıcalıklı kesimlerin zalim düzenlemeleriyle başka çıkmaya çalışan mustazafların, sahte basın özgürlüğünün şirret çığlıkları arasında sesleri kaybolan hakikat savunucularının dramını anlatan bir başyapıt, bir şaheser kabul ediliyor.

*

Maneviyatı bile maddî olan Selanikli zamparanın (Black Jumbo kod adlı İngiliz ajanının) “manevî kızları”ndan Prof. Afet İnan’ın “M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları” adlı kitabında (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) ismi geçen Karlsbad, bir kaplıca kenti.

Kitap, İnan’ın “Mustafa Kemal Atatürk’ün Altı Deftere Yazdıkları” başlığı altında yaptığı değerlendirmeleri de içeriyor.

Söz konusu değerlendirmelerin ilk iki paragrafı şöyle:

General Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Karlsbad ve Viyana'da ''Geçen Günlerim'' başlığı altında 30 Haziran 1918 Pazar gününden 28 Temmuz Pazar gününe kadar altı deftere yazdığı anılarının sonu şöyle bitiyor:

''Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.''

Afet İnan, bunlara ek olarak, Selanikli’nin şu sözlerine de dikkat çekiyor:

… [Günlüklerdeki notlar arasında] 10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe günleri için şöyle bir kayıt var:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

*

İçinde “hep, daima” ve “hiç, asla” gibi kelimeler geçen ifadeler genellikle yanlış olur.

İnsanlar gerçeği hep gizlemezler..

Hiç gizlemezler değil, fakat hep gizlemezler.. Gizleyemezler.

Gerçeği hep gizlemek, daima “yalan” üzere olmak demektir.

Kâfirler de en temel gerçek olan “La ilahe illallah” hükmünü hep gizliyor olsalar da başka bazı gerçekleri hep gizlemezler.

Gizleyemiyorlar.

Talî meselelerde doğruları söyledikleri sıkça görülür..

En yalancı insan için bile bu böyledir..

Onlar da, insanları yalanlarına inandırabilmek için önce güvenilir insan izlenimi vermek zorundadırlar ve bunun için bazı doğruları tuzaklarında yem olarak kullanırlar..

Hiç kimse hayatını tümden yalan üzerine kuramaz..

Bozulup durmuş bir saat bile günde iki defa doğruyu söylemeye devam eder.

Selanikli zampara Atatürk İnsanlar gerçeği hep gizlerler derken büyük saçmalamış…

Ne yazık ki, böylesi akla ve mantığa aykırı ipe sapa gelmez zırvaları az değil.

Fakat Kemalistler istiyorlarsa Atamız doğru söylemiş, insanlar gerçeği hep gizlerler.. Misal, biz Milli Mücadele konusunda gerçekleri hep gizleyegeldik demekte serbesttirler.

Ama, devlet imkânlarını tepe tepe kullansanız bile öyle olmuyor işte.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiler, Rıza Nurlar, Kâzım Karabekirler, Necip Fazıllar, Kadir Mısıroğlular, Mustafa Müftüoğlular, Yaşar Görenler vs. çıkıyor, gerçeği ucundan kıyısından açıklıyorlar.

*

Şunu da kabul etmek gerekiyor ki, Selanikli zampirik diktatörün yukarıya aldığımız sözü, kendisinin halinden ve karakterinden haber vermesi bakımından önemlidir.

Gerçeği her zaman gizlediğini söyleyemesek de, hayatıyla ilgili en temel gerçekleri gizlediğini kabul etmek durumundayız.. Yalancılık, palavracılık, ikiyüzlülük, “gizli gündem”cilik ve takiyye, karakterinin bariz vasıfları durumunda.

Adamın kendisine seçtiği soyadı bile yalan.. Torun Türk olduğu halde (millete “Hepinizin ninesini gördüm” dercesine) “Atatürk” soyadını almış..

İlla da Türklüğüne vurgu yapmak istiyorsa dürüst davranıp Toruntürk ya da Türkoğlu soyadını alabilirdi.. Ne yani, “torun Türk” veya “Türk oğlu” olmak aşağılık ve utanç verici birşey mi?!..

Millete saygısı yok, çoluk çocuk, torun toluk muamelesi yapıyor.. Milletin atası olmadığı halde kendisini ata ilan ediyor.

Yalancılığını ve kibrini, aldığı soyadı ile tescil etmiş durumda.. Başka şahite ve delile ihtiyaç bırakmamış.

“Millet hakimiyeti” ya da “millî hakimiyet” (ulusal egemenlik) düşüncesini yansıtan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” mottosunun tecelli yeri olarak gösterilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan’ı “ulusal egemenlik ve çocuk bayramı” yapmış olması da tesadüf değil gibi görünüyor..

“Deha”nın ince bir buluşu mu desek, tevafuk mu desek, bilemem, fakat “bayram” ilan edilen güne verilen isim, “ulus”un “çocuk” kabul edildiğini bangır bangır bağırıyor.

Sahte “ata”nın çoluk çocuğunun, torun toluğunun “vesayet”le malul egemenliği bayramı..

*

Selanikli zampara, toprağı bol olsun, hayatıyla ilgili kritik gerçekleri ve yabancılarla (Osmanlı Devleti ve millet aleyhine) çevirdiği dolapları hep gizlemiş, gizlemeye çalışmış, ve bu hususta kırılması güç rekorlara imza atmış başarılı bir sahtekârdı..

Sergilediği performans her türlü takdirin üstünde.. Ne kadar övünse az..

Kendi kusuruna insanları ortak edip “İnsanlar gerçeği hep gizlerler” demesi de (üst düzey, daha kaliteli türden) ayrı bir sahtekârlık..

Kendi hayatından hareketle insanlar hakkında hüküm veriyor.. Kendi karakterinin en temel vasfını başka insanların sırtına yüklüyor.

Bu noktada oldukça bonkör..

Psikolog ve psikiyatristler buna “projection/yansıtma” diyorlar (Bizim kültürümüzde de kıyas bi’l-nefs).. Kendi vicdanını rahatlatmak ve susturmak için “Ben bu haltı yiyorsam ne zararı var ki, herkes böyle” deme tavrı..

Bütün insanları adi, bayağı, namussuz ve şerefsiz ilan ettiğin zaman her türlü ahlâksızlığı rahatça yapabilirsin.. Meydan senin.. Artık senin için herşey mübahtır.. Elin enayisi sen misin ki herkesin sahtekâr olduğu yerde dürüst kalasın.. Değil mi ama?!

*

Gelelim Selanikli zamparanın Karlsbad’daki günleri için yazdıklarına..

Söze, ''30 Haziran 1918 Pazar günü öğleden sonra saat 07.30'da Karlsbad istasyonuna muvasalat edildi (ulaşıldı)” diyerek başlıyor.

Kalacağı yer için şunu diyor:

“Doktor Vermer mezkûr (sözü geçen) evde benim için bir salon, bir yatak odası, bir uşak odası (bir emirber [emireri] neferim Şevki için) ve hamamdan ibaret aksamı (kısımları, bölümleri) haftalığı 140 krona tutmuş.”

Birinci Dünya Savaşı’nın en çetin günleri, fakat vatandaş bir askeri de yanında hizmetçisi olarak getirmiş.. Vazifeleri arasında kendisini her sabah traş etme de var.

Sözlerinin devamı, Selanikli’nin adı cumhuriyet olan dönemde niçin padişah sarayı Dolmabahçe’de içi boş cumhuriyetçilik edebiyatıyla saltanat sürdüğünü anlamamızı sağlıyor:

“Ben ilk nazarda memnun olmadım. Pupp Oteli] ve buna mümasil (benzer) mebani-i âliye ve müdebdenin (yüksek ve debdebeli binaların) şaşaası ve mebani-i mezkûre (anılan binalar) dahillerindeki haşmetin yanında hemen ittisalinde (bitişiğinde) onlara nisbeten basit kalan bu benim yeni ikametgâhım o kadar cazip görünmedi.”

Şunları da diyor:

“Tren yorgunluğuna rağmen derhal uyuyamadım. Apartmanın vaziyet-i umumiye ve dahiliyesi (genel durumu ve içi) ve burada kalıp kalmamak fikri zihnimi işgal ediyordu. Salona muttasıl (bitişik) küçük bir oda nazarı dikkatimi celbetmişti. Bu odanın da ilavesiyle apartmanı tevsi (genişletme) ve biraz tanzim ettikten sonra alabileceği şekli düşünüyor, bir taraftan Imperial ve Pupp otellerinin azamet-i hayatına karışmak, diğer taraftan bu kuytu mahalde, sükûnetli apartmancığın içinde gayrı mekşuf (keşfedilmemiş) kalmak hususlarının mücadelesini dinliyordum. Nihayet dalmışım.”

Allah ıslah etsin diyeceğiz de, öldü.. Aklı fikri o zaman da “hayatın azameti”ndeymiş..

*

Öyle ki, Karlsbad’da en önemli meşguliyeti, yabancı memlekette üniformasını giyip nişanlarını takarak hava atmak, lüks otellerin loktantalarında yemek yemek.. 

Dans etmek..

Memleket Birinci Dünya Savaşı’nı yaşıyor, cephelerde vatan evlatları ya açlık ve hastalıktan, ya soğuk ve sıcaktan, ya da düşman bombardımanından dolayı kırılıyor, bu da tutmuş sanki çok ciddi hastaymış gibi Avrupa’da sefa sürüyor.. Devrana girip raksediyor.

Sözde hasta, fakat yatakta yattığı yok, üniformasını giyiyor, nişanlarını takıyor, lüks otellerde yemek yiyip elin karısına kızına hava atmaya çalışıyor.

Geldiğinin ertesi günü (1 Temmuz 1918) yaptığı işlerden bazıları:

“… Diğer bir menbaı (şifalı su kaynağını) havi (içeren) binanın dahilinden musiki sadası işitiyordum. Oraya girdim. Medhalden (giriş yerinden) sonra ortasından şelale şeklinde sıcak su fışkıran bir havuz, etrafında buhar ve su serpintilerinden saçlarını ve elbiselerini beyaz empermeabl serpuş (başlık) ve mantolarla muhafaza etmiş genç, güzel çehreli kızlar, ellerinde pek uzun saplı ve bu saplar üzerinde müteharrik (hareket eden) maşrapalarla su tevzi ediyorlar (dağıtıyorlar), daha ileride gayet uzun bir salon, halk musiki nağamatına (nağmelerine) peşrev olarak sağdan sola devrediyor (kendi ekseni etrafında dönüyor), bazı kimseler de kenarlarda ve ortadaki banklara oturmuşlar... Ben de devre karıştım.

“Saat 08.00'e yakın sabah kahvaltısını yapmak için Otel Pupp'ın lokantasına gittim. …

“… Öğle yemeğinin teminini düşünüyordum. Bir saat sonra da Pupp'ın restoranına gittim. …

“(Akşam üstü) Saat 6 ile 7 arasında Miralay Emin Bey geldi. Bu esnada kalkmış Şevki'ye tıraş oluyordum. Tuvalet bitti. … Beraber Imperial'e (Imperial Oteli’ne) gittik. Yemek yedik.”

Ertesi gün (2 Temmuz):

“Sabah saat 7'den saat 8'e kadar dünkü gibi iki menbadan su içtikten sonra evde kahvaltı ettim. Saat 10'da Kaiserbaad'a gittim. Çamur banyosu yaptım. Eve avdet ve biraz istirahat ettim. Bu esnada Miralay Emin Bey geldi. Onunla beraber Restaurant Pupp'a kadar yürüdük, o oradan hamama gitti. Ben de öğle yemeği için lokantaya girdim. …

“Otel Imperial'de akşam taamı: Saat 6'da Mühlbrün'de bir kadeh içtim. Yavaş yavaş Imperial Baum'a geldim. Imperial'e çıktım. … Akşam için bir masa rezerve edilmesini garsonla haber gönderdim.”

Daha ertesi gün (3 Temmuz):

“… Asker elbisemi giydim. (Akşam üstü) Saat 7'de Impérial'e gittim. … Pelerinimi gardıroba bıraktım. Otelin bahçesinde epeyce dolaştım. Canım sıkılıyordu. … Saat 8 oldu. Müzik başladı. Yemek salonuna geçtim. (Bay) Obert'e hazırladığı yeri sordum. Dün tenbih etmiştim. Buyurun, miralay (albay) efendi! dedi. Adam zahir halimize bakarak demek ki, ancak miralaylık tevcih ediyordu. General olduğumu anlatmaya kalkışmak bir mesele... Sesimi çıkarmadım. … Yemekten sonra bu masanın her vakit akşam yemekleri için bana tahsis olunmasını söyledim. Ve kendimi de tanıtmak için kartımı verdim. Moustapha Kémal Pacha Arméefuhrer (Mustafa Kemal Paşa, kumandan) Herr (Bay) Obert'in bütün bu tafsilatlı karta rağmen bizi miralay efendilikten başka bir şey telakki edemediğini ve Pacha'nın merkum (anılan kişi) nazarında tahminini tebdil etmediğini (değiştirmediğini) Arméefuhrer'ın (ordu komutanının) de medlûlünü (işaret ettiği anlamı) hiç düşünmediğini zannederim. Çünkü ertesi günü masa üzerine bıraktığı Bestelt (Bestellt: ayrılmış) levhasının altında kurşun kalemle şu isim yazılı idi. Monsieur Kemal Pacha.”

Selanikli’nin derdi büyük.. General olduğu garson tarafından anlaşılamamış..

Ne büyük dert!.. Büyük başın büyük derdi!..

*

Asıl önemli gün, 5 Temmuz 1918 günü..

Evet, günlüğünün “5 Temmuz 1918 Cuma” tarihli bölümüne şunları yazmış durumda:

… Ufak bir tuvaletten sonra saat 7.30'da dünkü hatıratı kaydetmek üzere bu masanın başına geçtim. Cemal Bey ve arkadaşı geldiler. Bürodan çıktım. Onlara beyan-ı itizardan [özür beyanından] sonra pijamalı bir kıyafetle salonda kabul ettim. Cemal Bey:

- Cümleye, yeni padişaha ömür versin dedi!

Birdenbire şaşırdım. Ne var, ne oldu, dedim.

- Malumatınız yok mu? Padişah [Mehmed Reşad] vefat etti!

- Teessür ve teessüf ederim, dedim.

Bu zevat bu sözlerimin medlulünü [ne anlama geldiğini] anlayamadılar.

Hakları vardı. Çünkü ben, ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olacağından müteessir (teessürlü, üzüntülü) değildim. Teessüf ettiğim (hayıflandığım) cihet İstanbul'da bulunmayışımdı. … Ben, veliaht hazretlerini Almanya seyahati münasebeti ile pek iyi tanımıştımAramızda bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet de hasıl olmuştu. Gönlüm onun tahta cülûs ettiğini müteakip bizzat tebrik etmek mi istiyordu? Acaba bunun için mi teessür ediyordum! Hayır zannederim bu da değil! Kendisiyle başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım. Bir defadan maada ziyaretine gitmedim. Hatta bu defa İstanbul'dan ayrılırken veda dahi etmedim. İşte teessür bundan ileri geliyor...

Cemal Bey ve arkadaşına karşı da teessüratımı gizleyemedim. Fakat izah etmedim. Onlar giderken Miralay Emin Bey girdi. Onunla da aynı zemin üzerinde görüştük. Hiç olmazsa telgrafla tebrik edeyim dedim, mamafih alacağımız ilk gazete tafsilatına (ayrıntılarına) talik ettim (bağladım).

Üzüldüğü şeye bakın..

Yeterince yağcılık ve yalakalık yapmamış, el etek öpmemiş olmasından dolayı üzüntülü..

Hayıflanıyor..

Ancak, teessür ve teessüfünün gereğini sonraki aylarda yerine getirecek, acemi padişah Vahideddin’le samimiyeti “azami” boyutlara taşıyacak, dalkavukluk ve yalakalık sanatlarının bütün imkânlarından sonuna kadar yararlanacaktır.

Ve onu sadık bir bendesi (kölece, ölesiye bağlısı) olduğuna inandıracak, Anadolu Genel Valiliği ya da Padişah Vekilliği anlamına gelen olağanüstü yetkileri cebine koyarak (İngiliz’in Osmanlı Devleti’ni tarihe gömme projesindeki rolünü İngiliz vizesiyle oynamak üzere) Samsun’a çıkacaktır.

*

Selanikli zamparanın karı-kız düşkünlüğü, İngilizler’in baştan beri farkında oldukları bir meziyetiydi.

Karakterinin bariz özelliklerinden biri, zamparalığıydı. (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında naklettiğine göre, İttihat ve Terakkiciler, Selanikli’yi şöyle tanıyorlarmış: “Sarhoş, sefih, hiçbir makam ve mevki ile gözü doymaz, haris, fırsatçı ve ahlâksız.” Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü de onu “muhteris ve menfaat düşkünü” olarak görüyorlarmış.)

İngiliz’in becerikli casusu Aubrey Herbert’in de, 1913 yılında İngiltere’deki evinde misafir edip onuruna yemek verdiği dostu Selanikli’nin bu özelliğinden yararlanmayı ihmal etmediği biliniyor:

“Bu yüzden Aubrey, misâfirinin ağzından laf alabilmek maksadıyla yemeğe Albay Ronald F. Forbes’in güzel karısı Rosita’yı da çağırmıştı. Yirmi iki yaşında genç bir hanım olan Rosita, yemekte Mustafa Kemal ile Lord Allenby’in arasına oturdu. Rosita, Aubrey’in tertip ettiği bu yemekten şöyle bahsediyordu:

O gün Aubrey Herbert’ten gelen çılgınca bir mektubu bana hatırlattılar. Noel Buxton ile beraber, hayalperest İngiliz’in dikkatinden kaçan başıboş Ermenilere bir son verirken, yanlarında - şeref misâfirlerinin dâvetinde - kuvvetli bir şekilde ‘Onward Christian Soldiers’ [İleri Hristiyan Askerler] şarkısını söyleyen Türk bir muhafızla [Kâzım’la] antik Balkanları gezdiği söyleniyordu. “Sita!” diyordu mektup, “yarın öğlen yemeğini bizimle yemelisin. Gelen bir ‘mistake’ [hata, yanlış] var ve onu sadece sen konuşturabilirsin”. Yazı [Aubrey’in gözü ileri derecede bozuk olduğu için] her zaman olduğu gibi okunaksızdı; fakat dâvet karşı konulmazdı. O zamanlar yirmi ikiden fazla olduğumu düşünmüyorum. Yemek çok lezzetliydi. [Aubrey’in karısı] Mary Herbert mükemmel bir ev sahibesiydi. Lord Allenby ile [Sofya’ya] yeni tâyin edilen ataşe Mustafa Kemal’in arasına oturdum; fakat yemeğin doğru düzgün tadını çıkartamıyordum, çünkü hep ‘mistake’i arıyordum. Ev sahibimizin Küçük Asya’da bir sınır ve bir yığın toplantı ile mikado çöpleri oynamasına yardım eden Fransız olabilir miydi? Veya Filistin’den henüz dönen yakışıklı idâreci miydi? Komplocu bir şekilde Aubrey’e müracaat ettim. “Hangisi yanlış [mistake]?” diye sordum, “ve benden ne yapmamı istiyorsun?”. Şaşırmış duruyordu. İzah ettim. “Oh tatlım!” diye güldü, “Sana nice [hoş, nazik] Turk geliyor diye yazdım! [Sen “nice Turk”u “mistake” okumuşsun]”. 

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 261-2.)

Selanikli zampara, Osmanlı Devleti için gerçek bir "mistake"ti.. 

Mistake Kemal Atatürk'tü.. 

Ömrünün sonlarına doğru ismindeki Kemal'i Kamal yapmış, Mustafa'yı ise "mistake" bir isim olarak gördüğü için tümden atmıştı.

Türk tarihinin belki en büyük "mistake"iydi..

Evet, tecrübeli casus Aubrey, Selanikli zamparanın kadınları görünce çenesinin düştüğünü, cıvatalarının gevşediğini ve işlenmeye hazır hale geldiğini bildiği için, onun onuruna verdiği yemeğe, Albay Forbes’in 22 yaşındaki güzel karısı Rosita’yı da çağırmış, ve bu genç kadını masada tam da Selanikli zampiriğin yanına oturtmuştu.

*

Afet İnan’ın yayına hazırladığı günlüklere dönelim..

Mistake Mustafa’nın zamparalara özgü çene düşüklüğü günlüklere de yansımış. 6 Temmuz 1918 Cumartesi günü için şu ifadeler yer alıyor:

“… Uyandığım zaman Selanikli, rüştiyede (ortaokulda) sınıf arkadaşlığı ettiğim Mahmud Efendi geldi. … Nişanlarımı görmek istedi. Gösterdim. O gittikten sonra tıraş oldum. Asker elbisesi giydim. Hoşuma giden bir Bulgar nişanımı, Avusturya nişanımın üstüne boynuma taktım. Bu gece Emin Bey ve refikası (karısı) hanımefendi tarafından Imperial'de (otelde) dine'ye (akşam yemeğine) davetli idim. … Akşam taamı (yemeği) esnasında hep askerlikten bahsettik; ben biraz Arıburnu ve Anafartalar'dan, biraz da Bitlis, Muş cephelerinden bahsettim.

“Hanımefendi, asker kızı, asker refikası, asker hemşiresi olduğundan, bu hikâyattan zevk alıyordu. Kumandanların en büyük cesareti, mesuliyetten (sorumluluk almaktan) korkmamalarıdır, dedim, filhakika mesuliyetin ağırlığını ben kendi nefsimde tecrübe ettim. Namuslu ve izzet-i nefis sahibi bir kumandan için ölüm hiçbir vakit varid-i hatır olmaz (aklına gelmez), onu düşündüren icraatının isabet ve adem-i isabetidir (isabetsizliğidir). Bilakis, ricat (geriye çekilme, kaçış) manevrası için kumanda da pek büyük isabet-i karar, nüfuiz-i nazar olmak lazımdır. Bizim ordumuzu felaketlere sevkeden ekseriya ricat manevrası için sahib-i azim ve karar (azim ve karar sahibi) kumandanlarımızın mefkudiyeti (yokluğu) olmuştur. Faik (üstün) düşman taarruzu karşısında ekseriya kumandanlar, askerin kendi kendine terk-i mevkii ettikleri (kaçtıkları, geri çekildikleri) zamana kadar karar vermekten tehaşi ederler (korkarlar) ve sonra da ricati bir kabahat ve askeri kabahatli görürler.”

Selanikli’nin “namus” konusundaki düşüncesi sonradan (Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkladığı gibi) tamamen değişecektir.

Asker kızı”nın karşısında öyle bir konuşmuş ki, sanırsın her cephede ölümden korkmadan en ön safta savaşmış..

(Bu özellik Fatih Sultan Mehmet’te vardı.. Belgrat kuşatması sırasında düşmanın ani hücumu karşısında ordu dağılmış, düşman padişah otağına kadar gelmiş, etrafındakiler Sultan’a geri çekilme teklifinde bulunduklarında “Bu, sıngınlık (yenilgi) alametidir” diyerek kabul etmemiş, sonuçta bizzat kendisi de düşmanla çarpışmak zorunda kalmış ve yaralanmıştı.. Yine, Romanya’da Kazıklı Voyvoda ile olan bir savaşta orduya hücum emri verdiğinde kimsenin yerinden kımıldamadığını görünce bizzat kendisi atını mahmuzlamış düşman üzerine tek başına yürümüş, onu gören askerler de arkasından hücuma geçmişlerdi.)

Selanikli’nin en büyük kahramanlığı, kolayca ricat emri vermesinden ibaret..

Onun bu “ricatçılığı”, Filistin’de Osmanlı ordusunun felakete uğramasına neden olmuş ve Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanmasına yol açmıştı.. Aynı marifetini Sakarya Savaşı sırasında da sergilemiş fakat hatasını Fevzi Çakmak düzeltmişti.

*

Selanikli zampara, “asker kızı” ile yaptığı sohbeti zevkle günlüğüne taşımış.. Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“ Hanımefendi, ‘bir muharebeden sonra muzaffer bir kumandanın dolaşması kim bilir ne kadar zevkli olacak’ dedi?

“Bunu tasdik etmekle beraber, -Bendenize, dedim, hayat-ı askeriyemde en çok zevk duyduran, Muş cephesinde Sekizinci Fırka ile yaptığım ricat manevrasındaki muvaffakiyet olmuştur. …

“… Cesaret hakkında daha görüşülüyordu. Dedim -Malum-i âlileridir, kitaplarda, bir yerde gayet cesur olan asker, diğer bir yerde ürkek ve bilakis bir yerde ürkeklik göstermiş bir kıta-i askeriyenin diğer bir yerde cesur olabileceğini okudum. Ben daima tabiat-ı askeri’ye (askerliğin doğasına), ahval-i ruhiye ve maneviyeye (ruhî ve manevî durumlara) çok dikkat ederim. …

“… Anafartalar Grubu Kumandanlığı'nın nasıl ve ne vaziyette uhdeme tevdi olunduğunu hikâye ettim. Liman Paşa, Esat Paşa, Enver Paşa ile bazı vaziyetlerimizi söyledim.

“Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde (bitişiğinde) idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden (tekrarlanan ve devam eden) Vonstep'leri seyre pek müsaitti. - Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim.”

Adamın sevdiği hayat tarzı bu.. Cumhuriyeti ilan ettikten sonra gelsin zevk ü sefa, dans ve cümbüş..

Zamparanın bundan sonraki ifadeleri, cumhuriyetçilik, hürriyetçilik, demokratlık ve halkçılık söylemlerinin tamamen aldatmaca olduğunu, firavunlar ve nemrutlar gibi halka tepeden bakan bir despot diktatör ruhu taşıdığını ortaya koyuyor:

“Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...

“- Bu hayatın bizde teessüsü ne kadar müşkül...

“Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde (sosyal hayatımızda) arzu edilen inkılabı (değişikliği, devrimi) bir anda bir ''Coup'' (askerî darbe, hükümet darbesi) ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı (halkın düşüncelerini, kamuoyunu), efkâr-ı ulemayı (bilginlerin fikirlerini) yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli (yüksek öğrenim) gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi (uygar yaşamı ve sosyalliği) tetkik ve hürriyeti tezevvuk (tatmak) için sarf-ı hayat ve evkat ettikten (zaman harcadıktan) sonra, avam mertebesine (halkın düzeyine) ineyim. Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. …”

İşte, firavun zihniyetli bir despotun zihniyeti ve halet-i ruhiyesi..

Sosyal hayatın merkezine kendi tasavvuratını koyuyor.. Halk kitleleri, darbe sopasıyla hizaya getirilmesi gereken davar sürüsü olarak görülüyor.

Kendisinin halkın fikriyatına ve tercihlerine saygı duymasını geçtik, halkın kendisinin düşüncelerini yavaş yavaş, kademe kademe, tedrîcen benimsemesine bile tahammülü yok.. Basacaksın “darbe” sopasını sırtlarına, zorla “tasavvuratının köleleri” haline getireceksin.

Adamdaki canavar ruha bakın, halkın kendisinin çizgisine “yavaş yavaş” gelmesine bile razı değil.. Ruhu isyan ediyor..

Çünkü ruhu, firavunlar, nemrutlar ve Kazıklı Voyvoda’larda görülen türden bir vampir ruh.. Habîs ruh..

*

Adamdaki düzeysizliğin, seviyesizliğin boyutlarına bakın ki, “Neden, ben, bu kadar sene yüksek öğrenim gördükten, uygar sosyal yaşamı tanımak ve özgürlüğü tatmak için bunca zamanımı harcadıktan sonra avam mertebesine ineyim de onlara özgürlük tanıyayım, onların kendi öz medeniyetlerine ve sosyal yaşamlarına saygı duyayım” diyebiliyor.

Zampara soytarının yüksek öğrenim dediği de, Osmanlı Devleti’ne özgü dört yıllık askerî okul dersleri..

Böyle bir taassup, böyle bir cahil özgüveni, böyle bir fanatizm, böyle bir halk düşmanlığı, böyle bir despotik zihniyet herkese nasip olmaz, bunun için “habîs ruh” sahibi olmak gerekiyor.

Böyle bomboş kafalı bir adam olduğu içindir ki, hasbelkader güç eline geçince Batı’yı körü körüne, maymun gibi taklit etme, İngiliz ilke ve inkılaplarını aynen alıp millete zorla dayatma dışında birşey yapmadı.

Karşımızda, “kilot devrimi, çorap devrimi, şort devrimi” vezninde bir şapka devriminden söz edebilen, bunun için insanları idam ettirebilen bir seviyesiz psikopat var..

Şapka için adam astırabilen bir psikopat başa geçtiği için kimse “Şapkanın devrimi mi olur lan cahil dangalak!” diyememiş.. Can tatlı..

Fakat, böyle bir psikopat halk düşmanının bu millete yaptığı kötülüklere karşı ruhu isyan etmeyen insana da şahsen "insan" diyemem.

Ehl-i dil hiç diyemem.

*

Bu “halk düşmanı” zampara katil psikopattaki düzeysizliği, en büyük yağcısı Falih Rıfkı bile farketmiş ve itiraf etmiş durumda:

Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul 1980, s. 327.)

Sözleri terimsiz, yani ıstılahları yerli yerince kullanamıyor.

Tarifsiz, yani neyi kastettiği tam belli değil.

Zikirsiz, yani üzerinde tezekkür ve tefekkür yapılmamış.

"Metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliği" söz konusu.

Selanikli “habîs ruh” İslam'ı bilmiyordu, fakat Batı'yı ve Batı düşüncesini de bilmiyordu.

Ne bilim felsefesinden haberdardı ne bilgi felsefesinden (epistemolojden).

Ne hukuk felsefesine vakıftı ne siyaset felsefesine..

Batılı meşhur düşünürlerin görüşlerine olan vukufunun derecesini ise, Murat Belge'nin 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında yer alan şu ifadeler anlamamızı sağlayabilir:

“Ahmet Demirel, Kurtuluş Savaşı'nda TBMM üstüne incelemesinde Atatürk'ün "Kuvvetler Ayrılığı" üstüne yargılarını tesbit etmiştir: bu konuda bilgisi azdır, Montesquieu değil, Rousseau'nun teorisi olarak kalmıştır aklında. "Deli mi ne!" tarzı eleştiriler getirir ve "kuvvetler"in ayrılmaması, tersine birleştirilmesi gerektiğini söyler.”

Derin cehalet..



GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...