KAYNAK: Yaşar Gören'in Facebook hesabı
https://www.facebook.com/yasar.goren.12?locale=tr_TR
Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
KAYNAK: Yaşar Gören'in Facebook hesabı
https://www.facebook.com/yasar.goren.12?locale=tr_TR
Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (5 Ekim 2024 tarihli) yazısında merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunmuş.
Yazısı şöyle:
Hem benim anlattığım “ev toplantısı” versiyonu doğru, hem de ben o versiyonu anlattıktan sonra “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaşandı bu olay” diyerek beni arayan arkadaşlarımın anlattığı versiyon da.
O gün Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaklaşık 100 kişi, Rahmetli Esad Coşan Hoca’yı epeyce bekledikten sonra hoca salona giriş yapıyor. Normalde insanları bekletmek, toplantılara geç gelmek adeti değil. Çokça sinirli olduğu her halinden belli. Bu da alışıldık bir durum değil, hocayı tanıyanlar açısından.
Yaklaşık olarak şunları söylüyor toplantı başlamadan hemen önce: “Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”
Rahmetliye “müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler” teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?
Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e “Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza” diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit “dinler arası diyalog” yani.
Bu, burada bir dursun.
Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma “teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele” olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.
Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda “iki kutuplu dünya”nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.
Bu “sırtlanma zorunluluğu” beraberinde hem sorumlulukları hem de fırsatları getirmiş. İngiltere ve Amerika, Türkiye üzerindeki etkisini sürdürmek; Rusya da Türkiye’de kendisine bir etki alanı açabilmek için müttefikler aramış memleketimizde.
Bir yandan CHP’nin Halkevleri, Rusya’nın “doğal yayılım alanı” haline gelirken bir yandan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Amerika’nın operasyon sahasına dönüşmüş mesela. Menderes’in berbat ötesi Amerikancılığı da İnönü’nün “ortanın solu” zırvası da hep bu “konsept” ile ilgili olmuş.
Bu sarkaç öyle bir hale gelmiş ki, seneler içerisinde hem Amerika ve Batı dünyası, hem de Rusya ve Sosyalist blok ülkeleri Türkiye’de “iç savaş” çıkartabilecek güce bile erişmiş. O plan akamete uğrayınca da PKK isimli mayın eşeklerini “sürekli iç savaş” için sahaya sürmüşler. Tabii FETÖ’cü eniklerle eş zamanlı olarak. Bugün FETÖ’nün doğrudan bir CIA projesi, PKK’nın ise öyle Marksizm, sosyalizm gibi şeylerle hiç ilgilenmeyen ve Amerika başta olmak üzere önüne gelen emperyalist güce yaltaklanan bir “mayın eşeği örgütü” olduğunu hepimiz biliyoruz.
Bu da burada bir dursun.
Hem FETÖ’nün hem PKK’nın ortaya çıkış sürecinde ve sonrasında her türden emperyalist odağın Türkiye’de kimlere teklif götürdüğünü, kimleri yedeklediğini de biliyoruz artık büyük oranda. Hem bu teklifi kimlerin kabul ettiği hem de kimlerin kabul etmediği üzerinden sahibiz bu bilgiye.
Rahmetli Esad Coşan Hoca’nın, şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun “teklifi elinin tersiyle itenler”den olduğuna hiç şüphe yok mesela.
Şunu yazayım: Merkezi “Türkiye” olmayan herkes nazarımda “teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.” Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. Ki biliyorsunuz, parasını Norveç’ten bile alan var canına yandığımının Türkiye’sinde. Bu da aslında gayet normal, zira Türkiye üzerine bir politik-stratejik ajandası olmayan ülke yok neredeyse. Eh, bizde de her şeyi göze alarak merkezini Türkiye olarak belirleyen adam da, emperyalistler istedi diye şerefini ve namusunu iki paralık etmeye hazır adam da mebzul miktarda malum. Hal böyle olunca Türkiye’nin o uzun mücadelesini “teklifi kabul edenlerle etmeyenler” arasında görmek ve değerlendirmek de kaçınılmaz oluyor.
Şimdi sorumuz şu: Türkiye, bir ateşten çemberin tam ortasına atılmaya çalışılırken bizim gündemimizi teklifi çoktan kabul etmiş ya da önümüzdeki süreçte her teklife açık olacaklar mı belirleyecek yoksa “teklifsiz adamlar” mı?
Cevap da şu: İran’ın, Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in, hatta Suriye rejiminin güttüğü adamların gündemimizi belirleyerek bizi “hazır” hale getirmesine ses çıkarmazsak vay bizim halimize.
Dikkat isterim: Emperyalizmin güttüğü adamların bilmem hangi pahalı markanın kumaşından yapılma sarık sarmaları da fark etmez, Rolex saatleriyle arz-ı endam etmeleri de, kendilerine gazeteci, uzman, bilmem ne sıfatları ile kamufle etmeleri de.
İran İsrail’e füze attığında “işte büyük ülke böyle olur” diye tek bir Siyonist öldürmeyi başaramayan emperyalist İran’ı, katil sürüsü Hizbullat’ı savunmaya geçen köpekleri de; “İsrail ile Türkiye’nin arasında ne sorun var kardeşim?” diyen köpekleri de; güya Türkçü görünüp İsrail’e her türlü desteği verip servis yapanları da görüyoruz çıplak gözle artık.
Bu gördüklerimizle ve bu gördüklerimizin sonucuyla ilgili olarak da sadece çıplak ellerimize güveniyoruz. Müslüman Türk’ün “çıplak eli”nden başka dayanağı yoktur çünkü. Bilmem anlatabiliyor muyum?
*
Yazının hamaset dozu yüksek.
Ancak, bu arızalı hamasete merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’yı alet etmese “eyiymiş”.
Çünkü bu, gençliğinin tamamı onun yanında (ya da safında) geçmiş olan benim gibilerin (istismara ve yanlış anlamalara yol açılmaması için) bazı düzeltmeler ve açıklamalar yapmasını “zorunlu” hale getiriyor.
Bilmem anlatabiliyor muyum?
*
Bir başka yazıda Kılıçarslan’ın “güncel” safsata ve çarpıtmalarını konu edineceğim inşaallah.. Bu yazıda sadece şu “teklif” meselesi üzerinde durmakla yetineceğim.
Söz konusu teklifi Esad Efendi’ye kimler yapmış olabilir?
Şayet ABD (yani CIA) böylesi bir teklifi yapmış olsaydı Esad Efendi bunu açıkça söylerdi.. Adres gösterirdi.
Yeni Şafak yazarı “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyor.
Madem mesele bu kadar açık, kimler olduğundan en küçük bir şüphemiz yok, o halde kimler olduklarını açıkça yazsana kardeşim!
Nedir yani, bunların adını vermen ayıp mıdır, günah mıdır?!
Kimlerden niye çekiniyorsun?
*
Bu teklifi yapanlar, FETÖ’cüler olamaz..
Çünkü onlar, başka bir grubun kendileri kadar büyümesini veya kendilerine rakip olmasını istemezler(di).
Üstelik, Esad Efendi’nin hayatta olduğu dönemde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ona böyle bir teklif götürecek kadar palazlanmamıştı.. Bu, daha sonra, AK Parti hükümetleri döneminde oldu.
Esad Efendi hayattayken 28 Şubat Süreci devam etmekteydi ve FETÖ’cüler kaçacak delik arıyorlar, takiyye destanı yazıyorlardı.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” türküsünün konusu durumundaydılar.
Fethullah Gülen 1999 yılı ilkbaharında soluğu ABD’de almış, kapağı Pensilvanya’ya atmıştı.
Esad Efendi ise ondan iki yıl önce, 1997 yılı ilkbaharında ülkeyi terk etmişti.. Etmek zorunda kalmıştı.
*
Esad Efendi önce Avrupa’ya gitti, birkaç yıl “Almanya senin, İsveç benim” diyerek oralarda dolaştı, Türkiye’deki gelişmeleri izledi.
İşte bu sırada Fethullah Gülen, Esad Efendi’ye bir teklif götürdü.. Onu, ABD’ye davet etti.. Bunu (Kamu Denetçiliği Kurumu’nun eski hukuk müşaviri) Av. Hüseyin Yürük, bir ara genel yayın yönetmenliğini yaptığı analitikbakis.com’daki bir yazısında açıklamıştı.
Yürük’ün “içinde yer aldığı” bir başka teklif olayından bahsedeyim..
Demirel’in cumhurbaşkanlık süresi tamamlanınca yeni cumhurbaşkanı olarak hangi adayın destekleneceği hususu Refah-Fazilet Partisi camiasında tartışılmaya başlanmıştı.
O sıralarda Recep Tayyip Erdoğan, bu camiada ayrı baş çekmeye, lider olarak sivrilmeye başlamış durumdaydı.
Necmi Sarıyer, Av. Yalçın Ünal ve Yürük, Esad Efendi’nin “Seçimlerde Ahmet Necdet Sezer’in değil Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi” teklifini Erdoğan’a götürdüler.
Erdoğan, Esad Efendi’nin bu teklifini kabul etmedi.
*
Esad Efendi’ye, “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda sözünü ettiği teklifi” kimlerin yapmış olabileceği konusuna dönelim.
Olayın 1997 yılı ilkbaharı öncesinde yaşanmış olması gerekiyor.
O dönemde ne yazık ki MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile CIA (Amerikan gizli servisi) arasından su sızmıyordu.
28 Şubat Süreci bu can ciğer kuzu sarması ilişkiler ağının ürünüydü.
Söz konusu süreç, ABD’nin (CIA’in) ve İsrail’in hatırı için hayata geçirildi.. Taşeron (ya da katalizör, veya “sürecin dinamosu”) ise MİT idi.
28 Şubat davasını başından sonuna kadar izleyen Müyesser Yıldız, davada yapılan ifşaatlardan bu gerçeğin ayan beyan ortaya çıktığını yazmıştı.
Aynı gerçeği Nazlı Ilıcak da daha önce “Demokrasiye İnce Ayar: 28 Şubat Arşivi” adlı kitabında ayrıntılı biçimde yazmış durumdaydı.
Böylesi bir ortamda Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimler götürmüş olabilirdi sizce?
*
Gelelim Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”e..
Bunu da (yukarıda adı geçen) Av. Yalçın Ünal’dan öğrenmiş durumdayım.
(Yalçın Ünal, şu anda Türkiye Maarif Vakfı’nın denetim kurulu başkanı olarak görev yapan Muttalip Ünal’ın ve Akdeniz Üniversitesi rektörü olarak görev yapmış bulunan Prof. Mustafa Ünal’ın ağabeyi.. Muttalip Ünal, daha önce Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı ve SPK Başkan Vekilliği gibi görevlerde bulundu.. Meşhur Fuat Avni’nin çok uğraştığı ve meşhur ettiği isimlerdendi.. Hemşerimdir; bir zamanlar bana telefon edip üniversite öğrencisi oğluma burs verme teklifinde bulunma nezaketi göstermiş, bu değerli jestini kabul etmemiş, samimi teşekkürlerimi sunmuştum.)
Evet, Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”ten beni haberdar eden kişi Yalçın Ünal’dı.. 2000 yılı Eylül ayı sonlarıydı.. Hacdan gelmişti.. Bir akşam, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana, Esad Efendi’nin hacda kendilerine şunu söylediğini açıkladı:
“Bana MİT’ten bir heyet geldi.. Bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim (sadece ben değil) siz de rahat ederdiniz.. Fakat kabul edilecek şeyler değil.”
*
Bunu o zaman Yalçın Ünal’dan duyduğumda, söz konusu MİT’çilerin bu teklifi Hicaz’da hac sırasında yapmış oldukları gibi yanlış bir kanaate kapılmıştım.. Sonradan, bu teklifin Avrupa’da yapılmış olduğunu düşünmeye başladım.
Beni böyle düşünmeye yönelten etken, 2016 yılı sonbaharında TBMM’de müşavir olarak görev yaptığım sırada beni Ankara’da ziyaret eden (üniversiteden sınıf arkadaşım, 1987 yılından beri Almanya’da yaşayan) Hacı Murat’ın bana haber verdiği (birçok kişinin bildiği fakat bana söylemediği) bir sırdı.. (Hacı Murat ile ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak, bu son haccında Esad Efendi'ye refakat edenlerdendi.. Bunu bana, beni evimde ziyaret eden Torlak söylemişti.)
Hacı Murat'ın bana anlattığına göre, 2000 yılında (söz konusu hacdan önce) Esad Efendi Almanya’da, cemaatten bir topluluğun huzurunda (Ki aralarında, Avustralya’da yaşamakta olan Torlak da varmış) Hacı Murat’a “Sen Seyfi Say’ı tanıyor musun?” sorusunu yöneltmişti.
“Çok iyi tanıyorum” cevabını alınca da, “Öyleyse onu sen daha iyi anlarsın.. Onu buraya getirip yerleştirebilir misiniz?” diye sormuştu.
Sonra da, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor” demiş, bu sözünü birkaç defa tekrarlamıştı.
Hacı Murat, bunun üzerine, herkesin donup kaldığını, ortaya ağır bir sessizliğin çöktüğünü söylemişti.
*
Sanırım, MİT’çilerin Esad Efendi’ye yaptığı “son teklif”te, onun benim canımdan endişe etmesine yol açacak şekilde bahsim geçmişti.
KAYNAK: Yaşar Gören'in Facebook hesabı:
https://www.facebook.com/yasar.goren.12?locale=tr_TR
(Hadîs-i
şerîf): “Hamil-i Kur’an olan, öldüğü vakit, Allah Teâlâ yere vahy eder ki; onun
etini yeme. Yer der ki: İlahi senin kelamın onun içinde iken ben onun etini
nasıl yerim?” (Deylemî'nin Cabir r. a.'den rivayeti)
Hamil-i Kur’an’dan
murad, hakiki âlimlerdir. Kur’anın
manasına hem aşina hem de Kur’an ile amildirler (amel ederler).
İşte bu
bahtiyarlar da mev’ud (vaad edilen) ecelleri gelip yere gömüldükleri zaman
Cenab- Hak yere, vahy eder ki: Sakın bu alimin etini yeme. Bu ne büyük bir
iltifattır. Kur’an ile amil olan her alim bu lutfa mazhar olacaktır.
Kur’an-ı
Kerim Allah Teâlâ'nın kullarına, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve
sellem vasıtası ile gönderdiği bir kitaptır ki, kendisinin Allah tarafından
gönderilmiş olduğunda “katiyyen şek ve şübhe yoktur. Bu kitab-ı azim
müttakilere hidayettir, o müttakiler ki, gayba iman eder ve inanırlar, aynı
zamanda namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden muhtaçlara
ve cihad yollarına infak ederler. Gerek Peygamberlere ve kitaplarını da iman
ederler ve âhirete de inanırlar, bunlar Rablerinden bir hidayete nail olmuşlar
ve felahı bulmuş kimselerdir”.
İşte
sana bu alim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hadiseyi anlatırken umarım ki yerlerin yiyemediği bu alim
kimseleri de öğrenmiş oluruz.
[Menderes zamanında, 1956 yılından itibaren]
İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde
bizim rahmetlik hocamız Tekfurdağlı (Tekirdağlı), Bayezid Camii şerifi müderrisi ve Gümüşhaneli dergahı
post-nişini Hacı Mustafa Feyzi Efendi
hazretleri de Kanuni Sultan Süleyman Camii Şerifi'nin kıblesinde ve Kanuni
Sultan Süleyman’ın türbesinin yanında dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da
kaldırılıp yanındaki [arka taraftaki] boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu
suretle nakl-i kubur yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı
istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar
açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış
torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu.
Sıra
bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Efendinin
mezarına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar
kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi. Nihayet mezar açıldığı zaman definden
zannedersem otuz sene kadar bir zaman
geçmiş [1926’da vefat etmiş] olduğu halde rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi
Efendinin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem
bütün hazirun, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş.
Toprağın
demek hakiki âlimleri yiyemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahı
rahmeten vasia.
(Mehmed Zahid Kotku, Hadislerle Nasihatlar, C. 2, Konya:
Vuslat Vakfı, 2010, s. 71-72)
(NOT: O kabir nakli sırasında Gümüşhanevî rahmetullahi aleyh’in kabrinin açılamayışının ve naklin yapılamayışının nedeni, yanındaki mezarda eşinin yatıyor olmasıdır.)
islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...