SULTAN ABDÜLHAMİD İLE KATİL DİKTATÖR ATATÜRK FARKI (YA DA DİNCİLİK İLE KEMALİZM FARKI)

 














Sultan Abdülhamid neydi, kimdi, Selanikli Mustafa Atatürk neydi, kimdi?

Hayır, Abdülhamid’i tanıtmak için merhum Necip Fazıl ile Kadir Mısıroğlu’nu yardıma çağırmayacağım.

Selanikli’nin ahbaplarından Burhan Belge’nin oğlu Murat Belge’ye başvuracağım.

Belget24.com’da yayınlanan “Osmanlıcılık ve Sultanhamidcilik” başlıklı yazısında şunları dile getirmişti:

Bir Osmanlı yüceltmeciliği ne zamandır geçerli ama şu sıralar iyice yoğunlaştığı, yoğunlaştırıldığı görülüyor. Bu Osmanlı yüceltmesinin dikkati çeken bir yanı da Abdülhamid‘in meth-ü senası idi. Bu da gündemden eksik değil. Hem de Cumhurbaşkanı sayesinde, Abdülhamid’in “istihbarat” konusundaki dehası öne çıkarıldı.

… Padişahlık’tan Cumhuriyet’e geçiş bir meşruiyet sorunu yarattığı için Osmanlı geçmişinin karalanması gerekli görülmüştü. …

Abdülhamid’i “kanlı” gibi sıfatlarla yerin dibine batırmanın gereğini hiç anlamadım. Bir padişahı “demokrat olmadığı” için eleştirmek ne kadar akla yakın bir şey? Öte yandan, “Ulu Hakan” muhabbetini büsbütün anlayamadım.

… Çağdaşı İslamcılar ondan nefret ederken şimdikiler ne buluyorlar diye düşünmek galiba yersiz. Kurduğu “jurnalci” örgütü hakkında Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini duyunca böyle bir meraka gerek kalmıyor. Bunu beğendikten sonra her şeyi beğenebilirsiniz.

… Jurnaller faslı tabii çok daha acıklıdır. Yalnız Abdülhamid açısından değil, o jurnalleri yazanlar açısından belki daha da acıklıdır. Nitekim Abdülhamid’in düşmanları sonunda onu yıkıp bu jurnallere de el koyunca, bunları yayımlamamaya karar verdiler. Yayımlasalar, herhalde “ulusal tarihimiz”in birtakım şanlı karakterlerinin prestiji çamura bulanacaktı. Bunu göze alamadılar ve jurnalleri yaktılar.

… Abdülhamid’e ciddi bir suikast girişimi olduğunu bilirsiniz. Bu olay üstüne Tevfik Fikret oturdu, şiir yazdı. “Avcı, attın ama vuramadın” diyordu. Vuramadığı için ne kadar üzüldüğünü söylüyordu. Bu şiir tabii yayımlanmadı. Ama hemen o günlerde ağızdan ağıza ulaştı, herkes ezberleyip birbirine okumaya başladı. Abdülhamid’in jurnalcilik düzeninde Tevfik Fikret’in burnunda sivilce çıksa Hünkar’ın bundan haberi olurdu. Ortalıkta, “sözlü düzey”de böyle bir şiirin dolaşımda olduğu, yazanın da Tevfik Fikret’in olduğu Abdülhamid’in kulağına gitmez miydi?

Peki Abdülhamid ne yaptı kendisi hakkında bu duyguları dile getiren Tevfik Fikret’e?

Hiçbir şey.

Bazan insanın Abdülhamid’den öğreneceği bir şey de olabiliyor.

(https://t24.com.tr/yazarlar/murat-belge/osmanlicilik-ve-sultanhamidcilik,27546)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Abdülhamid’den hiçbir şey öğrenmedi.

Onun öğretmenleri Firavun, Nemrut, Neron, Deli Petro ve yamyam vampir Kazıklı Voyvoda Drakula idi.

İlhamını en çok da Fransız İhtilali’nin jakoben liderlerinden Robespierre’den almıştı.

Peki bu etkilenme nasıl gerçekleşti ve hangi hususlarda kendisini gösterdi?

Bu soruya cevap vermek için önce jakobenizm kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

*

Vikipedi, “jakoben”in kelime anlamı itibariyle “keskin devrimci” demek olduğunu söylüyor. “Müfrit/aşırı ihtilalci” de diyebiliriz. Devrim adı altında eskiyi yakıp yıkmakta sınır tanımamayı ifade ediyor.

Söz konusu kaynağın “Jakobenizm” maddesinde aktarılan bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:

Jakobenlik (jakobenizm) başlı başına bir ideoloji değildir, her ideoloji ya da siyasal hareket için sözü edilebilecek biir “yöntem”dir. Savunulan ideolojinin “dayatma” ve “zor kullanımı” ile egemen hale getirilmesini ifade eder.

Mezkur maddede şu ifadeler de yer alıyor:

Bir tür toplum mühendisliği çabasıdır. Fransa'da eğitim alanında 20. yüzyıl ortalarına kadar etkisini sürdürmüş ve bu nedenle Fransa'da yaşayan azınlıklara yerel dillerini konuşma olanağı verilmemiştir. Fransız Jakobenler ideolojilerini benimsetmek için devrimi tercih ettiklerinden karşıtları tarafından dayatmacılıkla suçlanmışlardır. Fransız Jakobenlerin ideolojisi aristokrasi yerine cumhuriyettir [cumhuriyetçiliktir].”

Bu aktarılanlardan anlaşılabileceği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk Fransız jakobenlerin çok iyi bir öğrencisiydi.

*

Ancak, onlardan öğrendikleri bunlarla sınırlı değildi.

B. S. Bolat, “Fransız İnkılabı’nın Türk Modernleşme Süreci’ne Etkileri” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

“Atatürk … bağımsızlık anlayışının Fransız İnkılabı’ndaki düşüncelerden etkilendiğini ifade ederek, Türk Milli Mücadelesiyle Fransız İnkılabı arasındaki benzerliği işaret etmiştir.

“Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulurken de Fransız İnkılabı örnek alınmıştır. (Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplum Bilim Açısından Atatürk, 5. Bas., Remzi Kitapevi, İstanbul, 1999, s. 258.)

“TBMM, Fransız İnkılabı’nın “Conventioan” nun (Meclis Hükümeti) benzeri olduğu gibi, “İstiklal Mahkemeleri” de Fransa İnkılap mahkemelerinin bir benzeri olmuştur. (Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Bilgi Yay. Ankara, 1975 , s.13,15,26.41; İsmet Giritli, “Fransız İhtilali ve Etkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. V. Temmuz 1989, sa. 15, s.543 .)”

[Bengül Salman Bolat, “Fransız İnkılabı’nın Türk Modernleşme Süreci’ne Etkileri”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, Yıl: 2005, s. 158.]

Bolat’ın Aybars’tan yaptığı alıntı önem taşıyor; evet, İstiklal Mahkemeleri, Fransa “devrim mahkemeleri”nin bir benzeri durumundadır.

Bu o kadar öyledir ki, bu mahkemelerin kurulması için TBMM’ye önerge veren Tevfik Rüştü Aras, adının “ihtilal mahkemeleri” olmasını teklif etmiş durumdaydı. (Milletvekillerinden biri, “İhtilal değil, istiklal olsun” dedi, ismi değişti.)

Tabiî bu aslında Selanikli Atatürk’ün teklifiydi.. Onun, kendi isminin yıpranmasını önlemek için bu tür önergeleri piyonlarına yaptırma gibi bir taktiği vardı. Bu aynı zamanda ona, "Millet ve milletin vekilleri böyle istiyor" deme imkânı veriyordu. (Bu "ihtilalci" Tevfik Rüştü, 1925 yılından Selanikli’nin öldüğü 1938’e kadar Cumhuriyet’in “demirbaş dışişleri bakanı” olacaktı.)

Önerge, TBMM’nin açıldığı tarihten (1920 Nisanı’ndan) dört ay sonra verilmişti.. Ortada henüz hiçbir askerî başarı yoktu. Selanikli düşmana tek bir kurşun bile sıkmamış durumdaydı..

Ve aklından geçen şey “ihtilal”di, “istiklal” ya da vatan savunması değil.. Fikrinde olan, zikrine yansımıştı. 

Hedef aldığı asıl düşman Yunan değildi, Osmanlı’ydı. (Yunan’la olan sorunu, velinimeti İngilizler’in çözeceğini, Yunan'dan yana başının ağrımayacağını düşünüyordu, fakat Yunanistan’da Almanya yanlısı Kral Konstantin tekrar tahta çıkııp Venizelos ipleri elinden kaçırınca işler sarpa sarmaya başladı.)

Selanikli’nin velinimeti İngilizler, ona, Osmanlı Devleti’ni yıkma gibi bir görev vermişler ve başarı vaad etmişlerdi.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde çok açık biçimde dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İlham Fransız’dan, yönlendirme ve destek İngilizler’dendi.

Selanikli’nin ilham kaynağının Fransız jakobenler olması konusunda Taner Aslan şunları yazmış bulunuyor:

“Mustafa Kemal, Fransız Devrimi düşüncesinden etkilendiğini ve ondan ilham aldığını şu cümlelerle ortaya koymuştur:

“Fransa İhtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefheylemiştir ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa İhtilali’nin açtığı yolu takip etmiş, …” (Atatürk’ün Söylev ve DemeçleriAnkara: TTK. 1997, s. 120).

“Fransız Devrimi’nin dünyayı nasıl ve ne şekilde etkilediğini görmüş olan Mustafa Kemal, devrimin getirdiği fikirleri çok iyi incelemiş, faydasına inandığı fikirlerden de ayrılmamıştır. … (Bekir Tünay, Gazi’nin Doğuş Destanı, İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 163).

“Fransız Devrimi özellikle siyasî alanda Mustafa Kemal’in fikirlerinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. (Enver Ziya Karal, “Atatürk ve Devrim”, Konferanslar ve Makaleler 1935-1978, Ankara: TTK, 1980, s. 5, 6).”

[Taner Aslan, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı: 53, Yıl: 2009, s. 10.]

*

Dr. E. Gülsunar ise meselenin jakobenizm boyutuna şu şekilde değiniyor:

“İlk etapta Jakobenizm ile Kemalizm arasındaki benzerlikleri şöyle sıralamak mümkündür. Jön Türk aydınları genel olarak Fransız Devrimi düşüncesi ve Jakobenizme aşina oldukları gibi Kemalistler de Fransız Devrimine olumlu bir bakış açısına sahiptirler. Ayrıca Kemalist modernleşme de Fransız Devrimi gibi devrimci bir süreçtir ve bu süreç tıpkı Jakoben iktidar dönemindeki gibi bir devrimci şiddet barındırır. Dahası Kemalistlerin ulus egemenliği ve merkeziyetçilik anlayışları Jakobenlerle benzerdir. Her iki ideoloji de “halk için halka rağmen”ci bir “vesayetçi” anlayışa sahiptir, her ikisi de kendi iktidar dönemlerinde “devrimci diktatörlük” uygulamıştır. ... Laiklik/sekülarizm bağlamında ise sadece kamusal alanın değil toplumsal alanın da sekülerleştirilmesi ve bir sivil din inşa edilmeye çalışılması, Jakobenlerle Kemalistler arasındaki bir diğer belirgin benzerliktir. …

"… Ayrıca sol liberal literatüre ait metinlerde de olmakla birlikte özellikle sol Kemalist metinlerde ortaya çıkan ilginç bir nokta, Jakobenizm ile Kemalizm arasında bağ kurmaya özen gösterilmesine rağmen söz konusu bağın tam olarak nasıl bir bağ olduğuna dair somut örneklere değinilmemesidir. …

“Sol liberal paradigmadaki önemli bir çelişki, hem Kemalist Devrimin varlığının inkar edilmesi hem de Kemalistlerin tarihin belki de gördüğü en radikal devrimciler olan Jakobenlere benzetilmesidir. Bu bağlamda sol liberal paradigma, Fransız Devrimini burjuva devrimlerinin denek taşı haline getirerek Kemalist modernleşmeyi bir devrim olarak isimlendirmemek için “inkılap” sözcüğünün etimolojisinden, süreklilik-kopuş ilişkilerine kadar bir dolu argüman ortaya atar. Ancak bu argümanların hiçbirisi Kemalist Devrimin Fransız Devrimi gibi politik/siyasal bir devrim olduğu ve bu devrimin ani ve şiddetli bir dönüşüme işaret ettiği gerçeğini değiştirmez. …

“… son kertede Jakobenlerin burjuva temsili demokrasisinin vesayetçi niteliklerini aşmaya çalıştıkları ve bu bağlamda Kemalizme göre daha demokrat oldukları da bir gerçektedir.

“… Özellikle sol liberal literatür ve ondan beslenen muhafazakar ve İslamcı ideolojiye mensup yazarlar, “Jakoben laiklik” biçiminde bir tabir kullanarak Kemalistlerin laikle ilgili uygulamalarını sivil toplumun “kendiliğindenliğine” müdahale edildiği gerekçesiyle eleştirirler. Ancak Kemalizm ile Jakobenizm arasında kamusal alanla sınırlı kalınmayıp özel/toplumsal alanın da laikleştirilmesi anlayışı ortak olmasına rağmen bu anlayış, Jakobenlere has değil Fransız Devriminin genel bir özelliğidir.

“… Kemalizm “Jakoben” bazı nitelikler taşır ancak Jakobenizmin temel özelliklerini barındıran bir ideoloji değildir.

(Emrah Gülsunar, Jakobenizm ve Kemalizm: Kuramsal-Analitik Bir Karşılaştırma, yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniv. Sos. Bil. Ens., 2014, s. 264-9.)

Dr. Gülsunar, bu çalışmasını Jakobenizm ve Kemalizm - Eleştirel Bir Karşılaştırma adıyla kitaplaştırmış durumda.

Verdiği bilgiler önemli, fakat iki temel hatası var: Vikipedi’de vurgulanan bir gerçeği fark edememiş, jakobenizm bir ideoloji değil, yöntemdir. Dolayısıyla, bir ideoloji olan Kemalizm ile jakobenizm karşılaştırılamaz. 

İkincisi, karşılaştırılması gereken, Fransız İhtilali/Devrimi ile Kemalist harekettir.

Zaman, zemin ve aktörler farklı olduğu için bu ikisi arasında birtakım farklar varsa da, jakobenlikte sonuna kadar birleşmektedirler. 

Arada bir fark varsa, o da, Gülsunar'ın belirttiği gibi, Fransız jakobenlerin Kemalistlerden "daha demokrat" olmalarından ibarettir.

*

Gelelim Kemalist hareketteki jakobenizmin hacmi ve cesametine..

Fransız İhtilali’nin idamlar ve iç çatışmalar ile öldürdüğü insan sayısının 170 bine yakın olduğu biliniyor. Kemalist hareketin öldürdüğü insan sayısı ise, Kadir Mısıroğlu’na göre, 500 bin.

Yaklaşık üç kat..

Üç kere daha fazla jakobenlermiş.

Peki Mısıroğlu bu rakama nasıl ulaşmış? Ya da, nerden öğrenmiş?

Bir yerden öğrendiği yok, kendisi hesaplamış..

Okuyalım:

 … [1972 yılı Temmuz ayında Eskişehir’de, ifade vereceğim sırada] Yanımda bir albay ve bir de yüzbaşı vardı. Bunlar beni diğer bir odaya aldılar.

Odada birbirine paralel iki tane masa vardı. Birinin başına albay, diğerine de yüzbaşı yerleşti. … İki masanın üzerinde de daktilo görülmüyordu. İçimden:

– Bu nasıl ifade almak! diye bir sual geçiyordu.

Bu sırada söze başlamadan Albay’a hitaben:

– Bir sigara içebilir miyim? diye sordum.

Albay … sigara paketini çıkardı. Teşekkür ettim. Ben, değiştirmeyip kendi sigaramdan içmek istediğimi söyledim. Ancak ne kadar çaktımsa, çakmağım yanmadı. …

Bu defa Albay bana çakmağını çaktı. Nezaketen ayağa kalktım. Bir de ne göreyim, öteki masada oturan yüzbaşının çekmecesi hafifçe çekili ve çekmecede teybin kenarı hafifçe görülüyor.

İşte o zaman, bana gösterilen nezaketin asıl sebebini kavradım. Demek ki, banlar, aleyhimde ciddi bir delilin mevcut olmaması sebebiyle, nezaketli davranıp beni konuşturmak ve ağzımdan söz almak istiyorlardı. …

Adam bana dedi ki:

– … bir eserinizde Atatürk’ün Yunan Harbi denilen harb dolayısıyla tarihte büyük bir yer işgal etmesinin imkânsız bulunduğunu, onun ancak inkılaplar dolayısıyla tarihe geçebileceğini, zira … bunların gerçekleşmesi için beşyüz binden ziyade insanın telef olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu rakam, kusura bakmayınız ama, biraz mübalağalı [abartılı] değil mi?

Ona dedim ki:

– Albayım, belki yanlış hesap ettim. Sizin elinizde kalem var. Buyrun beraber hesap edelim!

– Hay hay!.. dedi. Önüne temiz bir kâğıt çıkardı, kalemini eline aldı ve not tutmaya başladı. …

Dedim ki:

– Albayım! Cumhuriyet tarihinde üç defa Şark [doğu] harekâtı var. Bunların birincisi Şeyh Said Hadisesi‘dir. … Acaba bu hadise kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Bu, bir askerî harekâttır. Zatıaliniz de subaysınız. Bunu benden iyi bilmeniz gerekir. Kaç kişi diyorsanız yazalım!..

Tabiî birşey yazamadı. Ben devam ettim:

– Sonra [ikinci olarak] 1930’da Molla Mustafa Barzani Ağrı Dağı’nda silahlı bir surette kıyam etti. Üzerine ordu gitti. … harekât takriben altı ay sürdü. Acaba bunun da iki tarafça zayiatı ne miktardadır? Bunun da Genelkurmay’da resmî kayıtlarının bulunması gerekir. …

Yine birşey yazamadı. Devam ettim:

– [Üçüncü olarak] 1936 yılındaki Dersim Harekâtı‘nı düşününüz! Asilerin üzerine, o zamanın imkânsızlıklarına rağmen uçak bile gönderildi. Bu harekâtı bastıran, eski generallerden Salih Omurtak’tı. … Kendisinin anlattığına göre, Dersim’de yüze yakın köyü adeta insansız bir hale getirmiş. Buna göre, bir köyü asgarî kaç kişi kabul ederseniz, buyrun, hesap edin! … .

Ben bunları söylerken onun yüzü renkten renge giriyor ve tabii hiçbir şey yazamıyordu. Ben yine devam ettim.

 Konya İsyanı, Bolu İsyanı, Düzce İsyanı, Gerede İsyanı, Yozgat İsyanı ve Koçgiri İsyanı gibi isyanları ve bunlarda ölen kalan insanlar Ankara İstiklâl Mahkemesi, Amasya İstiklâl Mahkemesi, Erzurum İstiklâl Mahkemesi, Rize İstiklâl Mahkemesi gibi vatanın dört bucağında kurulan istiklâl mahkemelerinin asıp kestikleriyle, şapka isyanları dolayısıyla memlekette kurulan darağaçlarını sayıp döktüm.

Bunlara en son olarak da Menemen Vakası zayiatını ekledim ve bazı İstiklal Mahkemelerinin bilinen kurbanlarının rakamlarını tadad ettikten sonra, İstiklal Mahkemeleri hakkında da kısaca şu izahatta bulundum:

 İstiklâl Mahkemeleri iki devredir. Birinci devredeki İstiklâl Mahkemelerinin asıp kestiği insanların sayısını ortaya çıkarabiliriz. Çünkü bunların verdikleri kararlar Büyük Millet Meclisi’nin tasdikiyle [onayıyla] infaz olunuyordu. Bu sebeple onları Meclis zabıtlarından [tutanaklarından] bulup çıkarmak mümkündür. Benim bugüne kadar yaptığım araştırmalara göre buna ait rakam elli bin civarındadır. Ancak bu İstiklal Mahkemelerinin bir de ikinci devresi vardır. Bu ikinci devrede asılıp kesilenleri tespit asla mümkün değildir. Bu devrede M. Kemal Paşa, Başkumandanlık Kanunu’yla Meclis’in bütün selâhiyetlerini [yetkilerini] uhdesine almıştı. İkinci devre İstiklâl Mahkemelerini bizzat kurmuştu. Bunların kararları artık Meclis’in tasdikine iktiran etmiyordu. Bunlar [temyiz vs. yoktu] dilediklerini asıyor ve astıkları adamların onbeş günde bir, sadece listesini M. Kemal’e gönderiyorlardı. Türkiye’yi baştan başa dolaşarak her yerde faaliyet gösteren bu İstiklal Mahkemeleri seyyardılar [gezici, gezgin]. Bunların tuttukları zabıtlar da ortada yoktur. … Diğer taraftan bunların M. Kemal’e erdikleri isim listeleri şeklindeki raporlar da kaybolmuştur. … İnönü bu dosyaların 1950 yılındaki iktidar değişikliğinde DP’lilere teslim edildiğini, Bayar ise, böyle bir evrak teslim almadıklarını söylemiştir. … Bu bakımdan, benim … inkıkaplar dolayısıyla o günkü on milyonluk Anadolu halkından beşyüz bininin katledildiğini [Oran, 80 milyona nisbetle 4 milyona karşılık geliyor] söylemem, tahminî bir rakam olmasına rağmen, mübalağa da sayılmaz! Bütün bu kurbanlar herhalde vatan haini değillerdi. … Mesela Konya’da isyan eden Delibaş’ın arkasına takılanlar, Ankara’daki harekâtın İttihat ve Terakki’nin canlandırılması olduğu düşüncesindeydiler. Bunda haksız da sayılmazlardı. Zira … ön safındaki insanlar, mesela bir M. Kemal Paşa, bir Rauf Orbay, bir Ali Fuad Paşa ve hatta bir Kâzım Karabekir Paşa, Selanik’ten yürüyüp gelerek Sultan Hamid’i tahttan indirmiş olan Hareket Ordusu’nun kurmay subaylarındandı. Halk, İttihat ve Terakki’nin “A” takımının [Birinci Dünya Savaşı’na girerek] vatanı batırıp kaçmasından sonra “B” takımının faaliyete geçmiş olduğuna ve aynı zihniyeti canlandırmak istediklerine hükmediyordu. … “Böyleyken Konya isyanını bastıran Refet Paşa Meclis’te aynen şöyle demişti: ‘Konya İsyanı’nda kaç kişi öldürdüğümüzün hesabını veremeyiz. Zira emrimdeki her nefere, dilediği her şapsı öldürebileceği yolunda selahiyet vermiştim. …’

Daha fazla birşey söylememe lüzum kalmadı. Zira Albay suali sorup soracağına pişman olmuş bulunmalı ki:

– Bunu geçelim! dedi ve başka suallere geçti.

… Sonradan dava dosyası açılıp da [hakkımdaki] MİT raporlarını okuma fırsatını bulunca, gercektim ki, tâ lise yıllarımdan beri takip edilmişim.”

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 200-205.)

*

Söz sözü açtı ve nereden nereye geldik..

Asıl konumuz Sultan Abdülhamid ve Diktatör Atatürk farkıydı..

Abdülhamid’in istihbaratı iyiydi, kimin neler düşündüğünü ve yaptığını biliyordu, fakat ajanlar eliyle muhaliflerini zehirleme ya da birtakım kaza görünümlü suikastlerle öbür dünyaya yolcu etme, kumpaslarla suçlu hale getirip hapse atma, birtakım tertiplerle suça bulaştırıp şantaj yapma, işlerini baltalayıp sersefil ve perişan duruma düşürme gibi bir huyu yoktu.

Murat Belge’nin yazısına dönelim.. Abdülhamid’e suikast düzenleyen ve pekçok kişinin ölümüne neden olan Ermeni bir terörist için “Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde (tuzağını boş yere) kurmadın / Attın... Fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”  mısralarını yazan Tevfik Fikret’e ses çıkarmamıştı.

Hayır, Tevfik Fikret bu olay için sadece iki mısra yazmış değil.. “Bir Lahzâ-i Teahhur” (Bir anlık gecikme) başlıklı uzun sayılabilecek bir şiir yazmış.. Yabancı piyonu katil teröriste övgüler düzerken, dönemin devlet başkanına kin kusuyor.

Bugün olsa böyle bir şerefsiz, terör örgütünü ve teröristleri övme, halkı devlete karşı isyana teşvik etme, devlet başkanına hakaret etme ve daha buna benzer birçok suçtan ayrı ayrı yargılanır ve anasından doğduğuna pişman edilirdi.

Abdülhamid ise görmezden, duymazdan gelmiş. Aldırış etmemiş.

*

Selanikli Diktatör’e gelince.. O, gözünün üstünde kaşın var diyeni bile bir şekilde temize havale edebiliyordu.

Acımasız ve gaddardı.. Kuzu gibi meliyor, kurt gibi parçalıyordu.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında mebusken (milletvekiliyken), onun İngilizler tarafından kapatılmasının ardından kurulan TBMM’ye katılmış bulunan Ali Şükrü Bey, Selanikli'nin temize havale ettiği kişilerdendi. 

Zampara diktatör, Ali Şükrü Bey’i, korumalarının komutanı durumundaki (eski eşkıya çetesi lideri gözükara) Topal Osman Ağa’ya öldürtmüştü.. Olayın "fail-i meçhul (yapanı bilinmeyen)" kalması planlanmıştı, fakat Topal’ın yapmış olduğu ortaya çıkmıştı.

Ancak zampara diktatör, Topal’ı sattı, arkasında durmadı, sanki olayın kendisiyle ilgisi yokmuş gibi davrandı, ve buna sinirlenen Topal, sadık adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’nü kuşattı, kahraman Selanikli çarşaf giyip kadın kılığına girerek Topal’ın gözleri önünde köşkten çıktı gitti ve İsmail Hakkı Tekçe komutasında bir askerî birlik göndererek Topal’ı ve adamlarını ortadan kaldırttı.

Topal yaralı olarak ele geçirildiği halde, mahkemeye çıkarılmasın ve konuşamasın diye kafası kesilerek oracıkta öldürüldü.

*

Selanikli, Ali Şükrü Bey’i öldürtmenin muhalifleri korkutup sindireceğini, bu şekilde sadece bir kişiyi temize havale etmenin bir milyon insanı dilsiz ve sağır hale getirmesinin mümkün olduğunu biliyordu. 

Fakat bunu alenen yapmayacak, “Habarım yokmuş gibi film çevir kanka!” diyecek kadar da kurnazdı.

Aslında, cinayet taşeronu olarak kendisine bu kadar yakın olmayan birini ayarlamak istemiş fakat böyle birini bulamamıştı.

Olayın fail-i meçhul kalacağını umarak ihaleyi Topal’a vermişti.

Kadir Mısıroğlu, “Mustafa Kemal, Ali Şükrü Bey’i öldürme işini Topal Osman’dan önce Batumlu Zaloğlu Hasan Bey’e teklif etmişti” diyor:

Celal Bayar‘a bir defasında da Ali Şükrü merhumun öldürülmesi hakkında bir bilgisi olup olmadığını sordum. Bu hususta birşey bilmediğini söyledi. …

O zaman Rıza Nur'un hatıraları henüz elime geçmemişti. Ama Millî Mücadele’de Batum meb’usu (milletvekili) olarak bulunan Ali Rıza Acara’dan bu hususta dinlediklerimle gerçeğe vakıftım. Ali Rıza Acara milletvekili olmasına rağmen Yunan Harbi’nde fiilen çarpışmış ve Gemlik Dağları’nda yaralanmıştı. O bana demişti ki:

“İzmit’te oturan Batumlu Zaloğlu Hasan Bey adında bir hemşehrim vardı. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi hengâmında onunla konuşuyorduk. O bana dedi ki:

— “Biliyor musun bu işi M. Kemal Paşa, Topal Osman’dan evvel bana teklif etti. Ben kabul etmedim.”

Bunu öğrenen Ali Rıza Acara bu işin Topal Osman tarafından M. Kemal’in direktifiyle yapıldığına kanaat getirmiş.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 141-2.)

Cinayeti (sonradan İzmit'e yerleşen) Batumlu Zaloğlu Hasan yapmış olsaydı, muhtemelen olaydaki Selanikli parmağı rahatça örtülecekti.

Onun tutup Topal Osman gibi Çankaya'yı kuşatıp Selanikli'den hesap sormaya kalkışması mümkün olmazdı.

Topal bunu yapabildi, çünkü o, Selanikli tarafından kendisini başkalarından korusun diye istihdam ediliyordu.. 

Peki Selanikli'yi korumalarından kim koruyacaktı?

Bu olayımızda "kara çarşaf" korudu.

Belki de, daha sonraki yıllarda nerde kara çarşaf görse aklına Topal geliyordu.

(Ali Rıza Acara hakkında bkz. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, 9. b., İstanbul: Sebil Y., 1992, s. 349-355.)


KAF SURESİ

 


HA ATATÜRK’ÜN İZİNDESİN, HA HAÇLILARIN, ENGİZİSYON’UN…

 











Lucette Valensi’nin, Türkçe’ye “Avrupa’da Müslümanlar: 16.-18. Yüzyıllaradıyla çevrilmiş bir kitabı var.  

Alp Tümertekin’in tercüme ettiği eser 2015 yılında İş Bankası Yayınları eliyle okurların istifadesine sunuldu.

Kitapta yer alan şu satırları okuyunca insanın aklına, “Ha Atatürk’ün izindesin, ha Haçlılar’ın, Engizisyon’un…” şeklindeki bir düşüncenin gelmemesi çok zor.

Okuyalım (s. 15):

“… 1567 tarihli pragmatik (ya da kral kararnamesi) Gırnatalı Moriskoların konuşma dili olarak Arapça’yı kullanmalarını yasakladı. …

“Bunun yanında, Arapça metinler bulundurmaları, geleneksel kıyafetler giymelerikadınların başlarını örtmeleri, bayram günleri Morisko müziği … yasaklanmıştı.”

Bunlar size de tanıdık geldi mi?

Adamlar Atatürk devrimlerini resmen 400 yıl önce uygulamışlar.

Tersinden söylersek, Selanikli Mustafa Atatürk, İspanya’daki Haçlı zulmünü 400 yıl sonra Türkiye’de devrim (inkılap, yenilenme) adı altında ihya etmiş, uygulamış.

Demek ki Atatürk devrimleri denilen zulümler ve saçmalıklar manzumesi, aslında, Türkiye’nin en az 400 yıl geriye götürülmesiymiş.

Çağdaşlaşma değil, irtica imiş.. Büyük gericilikmiş..

Selanikli Türkiye’de resmen gericiliğin en vahşi ve yobaz versiyonunu hayata geçirmiş.

Üstüne üstlük bu rezalete bir de "medenîleşme/uygarlaşma, çağdaşlaşma, ilerleme" etiketi yapıştırarak bizimle alay etmiş. 

*

Kitaptaki söz konusu ifadelerden şunları anlıyoruz: Adamlar, kral kararnamelerini “pragmatik” olarak adlandırıyorlar. (Eski Yunanca'da pragma, "iş, eylem, fiil" demekmiş. Pragmatik de "işe yönelik, uygulamaya dönük, eylemsel, fiilî, faydacı" gibi anlamlara geliyor.)

Moriskolardan kasıt ise, zorla hristiyan yapılan eski Müslümanlar ile onların soyundan gelenler.

Bilindiği gibi, İspanya’da o dönemde Müslümanlar ile Yahudiler şu iki seçenekle karşı karşıyaydılar: Ya hristiyanlığı kabul edeceklerdi ya da öldürüleceklerdi.

Yahudiler’in Türkiye’ye getirilip Selanik’e yerleştirilmiş olmalarının nedeni bu.

Müslümanlar da Kuzey Afrika’ya, Arapça'nın konuşulduğu Tunus ve Fas gibi ülkelere göç ettiler. 

İsteyerek ya da istemeden geride kalanlar ise, öldürülmemek için morisko oldular.

Ancak, moriskoluğu kabul etmeleri onların zulümden kurtulmaları için yeterli olmadı.

Anadilleri olan Arapça’yı kullanmaları yasaklandı. Arapça metinler (kitaplar, yazılar) bulundurmaları da..

Selanikli de Türkiye’de Arapça öğrenimini yasaklamıştı.. Başta Kur’an olmak üzere Arapça metinlerin yüzünden okutulması, öğretilmesi suç sayılmaktaydı: İrtica suçu.. 

Özellikle kırsal kesimlerde insanlar polis ve jandarmaya yakayı kaptırmamak için kitaplarını ya yaktılar ya gömdüler.

Selanikli zampara işi o kadar azıttı ki, "Tarihî eserdir, kültürel mirastır, ecdad yadigârıdır" demeden Osmanlıca kitabeleri bile kazıtmaya başladı.

*

Haçlı İspanyollar, moriskoların geleneksel kıyafetlerini giymelerini de yasaklamışlardı.

Kılık kıyafet devrimi yapmışlardı.

Aynısını Selanikli zampara Mustafa Atatürk de, “Benim Engizisyon papazlarından, İspanyol Haçlılar’dan neyim eksik, aynısından ben de isterim” diyerek Türkiye’de yaptı.

Fakat İspanyol zalimler kadar dürüst ya da dobra olmadığı, veya daha kurnaz olma gibi bir fazileti bulunduğu için, yaptığı zulmü “milletin ilerlemesi yolunda gerçekleştirilen muazzam bir inkılap, yüzyılın iyilik hareketi, büyük hizmet” olarak nitelendirdi.

Ona göre bir Türk dünyaya bedeldi, fakat bir Frenk şapkası terazide tüm Türkler’den daha ağır basıyordu. 

Buna idam sehpaları bile şahitti.

Haçlı İspanyol keferesi, moriskoların kadınlarının başlarını örtmelerini yasaklamıştı, Selanikli Atatürk de Türk milletine morisko muamelesi yaptı, kamu kurumlarında çalışan ve devletin okullarında okuyan hanımlara, kızlara başörtüsü yasağı getirdi.

Müslüman millet, T. C. vatandaşı olmaları itibariyle "en hakiki Türk" kabul edilen Yahudi, Rum ve Ermeni vatandaşlar karşısında "ikinci sınıf vatandaş" haline getirildi. 

Sabatayistlere nisbetle de üçüncü sınıf vatandaştı.

Milleti moriskolaştırma devrimi, Selanikli’nin ölümünden 59 yıl sonra bir 28 Şubat günü feci bir biçimde hortlayacaktı.

*

Ortaçağ’ın vahşi İspanyol yobazlığı, moriskoların bayram günlerinde (hristiyanların bayramlarında) kendi müziklerini icra etmelerini de yasaklamıştı.

Yobazlıkta onlardan geri kalmak istemeyen Selanikli zampara da Türkiye’de radyoda klasik Türk müziğinin çalınmasını yasaklamış bulunuyordu.

Selanikli, sanki ortaçağ İspanya’sından zaman makinasıyla 20. Yüzyıl’a gönderilmiş bir zaman yolcusu ya da eski bir İspanyol mezarından fırlamış bir vampir zombi gibiydi.

İspanyollar'ın Engizisyon zulmüne fark atmayı, bu alanda "level" atlamayı başardı.. Harf devrimi adı altında bin yıllık geleneksel harflere yasak getirdi, İspanyol keferesinin harflerini aldı.

Arapça ve Osmanlıca öğreten kurumların kapısına kilit vurdu.

Arapça’ya olan düşmanlığı yüzünden Türkçe’deki bütün Arapça kelimeleri ayıklamaya, dil devrimi adı altında bir dil katliamı gerçekleştirmeye çalıştı.

Hatta beş altı cümlelik, 10-15 kelimelik Ezan’ın bile Arapça olarak okunmasına zorbalıkla yasak getirdi.

Eğer bir zorbalık ve vahşet olimpiyatları olsaydı, kesinlikle İspanya’nın Engizisyonu’nu da, Naziler’in Hitler’ini de geçer ve şampiyon olurdu. Çünkü Hitler, kendi milletine ve kültürüne bunun yaptığı türden zulmü asla reva görmemişti. İspanyollar da kendi dinlerine, dillerine, kültürlerine ve tarihlerine savaş açmamışlardı. 

Evet, bir zorbalık ve vahşet olimpiyatları olsaydı, Selanikli kesin şampiyondu.

(İnanmayan Prof. Dr. Arnold W. Ludwig’in bir “bilim adamı” olarak King of the Mountain adlı kitabında Selanikli hakkında verdiği hükme baksın.. Ludwig’e göre, Selanikli “dağın kralı” yani "dağdaki şampiyon" olmayı Hitler, Mao, Stalin ve Mussolini gibi isimlerden daha çok hak ediyordu. Nedenini ve "dağın kralı" olmanın ne anlama geldiğini kitaba sorun.)

*

Evet, Selanikli “bağ”ın ya da “kent”in değil, “dağın kralı” gibi hareket ediyordu.

Kadir Mısıroğlu’nun yazmış olduğu şu satırlar, onun nasıl bir “dağ kralı” olduğunu ortaya koyuyor:

… 1975 yılı sonlarıydı. Bir arkadaş telefon edip, Cafer Tayyar Paşa‘nın Salacak’taki yalısının enkazından bazı evrakın çıktığını, gelip onları görmemi söylemesi üzerine kalkıp oraya gittim.

Cafer Tayyar Paşa, Millî Mücadele’nin gerçek kahramanlarından biridir.

Mücadelesi daha ziyade Trakya bölgesindedir.

Fakat muhafazakârlığı sebebiyle zaferden sonra unutulmuş veya kasden unutturulmuş mübarek simalardan biridir.

Onun menkubiyet [düşkünlük, itibarsızlık, dert] günlerinde Kâzım Karabekir’den ayrılmayan, onunla temas etmekten korkmayan üç dört kişiden biri olduğunu biliyordum.

Küçük bir incelemeyle bu evrakın Kâzım Karabekir’in daha önce yayınlanmış olan İstiklâl Harbimiz isimli hatıralarının bir müsveddesi olduğu ortaya çıktı.

Cafer Tayyar Paşa’nın yalısı satılmış, onu … Yahya Kığılı almıştı. Bina yıkılırken, döşeme tahtalarının altından bu evrak ortaya çıkmıştı.

Demek ki, Kâzım Karabekir menkubiyet zamanlarında, evinde vaki aramalardan korktuğu için hatıralarının bir nüshasını da yakın dostu Cafer Tayyar Paşa’ya tevdi etmiş, o da bunları evinin döşeme tahtalarını sökerek altına saklamıştı.

1930’lar Türkiyesi’ndeki devlet terörünün şiddetini anlamak için şu bir tek misal bile kâfidir!..

Mecmuam [Sebil Dergisi] çıktıktan sonra, Hidayet Dönmez adında eski subay ziyaretime geldi.

Bu zat, Cafer Tayyar Paşa’nın yaverliğini yapmış bir insandı. Çok zengin hatıraları vardı. Mert ve cesur bir askerdi. M. Kemal Paşa ve yakın tarih gerçekleri üzerinde fütursuzca konuşuyordu.

Ona, Cafer Tayyar Paşa’nın hatırat yazıp yazmadığını sormam üzerine [şöyle dedi]:

– Cafer Tayyar Paşa hatırat yazmıştır. Hem de üç kere!.. Fakat her defasında evine hırsız girip bu hatıraları çalmıştır! Tabii bunlar, kendilerine hırsız süsü veren siyasî polislerdi. [Cafer Tayyar Paşa] Nihayet bıkıp usanmış ve bu işten vazgeçmiştir. Esasen yaşadığı müddetçe çok sıkı bir tarassut [takip ve gözetim] altında tutulmuştur. …

… [Kâzım Karabekir] Paşa’nın damadı Faruk Özerengin Bey’le temasa geçtim ve bu evrakı ona teslim ettim.

O da … bana Paşa’nın o sırada henüz yayınlanmamış olan diğer evrakını gösterdi.

Bunlar üzerinde kısa bir araştırma yaparak bazı kısımlarını istinsah [kopya] ettim.

Sebil‘in 2 Ocak 1976 tarihini taşıyan sayısında, Kâzım Karabekir’in bir şok edici açıklamasına yer verdim: Nasıl hristiyan olacaktık!. 

Bu ifşaat Türk basınında ilk defa yer alıyordu.

Kâzım Karabekir, 1930’larda, anayasamıza “devletin dininin Hristiyanlık olduğu” yolunda bir ibare yazılmak istenmesine dair münakaşaları ve bu hareketi nasıl önlediğini bütün çıplaklığıyla anlatıyordu.

Mecmua büyük alâka gördü. Zamanına göre rekor sayılabilecek derecede 50.000 adet satıldı. Sırf abone sayısı bile 15.000’in üstünde idi [Toplamda 65 binin üstünde satış].

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 320-2)

*

Evet, Selanikli zorba zampara, Engizisyon'uyla maruf İspanyol Haçlıları’nın yaptığının aynısını yapıp Türk milletini zorla hristiyan yapmayı, Türkiye’yi dört dörtlük, eksiksiz gediksiz bir morisko cumhuriyeti haline getirmeyi bir ara düşünmüş durumda.

Ancak, gözü kesmedi..

Karabekir başta olmak üzere birçok ismin tepkisini, yalaka piyonlarını bu yönde konuşturmak suretiyle ölçmeye çalıştı, insanların nabzını yokladı, ve şunu gördü: Böyle bir girişimde bulunması durumunda patlayacak isyanlar önceki isyanlara benzemeyebilirdi ve de “ihtimal bazı kafalar değil kendi akılsız kafası kesilebilirdi”.

Hülasa, adam bu millete adeta güdülecek davar sürüsü, vesayet ve hacir altında tutulacak sabi sübyan kitlesi, "kafasından uydurduğu ilke ve devrimleri sorgulama hak ve hürriyeti bulunmayan köle zümresi" muamelesi yapageldi.

Etrafındaki tufeyli yalakalar zümresi de yağın dozunu kaçırıp onu peygamber hatta tanrı ilan ettiler.. Selanikli'yi ancak bu şekilde memnun edebiliyor, (milletin kesesinden dağıttığı) ulufe ve ihsanlarına ancak böyle nail olabiliyorlardı.

Sonunda ölüp gitti; fakat onu putperestçe yücelten asalak yalakalar taifesi, onun sayesinde ulaştıkları "ayrıcalıklı ve imtiyazlı" konumu sürdürebilmek için, putlaştırma ameliyesini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" bir teamüle dönüştürüp millete dayatmaya koyuldular.

Bu putlaştırma eyleminin (gönüllü ya da gönülsüz) paydaşı olmayı, belirli kurumlarda etkili konumlara gelebilmenin temel şartı haline getirdiler.


CUMHURİYET TÜRKİYESİ'NİN RESMÎ DİNİ: ATATÜRKÇÜLÜK PUTPERESTLİĞİ

 








Geçmiş yılların birinde, Diyarbakır’da İbrahim Yeşil adlı 30 yaşındaki bir vatandaş, Şeyh Sait Meydanı’nda bulunan Atatürk heykeline elindeki çekiçle saldırmıştı.

Bu tür saldırıların kime fayda sağlayacağını anlamak için MİT ajanı Prof. Mahir Kaynak‘ın ruhuna bir selam göndermekte yarar var.

Böylesi eylemler kime fayda ve zarar verir, nasıl bir sonuca yol açar?

Hangi sonucu verdiğini görüyoruz..

Bu tür saldırılar, Atatürk’ün “bilimsel” düzeyde, “tarihî gerçekler” ışığında sorgulanmasının önüne geçmekten başka bir sonuca yol açmıyor.

İnsanların, “Bu heykellerin faydası nedir?” diye sorgulamaları imkânsız hale getiriliyor.

Bir iki tane heykel zarar görüyor, yüz binlerce heykelin ibkası garantiye alınmış oluyor.

Atatürkçülük ve Kemalizmin sorgulanmasının, “meczup” olarak gösterilen kişilerle aynı düşünce frekansında yer almak olarak gösterilip itibarsızlaştırılması da cabası..

Evet, faydasına zararına, yol açtığı sonuca, ve bu olayları vesile ya da fırsat bilip yaygara koparan, bundan nemalananlara bakarak, bu eylemler dizisinin ardında gerçekte kimlerin olabileceğine dair fikir yürütmek, Mahir Kaynak’ın bilgi ve tecrübelerinden istifade etmek anlamına gelmektedir.

*

Bununla birlikte, heykellere yapılan (bir kısmı “derin mizansen”) bu tür saldırıların ardından koparılan yaygara ve gürültü, birşeyi ispat ediyor:

Türkiye’de Selanikli Mustafa Atatürk’ün şahsını geçtik, heykelleri ve resimleri bile birer puta dönüştürülmüş durumda.

Heykel ve resimlerine, sanki onlar Selanikli’nin bizzat kendisiymiş gibi hürmet ve tazimde bulunuluyor.

Oysa, adamın bırakın heykel ve resimlerini, şahsının bile bir “insan” olarak layık olduğu yere oturtulması, diğer insanlar gibi kusurları ve günahları bulunan aciz bir kul olduğunun hatırlatılması gerekiyor.

Fakat bu tür bir hassasiyet, kusursuzluğun ve mükemmelliğin yüce yaratıcımız Allahu Teala’ya ait olduğunun bilinmesiyle oluşabilecek birşey. Böylesi bir şuura/bilince sahip olunması şart.

*

Ne var ki, memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) hakim kılınmış olduğu için, bu en büyük hakikat “devlet” tarafından “resmen” görmezden geliniyor.

Ancak, görmezden gelme, insanlardaki “kulluk” içgüdüsünü ortadan kaldırmaya yetmiyor, sadece yön değiştirmesine ve sapkınlaşmasına yol açıyor. 

İnsanlar bu defa Yaratan’ı bırakıp yaratılmışları tanrılaştırmaya ve kutsallaştırmaya başlıyorlar.

Türkiye’de bu, “devlet” düzeyinde Selanikli’ye karşı sergileniyor.

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı şu anekdot, tam da bununla ilgili:

Fakülte’den arkadaşımız olan Ferruh Bozbeyli, 1960 İhtilali’nden sonraki ilk seçimlerde Adalet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilmişti. Seçimini müteakiben onunla … karşılaştık. Tebrikten sonra dedim ki:

– Şu 5816 sayılı kanunun [Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun] kaldırılması için Meclis’te bir teklif yap!.. Kabul edilmez ama, sen vazifeni yapmış olursun!

Bana ne dese beğenirsiniz:

– Sen kafayı Atatürk’le bozmuşsun!.. Yahu, onun etafında olsun bir birlik teşekkül etmiş!. Şimdi bunu neden yıkalım!. Yerine ne koyacağız!.

– “Oo” dedim, “Sende çok terakki olmuş!. Yakında mason da olursun!..”

Ayrıldık.. O günden beri kendisi ile bir daha da görüşmedik.

Bir gün bu vakayı Cemil Meriç‘e anlattım. O:

– Oo!. Sen güzel cevap verememişsin! Bak benzer bir hadisede ben nasıl cevap verdim, dedi ve anlattı:

27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra Cemil Meriç, [Ord. Prof. Dr.] Ali Fuad Başgil ve bir albay konuşuyorlarmış. Ali Fuad, Mustafa Kemal’e tariz ifade eden bir söz söyleyince albay:

– Aman hocam Atatürk‘ü de mi yıkacağız!. Bu takdirde, onun yerine ne koyacağız!.. demiş.

Bunun üzerine Cemil Meriç bağırmış:

– Şart mı be birader!. Yerine birini koymazsan olmaz mı?! Sana ille de bir put mu lâzım!.

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 92, dipnot: 21.)

Allah’ı unutuca böyle oluyor..

Sözde laik (siyasal dinsiz), özde ise putperest oluyorsun.

*

Merhum Ali Ulvi Kurucu, Türkiye’deki Atatürk putperestliğine hatıralarını anlatırken değinmiş durumda. (Bkz. Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar – 4, haz.: M. Ertuğrul Düzdağ, 9. b., İstanbul: MED Kitap, 2020, s. 381-2.)

Söze, “Bir Cuma gecesi idi. [Radyodan gelen] ‘Türk Silahlı Kuvvetleri şöyle yapmış, böyle yapmış’ diye, kalın, kaba bir sesle irkildim” diyerek başlıyor.

Kastedilen gece, 27 Mayıs 1960 gecesi.. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece.. (İslam’da yeni gün akşam Güneş’in batışı ile başladığı için, “cuma gecesi” denildiğinde, perşembeyi cumaya bağlayan gece anlaşılır, cumayı cumartesiye bağlayan gece değil.)

Kurucu, sözlerini şöyle sürdürüyor:

0 27 Mayıs 1960 gecesi, bir kız da, [radyoda]  şu manzumeyi okudu:

And içtik Atam gitmeye, gösterdiğin izden,

Ruhun tutacaktır bizi her gün elimizden,

Çiğnenmeyecek göklere yükselttiğin ülkü,

Ta Arş’a çıkardın yere düşmüş ölü Türk’ü.

Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun,

İnsan ölmez kalpte olmuşsa semâvî

Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.

Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses

İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez.

*

Görüldüğü gibi küfrün ve sapıklığın bini bir para..

Yer ve zamana dikkat!.. Okunan yer, herhangi bir sivil topluluğun bir toplantısı değil.. 

Devletin, interneti geçtik, televizyonun bile bulunmadığı zamanda radyo yayını tekelini elinde tutan, yani özel radyo kanallarının bulunmadığı zamanda rakipsiz olarak tek başına radyo yayını yapan kurumu.. 

TRT..

Okunduğu gece de, devlet gemisine yeni bir rotanın çizildiği gece..

Hezeyan feyezanı taşıp coşmuş..

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp gitmiş, cesedi çürümüş günahkâr oğlu için söylenen zırvalara bakın!.. 

Önce peygamber yapılıyor, ardından anıtı “yönelinip kıble edilen Kâbe” ilan ediliyor, daha sonra iş, Selanikli ölünün Türklüğün haşa ölmez Allah’ı yapılması noktasına vardırılıyor.

Öyle bir bayağılık, alçaklık ve şerefsizlik ki, bütün alçaklık ve şerefsizlikler bunun yanında yücelik gibi görünmeye mahkum.

Bu zırvaları şiir diye yazan şerefsize gelince, tanınmış bir şair değil, unutulup gitmiş. O yüzden, ismini anmaya gerek yok.

*

Merhum Kurucu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şairin adını herhalde söylemedi veya ben duyamadım. Manzume aruzla yazılmıştı. Sanki bildik birinin üslubunu andırıyordu. [Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu] İbrahim Sabri Bey de ona benzetti. Ama ikimiz de,

– İnşaallah onun değildir, diye dua ettik.

İbrahim Sabri Bey:

– Yahu bunu [böyle bir herzeyi] yazan büyük kâfirdir; kuvvetli, anaç bir kâfirdir yahu, dedi.

Ben [ilk kez 1939 yılında yayınlanan bu] manzumeyi ezbere biliyordum. İbret olsun diye sırası geldikçe okurdum.

Bir gün Mustafa Sabri Efendi merhum şöyle demişti:

– Allah Allah, ben yetmiş seksen senedir Kur’an-ı Kerîm‘i okurum. Şirk ayetleri gelince kendi kendime şaşarım da şöyle bir sual gelir aklıma: Allah Allah, demek insanlığın başından böyle akıl dışı, idrak almaz, acayip şeyer de geçmiş!.. Böyle putlara, heykellere tapmak; taşın toprağın, tahtanın önünde eğilmek, secde etmek, onlara saygı göstermek, tapınmak; böyle felaketler, dalaletler, şekavetler de geçirmiş insanoğlu, der şaşarım. Yahu bu zamanda da mı varmış böyle şeyler!? Bu ne cehalet! Aynı şey bugün milletimizin başına da mı geldi? Şu şiire bak yahu! Bu şiir yazılır mı?! Allah demek yasak; ama ölmüş, çürümüş gitmiş bir insana Allah demek serbest

*

Asıl anaç kâfir, kendisi için bu tür zırvaları yazdıran, yazacak insanları etrafına toplayıp onları (milletin kesesinden dağıttığı) ulufelerle abad eden Selanikli Mustafa Atatürk..

Ne yazık ki bu millet, “bir cahile esir” olmuş durumda.

Esaretin en kötüsü, ruhların ve zihinlerin esaretidir.. İnsanın, kendisi gibi birini böyle haşa Allah yapacak kadar alçalmasını sağlayan bir esaret başka türlü oluşmaz.

Türk milletinin düşürüldüğü şu kepaze duruma gâvur bile hayret ediyor.

Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı şu anekdot, bunun bir örneği:

Nureddin Bey [Doç. Nurettin Topçu], Atik Ali Paşa Camii’nin avlusunda bir binanın bodrum katında, kapatılmış olan Türk Milliyetçiler Derneği’ni Milliyetçiler Derneği olarak yeniden kurmuş, orada hafta sonları sohbet yapardı. Ben de bu sohbetlere 50’li yıllarda pek çok kere devam etmişimdir. …

Orada Nureddin Bey bir gün dedi ki:

– Paris’te okumakta iken meşhur müsteşrik Masinyon’u [Massignon] ziyarete gitmiştim. Başkaları da vardı. Benim Türk olduğumu anlayıca bana bir sual tevcih etti ve dedi ki:

– Sizin hukuk alimleriniz Mecelle karşısında İsviçre Kanun-u Medenisini nasıl müdafaa ettiler? Ben merak ediyorum. Ben Avrupa lâdinî [din dışı] hukuklarını bilirim. İslam hukukuyla da oldukça meşgul oldum. Benim hukuk bilgimle Mecelle Dünya’da eşsiz bir hukuk abidesidir. Emsalsiz bir müdevvenattır. Allah aşkına sizin hükümetiniz bunu kaldırıp atarak İsviçre Medeni Kanunu’nu kabul ederken alimleriniz bu hareketi nasıl müdafaa edebildiler? Bunu merak ediyorum.

Nureddin Bey, bu suale karşı Masinyon’a demiş ki:

– Öyle bir şey yok. Bu ilmen müdafaa edilerek üstünlüğü vehmiyle (velev vehim olsa) kabul edilmiş değildir. Bu, emirle olmuş bir iştir. Bizde bir darb-ı mesel vardır. “Emir demiri keser” derler, herkes itaat etti ve icabını yaptı.

Masinyon biraz düşündükten sonra demiş ki:

– Delikanlı, Dünya’da bin yıl süper güç olmuş bir milletsiniz. Desene bir cahile esir oldunuz. Halinize acıyorum.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 636-7.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."