"SENİN ATAN BİR AJANDI YAVRUM" MU DESEK, YOKSA "FENA Fİ'L-İNGİLİZ" OLMAKTAN MI SÖZ ETSEK?

 











Lafı dolandırmadan konuya girelim, Türkiye’nin en büyük realitesi, Millî Gazete yazarı Mehmed Şevket Eygi’ye göre şu gerçeklerdi:

“M. Kemal Paşa, 1938’de ölüm döşeğinde iken, Ankara’dan İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’i çağırtmış, geldiğinde odadakileri dışarıya çıkartmış, elçiden bir şey istemişti. İstediği neydi? Elçi bunu hatıralarında yazıyor. Yakın tarihimizin bu sırrını bilenler el kaldırsın.

*

“İngiltere’nin Ankara’daki askerî ataşesi Armstrong, 1936’da yayınladığı Grey Wolf adlı kitabının sonunda şöyle yazıyor: “Ondan sonra Türkiye’ye yeni bir diktatör gelmeyecektir. Onun ruhu diktatörlük yapmaya devam edecektir.

*

“New York’ta yayınlanan The Forward isimli Yahudi gazetesinin 28 Ocak 1994 tarihli nüshasında, Hillel Halkin ne yazmıştı. Tarih Kurumu bu yazıya niçin reddiye yazmıyor?

*

“Birilerine: O adamın su katılmadık bir Yahudi olduğu kesinlikle ortaya çıkmıştır. Bu gerçeği bilmeyen, onu Müslüman sananlar süper ahmaktır, geri zekâlıdır, enayiliklerine doymasınlar.

“Birine: Belanı bulmak istemiyorsan; Allah, Peygamber, İslam, Kur’an, Sünnet, Şeriat düşmanlarını sevmekten, yüceltmekten, benimsemekten uzak dur. İnsan sevdiği ile birlikte haşr olunurmuş. Böyle sapık sevgiler seni Cehenneme sürükleyebilir.”

(“Türkiye’nin En Büyük Realitesi”, Millî Gazete, 24 Kasım 2017; http://www.milligazete.com.tr/makale/1425820/mehmed-sevket-eygi/turkiyenin-en-buyuk-realitesi)

*

M. Şevket Eygi’nin ifadeleri bulmaca gibi..

Gerçekten, Atatürk ölüm döşeğindeyken İngiltere büyükelçisi Sir Percy Loraine’e ne demiş olabilir?

Esra S. Değerli, Atatürkçü bir dergide yayınlanan bir makalesinde şunu diyor:

“Sir Percy Loraine’nin bir İngiliz yurttaşı ve diplomatı olarak, Atatürk’ü anlama, anlatma ve onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için gösterdiği çaba övgüye değerdir.”

(Esra Sarıkoyuncu Değerli, “Bir İngiliz Diplomatın Gözüyle Mustafa Kemal Atatürk”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXIII - Sayı 67-68-69, Kasım 2007, s. 187-218.)

Bu ifade, Değerli’nin makalesinin en son cümlesi ve de paragrafı durumunda.

Buradan anlıyoruz ki, Sir Loraine, Atatürk hakkında asılsız iddiada bulunabilecek biri değil.

Tam aksine, onun hakkındaki asılsız iddiaları çürütmek için övgüye değer bir çaba sarfetmiş.

*

Bu Sir Loraine, Atatürk hakkında M. Şevket Eygi’nin iddia ettiği türden açıklamalarda bulunmuş mu acaba diye kendimize sorduğumuzda karşımıza Kadir Çandarlıoğlu’nun “Hilafet.org sitesinden alıntılanmıştır” kaydını düşerek yazdıkları çıkıyor:

Aşağıda kıraat edecekleriniz (okuyacaklarınız) “The Sunday Times (London)” isimli İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] Martin Gilbert tarafından neşredilen “How Our Man Declined To Rule Turkey [Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?] isimli makalenin Türkçe tercemesidir.

Makalenin Türkçe çevirisi:

Kasım 1938 Türkiye’nin şefi Kemal Atatürk’ün vefat ettiği tarihtir. …

Atatürk’ün vefat döşeğinde, üzerinde en fazla tefekkür ettiği mesele; kendisinden sonra programını tatbik edebilecek birisini bulup yerine geçirip geçiremeyeceği hususuydu.

Bunun için zamanın İngiliz sefiri (Büyükelçisi) Sir Percy Loraine‘i İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’na çağırdı. İkisi arasında geçen mülakatlar yaklaşık olarak otuz (30) sene gizli kaldı. Gizli mülakatlar ilk olarak Piers Dixon’un babası (Sir Percy Loraine) hakkında hazırladığı “Double Diplomat” (Çifte Diplomat) isimli kitabında yer aldı ve daha sonra da “Hutchinson Yayınevi” tarafından neşredildi.

Piers Dixon’un dökümanları arasında Sir Percy Loraine tarafından zamanın İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Halifax’a gönderilmiş bir telgraf da vardı. Telgraf İngiliz tarihinin en mühim senetlerinden birisi idi. Loraine, vefat döşeğinde olan diktatörle yaptığı bu mülakâtı çok enteresan olarak nitelendiriyordu.

Bu vesikada Loraine, Lord Halifax’a şunları yazıyordu:

“… Huzuruna vardığımda ekselanslarını yastıklara yaslanmış vaziyette, iki tabib ile, hemşirenin tedavisi altında gördüm. Ben girdiğimde, Reis (Mustafa Kemal), hizmetinde bulunanların ve hemşirelerin dışarı çıkmalarını istedi ve ihtiyaç anında kendilerini çağırabileceğini ifade etdi. Ondan sonra, ekselansları benimle yavaş yavaş, fakat dikkatlice konuşmaya ibtida etdi. Beni hiç bir zaman bana layık olmayan makamda görmek istemediğini, “Beni daima en layık makamlarda görmek istediğini” ve beni buraya onun için çağırdığını söyledi. Hakkımda arzuladıklarını gerçekleştirmem için çok ricada bulundu.
Kendisine müsbet bir cevab vermemi taleb ediyordu.

Şüphesiz ben geçmişte onunla bir arada çok bulundum ve çok mulâkatlar yaptım. Fakat bu, son mulâkatım olabilirdi. O, uzun ve mâcerâlı hayatı boyunca beraber çalıştığı arkadaşlarından bir çoğunu (kendisinden uzaklaştırarak) kaybetmiş ve yapılan tavsiyelerin bir çoğunu da reddetmişti. Sadece benim dostluğuma ve nasihatlarıma güveniyor ve bu dostluğun pekişmesine ehemmiyet veriyordu. Ben sanki Türkiye’nin başbakanıymışım gibi, benimle çok sade ve serbest bir vaziyetde meşveret ediyordu. Onun bir reis olarak vefatından evvel, kendi makamı için birisini takdim etme selahiyeti vardı. Onun en büyük arzusu kendisinden sonra “Türkiye’nin Reisi” olarak onun vazifesini üzerime almam idi. Teklifi karşısında benim nasıl bir cevab vereceğimi bir an evvel bilmek istiyordu. Mütefekkirane bir sessizlikle geçen bir anlık bekleyişden sonra ekselanslarına (Mustafa Kemal’e) “Bütün taleb ve duygularımı kelimelerle izah etmeye yetkili değilim!” şeklinde cevab verdim. Hakikaten o anda çok şaşırmış bir vaziyetde tefekkür ediyordum; hatırladığım kadarı ile yapmış olduğum mulâkatların hiç birisinde bu kadar derin tefekkür edecek derecede bir mülâkatla karşılaşmamıştım.

Ekselansları (Mustafa Kemal) yaptığı bu teklif ile sadece benzeri görülmemiş bir ikramda bulunmakla kalmıyor, aynı zamanda majestelerinin (İngiliz kralının) hükümetine olan bağlılığını da izhar ediyordu. Ekselansları benim ömrümün büyük bir kısmını majestenin hükümetinin hizmetinde geçirmiş olduğumu biliyordu. Ben halihazırdaki işimde bir kaç sene daha çalışmayı ümit ediyordum. Ekselansları ise, şimdi benden kesin bir cevab taleb etmekteydi.

Kendilerine şu cevabı verdim:

“İdarî işleri iyi yapıp yapamıyacağımdan şüphe ediyorum. Türkiye’nin Reisicumhurluğu’nu yüklenmek mesuliyeti ile İngiltere Sefirliği arasında çok büyük fark vardır. Tecrübe ve kabiliyetlerimin, ancak elimdeki işi yürütmek için aranan imtiyazlar olduğunu biliyor; bunun için kesin bir şekilde ve üzülerek teklifinizi kabul edemediğimi bildiriyorum!”

Ben konuşmamı bitirdikten sonra ekselansları (Mustafa Kemal) çok heyecanlandı ve yatağına tekrar gömüldü, hizmetinde bulunan hemşireleri çağırdı (ve derin bir uykuya daldı.) Ekselansları ikinci defa konuşmaya ibtida edebildiğinde [başlayabildiğinde] kendisine bildirdiğim kararda müessir [etkili] olan hususları idrak ettiğini söyledi. Durumu henüz verdiğim cevabdan çok üzüldüğünü söyleyebilecek kadar iyi idi. Benden başka bir cevab alamayacağını idrak edince “Reislik” için İsmet İnönü’yü tavsiye etti. Atatürk sonra dirseklerine dayanarak doğrulmaya çalıştı ve ellerimi sıktı, gelecekte de Britanya ve Türkiye ilişkilerinde faal roller oynayacağımı belirterek teşekkür etti ve kendinden tekrar geçti.

Bu teklifi reddedişimin isabetli bir karar olduğunu düşünüyorum. Şayed yapmış olduğum teşebbüslere dair ekselanslarından te’yidli bir mesaj alabilirsem pek müteşekkir ve mesrur olurum.

Lütfen Kral’a da bildiriniz!..”

*

Çandarlıoğlu, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor:

“Olay böyle, ancak ünlü Alman Dergisi “Der Spiegel”in 19 Şubat 1968 tarihli sayısında [sayfa 131], başka bir İngiliz diplomatın “Sunday Times” gazetesini arayarak bu gönderiyi kendisinin “şaka” amaçlı kaleme aldığını söylediği yazmaktadır. İngiltere gibi bir devletin diplomatı böyle ciddi bir konuda nasıl “şaka” yapabilir anlamak gerçekten güç. Fakat bu bilgiyi de verelim istedik. Sevmediğimiz bir insan da olsa haksızlık yapmak istemiyoruz. Lakin bu tekzip de düşündürücü… Belki de Türkiye ile diplomatik kriz yaşanmaması için tekzip edildi. Bilemiyoruz, ancak yukarıda da gördüğünüz gibi böyle bir telgraf var.

“Şaka mı, değil mi, kararı okuyucu versin.”

(https://belgelerlegercektarih.com/2013/01/26/m-kemal-ataturk-bir-ingilizi-turkiyeye-reis-mi-yapacakti/)

Der Spiegel, yazı yayınlandıktan sekiz gün sonra, böyle bir gazetede böyle bir yazının yayınlanmış olduğunu teyit etmiş.

Konu ayrıca, The New York Times’in 13 Şubat 1968 tarihli sayısının 16’ncı sayfasında da kendisine yer bulmuş.

*

Burada iki ihtimal var..

Birinci ihtimal olayın gerçekten bir şaka olması..

Ancak, bu ihtimal çerçevesinde önümüze şu soru gelir: Sir Loraine’in oğlu Piers Dixon, babası hakkında böyle bir şaka yapılmasını ve kendisinin de buna alet edilmesini diyelim ki kabul etti, peki makale yazarı Martin Gilbert’in, bir gazeteci olarak gelecekteki güvenilirliğini tehlikeye atacak, kendisinin ciddiyetsiz olarak nitelendirilmesine yol açacak, kariyerini tehlikeye düşürecek bir şakaya alet olmayı kabul etmiş olması makul mü?

Bundan kazancı ne olacaktı?

Dahası, gazete yönetimi böyle bir “eşek şakası”na alet edilmeyi kabul eder miydi?

*

Çandarlıoğlu’nun yazısının altına “Meraklı Kişi” adıyla 4 Ağustos 2018 günü yorum ekleyen birisi şunu diyor:

1) Bu telgraf şaka yapmak amacıyla yazılmış. (İngiliz arşivlerinden çıkmamış zaten, bir diplomatın (Piercon Dixon) ölümünden sonra oğlu dosyaların arasından bulup yayınlamış.
2) Telgrafı şaka amaçlı yazan Charles Mott-Radclyffe’tir (bu şaka yapıldığı zaman Roma’da ataşe olarak bulunmaktaymış) …
5) Percy Loraine sık olarak Ankara’daki günlerinden bahsetmekte ve kendisini övmekte olduğundan altında çalışan Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgrafı hazırlar ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a verir.
6) Telgraf sözde Percy Loraine tarafından Lord Halifax’a yazılmış gibi görülmektedir ancak telgraf çekilmemiştir.

Telgraf çekilmiş mi, çekilmemiş mi, bunu bilemeyiz, fakat yayınlanmamış olması, çekilmemiş olduğunu iddia etmek için tek başına yeterli olmaz.. Hiçbir devlet tüm yazışmalarını kamuoyuna açıklamaz.

Ancak, önümüze şu sorular geliyor: Charles Mott-Radclyffe şaka amaçlı bu telgraf hazırlamış ve bir nüshasını da Piercon Dixon’a vermişse, neden bu Piercon onu kutsal bir emanet gibi muhafaza etmiş?

Gülüp geçmesi ve yırtıp atması gerekmez miydi?

Ve neden bu şakayı sürdürmüş, gazeteci Martin’i ve çalıştığı gazetesini buna alet etmiş?

Neden gazeteci Martin söz konusu telgrafı, “Bir Hariciyecinin Bir Büyükelçi İçin Yaptığı İlginç Şaka” diye haberleştirmemiş de gerçek bir olay gibi yazmış?

Ve neden olayın bir şaka olduğunu söz konusu gazete ve de gazeteci bir başka yazıyla kamuoyuna açıklamamış, sağırmış gibi kulaklarının üstüne yatmışlar?

Neden Loraine’in oğlundan hiç ses seda çıkmamış?

*

İkinci ihtimal, (sonradan İngiliz Hariciyesi’nin devreye girip olayı şaka diye kapatmaya çalıştığı) bir tarihî gerçeğin ya da sırrın kazara fâş edilmiş olması.

Sir Loraine’in (Mehmet Şevket Eygi’nin zannının aksine) kendisi tarafından değil, kazara oğlu ve acar bir gazetecilik heveslisi tarafından..

Bu ihtimal çerçevesinde İngilizler'in Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ın anılarında ortaya attığı bir iddia gündeme gelir: Atatürk, işgalci İngilizler’den, kendisini sömürge valisi olarak istihdam etmelerini istemişti.

Pierce’in iddiasına göre, Atatürk (İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğunu düşündüğü) kendisi vasıtasıyla İngiliz yetkililere şu teklifi iletmişti:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya [İngiltere] idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”

Bu iki iddiayı biraraya getirirsek şu sonuca varırız: Atatürk, kendisini bir tür İngiliz valisi gibi kabul ediyordu, bu psikolojiden kendisini kurtaramamıştı.

*

İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk'ü vali yapmadılar, fakat ona çok daha büyük bir bağışta bulundular.

Tarihe basit bir İngiliz sömürge valisi ve işbirlikçi piyon olarak geçecekken, bu kalitesiz kumaştan, ülkesini kurtaran ve yeni bir devlet kuran bir siyaset dehası ürettiler. 

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Atatürk, İngilizler’in kendisine meşhur Dizbağı Nişanlarını vermek istemelerine gerekçe olarak “İngilizler beni sever de ondan” derken, İnönü'nün yarım asır sonra açıkça dile getireceği bir gerçeğe parmak basmış oluyordu.

Adamlar sizin bir devlet kurup başına geçmenizi sağlamışlar, sevmeseler yaparlar mıydı?!. Nişan dediğin ne ki, altı üstü bir metal parçası..

Dolayısıyla Selanikli Mustafa Atatürk'ün de İngilizler'i, onların büyükelçisine kendi tahtının varisi olmayı teklif edecek derecede seviyor olması, "hayatın olağan akışı"na uygundur.

Yadırganamaz.

Bu yüzden, Yeşilçam filmlerinin "Senin annen bir melekti yavrum" repliğinden hareketle "Senin atan bir ajandı yavrum" dersek, olayı tam ifade etmiş olamayabiliriz.

Burada ajanlıktan öte bir durum var.. Selanikli Mustafa Atatürk, "fena fi'l-İngiliz" olmuş durumdaydı.

Koskoca bir ülkeyi ve milleti, İngiliz ilke ve inkılaplarının deneme tahtası haline getirdi.

*

(EK: Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı kitaptan bir sayfa:

Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

*

Martin Gilbert'in The Sunday Times adlı İngiliz gazetesinin 11 Şubat 1968 tarihli nüshasında [8. sayfada] yayınlanan “How Our Man Declined To Rule Turkey (Adamımız Türkiye'yi Yönetmeyi Nasıl Reddetti?) başlıklı yazısı:

*


E-KİTAP: ATATÜRK İNGİLİZ AJANI MIYDI TARTIŞMASI

 

https://archive.org/details/ataturk-ingiliz-ajani-miydi-tartismasi

https://www.academia.edu/143348072/Atat%C3%BCrk_%C4%B0ngiliz_Ajan%C4%B1_m%C4%B1yd%C4%B1_Tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1


ATATÜRK

İNGİLİZ AJANI MIYDI TARTIŞMASI



Dr. Seyfi SAY


Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

El-hamdu li’llâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

 

İÇİNDEKİLER

 

ATATÜRK, İNGİLİZ İSTİHBARATI’NIN İSTANBUL ŞEFİYLE NE KONUŞMUŞTU? 4

ATATÜRK MÜ YALANCI, RAUF ORBAY MI? 17

İNGİLİZ’İN AJANLAŞTIRMA SATRANCINDA ATATÜRK “ŞAH” AJAN, SAİT MOLLA DA PİYON MUYDU? 32

BELGELER, KENDİ KONUŞMALARI, AKIL, MANTIK, YANİ BİLİM YALANLARIN ÖNDERİ “ULU YALAN” ATATÜRK’ÜN İNGİLİZ AJANI OLDUĞUNU SÖYLÜYOR 54

İNGİLİZ İSTİHBARATI’NIN “UYDULAŞTIRMA OPERASYONU”NA “İSTİKLÂL HARBİ” ADINI VERMEK 68

BÜTÜN ZAMANLARIN EN KUSURSUZ KUMPASI: İNGİLİZ’İN ULU YALAN ATATÜRK’LE OSMANLI’YA OYNADIĞI OYUN 86

DEFOLU DAHİ, VAHİDEDDİN’İ ECNEBİ HÜKÜMETLERİN YÜZÜNCÜ DERECE ALETLERİYLE TEMAS ARAMAKLA SUÇLUYOR. KENDİSİ DURURKEN BAŞKA ALETE İHTİYAÇ MI VARDI? 103

ATATÜRK: İNGİLİZLER’LE ANLAŞMAK LÂZIMDIR.. VAHİDEDDİN: MEMLEKETİ KURTARMAK LÂZIMDIR 124

DEDİM: N’OLUR VALİNİZ OLAYIM.. O DEDİ: YOH YOH, SANA KENDİ DEVLETİNİ KURDURMA KARARI ALDIK 133

VAHİDEDDİN’E GÜLME, ONUN ŞAHSINDA İHANETE UĞRAYAN MİLLETÇE SENSİN! 149

*

ATATÜRK, İNGİLİZ İSTİHBARATI’NIN İSTANBUL ŞEFİYLE NE KONUŞMUŞTU?

 

https://salabet.files.wordpress.com/2022/04/image-119.png?w=800

 

Bir adam ki, son padişah Vahideddin’e gönderdiği telgrafta kendi isminin başına “Kulunuz” kelimesini yazıyor.

Bir adam ki Vahideddin’e “Padişah Hazretleri” diye hitap ediyor.

Bir adam ki, Padişah’a çektiği telgrafa (sadeleştirilmiş şekliyle) “Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun” diyerek başlıyor.

Bir adam ki aynı telgrafta, Padişah’la yaptığı görüşme için “huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda” ifadesini kullanıyor.

Bir adam ki Vahideddin’e “Yüce Padişahım” diyor, “kutsal kalbiniz” diyor.

Diyor da diyor..

Bu adam kim olabilir?

*

Vahideddin için bu ifadeleri kullanan kişi ne Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ne Said-i Nursî, ne İskilipli Atıf Hoca..

Bu lafların sahibi, sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal..

Mustafa Kemal‘in Vahideddin için böylesi ifadeler kullandığını kimden öğreniyoruz peki?

Kadir Mısıroğlu‘ndan mı, Mustafa Armağan‘dan mı, kimden?

Sizleri merakta bırakmayalım, yine Mustafa Kemal‘den öğreniyoruz.

Peki, hangi kaynakta geçiyor bu ifadeler? Nutuk‘ta mı?

Bir nutukta geçtiği doğru, fakat bildiğimiz uzun nutukta değil, daha kısa bir nutukta.

TBMM’nin ilk kez toplandığı 23 Nisan 1920 tarihinden bir gün sonra, yani 24 Nisan’da yaptığı açılış konuşmasında geçiyor.

*

Mustafa Kemal’in bu konuşmasının sadeleştirilmiş hali, tbmm.gov.tr‘de ATATÜRK’ÜN 24 NİSAN 1920 TARİHLİ MECLİS KONUŞMALARI başlığı altında yer alıyor(du).

Orijinali de var(dı): https://www5.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/24_04_1336.pdf

Mustafa Kemal, nutkuna, “Muhterem milletvekilleri! Bugün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum” diyerek başlamış.

Girizgâhtan sonra şöyle diyor:

“Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, milli temele dayanan (milliyetler esasına müstenit) âdil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi (mütarekeye talib oldu). Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen ateşkes antlaşması ile silahını elinden bıraktı.”

Mustafa Kemal’in sözünü ettiği ateşkes, Mondros Mütarekesi.

Sözlerinin devamı şöyle:

“İtilâf [İngiliz, Fransız, İtalyan] donanmaları İstanbul’a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları (hukuk-u saltanat), hükümetin gururu (haysiyet-i hükümet), milli onurumuz hiçe sayıldı. (…)

“Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilâfet ve saltanat makamı milli bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak milli vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul’un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle milli onuru korumaya (icâbât-ı hamiyyeti ifaya) maddeten olanak kalmamıştır.”

Yani Mustafa Kemal, başta Padişah Vahideddin olmak üzere İstanbul’dakilerin yabancı (ecnebî) kuvvetlerin işgali altında inlemekte ve kan ağlamakta olduklarını, hamiyyetin gereğini yapmaya maddeten imkân bulamadıklarını gayet iyi bilmektedir.

Hamiyyet (hamiyet) TDK Sözlüğü‘ne göre, “Bir insanın kendi yurdunuulusunu ve ailesini koruma çabası” demek oluyor.

Mustafa Kemal, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İşte bu sırada, Anadolu’ya mülki ve askeri işlerle görevli olarak ordu müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’u terk ettim, Samsun’da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim (en büyük bir mazhariyyet-i ilahiyye addeyledim) [Burada sadeleştirmenin pek başarılı ya da usulüne uygun yapılmadığı anlaşılıyor].

“Milli vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan ayrıldım. Samsun’da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası’nın (Merkezi Samsun’da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi. (…) Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilâf Devletlerine milli varlığımızı siyasi olarak kanıtlamak ve fiili saldırılar karşısında ulusun namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanlarının esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı.

“Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği.) kurulduğu ve her yerde derneğe katılarak İngilizlere yardım edilmesinin gereği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayda Hükümetin ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam (Başbakan) olan Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap alamadım.”

İşte burada Vehbi’nin kerrakesi kendisini göstermeye başlıyor.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin başkanı, Rahip Frew (Nutuk’ta Fro/Fru diye geçer) adlı biriydi.

Derneğin başkanının Frew olduğunu kim söylüyor?

Mustafa Kemal:

“İstanbul’da önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu addan, İngilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. Bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini Lloyd George (Loyt Corc) hükûmeti aracılığı ile İngiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. (…) Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew idi.

(https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ngiliz_Muhipleri_Cemiyeti; https://www.atam.gov.tr/nutuk/ingiliz-muhipleri-cemiyeti)

Bu ifadelerden, Mustafa Kemal’in İngilizler’in gerçek dostu ya da dostları olarak dernek üyelerini değil de başkalarını gördüğü anlaşılıyor.

Bu cemiyeti, İngilizler’e dost olanlar kurmamış.. Öyle söylüyor.

Bu kişiler İngilizler’in çıkarlarını değil de kendi çıkarlarını düşünüyorlarmış. İngilizler’in emellerine ve planlarına samimi bir şekilde hizmet etmeyi değil de kendi paçalarını kurtarmayı hedefliyorlarmış..

Mustafa Kemal’in dert edinip diline doladığı şey bu..

Tuhaf bir bakış açısı.

https://salabet.files.wordpress.com/2022/04/image-113.png?w=320

*

Ayrıca, Rahip Robert Frew‘dan “İngiliz milletinden bazı macera heveslileri” diye bahsederken de vatandaşlarımızı tabiri caizse biraz odun yerine koymuş gibi oluyor.

Çünkü, Rahip Frew, öyle macera heveslisi diye geçiştirilecek bir adam değil:

“… Din adamları arasından pekâlâ yaman casusların da çıkabileceğini, misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetlerinden biliyoruz. Hele bir Rahip Frew vardır ki, hâlâ tartıştığımız bir meselenin başlıca müsebbibidir. Intelligence Service’in [İngiliz Gizli Servisi’nin] 1902-1924 yılları arasında İstanbul şefi olarak görev yapan Dr. Robert Frew’dan, nâm-ı diğer Reverend Frew’dan söz ediyorum.”

(https://www.karar.com/yazarlar/besir-ayvazoglu/rahip-brunson-reverend-frew-ve-haluk-7669)

Dahası da var:

“Robert Frew, Millî Mücadele döneminde İngiliz İstihbaratı adına çalışan, Mr. RyanGeneral DiddsAlbay RawlinsonGeneral MilneAmiral Calthorpe ve Amiral Webb gibi memurlar arasında en aktif görev alanlardandır. Batı Anadolu’da Albay Emiling adıyla faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Mondros Mütarekesi‘nden sonra İngiliz haber alma servisi ajanı olarak İstanbul’da bulundu.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Robert_Frew)

Adam, İngiliz istihbaratının İstanbul’daki şefi.. İstanbul’daki gözü kulağı, beyni..

Yani resmen İngiliz devleti demek oluyor.

Mustafa Kemal ise, ne yaptığını bilmez önemsiz bir macarepereset olduğuna inanmamıza yol açacak şekilde konuşuyor.

Neden?.. (Burası çok önemli: Neden?)

*

Falih Rıfkı, Mustafa Kemal’in ağzından şunları anlatıyor:

“Bir gün, Umumi Harpte İstanbul otellerinden birinin müdürü iken tanıdığım M…. Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

“- Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [Bu nokta noktalar İngiltere olmalı] Sefaretinde Mösyö F… [Bu F…. de Frew; bkz. https://www.aydinlik.com.tr/haber/ingilizlerin-de-papazi-vardi-99119 ] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

“- Konuşalım, dedim, fakat eğer o istiyorsa…”

Davet günü Madam M….’nin salonundayız. Biraz sonra “- Mösyö F…. F” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

“- Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim, diye söze başladı, Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

“- Fakat, dedim, siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet ettiler, sizinle konuşmam faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

“- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

“- Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

“- Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı [ne] için istediğini hâlâ anlamadım. Fakat bir küçük hatırama ilave edeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda bir gün Antalya’ya geldiğini ve Madam M….’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz. Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti.

Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdnlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk’ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede “hayatın olağan akışı” açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var.

Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, “Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?” diye düşündürtüyor.

*

Birincisi, bu Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı‘nın ilgili isimleri sansürlemesi icap etmiş?

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, nedir yani?

Bugünkü bilgilerimiz çerçevesinde şu çok açık: Sözü edilen M….’ler İngiliz gizli servisinin ajanları ya da işbirlikçileri durumunda. Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. Ve de bu M….’ler, Mustafa Kemal’le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar. Öyle ki, Mustafa Kemal, onların ricasını kırmıyor. Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

*

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan M. Kemal, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu “Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı” diyerek Fethi Okyar’a yıkmaya çalışmaktadır?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew’dan geldiği açıkken, M….’ye “Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…” diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?

Mustafa Kemal, M…’ye böyle dediğini söyleyerek (Ki, “hayatın olağan akışı” içinde aklı başında birinin söyleyebileceği bir söz değil) görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini vurgulama ihtiyacını neden duymaktadır?

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten) İttihat ve Terakki’nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona “Yanlışları var ama vatanseverler” diyorsun, ya da demiş olasın? Mesela sen İngilizler’in İstanbul’daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, “Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere’ye sadıklar, bu her türlü tartışmanın üstündedir” şeklinde “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün? Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması “hayatın olağan akışı“na uygun düşer mi?

*

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul’daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Hamiyyetin neredeydi?

Altıncısı, canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun? Neden canın sıkılmamış gibi davrandın? Ve bunu nasıl başarabildin? İstediğin zaman devreye koyabildiğin böylesi bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var? Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M….’lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf sen olmalısın. Böylesi bir durumda kıytırık bir “maceraperest”e karşı bu derece alttan almak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir “kahraman”dan beklenecek birşey midir?

*

Yedincisi, adamlar, M….’den naklettiğin lafa göre sana önem veriyorlarsa, ve de seninle görüşmek için M….’den defalarca talepte bulundularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi nasıl “İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz” diyebilirler?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan “hayatın olağan akışı”na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

*

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı’na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça “Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder” diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, “Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere’ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi’nin şartlarını da çiğniyorsunuz” niye diyemedin?.

*

Dokuzuncusu, Falih Rıfkı’ya bunları anlattığın sırada (ki herşeyin geride kaldığı, İstiklal Harbi sonrası günler) Rahip Frew’un seninle niçin görüşmek istediğini hâlâ nasıl anlamamış olabiliyorsun?

Burada saflık kime düşüyor, bize mi, sana mı?

Onuncusu, “… Madam M….’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz” diyorsun, işi tahmine bırakıyorsun, güzel, peki Rahip Frew ile o görüşmenizde başka neler konuşmuş olabileceğiniz konusunda da tahmin yürütmemize razı mısın?

*

Mustafa Kemal Atatürk sözlerini, “Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti” diyerek sürdürüyor.

Temas değil, temaslar..

Tanıdıklarından birçoğunun düşüncelerinden bu temasların etkisiyle uzaklaşmış, tamam anladık da, ne yönde uzaklaşmış?..

Sözlerinin devamına bakılırsa, medenî (emperyalist demiyor) milletler tarafından onların sırasında ve safında görülmek için her türlü fedakârlığa razı olmaya karar vermiş.

O medenîlerin benimsediği türden “insan olma vasıflarını” kazanmayı kafaya koymuş.

O medenîler seni insandan saymıyorsa, sen de kendini insandan saymamak, onların işgal sırasında İstanbul’da sergiledikleri ve Yunan’a Ege’de sergilettikleri insanlık vasıflarını benimsemek zorunda mısın?


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...