RUHLAR, CİNLER, KERAMET VE KEHANETLER

 







Bir kunduracının az eğitimli 14 yaşındaki oğlu Andrew Jackson Davis, 1840 yılında, ABD’nin New York eyaletinin Blooming Grove kasabasında, insanların hastalıklarını “gayptan haber verme” yoluyla teşhis edebildiğini iddia ettiğinde, başlangıçta pek fazla ciddiye alınmamış ve “az kaçık” olarak nitelendirilmişti.

Fakat, sonraki yıllarda ülke sathında çok meşhur olacak, ciddi bilim adamları onunla ilgili uzun tartışmalar yapacaklar ve yazacağı 30 kitaptan bazıları peynir ekmek gibi satılacaktı.

Davis, 18 yaşına geldiğinde, dünyadaki yaşamla ilgili çalışmalarının gaybdan aldığı manevî mesajlara dayandığını söyleyecekti. 

Hayatı başkalarınınkine benzemeyen garipliklerle doluydu.. Bir defasında yarı trans halinde evinden çıkıp gitmiş ve ertesi sabah 60 km uzaktaki dağlarda kendisine gelmişti.  

Söylediğine göre, orada, o gün için hayatta olmayan iki kişiyle tanışıp konuşmuştu: Yüzyıllar öncesinin hekim-filozofu Galen (Calinus, ö. MS 216) ve artık hayatta olmayan İsveçli “bilim adamı, ilahiyatçı, filozof, rahip” Emanuel Swedenborg (ö. 1772).

*

Davis’in bunları yaşadığı tarihten 145 yıl sonra, İstanbul Üniversitesi’nin bir öğrencisi, yazdığı doktora tezinde, “ABD’nin Davis’i varsa, bizim de Muhyiddin ibn Arabî’miz var” anlamına gelen şeyler yazacaktı:

İbn Arabî, Ekim 1200 tarihinde, 36 yaşındayken, Kuzey Afrika’da Ebu Yahya adlı bir emîrin katibinin evinde misafir olmuş, “aynı gece meşhur sufîlerden es-Sülemî’nin (ö. 1021) ruhunun temessül ettiğine (maddî bir şekilde göründüğüne) şahit olmuş ve bu ruh ile konuşmuştu”. (Bkz. Kâzım Yıldırım, İbnü’l-Arabi ve Sistemi, doktora tezi, İstanbul: İstanbul Üni. Sosyal Bilimler Ens., 1989, s. 36.)

İki üç yıl sonra Mekke’de de benzer bir macera yaşayacak, fakat bu defa bir sufî yerine bir halife-sultan oğluyla sohbet edecekti:

“Mekke’deyken, Ahmed es-Sebtî ‘nin (Harun er-Reşid’in oğlu) ruhu İbnü’l-Arabî’ye tecessüd etmiş (maddî şekilde görünmüş) idi.” (A.g.e., s. 37.)

*

Davis, “gayb”dan aldığı mesajları The Principles of Nature, Her Divine Revelations, and a Voice to Mankind (Doğanın İlkeleri, İlahî Vahiyleri, ve İnsanlığa Bir Sesleniş” adıyla kitaplaştırdığında 21 yaşındaydı.

Takvimler 1847 yılını gösteriyordu.

New York Üniversitesi profesörlerinden Dr. George Bush, bu kitapla ilgili olarak şunları söyleyecekti:

"Bir bütün olarak ele alındığında, eser evrenin felsefesinin derin ve ayrıntılı bir tartışmasıdır ve kavramsal ihtişamı, ilkesel sağlamlığı, örneklerinin netliği, düzenleme düzeni ve konularının ansiklopedik çeşitliliği açısından, hiçbir zihnin bu esere bigane kalabileceğini sanmıyorum." 

(Bkz. https://www.encyclopedia.com/people/philosophy-and-religion/other-religious-beliefs-biographies/andrew-jackson-davis)

Benzer parlak laflar doğuda da Muhyiddin ibn Arabî adlı şarlatanın akla ziyan kitapları için söylenmekteydi.

*

Hakan Yılmaz Çebi, kitabın yazılış hikayesini şöyle özetliyor:

“1845 yılında bir Mayıs günü bir görüntüyü yaşadı ve yanındakilere büyük bir eseri yazdırmakla görevlendirildiğini bildirdi. Aynı görüntüyü birkaç defa daha görünce New York a gidip bu görevi yerine getirme çalışmalarına koyuldu. Uykuya benzer bir durum içindeyken kendisine gelen ilhamları yanındakilere aktarıyordu. Bu çalışma gerçekten bir yazdırma maratonuydu, öteki dünyadan aktarılan sözlerin kağıda geçirilmesi 1845 Kasımından 1847 Ocak ayına kadar tam 15 ay sürdü. Böylece ortaya bir kitap çıktı, insanlığın iyiliğine hizmet etmek isteyen ayrıntılı bir ispritizma öğretisi ve yine bu doğrultuda bir doğa felsefesiydi bu. Adı şöyleydi: Doğanın İlkeleri, Tanrısal Vahiyleri ve İnsanlığa Bir Sesleniş.

“Davis’in eseri dünyaya toplu bir bakıştı. Ona göre evren bir bütün, sürekli hareket halinde bir makineydi. Bu bütünün içinde aşağıdan yukarı basamaklara doğru kesiksiz bir evrim vardı. Burada benzeşme ve her yerde aynı nitelikte geçerli olma ilkelerine dayanan bir düzen işlemekteydi.”

(Hakan Yılmaz Çebi, Metafizik İstihbarat, İstanbul: Çınaraltı Y., 2021, s. 128.)

Davis’in sözlerini, zampara şeyh İbn Arabî’nin bir takipçisi tercüme etmiş olsaydı herhalde “basamak” yerine “mertebe” tabirini kullanırdı. Evrenin bir bütün oluşu düşüncesini de vahdet-i vücud kavramıyla ifade ederdi.

Belki de, bir zamanlar doğuda zampara şeyh İbn Arabî’yi “hakikat”i insanlara açıklamakla görevlendirmiş olan “iyi saatte olsunlar” Yeni Dünya’yı da boş bırakmamışlar, orası için de Davis’i uygun görmüşlerdi.

Ancak, Davis’i Harun Reşid’in oğlunun ruhunun ziyaret etmesi uygun düşmezdi. Onun yerine Davis’i, ABD için yerli ve milli bir isim olan Benjamin Franklin'in ruhu şereflendirmişti:

“Davis ruhlar ülkesi hakkında edindiği bunca bilgiyi kime borçlu olduğunu da saklamıyordu; her şeyi Benjamin Franklin’den öğrenmişti, öteki dünyanın incelenmesi için gerekli anahtarları kendisine veren oydu, onun yardımıyla yeryüzünde eşyaları hareket ettirmek ve bu yolla insanları uyarmak imkânını elde etmişti.” (Çebi, s. 128-9)

*

Davis’in kitabı kısa sürede üstüste pekçok baskı yaptı ve tarzının cazibesi ile dikkat çekerek olağanüstü bir eser olarak nitelendirildi. 

Baskı sayısı 40’ı bulacaktı.

Kayda değer bir öğrenim görmemiş, sadece bir yıl okula gitmiş olan bu 21 yaşındaki eski kunduracı çırağı, bilimsel kavramları yazılarında felsefî bir üslupla ve oldukça edebî bir dille ifade ediyor, evrenin başlangıcı ve yapısı hakkında alışılmadık açıklamalar yapıyordu,

Mesela, kitabının yaratılışla ilgili bölümü şu parlak cümlelerle başlamaktaydı:

"Başlangıçta Univercoelum sınırsız, tanımlanamaz ve hayal edilemez bir Sıvı Ateş okyanusuydu. En güçlü ve hırslı hayal gücü bile onun yüksekliği ve derinliği, uzunluğu ve genişliği hakkında yeterli bir kavrayış oluşturmaya ve kavram geliştirmeye muktedir değildir. Sıvı maddenin tek bir geniş alanı vardı. Sınırları yoktu - kavranamazdı - ve nitelikleri ve özleri anlaşılmazdı. Bu, Madde’nin orijinal durumuydu. Biçimleri yoktu, çünkü sadece tek bir Biçim’di. Hareketleri yoktu, ama bir Hareket sonsuzluğuydu. Parçaları yoktu, çünkü bir Bütün’dü. Parçacıklar yoktu, ama Bütün tek bir Parçacık’tı. Güneşler yoktu, ama o tek bir Ebedi Güneş’ti. Başlangıcı ve sonu yoktu. Daireleri yoktu, çünkü tek bir Sonsuz Daire’ydi. Bağlantısız bir gücü yoktu, ama tüm Güc’ün özüydü. Kavranamaz büyüklüğü ve yapısı, kuvvetleri değil, sadece Her Şeye Gücü Yeten Gücü geliştirecek şekildeydi.

"Madde ve Güç bir Bütün olarak, ayrılmaz bir şekilde var oluyordu. Madde, Uzay’ın enginliği boyunca tüm güneşleri, tüm dünyaları ve dünya sistemlerini üretecek öze sahipti. Bu dünyaların her birinde var olacak tüm şeyleri üretecek niteliklere sahipti. Güç, Bilgelik ve İyilik, Adalet, Merhamet ve Hakikat’i içeriyordu. Uzayın enginliği boyunca sergilenen, dünyaları ve dünya sistemlerini kontrol eden ve Hareket, Yaşam, Duygu ve Zekâ üreten ve bunların yüzeylerine tarafsızca Nihai Varlıklar olarak dağıtılmasını sağlayan orijinal ve temel İlke’yi içeriyordu."

Böylece ABD, kendi Muhyiddin ibn Arabî’sine kavuşmuş oluyordu.

Takvimler 1851’i gösterirken Davis 25 yaşındaki bir genç olarak bu defa “Ruhlarla İlişki Kurmanın Felsefesi” adlı eserini yayınladı. 

Eser (ABD nüfusunun çok az olduğu bir zamanda) milyonlarca adet satıldığı gibi Avrupa dillerine de tercüme edildi.

*

Sadece ilk kitabı bile Davis'i ünlü yapmaya yetmiş ve kısa sürede etrafında bir grup hayran ve meraklının toplanmasını sağlamıştı.

Aralarında çağın seçkin bazı isimlerinin de bulunduğu bir hayran topluluğu, Davisciliğin sözcüsü olarak, 4 Aralık 1847'de Univercoelum adlı dergiyi yayınlamaya başladılar. 

Bunu başka yayınlar izleyecekti.

Zampara şeyh İbn Arabî, Davis kadar şanslı değildi.. Matbaa mevcut olmadığı için kitapları basılamıyordu.

Ancak, ölümünden 737 yıl sonra, İngiliz keferesi onu hatırlayacak, Müslümanlar’ın onun kadr ü kıymetini yeterince bilmediklerini düşünerek Ibn Arabi Society adlı bir müessese kuracaklar, kitaplarının yazmalarını toplayıp araştırmacıların istifadesine sunacaklar, müslüman akademisyen ve yazarların onun kitaplarına yönelmesiini sağlamak için özel bir dergi çıkaracak ve düzenli biçimde sempozyumlar tertipleyeceklerdi.

Amerikalılar’ın sonradan unuttukları Davis’ e göstermedikleri vefayı hristiyan İngilizler, İbn Arabî’ye göstereceklerdi.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, doğru Tanrı inancına (sahih uluhiyet akidesine) aykırı bulduğu vahdet-i vücud anlayışının, özellikle Muhyiddin ibn Arabî’yi gözlerinde büyütüp yüceltenler tarafından savunulmakta olduğuna dikkat çekiyor. (Bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 366.)

Evet, işin temelinde, bu sahtekâr zampara şeyhe safça hüsnüzanda bulunma ve onu aptalca gözde büyütülme yatıyor..  

O kadar ki, şeyh-i ekber (en büyük şeyh) diyebilmişler.

Şeyhülislam’a göre, böylesi bir büyüklük hurafe ve efsunuyla çalışmaz hale getirilmemiş, kendi haline bırakılmış olsa, aklın vahdet-i vücud vehmine itibar etmesi mümkün değildir. (A.g.e., s. 367.)

Zaten, akılla savunulabilmesi de mümkün değil. Ancak “Şeyh-i Ekber’in keşfine göre durum bu” diyerek savunabiliyor, onun zırvalarını düşüncesiz papağanlar gibi tekrarlıyorlar.

*

Şeyhülislam şunu diyor:

“Vahdet-i vücud meselesi hakkında yakın zamanlarda kalem oynatanlar, konunun etrafında uzaktan dolaşıp durmuşlar, kapısını aşıp içeriye girmek bir tarafa, tıklatmayı bile başaramamışlardır. Yaşadığımız günlerin verimsizliği ve cehaletin tuğyanından dolayı bu karmaşık mesele hakkında Iraklı bir şair ile Mısırlı bir yazar birşeyler yazmış durumdalar. Farz-ı muhal, olmaz ya, hadi öyle oldu diyelim, vahdet-i vücud gereği bütün mevcudat ve mahlukat, herşey birleşik tek bir bütün olsa, ve bu bütün o iki yazarı da içerseydi, o ikisinin aklığının bozukluğu, geriye kalanların aklını ifsad etmeye yeter de artardı.” (s. 367)

Bu akıl bozukluğu maalesef bütün vahdet-i vücutçuların ortak derdi.

Bu derdin gerisindeki asıl etkene baktığımızda ise, zampara şeyhin palavra ve zırvalarına inanmaya müheyya bir saflık ve/veya aptallık görüyoruz.

Hurafe ve efsanelere genelde cahil halk tabakasının itibar ettiği, mektep medrese görmüş olanların akıllarını kullanarak bunlardan uzak duracakları zannedilir.

Ancak, vahdet-i vücud meselesi, bu ön kabulün yanlış olduğunu (ya da istisnalarının bulunduğunu) gösteriyor.

Vahdet-i vücud hurafesine (Şeyhülislam’ın dediği gibi akıllarını kendi haline bıraktıkları için) avam meyletmiyor.. Bunun için “tahsilli cehalet” ya da “tahsîl-i cehalet” gerekiyor.

Tahkik” i bırakıp “taklid” bataklığında boğulmayı kabul etmeden, Endülüslü zampara şeyhin akılsız taklitçisi olmayı seçmeden, vahdet-i vücutçuluk zırvasını benimsemek mümkün olmuyor.

*

Bu taklitçiliği sağlayan ise, zampara şeyhin anlattığı keşflere, kerametlere duyulan hayranlık.

Keşf ve keramet diye anlattığı saçmalıklar için iki ihtimal var.

Birincisi, bunları düşünüp taşınıp uydurmuş olması.. İnsanlar hayal güçlerini kullandıklarında neler yazmıyorlar ki.. Tuğla kalınlığındaki romanlar, hikaye ve masal kitapları, çağımızın sonu gelmez dizi senaryoları insandaki bu uydurmacılık yeteneğinin ürünü.

İkinci ihtimal ise, Endülüslü zamparanın cinlerin oyuncağı haline gelmiş olması.

*

Evet, cinlerden bahsediyoruz.

Cinler, bizi gören, fakat bizim göremediğimiz akıllı ve şuurlu varlıklar.. Şeytanlar dediğimiz varlıklar, cinler. (İnsanların bir kısmı da şeytanlaşıyorlar.)

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu zaman, şeytan onun temennîsine (ümniyyesine) bir şey atmış olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir; sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünki Allah, Alîm (herşeyi bilen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır." (Hac, 22/52)

Ayette şu ifade geçiyor: “… izâ temennâ elkâ eş-şeytânu fî umniyyetihî…”.

Temenna, temennî, ünniyye; bunlar aynı kökten türemiş kelimeler.. 

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, bu ayeti tefsir ederken şunları söylüyor (Hak Dini Kur’an Dili, C. 4, haz.: Asım Cüneyd Köksal ve Murat Kaya, İstanbul 2022, s. 164-5):

temenninin esası gönlün arzu ettiği şeyi nefs ü hayalde takdir ve tasvir eylemektir. Ve bununla nefiste hasıl olan surete “ümniyye” veya “münye” denilir ki Fransızca “ideal” tabir olunur. Son zamanlarda bu kelime felsefede ehemmiyet kesbetmiş ve “idealizm” namıyla bir meslek-i felsefînin teşekkülüne menşe’ olmuş ve sanki uydurma olduğu belli olmak için lisanımıza tercemesinde “mefkûre” kelimesi uydurulmuş ve şuyu‘ bulmuştur. Şu halde “temenni” bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün hakikatin aslı “ene”de [bende, benlikte] olduğunu farz ettiklerinden nefsin münyesini [nefsanî tahayyülatını] her hakikatin menşe’i gibi farz ederler ve muvaffak olmuş büyük adamları hep idealci telakkī eylerler. Bununla ulûhiyet [tanrılık] ve nübüvvet [peygamberlik] meselesini de hallettiklerine zahib olarak peygamberi bir ideal kurmuş, bir zaman [oturup] programını yapmakla uğraşmış, sonra da nübüvvet davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi gostermek isterler. Fakat Kur’an bilhassa bu ayet ile anlatıyor ki nübüvvet ve risalet [elçilik] bir ümniyye işi değildir. وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى. اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى [O hevasından konuşmaz. O ancak indirilmiş bir vahiydir] [en-Necm 53/3-4] olan peygambere temenni yakışmaz. Çünkü vahiy tamamen emr-i Hak’tır. Ümniyyeye [insan icadı davalara, ideallere] ise Şeytan karışır. Başkaları şoyle dursun nebî ve resul bile hasbe’l-beşeriyye [insanlık icabı] temennide bulunduğu vakit elkâ’ş-şeytâne fî ümniyyetihî” ümniyyesine şeytan ilkāat yapar, hak olmayan şüpheler karıştırır. Ümniyye heva ve hayalden, isabetsizlikten hali kalmaz. Demek kipeygamberlerin ismeti, yakīni, vahiy haysiyetiyledir. Yoksa [salt kendi] ictihadıyla hareket ettiği zaman hata mümkündür.

*

Evet, merhum Elmalılı Hocanın sözleri böyle..

Peygamberlerin içtihatları ile ulemanın içtihatları arasındaki fark ise, peygamberlerin içtihatlarındaki hataların vahiyle mutlaka düzeltiliyor olmasıdır.

Alimlere gelince, onların içtihatları düzeltilmez.. Şayet ehliyet sahibi biri tarafından ihlasla ve usulüne uygun olarak yapılmışsa hatalı da olsa ondan bir sevap alınır. Ehil olmayan hadsizlerin ehil olanlara başvurmaksızın yaptıkları içtihatlar (reformlar, güncellemeler vs.) ise hederdir.

Elmalılı Hocanın yazdıklarından anlaşılabileceği gibi, Kuran ve Sünnet ile bağdaştırılamayacak olan ulusal ene (benlik) eksenli davaların (yani ümniyye ve temennilerin, ideallerin) bir kıymeti yoktur.

Türkiyede Türkiyecilik, Türkçülük vs. yapanların, lüzumsuz yere Türkiye Yüzyılından vs. bahsedenlerin, İslam’ın istikbalini Allahu Tealanın tevfîkinden soyutlayıp laik (siyasal dinsiz) ve Kemalist Türkiyenin geleceği parantezine hapsedenlerin anlayamadıkları da (ya da anlamak istemedikleri de) budur. 

(Bu söylediklerimiz Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık vs. için de geçerlidir.. Bir Kürt’ün eşit haklara sahip bir vatandaş olarak insanca yaşamak istemesi doğaldır, fakat Kürtçülük yapması heva ve hevesin tecessüm etmiş halidir.)

Türk, Türkiye Yüzyılı’ndan bahsettiğinde, Arap Benim başım kel mi, ben de Arabistan Yüzyılımın peşindeyim dediğinde, diğerleri de Afganistan Yüzyılı, İran Yüzyılı, Mısır Yüzyılının vs. peşine düştüğünde varılabilecek bir yer yok.

Çünkü Allahu Tealanın nusreti ve tevfîki refîk olmaz.

(Bu tür söylemler, iç politikada halkın desteğini almak için elverişli olabilir, fakat dış politika açısından yakıcı ve yıkıcıdır.. Başka devletlerin ve halkların nefretini celbe sebep olur.. Dış dünya ile, kendinizi merkeze koyan, kolektif bencillik anlamına gelen etno-sentrik söylemlerle sağlıklı bir ilişki kuramazsınız.. Rusya, Sovyetler döneminde dünyaya Rusçuluk değil, halkların kardeşliği vs. gibi söylemlerle yaklaştı, böylece başka ülkeler halklarından kolayca taraftar ve ajan bulabildi. İngiltere, parlak zamanlarında İngilizcilik adına değil, uygarlık/medeniyet götürme iddiasıyla işgal hareketlerine girişti.. ABD de propagandasını her zaman demokrasi, insan hakları, halkların kendi kaderlerini belirlemesi, dünya barışı gibi söylemler üzerine kurdu.. Bizim dış dünyaya vaadimiz Türkiye Yüzyılı olmamalıydı.. Bu söylem, kendi kendisini dinamitleyen, tahrip eden bir söylem.. Osman Gazi, oğlu Orhan Gaziye Bizim davamız kuru cihangirlik davası değildir, îlâ-yı kelimetillah davasıdır" demişti.. Dön dolaş Türkiye, Türklük…”… Bu kafayla varabileceğimiz bir yer yok.) 

Müslümanın ideali ancak îlâ-yı kelimetillah olabilir.

Ulusal nefsin heva ve hevesini, ulusal benlik davasını bir tarafa bırakamayanlar, şeytanın ilkaatından masun kalmış sayılamazlar.

*

Söz konusu ayetin mevzumuzla ilgisine gelince..

Peygamberlerin bile temennîlerine, düşüncelerine, içtihatlarına şeytanın ilkaatı musallat olabiliyorsa, masum olmadıklarını kesin olarak bildiğimiz kerameti kendinden menkul çenebazların keşf hikayelerinin hiçbir kıymet-i harbiyesinin bulunamayacağı, itimada şayan olamayacakları tebellür eder.

Keşf diye ortaya attıkları hikayeler Kuran ve Sünnetin zaten bildirdiği hususlarsa, bu keşfleri onların yakîn sahibi olmalarına hizmet eden birer manevî tecrübe olarak kabul edilebilir.

Fakat Kuran ve Sünnette yer almayan hususlarda Bunlar da dindendir diyerek konuşuyorlarsa, bidat üretiyorlar demektir. Sapıktırlar.

Söyledikleri şeyler Kuran ve Sünnete açıkça mugayir olmasalar bile durum budur.

Dinî konularda insanın değil bir başkasının, kendisinin keşfine bile itibar etmemesi, meseleyi Kuran ve Sünnete arzetmesi gerekir.

Kendi keşfine bile güvenemezsin, şeytanın oyuncağı haline gelmiş olma ihtimalin vardır.

*

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Ve eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; eğer doğru kimseler iseniz, Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın.” (Bakara, 2/23)

Yardıma çağrılabilecek olan şahitlere cinler de dahil:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar,yine onun benzerini getiremezler.”(İsra, 17/88)

*

Birilerinin “ruh çağırma” dedikleri olay aslında “cin çağırma”.

Birçoklarının “İbrahim” (İbrahim / İçimdeki putları devir) başlıklı şiiriyle tanıdığı şair Enis Behiç Koryürek’le ilgili olarak Vikipedi şu bilgileri veriyor:

“Türkiye'de Bedri Ruhselman'ın öncülük ettiği ruh çağırma (ispritizma) seanslarına katıldı ve bu seanslarda irticalen söylediği şiirleri yakınları tarafından kaydedildi. 18. yüzyılda Trabzon'da yaşamış Çedikçi Süleyman Çelebi adlı bir mevlevinin ruhuyla temas sonucu doğduğunu söylediği bu dini ve dini ve tasavvufi şiirleri 1949'da kitap olarak yayımladı.

Evet, cinler, insanlara şiir ve kitap da yazdırabiliyorlar.

Nevzat Hafis Yanık ile Muhammet Emin Uzunyaylalı’nın kaleme almış oldukları “Arap Edebiyatında Cinlere Nispet Edilen Şiirler (Câhiliye İslâmî Dönem)” başlıklı makalede şunlar söyleniyor (Istanbul Journal of Arabic Studies, Volume/Cilt: 5, Issue/Sayı: 2, 2022/2, s. 183):

“Arapların cinlerle kurguladıkları mitolojik evren tasavvuru hem Câhiliye hem de İslâmî dönem şiirini etkilemiş, cinlerden aldıkları ilhamla söz söyleyen şairler yahut cinlere ait olduğu iddia edilen birçok şiir kaynaklarda rivâyet edilmiştir. Câhiliye dönemi meşhur şairlerinin her birine ilham veren ve şiir öğreten bir cin olduğuna inanılmış, söz konusu şairlerse çekinmeden bu yerleşik inancı teyit eder nitelikte sözler söylemiş, dostluk yaptıkları ve kendilerine ilham veren cinlerden şiirlerinde söz etmişlerdir. İslâmiyet’in yaratılış gayesi ve fonksiyonlarını açıkça ortaya koyduğu cinler, putperest Arap kültüründeki biçimini korumaya devam eder bir nitelikle şiir ve şairler üzerindeki etkilerini İslâmî dönemde de sürdürmüş ve kendilerine nispet edilen birçok şiirle literatürde yer almaya devam etmişlerdir.”

Ali Yılmaz ise, Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler başlıklı makalesinde şunları söylüyor (Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VI, Sayı: 2, 2002, s. 263):

… Rivayete göre şair Ubeyd b. el-Abras (Ö. 554) daha önceleri şair değildi. O uykuda iken bir şeytan ona bir yumak saç getirdi, onu ağzına attı ve sonra da şöyle dedi: “Kalk!” O da kalktı ve o andan itibaren şiir söylemeye başladı. Benzer şekilde Küseyyir (Ö. 723), bir yolculuğunda yanına gelen ve onun karini [yakını] olduğunu söyleyen bir cin vasıtasıyla şiir söylemeye başladığını anlatmıştır.

… Yine bu konu ile ilgili olarak Ebu’l-‘Alâ el-Ma’arrî’nin (ö. 1057) Basra’da arkadaşı Hüseyin Ahmet en-Nüktî’ye yazmış olduğu mektup zikredilebilir. Mektupta el- Ma’arrî şöyle diyor: “Araplarca her şairin, kendi dilinde şiir söyleyen birer şeytanı olduğu bilinmektedir.

Faruk Çiftçinin konuyla ilgili makalesi ise Arap Geleneğinde Şair ve Cin İlişkisi başlığını taşıyor. Şunları söylüyor (EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 6 Sayı: 13, Güz 2002, s. 318-320):

 Arap kültür tarihi, şairlerin cinlerinin olduğu, şayet bu cinler gelmezse şairlerin iyi şiir söyleyemeyeceği, dillerinin çözülmeyeceği kanaatinin ifade edildiği örneklere sık sık yer vermektedir. Konuyu, birisi doğuda diğeri batı yaşamış Arap edebiyatının iki büyük ustasının eserlerinden örneklerle ortaya koymak mümkündür.

Doğudan seçtiğimiz örnek, Arap edebiyatında önemli bir yere sahip, nesirde bir tür olan makâme tarzının öncüsü Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî (öl. h.398)’ye ait makâmelerden alınmıştır. Bu makâmelerin her biri geçmişten gelen örf, adet ve inançların tezahürü, edebi ifadeleridir. Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî, el-Makâmatu’l-İblisiyye adını verdiği makâmesinde, hikâyenin anlatıcısı ve kahramanlarından Îsâ b. Hişâm’ın başından geçen bir olay anlatılmaktadır. Îsâ b. Hişâm, bir devesini kaybettiğini ve onu ararken, içinden ırmaklar akan, ulu ağaçların ve olgun meyvelerin bulunduğu bir vadiye ulaştığını ve orada yaşlı bir adamla karşılaştığını belirtmektedir. Yaşlı adam aralarında geçen konuşmalardan sonra Îsâ b. Hişâm’dan Arap şiirinden bir şeyler bilip bilmediğini sorduğunda, Arap şiirinin en meşhurlarından İmru’u’l-Kays, Lebîd ve Tarafa’dan şiirler okur. Ancak yaşlı adam bu şiirleri beğenmeyerek ona kendi şiirlerinden okumak istediğini belirterek Cerîr’e ait bir şiiri kendi şiiri diye okur. Îsâ b. Hişâm, bu şiirin Cerîr’e ait olduğunu söylediğinde, yaşlı adam: “Hikâyemi senden gizleyip seninle birlikte rahat yaşayacaktım, ancak sen reddettin. Şimdi bana kulak ver. Bizden bir yardımcısı olmayan hiçbir şair yoktur. Bu kasideyi Cerîr’e ben yazdırdım. Ben, şeyh, Ebû Murre’yim diyerek devesini nerede bulacağını da bildirerek ayrılır.

Aynı konu, Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî’nin el-Esved adını verdiği makâmesinde yine işlenmektedir. Îsâ b. Hişâm, hikâyeyi şöyle anlatıyor: “Edindiğim bir servetten dolayı suçlandım ve nereye gittiğimi bilmeksizin kaçtım. Sonunda bir çöle geldim ve yürüyüşüm beni bir çadırın gölgesine götürdü. Çadırın kazıkları yanında kendi yaşıtlarıyla birlikte kumda oynayan bir gençle karşılaştım. Kendi yaşıyla bağdaşan, fakat irticalen şiir söyleme gücüyle bağdaşmayan bir şiir söylüyordu. Gencin o şiiri dokuyamayacağını düşündüm ve “Ey Arap genci, bu şiiri başkasından mı okuyorsun, yoksa kendin mi söylüyorsun?” diye sordum. “Hayır, bilakis kendim söylüyorum” diye cevap verdi. Sonra şu şiiri okumaya başladı:

Gerçekten, her ne kadar yaşım küçük olsa da ve gözler beni hakir görse de

Şeytanım cin emiridir. Beni şiir sanatının her yerine götürür.

Sonunda meydana gelen şüpheleri giderir. Dolayısıyla kendi yoluna devam et ve benden uzaklaş.”

Genç şairin cevabından ve söylediği beyitlerden de anlaşılmaktadır ki, Cahiliye dönemindeki şairlerin cinlerle irtibat kurduğu inancı, kendi dönemiyle ve meşhur şairlerle sınırlı kalmamış, genç bir şair adayının da kabullendiği bir anlayış olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu anlayışın izlerine, Arabistan Yarımadasının binlerce kilometre uzağında yer alan Endülüs’te de rastlanmaktadır. Endülüs’ün meşhur şiir ve nesir ustalarından İbn Şuheyd, Bedî‘u’z-Zaman el-Hemezanî’nin makâmelerinden etkilenerek kaleme aldığı ifade edilen et-Tevâbi‘ ve’z-Zevâbi‘ (Cinler ve Şeytanlar) adlı risale tarzı eserinde, cinlerin dünyasında bir yolculuğu anlatmaktadır.

*

Davis’in kitaplarının durumu da böyle birşey..

Mürşidi Benjamin Franklin’in ruhu değil, kendisini Franklin olarak tanıtan bir cin..

Cinler insanlar gibi değildir, elektrik gibi, radyo dalgaları gibi hızlı varlıklardır ve insanların yapamadıkları şeyler ellerinden gelir:

Cinlerden bir ifrît: ‘(Sen, daha) makamından kalkmadan önce, ben onu (Saba melikesi Belkıs’ın tahtını) sana getiririm; ve hakikaten ben, buna gerçekten gücü yeten, (ve bu hususta) güvenilir biriyimdir” dedi. (Neml, 27/39)

Biz 150 yıl önceki olayları ancak kitaplardan okuyarak öğrenebiliyoruz, o günün insanlarıyla konuşmuşluğumuz yok. Yaşayan cinlerin ise birçoğu, uzun ömürlü oldukları için, insanların bin 500 sene önceki konuşmalarına bile kulak vermiş durumdalar. Ayrıca, kendi aralarındaki yaşlılardan öğrendikleri şeyler de var. Dolayısıyla bunların, medyum diye adlandırılsınlar veya adlandırılmasınlar, bazı kişilere bazı şeyleri öğretmeleri ve yazdırmaları mümkündür.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ashaba kıyamete kadar yaşanacak önemli olaylar hakkında birçok şey söylediği biliniyor. Bunlardan bize ulaşan var, ulaşmayan var.. Ancak, cinlerden bazılarının bunları biliyor olduklarını ve tarih boyunca gelecekle ilgili kehanette bulunan bazı kişilere aktardıkları düşünülebilir.

Evet bazı kişiler (keramet/ikram kabilinden) rüya ya da hatiften ses duyma vs. gibi bazı yollarla (her ne kadar bunlara kesin biçimde itimat etmemeleri gerekiyorsa da) gelecekle ilgili bazı bilgilere ulaşabilirler.. Ancak gelecekten haber veren bazı “keramet” ehlinin cinlerin “ikram”ına nail oldukları kesindir. Cinlerin ise yalan söylemediklerinden emin olunamaz. Dolayısıyla cinlere güvenerek “keramet” gösterenleri olaylar her zaman doğrulamaz. (İbn Arabî’nin Mehdî’nin çıkışı için tarih verdiği ve “çuvalladığı” biliniyor. Fos çıkan “keramet”inin kaynağı neydi, bilmiyoruz.)

*

İbn Arabî’nin durumu için iki ihtimal var gibi görünüyor.

Birincisi, Mekînüddin’in genç ve güzel kızı Nizam için yazdığı aşk şiirlerini ustaca bir kıvraklıkla “ilahî aşk”ın tecellileri olarak gösterirken sergilediği sahtekârlığı, “cisimleşmiş ruhlar”la vs. mükalemesi hususunda da sergilemiş, hayal gücünü bir romancı ustalığıyla kullanmış olması ihtimali var.

İkinci ihtimal ise, bunları gerçekten yaşamış, bilgili cinler tarafından oyuncak haline getirilip kullanılmış olması.

Üçüncü bir ihtimal yok.. Şayet yaşadığını söylediği şeyler Allahu Teala’nın bir ikramı (keramet) olsaydı, içinde küfür ve bid’at anlamına gelen zırvalar, kendini övüp göklere çıkarmalar ve fos çıkan “keramet”ler bulunmazdı.


ASIL ACI OLAN GARABET, İNGİLİZLER'İN BU MİLLETE SELANİKLİ ELİYLE KAZIK ATMIŞ OLMASI DEĞİL, ATILAN KAZIĞA KUTSALLIK ATFEDİLMESİ, "KORUMA KANUNU"NA LAYIK GÖRÜLMESİ


 ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ: “DİNİN SİYASETTEN AYRILMASI, SİYASETİN  İNSAFINA TERK EDİLMESİ DEMEKTİR” – salabet



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 74

 

Beni İstanbul 'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler.”

Bunu diyen, küçük deccallerin (“çok yalancı”ların) en büyüğü Selanikli Mustafa Atatürk.

Falih Rıfkı Atay’a söylemiş.

Millet seçiyormuş gibi gösterip kendisinin seçip milletvekili yaptığı Atay’a.. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 142.)

Selanikli, bu lafıyla en iyi başardığı şeyi yapıyor, yalan söylüyor, fakat sözünde doğru bir taraf var.

Gerçekten de onu, İstanbul dışına çıkarmak, Anadolu’ya göndermek isteyenler vardı:

İngilizler.

*

İngilizler, onun, Lord Curzon’un projesini gerçekleştirmek üzere Anadolu’ya gitmesini istiyorlardı.

Projenin esasını, önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, başkenti İstanbul değil bir Anadolu şehri olan yeni bir devletin kurulması oluşturuyordu.

Başkentin İstanbul olmaması; yeni devletin imparatorluk bakiyesi ve mirasçısı gibi görülmemesi, Frigya ve Lidya gibi küçük ölçekli bir “tarih kazası” izlenimi vermesi açısından önem taşıyordu.

Devlet “ümmet” devleti değil “milli devlet” (ulus-devlet) olmalı, hilafete son vermeli, laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemeli, böylece Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonunun canına okumalıydı.

Türk’ün İslam dünyasındaki liderlik pozisyonunu İngilizler dışarıdan müdahale ile zorla elinden alamazlardı, fakat Türk milletini temsil etme iddiasındaki yeni devlet liderlikten kendiliğinden vazgeçtiğinde mesele tereyağından kıl çekercesine kolayca halledilmiş olurdu.

Dolayısıyla, “Anadolu’da müslüman sarığı değil, Latin ya da yahudi şapkası görmek isteriz” diyen (sözde Türk, özde Latin ya da yahudi) bir devlet kurulmalı, Müslüman’ın cumasının tatil olmasını laikliğine (siyasal dinsizliğine) aykırı bulurken Yahudi’nin cumartesisi ile hristyan Latin’in pazarını tatil ilan etmeli, ayrıca Kur’an (Arap) alfabesi yerine Latin harflerini Türkiye insanına dayatmalıydı.

*

Bu iş için ihaleyi alan taşeron, Filistin’de İngilizler’in önünden yel gibi kaçan, onlara zahmetsizce dört dörtlük bir zafer hediye eden Selanikli Mustafa Atatürk’tü.

İngiliz gizli servisinin (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünen) İstanbul şefi Robert Frew ile Taşeron Kemal, İstanbul’da gizlice mütedaddit defalar görüşmüş, yol haritasını belirlemişlerdi.

Selanikli taşeronun, yeni bir devlet kurmak için Anadolu’ya gitmesi gerekiyordu.

Fakat Anadolu’ya, “Ben geldim, yeni bir devlet kuracağım” diyerek gidemezdi.. Anadolu dağlarında sersefil, perperişan bir eşkıya konumuna düşer, yok olup giderdi.

O yüzden, Anadolu’ya “Osmanlı Devleti adına” gitmesi sağlanmalıydı.

Onu, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti (“devlet sırrı” mahiyetinde) “gizli gündem”le görevlendirmeliydi. 

Her devletin "kozmik oda"larda saklanan "devlet sırları"nın, “gizli, çok gizli” gibi damgalar taşıyan karar metinlerinin, resmen yalanlayıp reddettiği fakat perde arkasından organize ettiği “örtülü, gizli servis ya da istihbarat teşkilatı tandanslı” faaliyetlerinin bulunması tabiî idi.

Selanikli’nin yeni bir devlet kurabilmesi için “gizli gündem” yeterli değildi, resmen de olağanüstü yetkilere sahip olduğunun Anadolu’da duyulup bilinmesi, olayın “gizli” değil “izli” bir tarafının bulunması önem taşıyordu.

*

Ancak, burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyordu: İngilizler, yüzlerce Osmanlı devlet adamını, aydınını, bürokratını, subayını ve siyasetçisini tutuklayıp Malta’ya sürmüşlerken, Selanikli’nin Anadolu’ya bu şekilde âlâ-yı vâlâ ile ve de olağanüstü yetkilerle gitmesine durup dururken izin veremezlerdi.

Çünkü bu, Selanikli’nin daha baştan “İngilizler’in adamıbir hain olarak mimlenmesine yol açardı.

Bu maskeli baloda hain kostümü İngiliz usulü illüzyon ve abrabadabra ile  Padişah Vahideddin'e giydirilmeliydi.

Dolayısıyla, Selanikli taşeronun Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne, “Beni Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle ve gizli gündemle gönderin, İngilizler’in vizesi garanti” demesi mümkün değildi.

Böyle birşeyi ima bile edemezdi, “Bu uyanık galiba İngilizler’le bir dolap çeviriyor, mercimeği fırına vermişler” diye düşünülürdü.

O yüzden Selanikli taşeronun hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi rol yapması gerekiyordu.

*

Ancak, Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne (İngilizler’i işkillendirmeden Anadolu’da birşeyler yapmak istiyorlarsa), Selanikli’den yararlanabilecekleri hissettirilmeli, tabiri caizse akıllarına kabuksuz karpuz düşürülmeliydi.

Bunun için, “Filistin fatihi” General Allenby, satranç tahtasında ilk hamleyi yapmış durumdaydı.. Selanikli, Falih Rıfkı’ya şunları da söylemiş bulunuyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim….”

(Atay, a.g.e., s. 136-7.)

*

Hemen reddediyor..

Fakat maksat hasıl olmuş, ileride Selanikli’yi Anadolu’ya göndermeyi düşünürlerse, General Allenby’nin sağlam referans mektubunun da gösterdiği gibi, İngilizler’in buna yeşil ışık yakacağı mesajı Osmanlı Devleti’ne verilmiştir.

Selanikli de, hemen reddetmek suretiyle, hem, “İngiliz enişte Selanikli’yi niye öper ki?” diye düşünecek olanların akıllarındaki soru işaretlerini hükümsüz bırakıyor, hem de, basit bir ordu komutanı değil de “Anadolu genel valisi” (hatta padişah vekili) anlamına gelen yetkilerle Anadolu’ya gitmesi için gereken yağlı rayları döşemeye başlıyor.

*

Evet, bütün yaptıkları ve attığı nutuklarla, ve de Falih Rıfkı gibi adamlarına söyledikleriyle Türk milletini aptal yerine koymuş olan Selanikli, Beni İstanbul 'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler” diyor.

İnsanları asarak keserek, İzmir Suikasti “girişimi” gibi bahanelerle darağaçlarında sallandırarak memleketi kendisi için dikensiz gül bahçesi haline getirmiş olan Selanikli, ortada karşısına çıkıp “Gözünün üstünde kaşın var, sarı öküze benzer başın var” diyebilecek kimse kalmadığı için Falih Rıfkı’nın karşısında coşmuş, sallamış da sallamış.

Selanik’in sivri zekâlı çocuğu, sen kim için ağır bir yük olabilirdin ki?

İngilizler için mi?

İngilizler içindiyse, yüzlerce Osmanlı devlet erkânını, siyasetçisini, bürokratını, aydınını ve subayını tutuklayıp Malta’ya süren İngilizler niye sana dokunmadılar da bir de tutup General Allenby’nin ağzından sana ordu komutanlığı bağışlıyorlar.

Niye?

İngilizler için bir pirecik kadar bile tehdit oluştursaydın, seni kulağından tutar Malta’ya gönderirler ve orada başındaki bitlerini ayıklamak gibi zorlu bir meşgaleyle uğraşmak zorunda kalırdın.

*

Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti için de ağır bir yük olabilecek halin yok.

Cephede düşmanın önünden kaçmış müflis bir askerlik zenaatı esnafısın.

Bütün havan, birkaç aylık acemi padişah Vahideddin’i çektiğin yağlarla kafaya alıp aldatıyor olmandan kaynaklanıyor.. Sırtını Saray'a dayamış, padişah yaveri unvanını kapmışsın.

İttihatçılar’a gelince, onlar seni Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da yazdığına göre, “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih ve fırsatçı” olarak nitelendiriyor; Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile senin için “menfaat düşkünü, muhteris” diyor.

Bu övgüleri elinin emeği, alnının teriyle hak etmişsin.

*

Osmanlı devlet erkânı seni "Anadolu’ya sürülmesi gereken ağır bir yük" olarak görselerdi, General Allenby’nin teklifini bahane edip iki satırlık bir yazı yazarlar ve mabadinde asker postalı izi ile yola düşmeni sağlarlardı.

Encamın hepi topu iki satırlık yazıya bakıyor.. Ama Osmanlı Hükümeti bunu yapmamış.

Ne var ki, Selanikli’nin kendisine iyilik edenlere hakaretlerle ve iftira ile teşekkür etmek gibi pis bir huyu var.. Adamı şımartıp el üstünde tutmuşlar, "Bana ağır yük muamelesi yaptılar" diyerek arsızca ağlayıp zırlıyor. 

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır derler. Bunun teşekkür tarzı da bu.. Mesela, Anadolu’ya giderken cebine (memur maaşının iki buçuk lira olduğu zamanda) 25 bin lira koyan İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i zaferden sonra 150’likler listesine dahil edip (malına mülküne el koymak suretiyle) vatansız hale getirmiş durumda.

Hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmamış, herkese bir şekilde teşekkür etmiş..

Şahsiyetsiz ve haysiyetsizlere teşekkürü ise, onları kul köle olarak kullanmak ve ceplerine bol bahşiş koyarak kendilerini mutlu hissetmelerini sağlamaktan ibaret.

*

Dediğine göre, General Allenby İstanbul'a geldiğinde bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ile Erkânıharbiye Reisi’ni (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek istemiş.

Bu ali kıran baş kesen muzaffer komutanın ezberden (ya da irticalen) konuşmayıp not defterinden birşeyler okumuş olması, ona daha yukarılardan bazı talimatlar verildiğini, bazı kararların tebliğ edildiğini, ve onun kendi kafasından iş yapmadığını ve konuşmadığını gösterir.

İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Robert Frew’nun da katkılarıyla Büyükelçilik’te ona bir bilgi notu sunulmuş olduğu açık.

İngiliz General’in Osmanlı Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’na yaptığı (İngiliz devleti açısından çok önemli olup deftere not edilmiş bulunan) tavsiyelerden biri Selanikli ile ilgili..

Selanikli, nedense, İngilizler için pek önemli..

Öyle ki, General Allenby, Osmanlı Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’na, Selanikli’yi Altmcı Ordu Kumandanı olarak tayin etmeleri tavsiyesinde bulunuyor.

Selanikli de hemen reddediyor..

*

Sebep?

Selanikli sebep olarak şunu söylüyor:

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim….” (Atay, a.g.e., s. 136-7.)

Ne var ki, bizim kafamız Selanik’in zeki çocuğununki kadar hızlı çalışmadığı, vatanın her toprağının İstanbul kadar önemli olduğunu düşündüğümüz için bu gerekçeden birşey anlayabilmiş değiliz.

Alacağı vazife ordu komutanlığı, fakat beğenmiyor.

Ne vaziyette kalacağını” düşünüyor.. Derde bak!

*

Fakat bu hassas gönül, İngilizler tarafından başka bir talep gelince, bu defa ismi tavsiye defterinde geçirilmemiş olduğu için, “ne vaziyette kalacağını” hiç umursamadan “İngilizî görev”in üzerine atlıyor.

Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa, İngilizler’in talebini içeren dosyayı eline tutuşturunca hiç itiraz etmiyor.

Dosyada yazılı olanların özeti ise, (Selanikli’nin dediğine göre) şu:

"Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur."

Selanikli’nin söylediğine göre, bu rapora bir de şu protesto ilave edilmiş:

“Bu tecavüzleri menetmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!”

Bunları okuyan Selanikli, Harbiye Nazırı’nın yüzüne bakıp şunu diyor: "- Emriniz paşam."

Maşallah, bu defa emre hazır.

Oysa, bunları anlatan Selanikli, lafa şöyle girmiş durumda:

Vahdettin kabinelerinde [hükümetlerinde, bakanlar kurullarında] benim için iki zıt fikir olduğunu yukarda söylemiştim: Biri beni lehlerinde kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir suretle itimad edilmemek (güvenilmemek) lazım olduğunu iddia edenler!

Aylarca, münakaşalardan soma hangi fikir hak kazanmış, bilir misiniz: Mustafa Kemal'e emniyet edilemez! Mustafa Kemal İstanbul'da birtakım menfi telkinlerbelki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak lazımdır. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli!

Nihayet bu karar üzerinde mutabık kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni tebrik ettiler.

Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi.

(Atay, a.g.e., s. 142.)

*

Selanikli’nin iddiasına göre, Bakan Şakir Paşa ona şunu diyor:

“Öyle midir, değil midir, evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zatın gidip tetkiklerde (incelemelerde) bulunması lazımdır. Ben Sadrazam Paşa ile (Damat Ferit Paşa) görüştüm. Sizi münasip gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasınız.”

İstanbul dışına ordu komutanı olarak bile gitmeyi reddeden Selanikli, bu İngiliz talebi için yelkenleri hemen indiriyor ve şunu diyor: “Memnuniyetle giderim.

Reddetmiyor, memnuniyetle gidiyor.. Kibar adam ya, Damat Ferit Paşa'yı kıramaz.

Padişah Vahideddin'in bu görevlendirmedeki rolünden ise hiç bahsetmiyor. Konuyu memnuniyet izharıyla kapatıyor.

Ancak, memnuniyetinin ardındaki etkeni bizden saklıyor.

Dediğine göre, Bakan’a şöyle bir soru yöneltiyor:

“Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?"

*

Selanik’in zeki çocuğu yalancılık sanatında ve minareye kılıf uydurmada mahir, fakat burada bir açık vermiş.

Meselenin sadece “Türkler’in Rumlar’a zulmedip etmediğini teftiş” meselesi olmadığını bu lafı ortaya koyuyor.

Ancak, lafı hemen tekrar çevirmiş.. Bakan, Selanikli’nin iddiasına göre, onun bu sorusuna, “Evet, konuştuğumuz budur!” diye cevap vermişmiş.

Selanikli ise (güya), memur değil amir, ast değil üst, emir alan değil emir verenmiş gibi üst perdeden şunu söylemişmiş:

"- Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız, memuriyetime bir şekil vermek, lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkânıharbiye Reisinizle (Genelkurmay Başkanımızla) görüşerek bunu tespit edelim!"

Kibar ya, Bakan’ı üzmüyor..

Lafa bak!.. Memuriyetine kendisi şekil verecekmiş.. Bakan da (Ki Genelkurmay'a da emir verme makamında) onun bu ukalalığı karşısında "- Hay hay!" demişmiş..

*

Bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Bakanlık makamından çıkarak, Erkânıharbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'yı (Fevzi Çakmak’ı) arıyor fakat yerinde bulamıyor.

Dediği şu:

“Dairede ikinci Reis (Genelkurmay İkinci Başkanı) Diyarbekirli Kâzım Paşa ile karşılaştım.”

(Bkz. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 142-4.)

Bu Diyarbekirli Kâzım Paşa’nın adı, (önceki bölümde de aktardığımız gibi) Diyarbekirli olmayan Kâzım Paşa’nın (Karabekir’in) günlüklerinde geçiyor:

“Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş.”

*

İşin aslına gelelim..

Padişah Vahideddin, birini gizli özel görevle Anadolu’ya göndermek ve orada (barış antlaşmasında pazarlık unsuru olacak) bir direniş hattı oluşturmak istiyordu.

Ancak, Mondros Mütarekesi (ateşkes antlaşması) şartlarını ihlal etmiyor gibi görünmek, “örtülü operasyon” yapmak durumundaydı.

Bu iş için ortada uygun adam yok gibiydi.. Kimisini tanıyor fakat güvenilir bulmuyordu, kimisini tanımıyordu, kimilerini de İngilizler tutuklayıp Malta’ya sürmüş bulunuyorlardı.

Anadolu’ya göndereceği adamın hem İngilizler’i ürkütmeyen, onlardan vize alabilecek, hem de kendisine sadık kalacak bir adam olması gerekiyordu.

Bu özellikleri, dalkavuk yaveri Mustafa Kemal’de eksiksiz olarak buluyordu.

Saf adamdı.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi bazı isimler, Mustafa Kemal’in güvenilmez biri olduğunu söylüyorlardı, fakat Şeyhülislam, Padişah Vahideddin'e göre, büyük alim olmakla birlikte siyasetten anlamayan, içinde bulunulan şartların zorluğunu iyi hesap edemeyen bir adamdı.

Zaten “âteşîn bir zekâ” olan Selanikli yaveri ona, İngilizler’in, ajanları vasıtasıyla kendisi aleyhinde tezvirat ve iftiralarda bulunabileceğini, devlete yapacağı hizmetleri sabote etmek ve akamete uğratmak isteyebileceklerini söylemiş durumdaydı.

Âteşîn bir zekâ idi, Şeyhülislam gibi saf değildi.. 

Ki zekâsının farkına, şehzadeliği sırasında birlikte yaptıkları Almanya seyahati esnasında varmıştı.. Üstelik, devleti batıran İttihatçılar’dan da hiç hazzetmediğini görmüştü.

Selanikli, Anadolu’ya özel gizli görevle gönderilmek için biçilmiş kaftandı.. Ülkenin bir paşası olması hasebiyle devlete sadakati tartışmasızdı, üstüne üstlük “âteşîn zekâ”sı ile İngilizler’i tefe koyabilecek evsaftaydı.

Onun vasıtasıyla İngilizler’i oyuna getirebilirdi.

Ancak, İngilizler’i ürkütmeden, onları uyandırmadan Mustafa Kemal’i Anadolu’ya nasıl gönderecekti?

*

Padişah Vahideddin boşuna kaygılanıyordu.. İngilizler herşeyi düşünmüş, gereken bütün planları yapmışlardı.

Padişah, “Selanikli’yi İstanbul 'dan çıkarmak” ve Anadolu’ya göndermek suretiyle devletin bekası için önemli bir adım atmış olacağını, omuzlarındaki ağır bir yükten kurtulacağını zannediyor, bu gönderme işi için “makul bir sebep aramakla meşgul” bulunuyordu.

Neyse ki İngilizler fazla bekletmemiş, bunun için lazım olan gülünç bahaneyi üretmiş ve bir protesto notası eşliğinde Osmanlı Hükümeti’ne göndermişlerdi.

Padişah Vahideddin ve Osmanlı devlet erkânı mutluydu, körün istediği bir gözken Allah, salak İngilizler'in eliyle iki göz lutfetmişti.

Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa hemen Selanikli’yi çağırdı ve gereken müjdeyi verdi.

Selanikli de memnundu.

*

Ne yazık ki, İngilizler cephede yendikleri Osmanlı’yı “gizli servis entrikaları” sahasında da altetmeyi başarmışlardı.

Bir sonraki hedefleri, düşmanları olan Osmanlı Devleti tebasının/halkının, İngilizler’e değil de bizzat kendi devletlerine (Osmanlı Devleti’ne) düşman olmasını sağlamaktı.

Bunun için, taşeronları olan Selanikli Mustafa Atatürk’e bazı başarılar armağan etmeleri, onun güya İngilizler’i yenmiş gibi hava atmasına izin vermeleri, Türk milletinin çocukça bir yenmişlik duygusuna kapılmasını sağlamaları, yaralanmış olan gururlarını uyuşturucuyla avutmaları gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, bu gerçeği yıllar sonra şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler, Selanikli’ye söz konusu desteği verirken işi şansa bırakmış değillerdi.. 

Herşeyi inceden inceye planlamışlar, Selanikli’ye yol haritasını ezberletmişler, ve “zafer”den sonra hayata geçireceği İngiliz ilke ve inkılaplarını tek tek dikte etmişlerdi.

O yüzden Selanikli, Samsun’a çıkışından iki ay sonra, henüz ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, “zafer”den sonra yapılacaklar konusunda şunları söylemişti:

Osmanlı Devleti yıkılacak, Osmanlı sülalesinin icabına bakılacak, adı cumhuriyet olan yeni bir devlet kurulacak, kendisi bunun başına geçecek, tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracak, kadîm harfleri yasaklayıp Latin harflerini alacak, millete şapka giydirecek.”

Mazhar Müfit sadece bu kadarını yazmış, bunları hayal ürünü kuruntular zannettiği için devamını dinlemeyip yatmaya gitmiş. (Bkz. Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

Adamın İngilizler’den talimat ve garanti aldığından haberi yok. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."