ASIL ACI OLAN GARABET, İNGİLİZLER'İN BU MİLLETE SELANİKLİ ELİYLE KAZIK ATMIŞ OLMASI DEĞİL, ATILAN KAZIĞA KUTSALLIK ATFEDİLMESİ, "KORUMA KANUNU"NA LAYIK GÖRÜLMESİ


 ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ: “DİNİN SİYASETTEN AYRILMASI, SİYASETİN  İNSAFINA TERK EDİLMESİ DEMEKTİR” – salabet



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 74

 

Beni İstanbul 'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler.”

Bunu diyen, küçük deccallerin (“çok yalancı”ların) en büyüğü Selanikli Mustafa Atatürk.

Falih Rıfkı Atay’a söylemiş.

Millet seçiyormuş gibi gösterip kendisinin seçip milletvekili yaptığı Atay’a.. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 142.)

Selanikli, bu lafıyla en iyi başardığı şeyi yapıyor, yalan söylüyor, fakat sözünde doğru bir taraf var.

Gerçekten de onu, İstanbul dışına çıkarmak, Anadolu’ya göndermek isteyenler vardı:

İngilizler.

*

İngilizler, onun, Lord Curzon’un projesini gerçekleştirmek üzere Anadolu’ya gitmesini istiyorlardı.

Projenin esasını, önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, başkenti İstanbul değil bir Anadolu şehri olan yeni bir devletin kurulması oluşturuyordu.

Başkentin İstanbul olmaması; yeni devletin imparatorluk bakiyesi ve mirasçısı gibi görülmemesi, Frigya ve Lidya gibi küçük ölçekli bir “tarih kazası” izlenimi vermesi açısından önem taşıyordu.

Devlet “ümmet” devleti değil “milli devlet” (ulus-devlet) olmalı, hilafete son vermeli, laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemeli, böylece Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik pozisyonunun canına okumalıydı.

Türk’ün İslam dünyasındaki liderlik pozisyonunu İngilizler dışarıdan müdahale ile zorla elinden alamazlardı, fakat Türk milletini temsil etme iddiasındaki yeni devlet liderlikten kendiliğinden vazgeçtiğinde mesele tereyağından kıl çekercesine kolayca halledilmiş olurdu.

Dolayısıyla, “Anadolu’da müslüman sarığı değil, Latin ya da yahudi şapkası görmek isteriz” diyen (sözde Türk, özde Latin ya da yahudi) bir devlet kurulmalı, Müslüman’ın cumasının tatil olmasını laikliğine (siyasal dinsizliğine) aykırı bulurken Yahudi’nin cumartesisi ile hristyan Latin’in pazarını tatil ilan etmeli, ayrıca Kur’an (Arap) alfabesi yerine Latin harflerini Türkiye insanına dayatmalıydı.

*

Bu iş için ihaleyi alan taşeron, Filistin’de İngilizler’in önünden yel gibi kaçan, onlara zahmetsizce dört dörtlük bir zafer hediye eden Selanikli Mustafa Atatürk’tü.

İngiliz gizli servisinin (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünen) İstanbul şefi Robert Frew ile Taşeron Kemal, İstanbul’da gizlice mütedaddit defalar görüşmüş, yol haritasını belirlemişlerdi.

Selanikli taşeronun, yeni bir devlet kurmak için Anadolu’ya gitmesi gerekiyordu.

Fakat Anadolu’ya, “Ben geldim, yeni bir devlet kuracağım” diyerek gidemezdi.. Anadolu dağlarında sersefil, perperişan bir eşkıya konumuna düşer, yok olup giderdi.

O yüzden, Anadolu’ya “Osmanlı Devleti adına” gitmesi sağlanmalıydı.

Onu, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti (“devlet sırrı” mahiyetinde) “gizli gündem”le görevlendirmeliydi. 

Her devletin "kozmik oda"larda saklanan "devlet sırları"nın, “gizli, çok gizli” gibi damgalar taşıyan karar metinlerinin, resmen yalanlayıp reddettiği fakat perde arkasından organize ettiği “örtülü, gizli servis ya da istihbarat teşkilatı tandanslı” faaliyetlerinin bulunması tabiî idi.

Selanikli’nin yeni bir devlet kurabilmesi için “gizli gündem” yeterli değildi, resmen de olağanüstü yetkilere sahip olduğunun Anadolu’da duyulup bilinmesi, olayın “gizli” değil “izli” bir tarafının bulunması önem taşıyordu.

*

Ancak, burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyordu: İngilizler, yüzlerce Osmanlı devlet adamını, aydınını, bürokratını, subayını ve siyasetçisini tutuklayıp Malta’ya sürmüşlerken, Selanikli’nin Anadolu’ya bu şekilde âlâ-yı vâlâ ile ve de olağanüstü yetkilerle gitmesine durup dururken izin veremezlerdi.

Çünkü bu, Selanikli’nin daha baştan “İngilizler’in adamıbir hain olarak mimlenmesine yol açardı.

Bu maskeli baloda hain kostümü İngiliz usulü illüzyon ve abrabadabra ile  Padişah Vahideddin'e giydirilmeliydi.

Dolayısıyla, Selanikli taşeronun Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne, “Beni Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle ve gizli gündemle gönderin, İngilizler’in vizesi garanti” demesi mümkün değildi.

Böyle birşeyi ima bile edemezdi, “Bu uyanık galiba İngilizler’le bir dolap çeviriyor, mercimeği fırına vermişler” diye düşünülürdü.

O yüzden Selanikli taşeronun hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi rol yapması gerekiyordu.

*

Ancak, Padişah Vahideddin’e ve Osmanlı Hükümeti’ne (İngilizler’i işkillendirmeden Anadolu’da birşeyler yapmak istiyorlarsa), Selanikli’den yararlanabilecekleri hissettirilmeli, tabiri caizse akıllarına kabuksuz karpuz düşürülmeliydi.

Bunun için, “Filistin fatihi” General Allenby, satranç tahtasında ilk hamleyi yapmış durumdaydı.. Selanikli, Falih Rıfkı’ya şunları da söylemiş bulunuyor:

"O tarihlerde General Allenbi İstanbul'a gelmişti. Bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ve Erkânıharbiye Reisini (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek ister. Nazır ve İkinci Reis konuşmak isterlerse de General Allenbi:

"- Görüşmek için değil, bazı arzularımı söylemek için sizleri kabul ettim, cevabını verir.

"İşte bu konuşmalar arasında, Allenbi, Altmcı Ordu Kumandanlığı'na benim tayin olunmaklığımı da tavsiye eder.

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim….”

(Atay, a.g.e., s. 136-7.)

*

Hemen reddediyor..

Fakat maksat hasıl olmuş, ileride Selanikli’yi Anadolu’ya göndermeyi düşünürlerse, General Allenby’nin sağlam referans mektubunun da gösterdiği gibi, İngilizler’in buna yeşil ışık yakacağı mesajı Osmanlı Devleti’ne verilmiştir.

Selanikli de, hemen reddetmek suretiyle, hem, “İngiliz enişte Selanikli’yi niye öper ki?” diye düşünecek olanların akıllarındaki soru işaretlerini hükümsüz bırakıyor, hem de, basit bir ordu komutanı değil de “Anadolu genel valisi” (hatta padişah vekili) anlamına gelen yetkilerle Anadolu’ya gitmesi için gereken yağlı rayları döşemeye başlıyor.

*

Evet, bütün yaptıkları ve attığı nutuklarla, ve de Falih Rıfkı gibi adamlarına söyledikleriyle Türk milletini aptal yerine koymuş olan Selanikli, Beni İstanbul 'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler” diyor.

İnsanları asarak keserek, İzmir Suikasti “girişimi” gibi bahanelerle darağaçlarında sallandırarak memleketi kendisi için dikensiz gül bahçesi haline getirmiş olan Selanikli, ortada karşısına çıkıp “Gözünün üstünde kaşın var, sarı öküze benzer başın var” diyebilecek kimse kalmadığı için Falih Rıfkı’nın karşısında coşmuş, sallamış da sallamış.

Selanik’in sivri zekâlı çocuğu, sen kim için ağır bir yük olabilirdin ki?

İngilizler için mi?

İngilizler içindiyse, yüzlerce Osmanlı devlet erkânını, siyasetçisini, bürokratını, aydınını ve subayını tutuklayıp Malta’ya süren İngilizler niye sana dokunmadılar da bir de tutup General Allenby’nin ağzından sana ordu komutanlığı bağışlıyorlar.

Niye?

İngilizler için bir pirecik kadar bile tehdit oluştursaydın, seni kulağından tutar Malta’ya gönderirler ve orada başındaki bitlerini ayıklamak gibi zorlu bir meşgaleyle uğraşmak zorunda kalırdın.

*

Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti için de ağır bir yük olabilecek halin yok.

Cephede düşmanın önünden kaçmış müflis bir askerlik zenaatı esnafısın.

Bütün havan, birkaç aylık acemi padişah Vahideddin’i çektiğin yağlarla kafaya alıp aldatıyor olmandan kaynaklanıyor.. Sırtını Saray'a dayamış, padişah yaveri unvanını kapmışsın.

İttihatçılar’a gelince, onlar seni Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da yazdığına göre, “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih ve fırsatçı” olarak nitelendiriyor; Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile senin için “menfaat düşkünü, muhteris” diyor.

Bu övgüleri elinin emeği, alnının teriyle hak etmişsin.

*

Osmanlı devlet erkânı seni "Anadolu’ya sürülmesi gereken ağır bir yük" olarak görselerdi, General Allenby’nin teklifini bahane edip iki satırlık bir yazı yazarlar ve mabadinde asker postalı izi ile yola düşmeni sağlarlardı.

Encamın hepi topu iki satırlık yazıya bakıyor.. Ama Osmanlı Hükümeti bunu yapmamış.

Ne var ki, Selanikli’nin kendisine iyilik edenlere hakaretlerle ve iftira ile teşekkür etmek gibi pis bir huyu var.. Adamı şımartıp el üstünde tutmuşlar, "Bana ağır yük muamelesi yaptılar" diyerek arsızca ağlayıp zırlıyor. 

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır derler. Bunun teşekkür tarzı da bu.. Mesela, Anadolu’ya giderken cebine (memur maaşının iki buçuk lira olduğu zamanda) 25 bin lira koyan İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’i zaferden sonra 150’likler listesine dahil edip (malına mülküne el koymak suretiyle) vatansız hale getirmiş durumda.

Hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmamış, herkese bir şekilde teşekkür etmiş..

Şahsiyetsiz ve haysiyetsizlere teşekkürü ise, onları kul köle olarak kullanmak ve ceplerine bol bahşiş koyarak kendilerini mutlu hissetmelerini sağlamaktan ibaret.

*

Dediğine göre, General Allenby İstanbul'a geldiğinde bir gün Harbiye Nazırı (Osmanlı Savunma Bakanı) ile Erkânıharbiye Reisi’ni (Genelkurmay Başkanı’nı) karşısına alarak cebinden çıkardığı bir not defterinden bazı şeyler dikte ettirmek istemiş.

Bu ali kıran baş kesen muzaffer komutanın ezberden (ya da irticalen) konuşmayıp not defterinden birşeyler okumuş olması, ona daha yukarılardan bazı talimatlar verildiğini, bazı kararların tebliğ edildiğini, ve onun kendi kafasından iş yapmadığını ve konuşmadığını gösterir.

İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Robert Frew’nun da katkılarıyla Büyükelçilik’te ona bir bilgi notu sunulmuş olduğu açık.

İngiliz General’in Osmanlı Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’na yaptığı (İngiliz devleti açısından çok önemli olup deftere not edilmiş bulunan) tavsiyelerden biri Selanikli ile ilgili..

Selanikli, nedense, İngilizler için pek önemli..

Öyle ki, General Allenby, Osmanlı Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı’na, Selanikli’yi Altmcı Ordu Kumandanı olarak tayin etmeleri tavsiyesinde bulunuyor.

Selanikli de hemen reddediyor..

*

Sebep?

Selanikli sebep olarak şunu söylüyor:

“Gideceğim yerin neresi ve alacağım vazifenin ne olduğunu, ne vaziyette kalacağımı tabii anlıyordum. Hemen reddettim….” (Atay, a.g.e., s. 136-7.)

Ne var ki, bizim kafamız Selanik’in zeki çocuğununki kadar hızlı çalışmadığı, vatanın her toprağının İstanbul kadar önemli olduğunu düşündüğümüz için bu gerekçeden birşey anlayabilmiş değiliz.

Alacağı vazife ordu komutanlığı, fakat beğenmiyor.

Ne vaziyette kalacağını” düşünüyor.. Derde bak!

*

Fakat bu hassas gönül, İngilizler tarafından başka bir talep gelince, bu defa ismi tavsiye defterinde geçirilmemiş olduğu için, “ne vaziyette kalacağını” hiç umursamadan “İngilizî görev”in üzerine atlıyor.

Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa, İngilizler’in talebini içeren dosyayı eline tutuşturunca hiç itiraz etmiyor.

Dosyada yazılı olanların özeti ise, (Selanikli’nin dediğine göre) şu:

"Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur."

Selanikli’nin söylediğine göre, bu rapora bir de şu protesto ilave edilmiş:

“Bu tecavüzleri menetmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!”

Bunları okuyan Selanikli, Harbiye Nazırı’nın yüzüne bakıp şunu diyor: "- Emriniz paşam."

Maşallah, bu defa emre hazır.

Oysa, bunları anlatan Selanikli, lafa şöyle girmiş durumda:

Vahdettin kabinelerinde [hükümetlerinde, bakanlar kurullarında] benim için iki zıt fikir olduğunu yukarda söylemiştim: Biri beni lehlerinde kazanmaya çalışanlar, diğeri hiçbir suretle itimad edilmemek (güvenilmemek) lazım olduğunu iddia edenler!

Aylarca, münakaşalardan soma hangi fikir hak kazanmış, bilir misiniz: Mustafa Kemal'e emniyet edilemez! Mustafa Kemal İstanbul'da birtakım menfi telkinlerbelki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak lazımdır. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli!

Nihayet bu karar üzerinde mutabık kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni tebrik ettiler.

Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi.

(Atay, a.g.e., s. 142.)

*

Selanikli’nin iddiasına göre, Bakan Şakir Paşa ona şunu diyor:

“Öyle midir, değil midir, evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zatın gidip tetkiklerde (incelemelerde) bulunması lazımdır. Ben Sadrazam Paşa ile (Damat Ferit Paşa) görüştüm. Sizi münasip gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasınız.”

İstanbul dışına ordu komutanı olarak bile gitmeyi reddeden Selanikli, bu İngiliz talebi için yelkenleri hemen indiriyor ve şunu diyor: “Memnuniyetle giderim.

Reddetmiyor, memnuniyetle gidiyor.. Kibar adam ya, Damat Ferit Paşa'yı kıramaz.

Padişah Vahideddin'in bu görevlendirmedeki rolünden ise hiç bahsetmiyor. Konuyu memnuniyet izharıyla kapatıyor.

Ancak, memnuniyetinin ardındaki etkeni bizden saklıyor.

Dediğine göre, Bakan’a şöyle bir soru yöneltiyor:

“Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?"

*

Selanik’in zeki çocuğu yalancılık sanatında ve minareye kılıf uydurmada mahir, fakat burada bir açık vermiş.

Meselenin sadece “Türkler’in Rumlar’a zulmedip etmediğini teftiş” meselesi olmadığını bu lafı ortaya koyuyor.

Ancak, lafı hemen tekrar çevirmiş.. Bakan, Selanikli’nin iddiasına göre, onun bu sorusuna, “Evet, konuştuğumuz budur!” diye cevap vermişmiş.

Selanikli ise (güya), memur değil amir, ast değil üst, emir alan değil emir verenmiş gibi üst perdeden şunu söylemişmiş:

"- Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız, memuriyetime bir şekil vermek, lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkânıharbiye Reisinizle (Genelkurmay Başkanımızla) görüşerek bunu tespit edelim!"

Kibar ya, Bakan’ı üzmüyor..

Lafa bak!.. Memuriyetine kendisi şekil verecekmiş.. Bakan da (Ki Genelkurmay'a da emir verme makamında) onun bu ukalalığı karşısında "- Hay hay!" demişmiş..

*

Bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Bakanlık makamından çıkarak, Erkânıharbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'yı (Fevzi Çakmak’ı) arıyor fakat yerinde bulamıyor.

Dediği şu:

“Dairede ikinci Reis (Genelkurmay İkinci Başkanı) Diyarbekirli Kâzım Paşa ile karşılaştım.”

(Bkz. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 142-4.)

Bu Diyarbekirli Kâzım Paşa’nın adı, (önceki bölümde de aktardığımız gibi) Diyarbekirli olmayan Kâzım Paşa’nın (Karabekir’in) günlüklerinde geçiyor:

“Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş.”

*

İşin aslına gelelim..

Padişah Vahideddin, birini gizli özel görevle Anadolu’ya göndermek ve orada (barış antlaşmasında pazarlık unsuru olacak) bir direniş hattı oluşturmak istiyordu.

Ancak, Mondros Mütarekesi (ateşkes antlaşması) şartlarını ihlal etmiyor gibi görünmek, “örtülü operasyon” yapmak durumundaydı.

Bu iş için ortada uygun adam yok gibiydi.. Kimisini tanıyor fakat güvenilir bulmuyordu, kimisini tanımıyordu, kimilerini de İngilizler tutuklayıp Malta’ya sürmüş bulunuyorlardı.

Anadolu’ya göndereceği adamın hem İngilizler’i ürkütmeyen, onlardan vize alabilecek, hem de kendisine sadık kalacak bir adam olması gerekiyordu.

Bu özellikleri, dalkavuk yaveri Mustafa Kemal’de eksiksiz olarak buluyordu.

Saf adamdı.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi bazı isimler, Mustafa Kemal’in güvenilmez biri olduğunu söylüyorlardı, fakat Şeyhülislam, Padişah Vahideddin'e göre, büyük alim olmakla birlikte siyasetten anlamayan, içinde bulunulan şartların zorluğunu iyi hesap edemeyen bir adamdı.

Zaten “âteşîn bir zekâ” olan Selanikli yaveri ona, İngilizler’in, ajanları vasıtasıyla kendisi aleyhinde tezvirat ve iftiralarda bulunabileceğini, devlete yapacağı hizmetleri sabote etmek ve akamete uğratmak isteyebileceklerini söylemiş durumdaydı.

Âteşîn bir zekâ idi, Şeyhülislam gibi saf değildi.. 

Ki zekâsının farkına, şehzadeliği sırasında birlikte yaptıkları Almanya seyahati esnasında varmıştı.. Üstelik, devleti batıran İttihatçılar’dan da hiç hazzetmediğini görmüştü.

Selanikli, Anadolu’ya özel gizli görevle gönderilmek için biçilmiş kaftandı.. Ülkenin bir paşası olması hasebiyle devlete sadakati tartışmasızdı, üstüne üstlük “âteşîn zekâ”sı ile İngilizler’i tefe koyabilecek evsaftaydı.

Onun vasıtasıyla İngilizler’i oyuna getirebilirdi.

Ancak, İngilizler’i ürkütmeden, onları uyandırmadan Mustafa Kemal’i Anadolu’ya nasıl gönderecekti?

*

Padişah Vahideddin boşuna kaygılanıyordu.. İngilizler herşeyi düşünmüş, gereken bütün planları yapmışlardı.

Padişah, “Selanikli’yi İstanbul 'dan çıkarmak” ve Anadolu’ya göndermek suretiyle devletin bekası için önemli bir adım atmış olacağını, omuzlarındaki ağır bir yükten kurtulacağını zannediyor, bu gönderme işi için “makul bir sebep aramakla meşgul” bulunuyordu.

Neyse ki İngilizler fazla bekletmemiş, bunun için lazım olan gülünç bahaneyi üretmiş ve bir protesto notası eşliğinde Osmanlı Hükümeti’ne göndermişlerdi.

Padişah Vahideddin ve Osmanlı devlet erkânı mutluydu, körün istediği bir gözken Allah, salak İngilizler'in eliyle iki göz lutfetmişti.

Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Şakir Paşa hemen Selanikli’yi çağırdı ve gereken müjdeyi verdi.

Selanikli de memnundu.

*

Ne yazık ki, İngilizler cephede yendikleri Osmanlı’yı “gizli servis entrikaları” sahasında da altetmeyi başarmışlardı.

Bir sonraki hedefleri, düşmanları olan Osmanlı Devleti tebasının/halkının, İngilizler’e değil de bizzat kendi devletlerine (Osmanlı Devleti’ne) düşman olmasını sağlamaktı.

Bunun için, taşeronları olan Selanikli Mustafa Atatürk’e bazı başarılar armağan etmeleri, onun güya İngilizler’i yenmiş gibi hava atmasına izin vermeleri, Türk milletinin çocukça bir yenmişlik duygusuna kapılmasını sağlamaları, yaralanmış olan gururlarını uyuşturucuyla avutmaları gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, bu gerçeği yıllar sonra şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler, Selanikli’ye söz konusu desteği verirken işi şansa bırakmış değillerdi.. 

Herşeyi inceden inceye planlamışlar, Selanikli’ye yol haritasını ezberletmişler, ve “zafer”den sonra hayata geçireceği İngiliz ilke ve inkılaplarını tek tek dikte etmişlerdi.

O yüzden Selanikli, Samsun’a çıkışından iki ay sonra, henüz ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, “zafer”den sonra yapılacaklar konusunda şunları söylemişti:

Osmanlı Devleti yıkılacak, Osmanlı sülalesinin icabına bakılacak, adı cumhuriyet olan yeni bir devlet kurulacak, kendisi bunun başına geçecek, tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracak, kadîm harfleri yasaklayıp Latin harflerini alacak, millete şapka giydirecek.”

Mazhar Müfit sadece bu kadarını yazmış, bunları hayal ürünü kuruntular zannettiği için devamını dinlemeyip yatmaya gitmiş. (Bkz. Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

Adamın İngilizler’den talimat ve garanti aldığından haberi yok. 


SAPIKLIK İLE AKILSIZLIK ARASINDA BOCALAYAN "ENGELLİ İTHAL İRFAN": VAHDET-İ VÜCUTÇULUK

 






Kendisini “velilerin sonuncusu” ilan etmiş bulunan sahtekâr zampara şeyh Muhyiddin ibn Arabî’nin, “hakikat”in “akıl ve nakil (vahiy)” ile bilineceğini savunan Kelam alimlerine muhalefet ederek “keşf” edebiyatı yaptığı biliniyor.

İbn Arabî gibi sahtekârların aksine, İmam Kuşeyrî gibi gerçek mutasavvıflar, Kelam alimlerinin safında yer almış durumdalar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’da, Kuşeyrî’nin “Şikayet-i Ehl-i Sünnet…” adlı risalesinde yer alan ve Et-Tâcü’s-Sübkî’nin Tabakat’ına almış bulunduğu bazı ifadeleri aktarmış durumda. (Bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 204, dn. 1)

İmam Kuşeyrî’nin söz konusu risalesinin tercümesi Prof. Dr. Süleyman Akkuş’un “Abdülkerîm b. Hevâzin el-Kuşeyrî’nin Bir Risâlesi” başlıklı makalesinde yer alıyor (Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2/2000, s. 89-112).

*

Şeyhülislam’ın o risaleden aktardığı kısım şöyle:

“Eğer kelam ilmiyle uğraşmak bid'attır ve selefin yoluna aykırıdır derlerse, bu konuda onlara şöyle denilir:

“… Konuya böyle yaklaşmak, ilim sahibi olmayan Haşeviyye'nin (cahil hurafecilerin) bir özelliğidir. Ümmetin selefinin nazar (akıl ve fikir) yolunu benimsememiş, taklitle yetinmeye razı olmuş bulundukları nasıl düşünülebilir?! Selefi böyle vasıflandırmaktan Allah'a sığınırız. Sahabeden olan selef, hakkı bilmeleri, Hz. Peygamber’den Allah'ın sıfatlarını işitmiş olmaları, Kur'an’da zikredilen deliller ve Hz. Peygamber’in aktardığı bilgiler üzerinde düşünmüş bulunmaları sayesinde (kelamî tartışmalar yapmaktan) müstağnî idiler, buna ihtiyaçları yoktu. Ne zaman ki Cehmiyye, Haricîler ve Mu'tezile’den heva ve bid’at ehli ortaya çıktı ve şüphe tohumları ektiler, işte o zaman Ehl-i sünnet imamları onlara karşı koymak ve Müslümanlar’a yardım etmek için onların yol ve yöntemlerini gözden geçirdiler ve insanların kalpleri şüphe ve karışıklığa düşmesin diye onlara reddiyelerde bulundular. Böylece Allah'ın dinini delilleri açıklamak suretiyle savundular. Allah tealanın ‘Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel biçimde mücadele et’ buyruğunun gereğiyle hareket ettiler. Tevhid konularında yalnızca Allah’ın Kur'an-ı Kerim’de muhkem ayetlerde dikkat çektiği hususları söylediler.

“ ‘Kur'an'da Kelam ilmi yoktur’ diyenin durumuna şaşılır. Şer'î hükümlerle ilgili ayetler ve usûlü'd-dîn'le ilgili ayetlerde Kelam ilmiyle ilgili hususların yeterince ele alındığını görürsün.

“Özet olarak söylemek gerekirse, Kelam ilmini ancak şu iki kişiden biri inkâr eder: Bunlardan biri, cahil olan, taklide yönelen, ilim öğrenme yoluna girmek kendisine ağır gelen, bu yüzden nazar (akletme ve tefekkür) ehlinin yolundan uzak duran kimsedir. İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır. O, bu ilmi öğrenmekten kaçınınca, onu diğer insanlara da, kendisi gibi sapıtsınlar diye yasaklamak istemiştir.

“Kelam ilmine karşı çıkan kişi ya da şöyle biridir: Bozuk (fasit) inançlara sahiptir, gizli bid’atlar taşıyordur, düşünce sisteminin (mezhebinin) kusurlarını diğer insanlara bulaştırıyordur, fakat inancının çarpıklığı ve yamukluğu başkalarınca bilinmiyordur. Bununla birlikte, kendisindeki bid'atlerin üzerinden perdeyi kaldıracak, görüşlerinin saçmalığını ortaya çıkaracak nazar (akıl-mantık ve fikir) ehli alimlerin (Kelam ilmi uzmanlarının) bulunduğunu bilmektedir. Kalpazan, paraların sahtesini ve hakikisini birbirinden ayıran, elindeki paraların kıymetini bildiren basiret ve temyiz sahibi sarrafı sevmez. Bu anlamda Allah teala da ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?!’ diye buyurmuştur.” (Bkz., Akkuş, s. 108-9.)

*

İşte Endülüslü zampara şeyh İbn Arabî’yi en iyi tavsif eden kelime budur: Kalpazan.. Maneviyat kalpazanı..

Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun kullandığı “din yolunun haramisi” tabiri de uyar.

Evet, İbn Arabî, has halis, dört dörtlük bir “din yolu haramisi”, kalifiye bir kalpazan.. Bin yılda bir gelecek türden..

Büyük sufî-alim İmam Kuşeyrî’nin dikkat çektiği gibi, Kelam ilmi “muhkem” (anlamı açık, yani müteşabih olmayan) ayetler üzerine kuruludur. İbn Arabî adlı kitap yüklü eşeğin tasavvuf anlayışı ise “müteşabih” ayetleri esas alır. 

Bunun nedeni ise, ilgili ayette geçtiği gibi, “kalbinde eğrilik/yamukluk” olması.

[Bu adam için “kitap yüklü eşek” tabirini kullanmamızı birileri yadırgayabilirler. Onların, İbn Arabî adlı zampara kalpazanın, eşek gibi hayvanlar da dahil olmak üzere bütün mahlukatı Allahu Teala’nın yokluk (adem) aynasında görünen tezahür, tecellî ve suretleri kabul ettiğini hatırlamaları, İbn Arabî adlı Endülüs eşeğini değil Allahu Teala’yı yüceltmeleri tavsiye olunur.]

*

İmam Kuşeyrî’nin dikkat çektiği “taklid” (inanç konusunda “Uydum kalabalığa” diyerek düşünmeden, sorgulamadan, özenti, aidiyet duygusu ya da taassupla başkalarına tabi olma) olgusu önem taşıyor.

İman ve itikadda esas olan taklidi terk etmek ve tahkike (araştırma, inceleme ve tefekküre dayalı yakînî bilgiye) ulaşmaktır.

Vahdet-i Vücudçuluk sapıklığı ise (kendi mantık örgüsü itibariyle) tamamen taklid üzerine kurulu bir anlayış durumunda..

Çünkü sahip oldukları bilginin “keşf” ürünü olduğunu ve "hakikat"e karşılık geldiğini, görüşlerini akıl ve nakil (Kur’an ve Sünnet nassları) üzerine kuran “zahir ehli”nin ise “hakikat”i anlayamayacağını ileri sürmekteler.

*

Peki, keşf ehli değilseniz ne yapacaksınız?

Söyledikleri şu: O zaman, keşf ehli olduğunu ileri süren (keşfi kendinden menkul) İbn Arabî gibi deccallerin (çok yalancıların) anlattıkları masallara ayet ve hadîs gibi iman edeceksiniz.

Aklınıza yatmaz, ayet ve hadîslere aykırı bulursanız, “İbn Arabî asla yanılmaz, günah işlemez, hataya düşmez; bunlar benim anlamaktan aciz kaldığım hakikatler, bana düşen tevakkuf etmek, reddetmemek” diye düşünecek, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde durumları anlatılan Yahudi ve Hristiyanların haham ve rahiplerini “rab” edinmelerine benzer şekilde İbn Arabî eşeğini “rab” yapacaksınız.

Yani, “irfan” ve “keşf” krallıklarının taçsız hükümdarı İbn Arabî soytarısını sorgusuz sualsiz taklid edeceksiniz.

Bu noktada akıl ve nakili (Kur’an ve Sünnet’i) esas alarak aklınızı kullanma ve tefekkürde bulunma “küstahlık ve edepsizliğinden” kaçınacaksınız.

Tahkik (hakikati arama) ehli değil, taklid ehli olacaksınız.

Şunu demeyeceksiniz: “Allahu Teala kitabında, dinini tamamladığını bildirmiş bulunuyor.. İbn Arabî gibi herzevekillerin ona ekledikleri ‘icat’lar ve de bid’atlar ayağımın altındadır. Benim için muteber keşfiyat, Allahu Teala’nın kitabında yer alan gayb haberleri ve Rasulü’nün bildirdikleridir.”

*

Vahdet-i Vücutçu sapıkların bütün sermayesini, müteşabih ayetler oluşturuyor.

Müteşabihlerle ilgili ayetin hükmü gereğince, tescilli/müseccel “kalbi eğri”ler durumundalar:

“Sana Kitâb'ı indiren O'dur; onun bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih (âyetler)dir. Ama kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onun te'vîlini aramak için hemen ondan müteşâbih olanının peşine düşerler. Hâlbuki onun te'vîlini ancak Allah bilir, ilimde râsih (derinleşmiş) olanlar da, (işte onlar) “Ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” derler. Akıl sâhiplerinden başkası ibret almaz.” (Âl-i İmran, 3/7)

Akıl düşmanları, kalplerindeki eğriliğe “irfan” ve “keşf” adını vermiş durumdalar.. Onlardan “Ayranım ekşi” demeleri beklenemez.. Akılsızlıkları ve kalplerinin eğriliği buna engel.

*

Delil diye dillerine en çok doladıkları ayet-i kerime ise şu:

“Onları siz öldürmediniz, velâkin onları Allah öldürdü! Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı! Mü'minleri güzel bir imtihanla imtihân etmek için.. Şübhesiz ki Allah, herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.” (Enfal, 8/17)

Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde bu ayet hakkında şu açıklama yapılıyor:

“Vahdet-i vücûd (varlığın birliği) halini yaşayan [böyle bir halet-i ruhiye içine girdiklerini söyleyen] bazı mutasavvıflarla bunu düşünce sistemlerinin merkezine koymuş bulunan bir kısım düşünürler, açıklamakta olduğumuz âyeti, hallerinin meşruiyetine ve iddialarının doğruluğuna delil saymışlardır.

“Bize göre âyetin mânası açıktır, böyle bir delâlet söz konusu değildir. Eğer vahdet-i vücûdcuların dediği gibi varlık âleminde Allah’tan başkası mevcut olmayıp, var gibi görülenler O’nun, yokluk (adem) aynasında görülmesinden (tecellî) ibaret olsaydı, baştan sona Kur’an’da bu gerçeğe uygun açık ifadeler kullanılır, bu bilgi ve inanç imanın birinci esası olurdu.

“Kur’an-ı Kerîm’in şüpheye yer bırakmayan açık ifadesine göre Allah, mahiyeti ve vasıfları bakımından kendine benzemeyen, kendi aralarında da ontolojik boyutları farklı olan şuurlu varlıklar yaratmıştır, insan nevi de bunlardan biridir. İnsanların bir kısmı Allah’ın rızâsı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı ya O’nu hiç tanımamış yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah, rızâsını gözetenleri desteklemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri öldürmüştür. Yaratılmış ve mahiyeti farklı, hür irade sahibi varlıklar olmaksızın Allah’ın bir tecellisinin diğerine düşman olması ve onu öldürmesinin, yokluğun bir ayna (tecelligâh) olarak böylesine köklü bir ayırıma sebep (illet) teşkil etmesinin anlamı yoktur veya böylesine işlevleri olan bir şeye yokluk denemez, mahlûk denir.

Peşin hüküm, mânevî sarhoşluk ve yabancı felsefelerin etkisi ile açık âyetleri, lafzın ve konunun uzağından yakınından geçmediği mânalara çekmenin de mâkul ve ilmî bir dayanağı mevcut değildir.”

*

Söz konusu ayet Bedir Savaşı’yla ilgili..

Ayette “güzel bir imtihan”dan bahsediliyor..

Vahdet-i vücutçuların “atma”yı tümden Allahu Teala’ya izafe eden akılsızlıkları, “imtihan”ın bu denklemdeki yerini neresi olarak görüyor?

Cevap belli: Akılsızlık ve körlük anlamına gelen “irfan”ları, onlara, işin imtihan boyutunu unutturuyor.

Yapan eden tümden Allahu Teala olunca, kulların irade ve fiilleri yok sayılınca, ortada imtihan kalmaz, ceza ve mükâfat anlamını yitirir.. Bu durumda Cennet’e giren beleşten giriyor, Cehennem’e atılan da zulüm görüyor demektir.

Daha doğrusu, Vahdet-i Vücutçu dangalaklığa göre, ortada, Allahu Teala dışında ceza ve mükafata layık görülen kimse de yok.. Haşa Allah’ın bazı tecellî ve tezahürleri, diğerleriyle mücadele ediyor.

Vahdet-i Vücutçu akılsızlık çerçevesinde, ok yiyenler için de şunu demek gerekir: “Ok yediğin zaman sen yemedin, Allah yedi.”

Aynı durum öldürme için de geçerli: “Onlar tarafından öldürülen siz değilsiniz, bilakis Allah öldürüldü!”

*

Hayatı da, ölümü de yaratan Allahu Teala.. Hayatı veren de, yaşatan da, öldüren de O’dur..

İster ok, ister mermi, ister füze olsun, bunları atanları da, atılan nesneleri de yaratan yine Allahu Teala.. Hepsi Allah’tan..

Bu kadarını her müslüman bilmek ve kabul etmek durumunda.. Ancak, sadece bunları söyledi diye önüne gelen her sufîyi ya da alimi “Vahdet-i Vücutçu” ilan eden, “Falanın Vahdet-i Vücud Anlayışı” gibisinden başlıklar taşıyan makaleler ve yazılar döşenenler var.

İbn Arabî kalpazanı ile, onu (anlayarak, ne dediğini bilerek) takip eden Vahdet-i Vücutçuların savundukları anlayış böyle birşey değil.. Onlarınki, Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde belirtildiği (ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl’ın üçüncü cildinde genişçe açıkladığı) gibi, Eski Yunan metafiziğinin “taklid”i durumundaki bir batıl felsefeden ibaret.

*  

“Vahdet-i Vücud”unuzu "öldüren"e ve "ok atan"a tahsis eder, onların tekeline verir, ok yiyen ve öldürülenden esirgerseniz, ortada Vahdet-i Vücud diye birşey kalmaz.. Varlıktaki (vücuttaki) vahdeti (birliği) kabul etmemiş olursunuz.

Dolayısıyla, İblis için bile şunu demeniz gerekir: “Saptırdığı zaman İblis saptırmadı, Allah saptırdı.”

“Hayır, İblis saptırdı” derseniz, Vahdet-i Vücutçuluk balonunuz orada tıss diye hava kaçırmaya başlar.

Aynı mantıkla Firavun için de şunu demek mümkün hale gelir: “Firavun tanrılık davası güttüğünde, bunu yapan Firavun değildi, Allah’tı.”

Aslında, nasıl köken davası güden ilk ırkçı İblis ise, ilk Vahdet-i Vücudçu da yine odur:

İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.” (A’râf, 7/16)

Yani şunu diyor: “Azdığım zaman ben kendimi azdırmadım, Allah azdırdı.”

Fakat, diğer Vahdet-i Vücutçular gibi çifte standardı da eksik etmiyor: İnsanları azdırmak için Allah’ın doğru yolunun üstüne oturma işini kendisinden biliyor.

Vahdet-i Vücudçu biri, kendisine sövüldüğünde, dövüldüğünde, hakkı gasbedildiğinde, zulme uğradığında şunu der mi: “Temel bana sövdüğünde söven Temel değildi, Allah’tı.. Dursun beni dövdüğünde döven Dursun değildi, Allah’tı.. Ali hakkımı yediğinde yiyen Ali değildi, Allah’tı.”

*

Eğer derseniz ki “Vahdet-i Vücut bazen var, bazen yok”, o zaman, İbn Arabî’nin mantığı çerçevesinde bu olgu, “izafî” hale gelmiş olur. Ki bu, yine Endülüs eşeğinin mantığı çerçevesinde “adem” (yokluk) demek oluyor.

İmdi, bu Vahdet-i Vücutçu akıl eksikliğinin butlanının (batıllığının) anlaşılması için İmam-ı Rabbanî gibi seyr-i sülukta bu hali aşıp onun aslında vahdet-i şühuda karşılık geldiğini (yaşayarak) anlamış olmak gerekmiyor.. Bataklıklarda boşuna dolaşıp, “Hayır, buralarda düzgün yol yokmuş, düşüp kaybolanın, çamur yutup boğulanın haddi hesabı yok, şimdi anladım ki bataklıkta yol olmazmış” demek gibi birşey..

Vahdet-i Vücutçu dangalaklığın, Hz. Süleyman aleyhisselam’ın Hüdhüd’ünün bile hayretle karşılayacağı bir akılsızlık olduğu kesin.. Yanlışlığını anlamak için akıl nimetini birazcık kullanmak yeterli.. Keşf filan gerekmiyor.

“27 Mayısçı darbeciler Menderes’i, Polatkan’ı ve Zorlu’yu astılar” dediğimizde, bundan hareketle şunu söyleyemezsiniz: “Peki ya cellatlar?.. ‘Onları fiilen asan cellatlar hiçbir şey yapmış değiller’ demek istiyorsunuz. Sözünüzden, darbeciler ile cellatların, ayrı bedenlere aitmiş gibi görünen tek bir varlık oldukları sonucu çıkar.

Vahdet-i Vücutçuluğun ardında böyle bir sakat kafa var.

Teşbihte hata olmaz derler, bir bina ile onu yapan ustanın varlık (vücud) bakımından ayrı olduğunu, her ne kadar binanın varlığı ustanın varlığına bağlıysa da, bunların “varlığının birliği”nden söz edilemeyeceğini anlamak için “keşf sahibi arif, irfan sahibi son velî” olmak gerekmiyor.. Aklını yitirmiş bir divane olmamak kafidir.

Evet, Vahdet-i Vücut zırvası, delilikten beter bir akıl eksikliği.. Deliler mazur, bunlar değil, çünkü bunlar, akletmeyen, aklını kullanmayan, bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’yı mahluku seviyesine indiren ya da mahluku Allah seviyesine çıkaran bir taife durumundalar.

*

Enfal Suresi’nde, Bedir Savaşı ile ilgili olarak şu ayet de yer alıyor:

“Yeryüzünde ağır basmadıkça, bir peygamberin (fidye alınacak) esirlerinin olması uygun değildir! Siz şu dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, Azîz’dir (izzet sahibidir), Hakîm’dir (her işi hikmetli olandır).” (Enfal, 8/67)

Bu ayet çerçevesinde ne diyeceksiniz?.. Şunu mu: "Aslında şu dünyanın geçici menfaatini isteyen onlar değildi, Allah'tı."

Evet, Vahdet-i Vücutçular akıllarını kullanmıyor, işlerine gelmeyen ayetleri yok sayıyorlar.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“O (Allah) yapmakta olduğundan dolayı sorgulanamaz (sorumlu olmaz); onlar ise (yaptıklarından dolayı) sorguya çekileceklerdir (sorumludurlar, mesuldürler).” (Enbiya, 21/23)

Vahdet-i Vücutçu irfan sapıklığına göre, onlar diye Allahu Teala’dan ayrı bir varlık (vücud) yok ki hesaba çekilsinler.. Yapan, eden, hep Allah..

Vahdet-i Vücutçu irfanî deliliğe göre, söz konusu ayeti, “Hesaba çekileceğin zaman sen çekilmeyeceksin, Allah çekilecek” şeklinde anlamak gerekiyor.. Fakat bunu sadece “irfan” sahipleri anlayabiliyorlar, “zahir ehli” anlayamıyor.

*

Öyle anlaşılıyor ki, bu Vahdet-i Vücutçu taife hiç Kur’an okumuyorlar.. Ya da, okurken akılları başlarından gidiyor, ayyaşların içkisi gibi sarhoşluk veren çılgın “irfan”ları onları (deliden beter) akılsız körler ve sağırlar haline getiriyor.

Halleri, şu ayet-i kerimelerde durumları anlatılanların haline biraz benziyor:

Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete îmân etmeyenlerin arasına görünmez bir perde çekeriz.

“Ve kalblerinin üzerine de onu iyice anlamasınlar diye kılıflar koyar, kulaklarına da bir ağırlık veririz! Kur'ân'da Rabbini tek olarak andığın vakit, nefret ederek arkalarını dönüp giderler.” (İsra, 17/45-46)

*

"(Ahirette Allah'ın huzuruna) kötülükle gelmiş olanlar yüzleri üstüne ateşe atılırlar. (Onlara şu denilir:) Yapmış olduklarınızdan başka birşey için mi cezalandırılıyorsunuz?!" (Neml, 27/90)


İNGİLİZ ENİŞTE (VE YERLİ-MİLLİ DERİN GÖLGESİ) İBN ARABÎ'Yİ NİYE ÖPÜYOR?

 










1923 yılında [Niğde] Ulukışla’da ilkokul arkadaşım olan Hasan Erdoğan’ı çok severdim. 

Bu arkadaşım daha sonraki yıllarda mahkeme başkatipliği, Belediye başkanlığı ve dava vekilliği de yaparak Ulukışla’ya iyi hizmetler yaptı. Sınıf arkadaşlarımızın bir bölümüyle Hasan Erdoğanların evinde sık sık toplanırdık. Arkadaşımın babası Memiş emmi (amca) sevecen, çocukları seven biriydi. Bize sık sık harp hikayeleri anlatırdı. Biz çocuklar da onun sözlerini can kulağıyla dinlerdik. 

Memiş emmi, 1915 ve 1916’da [29 Nisan 1916] İngiliz ordularından General Tausend’in [Townshend] ordusunun generaliyle birlikte teslim alınmasında da bulunmuştu. Daha sonra İngilizlerin başka bir ordusu tarafından teslim alınarak Mısır’a götürülmüş, tel duvar içindeki İngiliz kampında Alman esirlerle birlikte iki yıl kadar esir kalmıştı. Memiş emmi, İngiliz düşmanlığı ile harbe başlamış, ... Amma sonunda tam bir İngiliz dostu olarak Türkiye’ye dönmüştü. 

Bunun nedenini araştırdım. İngilizler kendi dinlerinde olan Almanların dinleri uzerinde hiç durmuyorlar. Yalnız Türk esirlerini her gün namaz kılmaları, Arapça yazılı Kur’an’ı okumaları konusunda zorluyorlarmış. Kendisi de Kur’an okumayı İngilizlerden öğrenmiş. Bu çalışmalar sonunda fikir değiştirmişti. “Muslumanlığın koruyucusu İngilizlerdir” diyordu. “Adalet İngilizlerdedir. İslam ülkelerinde adil düzeni ancak İngilizler kurabilir. Ben bu adaleti gördükten sonra İngilizlere karşı silah kullanmam.” 

Bir gun Memiş emminin evine gittiğimizde, onun yanında, Ulukışla’dan Balcı ve Deli Hüseyin adıyla ünlü muhtar Hüseyin Şahin’i de gördüm. Hüseyin Şahin doğrulukta ve yiğitlikte gözünü budaktan sakınmayan bir kişiliğe sahipti. Ulukışla Pozantı savaşında subay olmadığı halde aklı ve cesareti sayesinde halk tarafından İkinci Bölük Komutanlığına ve Ulukışla Merkez Komutanlığına getirilmişti. Memiş emmi yine İngilizleri övmeye başlayınca, Hüseyin Şahin itiraz etti. "Memiş Ağa!” dedi. “Şu kafir İngiliz, Müslümanlığı ve İslamları bu kadar çok seviyor, hep Müslümanlara adil düzen getirdiğini ve getireceğini söylüyor da neden kendisi Müslüman olmuyor? Neden kendi dinindeki Almanları kiliseye gitmeye zorlamıyor? Bunlar üzerinde düşünmen gerekir. Mısır’daki esirlerden duydum. İngilizler [esir bizim] subaylara küçük bir maaş da veriyormuş. …”

*

Yukarıdaki satırlar, Kemalist bir öğretmenin hatıratında geçiyor. (Mehmet Ali Eren, Bir Eğitimcinin Düşünce ve Anıları, Birinci Kitap, Ankara: Kardelen Ofset, 1999, s. 96.)

İngilizler, kafaya aldıkları Araplar’a da bu şekilde yaklaştılar.. Onları da “İngiliz adaleti”ne inandırdılar.

Mehmet Ali Eren gibi Kemalistlerin farkında olmadıkları gerçek şu: Taparcasına sevdikleri Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’e olan hayranlığı Memiş Emmi’ninkinden daha fazlaydı.

Ancak gerekçesi Emmi’ninkinden çok farklıydı.

O, Emmi gibi Kur’an okuma, namaz kılma meraklısı değildi.. İngiliz şapkası giymek, frak ve smokin ile balolara katılmak, İngiliz kadınları gibi giyinmiş hanımlarla İngiliz dansları yapmak istiyordu.

*

İngiliz bu, oyununu iyi kuruyor, anahtarı da, ipi de sağlam.

İslam’a olan “hizmet”ini günümüzde de sürdürüyor.

Bunlardan birini, (İngiliz gizli servisinin aparatı olduğu anlaşılan) Ibn Arabi Society kurumu çatısı altında yaptıkları oluşturuyor.

Sırf İbn Arabî reklamı ve propagandası için düzenli olarak dergi çıkarıyor, sempozyumlar tertipliyor, kitaplar yayınlıyorlar.

İbn Arabî’yi temcit pilavı olarak ısıtıp ısıtıp her defasında sofraya getirmenin, “Benim oğlum Bina okur, döner döner yine okur” hesabı bu adamın laflarını ezberlemeye ve ezberletmeye çalışmanın mantığı ne?

Şu: İslam dünyasındaki akademisyenlerden bazılarının sürekli olarak bu alana yönlendirilmesinin sağlanması..

Ve onlar üzerinden, İbn Arabîciliğin revaçta tutulması.

Boşuna dememişler, marifet iltifata tabidir.

İltifat yoksa, marifet yok olur.

*

Türkiye’de İngilizsever (ya da İngiliz sempatizanı) Memiş Emmi’ler az değil.

Bunlardan biri, gizli servis bağlantılı muhafazakâr (fakat İslamcılık düşmanı) yazarlardan Mehmet Şevket Eygi idi.

“Mürşid”i (sözde Nakşbendî şeyhi) Kıbrıslı Nazım da fanatik bir İngiliz dostuydu.

Kral Charles’ın müslüman olduğunu “keşf”i sayesinde biliyordu.

Evet, Eygi, Millî Gazete’deki köşesinde rahatça İngiliz propagandası yapabildi.. İngilizler’i yere göğe sığdıramıyordu.

Erbakan bu adama muhtemelen “Başka yerde yazıp da bize küfredeceğine, bizim gazetemizde yazsın da dilinden selamette olalım” düşüncesiyle kucak açmıştı.. Fakat, çoğu birbirinin tekrarı olan yazılarını okuya okuya birçok Millî Gazete okuru (hatta yazarı), onun gibi İslamcılık aeyhtarlığı yapmaya başladı.

Eygi, bu eğriliği yaparken, “İngiliz tipi (İngilizler’in onaylayacağı tipte) müslümanlığı” ve dindarlığı da elden bırakmıyordu. (Türk Müslümanlığı/İslamı olabiliyorsa, İngiliz Müslümanlığı/İslamı da olabilir.)

*

Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin sadece “laik” Kemalistleri değil, “dindar” Kemalistleri de “İngiliz tipi müslümanlığa” yatkınlar.

Daha doğrusu, laik Kemalistler ile dindar Kemalistler (solcu laiklerin İslamcı olarak nitelendirdikleri, fakat “İslamcı değil, müslüman” olduklarını söylemeyi adeta imanın yedinci şartı haline getirmiş olan yerli-milli müslümanlar) İngiliz tipi (Şeriat’sız, laiklikle, yani siyasal dinsizlikle uzlaştırılmış) müslümanlığı desteklemeyi, İslamcılığı bertaraf etmek için gerekli görüyorlar.

Bunun için de ellerinde münbit bir hammadde kaynağı var: Tasavvuf.

Ancak, her tür tasavvuf değil.. Sonuçta Şeyh Şamil de, Şeyh Said de mutasavvıf, tarikat ehli..

Onlara lazım olan tarikatçılar, zampara şeyh İbn Arabî gibiler.

*

28 Şubat süreci sonrasında moda olan “İslamcı-müslüman (Islamist-muslim) ayrımının mucitleri Batılı gazeteci, yazar ve akademisyenler.

Onlara göre, İslamcılar, “din olan İslam”ı bir ideolojiye dönüştürüyor, “ideoloji olan İslamcılık”ı savunuyorlar.

Oysa, Batılılar’ın İslamcı/İslamist olarak adlandırdıkları kişiler, İslamî terminoloji çerçevesinde “müslüman”a karşılık geliyor.. İdeoloji dedikleri Islamism (İslamcılık) ise İslam’a..

Buna karşılık, Batılılar’ın “muslim” (müslüman) olarak adlandırdıkları kişiler de, kendilerini (sosyolojik anlamda) müslüman saymakla birlikte, İslam’ın bazı emir ve yasaklarını günümüz için geçerli kabul etmeyen, yani geleneksel (otantik) İslam anlayışı çerçevesinde mürted (dinden dönmüş) kabul edilebilecek kişiler.

*

Ne yazık ki, Batılılar’ın bu “kelime oyunu” eksenli abrakadabralarını onların yerli-milli uzantıları aynen kopyalayıp papağan gibi tekrarlayageldiler.

Bunların bir kısmı Batılılar’la aynı zihniyet kodlarına sahip (devletçi, eyyamcı-konformist, Türkçü veya solcu) Kemalistler..

Bir kısmı ise, derin Kemalist devletle ya da derin devletin “kontrol”ü altındaki sivil oluşumlarla olan “duygusal” (maddî-manevî) bağlantılarının hatırına papağanlaşan ve aynı söylemi tekrarlayan “akredite (TSE damgalı) dindar” durumundalar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...