ŞEHİT TUĞGENERAL BAHTİYAR AYDIN, DERİN (ÇUKUR) DEVLET, VE MUHBİR-İSPİYONCU "DİYANET"

 




Bahtiyar Aydın
J.1965-20
Doğum1946
Nefsi PirazizPirazizGiresunTürkiye
Ölüm22 Ekim 1993
LiceDiyarbakırTürkiye
Bağlılığı Türkiye
Branşı Jandarma
Hizmet yılları1965-1993
Rütbesi Tuğgeneral
Komutası
Ailesi
Çocukları2

Bahtiyar Aydın (1946 – 22 Ekim 1993) Türk asker. Eski Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı.[1]

Eğitim ve askerlik kariyeri

[değiştir | kaynağı değiştir]

İlköğrenimini doğduğu Nefs-i Piraziz köyünde okuyan Aydın, ortaokul ve liseyi Bulancak'ta tamamladı. 1963'te Kara Harp Okulu'nu kazandı ve 30 Ağustos 1965'te buradan mezun olarak Jandarma Asteğmen rütbesi ile meslek hayatına başladı. 1966-1967 yıllarında Piyade Subay Temel Kursu ve Jandarma Subay Temel Kursu`nu bitirdi. 1967'den itibaren 9 yıl boyunca sırasıyla VanBitlisYalovaİstanbul ve Samandağ'daki birliklerde bölük komutanı olarak çalıştı. Kara Harp Akademisi'nde öğrenimini tamamlayan Aydın, 1978 yılında Jandarma Kurmay Binbaşı rütbesine terfi etti. Askerlik kariyerine Çanakkale ve Mardin'de devam etti ve bu şehirlerde Kurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Harekât Şube Müdürlüğü görevlerini üstlendi. Şırnak'taki 119. Jandarma Sınır Alay Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı Plan ve Prensipler Başkanlığı ve Jandarma Okullar Komutanlığı Öğrenci ve Kurslar Alay Komutanlığı'nda da görev yaptı. 30 Ağustos 1991 tarihinde tuğgeneralliğe terfi etti ve Jandarma Okullar Komutanlığına atandı.[1]

1993'te Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı oldu. Bölgede, halka yakın ve yasadışı şiddet yöntemlerini tasvip etmeyen bir asker olarak tanınan Bahtiyar Aydın, 22 Ekim 1993 tarihinde Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde vurularak öldürüldü. Bahtiyar Aydın suikastının PKK tarafından gerçekleştirildiği duyuruldu.[2]

Yüksekova Çetesine yönelik soruşturma kapsamında sorgulanan bir çete üyesi verdiği ifadede Aydın'ın JİTEM adına çalışan itirafçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.[2][3] Genelkurmay ise JİTEM iddialarını reddetmekte Aydın'ın PKK tarafından öldürüldüğünü savunmaktadır.[4]

Ergenekon soruşturması için ifade veren ve bir dönem PKK içinde sözde üst düzey yönetici[5] olarak faaliyet gösteren "Deniz" kod adlı (Şemdin Sakık[6]) gizli tanık ise, Aydın'ın bir asker tarafından öldürüldüğünü, cinayeti işleyen askeri de başka bir askerin öldürdüğünü iddia etti.[2][5][7]

Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'te Beechcraft B200 King Air tipi uçağın henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Daha sonra Bahtiyar Aydın, Rıdvan Özden gibi Bitlis'in ekibi içinde yer alan bazı yüksek rütbeli askerler görevi başında yaşamını yitirmişti.[7]


(https://tr.wikipedia.org/wiki/Bahtiyar_Ayd%C4%B1n)


ATATÜRK’E YÖNELİK ÇOK VAHİM BİR İHANET İDDİASI

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 72

 

Selanikli Mustafa Atatürk'ü Erzurum’a geldiğinde koruyup kollayan, tutuklayıp İstanbul’a göndermek ve “olağanüstü” yetkilerini uhdesine almak dururken ona “biat” eden Kâzım Karabekir Paşa, zaferden sonra ödülünü, İzmir Suikasti (suikast planı) davasında idam talebiyle yargılanarak almıştı.

Bunu kabullenemeyen subayların tehditleri sonucunda mahkeme onu beraet ettirmek zorunda kalmış, fakat Paşa’nın çilesi bitmemişti. Devletin başına geçen Selanikli onu polisin ve hafiyelerin takibiyle baskı altına almış, nefes alışını bile kontrol etmeye başlamış, yoksulluk, yalnızlık ve sefalete mahkum etmişti.

Paşa’nın bu çilesi, Selanikli’nin öldüğü 1938 yılı sonuna kadar devam etti.

Ancak ondan sonradır ki Paşa biraz rahat nefes almaya, tekrar sosyalleşmeye başladı.

*

Selanikli’nin ölümünden üç ay sonra, takvimler 13 Şubat 1939 Pazartesi gününü gösterirken Paşa, günlüğüne şu notu düşmüştü:

"Telefonla yaver beyin [Cumhurbaşkanı İnönü’nün yaverinin] iş’ârı [bildirmesi] üzerine General Cafer Tayyar’la İnönü ’ye [gittik]. Saat 5.45-7.00. M. Kemal'in Enver'e kızarak İngilizlere teslim olmak teşebbüsünü Cevat Rıfat söyledi. Bunu Cemal [Mersinli] Paşa, Ömer Lütfi ve Diyarbakırlı Kâzım Paşa da bilirmiş. Cemal Paşa'ya –bugün bana gelmişti– sordum, evet dedi. Bu maksatla bazı zabitler de (subaylar da) İngilizler tarafına geçmiş."

[Kâzım Karabekir, Günlükler (1906-1948), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2009, s. 1083.]

Evet, Kâzım Karabekir Paşa’nın Günlükler’inde anlattığına göre, o dönemde, Selanikli’nin İngilizler’le olan dostluğunun Pera Palas’tan öncesine uzandığını, hatta Filistin’de İngilizler karşısında kirişi kırmasının onlarla perde arkasında anlaşmış olmasından kaynaklandığını düşünenler varmış.

Savaşın içinde bulunmuş, olayları yaşamış (ikisi paşa) dört önemli subayın haber verdiği bir olay.

Selanikli Atatürk, küçük hesapları için İngiliz'e teslim olmak istemiş.

Bu paşalar biraraya gelip "Böyle bir iftira atalım" diye aralarında anlaşacak karaktersizlikte adamlar değil.

*

Anlaşılan o ki, Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler’le bu konuda anlaşmış, minareye kılıf uydurmak için de komutanına olan kızgınlığını bahane olarak göstermeye çalışmış, Enver Paşa'dan fazla hazzetmeyen kişilerin duygularıyla oynayarak onları manipüle etmek istemiş.

Muhtemelen, maiyetindeki subayların büyük çoğunluğunun yüzlerindeki ifadeyi ve itirazları görünce, teslim olma yerine ricatı, palaslandıras kaçmayı tercih etmiş.

Ama kendisiyle kafa dengi bazı subayların savaşma azimlerinin tükenmesini ve İngilizler’e teslim olmalarını sağlamış.

İmdi, subay olsun, veya başka bir görevde bulunsun, bir devlet memurunun amirleriyle görüş ayrılığına düşmesi veya geçimsizlik yaşaması her zaman mümkündür.. 

Her zaman yaşanır.

Böylesi bir durumda memurun yapması gereken şey, vazifesini mümkün mertebe, üstleri tarafından cezalandırılmayı da göze alarak, “doğru bildiği şekilde” yapmaya çalışmak olmalıdır.

Eğer elinden hiçbir şey gelmiyorsa ve görevi amirlerinin arzusu doğrultusunda sürdürmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçları içine sindiremiyorsa, o takdirde yapması gereken şey, yerine başka birinin görevlendirilmesini ve kendisinin de başka bir vazifeye atanmasını istemek olmalıdır.

Şeref ve haysiyet sahibi dürüst bir insana yakışan davranış budur. Ondan, "Mevzubahis olan vatansa benim Enver'e olan öfkem teferruattır" demesi beklenir.

Selanikli’nin bu olaydaki akıl yürütüş şekli ise düpedüz ihanet.

Evet, ihanet..

Komutanına değil, milletine, devletine ihanet.

Devletin şerefini, milletin hak ve hukukunu, emrindeki binlerce askerin hayatını, vatanın selametini hiçe sayan, ayaklar altına alan bir ihanet.

Soru şu: Böyle bir adam, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İstanbul'da gizlice buluştuğu (Ki bunu Nutuk'ta itiraf ediyor) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) ile hangi vatanseverlik duygularıyla görüşmüş olabilir?

"Kafdağı'nı assalar belki çeker de bir kıl,

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu mizaç, bu karakter ve bu kafada olan bir adamın, 30 Ekim 1918 tarihinde başlayan Mütareke (savaşsızlık) döneminde, bu defa da Padişah Vahideddin’e kızarak (ya da kızma bahanesiyle) İngilizler’e yanaşması ve onlarla gizli pazarlıklar yaparak “teslim” olması, onların adamı haline gelmesi “hayatın olağan akışı”na uygundur.

Evet, Selanikli tam da bunu yaptı.

Bu işbirliğinin hikâyesini yazı dizimizin önceki bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde anlatmış, Selanikli’nin (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi) üst düzey ajan Robert Frew (Fro) ile olan gizli saklı görüşmelerini konu edinmiştik.

Selanikli’nin İngilizler’le anlaşıp danışıklı dövüşle Osmanlı devlet erkânını ve saf milleti aldatmakta olduğunu daha o günlerde anlayanlar vardı.

Bunlardan biri Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’ydi..

Bu yüzden, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan sürülen 150’likler listesinde yerini aldı.

(Listede şair Rıza Tevfik, edib Refik Hâlid Karay; Refi Cevat Ulunay, Tarık Mümtaz Göztepe ve Mevlanzâde Rıfat gibi gazeteciler; Çerkez Ethem ve istihbaratçı Kuşçubaşı Eşref gibi meşhurlar da yer alıyordu.)

*

Önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Osmanlı Devleti’nin son içişleri bakanlarından Mehmet Ali Bey’e attığı esaslı kazığı, yaptığı nankörlüğü konu edinmiştik.

Falih Rıfkı Atay’a anlattığına göre, kendisinin kaldırım subayı olarak boş beleş yaşayıp havadan maaş aldığı, Filistin cephesindeki bozgunun baş mimarı olarak etkisiz ve yetkisiz silik bir adam olarak İstanbul’da gün saydığı o tuhaf, sancılı ve acayip zamanlarda, Mehmet Ali Bey koskoca içişleri bakanı olarak defalarca bunu evinde ziyaret etmiş, ayağına kadar gitmiş, yemeğe çağırıp görüşmüş.

O günler, İngiliz’in kendisi için tehlikeli ya da sorunlu bulduğu herkesi tutuklayıp Malta’ya yolcu ederken Selanikli’ye “Gözünün üstünde kaşın var” bile demediği ilginç zamanlar.

*

Selanikli, eften püften, kıytırık birçok şeyi Falih Rıfkı'ya anlatmış, fakat hikayenin can alıcı noktasını atlıyor: Mehmet Ali Bey’in İçişleri Bakanlığı’nın örtülü ödeneğinden kendisine verdiği 25 bin liradan hiç bahsetmiyor.

Memur maaşının iki buçuk lira olduğu zamanda verilen 25 bin lira..

Bugün sıradan bir memurun maaşının 50 bin lira olduğunu kabul edersek 500 milyon liraya, yarım milyar liraya karşılık gelen bir para.

Selanikli, bu iyiliği (tıpkı Karabekir Paşa'ya yaptığı gibi) karşılıksız bırakmamış, devletin başına geçtikten sonra Mehmet Ali Bey’i, 150’likler listesine dahil etmiş, malına mülküne el koyup vatandan sürülenler arasına katmış.

*

Prof. Ekrem Buğra Ekinci, “Yakın Tarihin Acı Bir Sayfası: 150’likler” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“M. Kemal’i Anadolu’ya gönderenlerden dâhiliye nâzırı Mehmed Ali Bey, Paris’te La Republique Enchaine (Zincirli Cumhuriyet) adında Ankara’yı tenkit eden bir gazete neşretmiş; rivayete göre cumhuriyetin ilanının her yıldönümünde Atatürk’e hakaret telgrafı çekmiştir.”

(https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=648&yakin-tarihin-aci-bir-sayfasi:-150%E2%80%99likler)

Falih Rıfkı’ya Mehmet Ali Bey’le olan görüşmelerini anlatan Selanikli’nin, Bahriye Nazırı (donanmadan sorumlu bakan) Avni Paşa ile olan görüşmelerinden de söz etmiş olduğunu yine bir önceki bölümde görmüştük.

Mehmet Ali Bey’e teşekkür ederken onu atlamış değil, 150’likler listesine onu da eklemiş..

Kadirşinas adam, iyilikten anlıyor.. Kendisine iyilik eden eli ısırırcasına iştiyakla öpmek gibi bir huyu var.

*

Selanikli’nin Avni Paşa ile tanışıklığının öncesi de bulunuyor:

“Yıldırım Orduları Gurup Komutanlığı lağvedilip bölgedeki görevi sonlandırılan Mustafa Kemal 10-11 Kasım 1918’de Adana’dan ayrıldı. Adana’dan İstanbul’a giderken Mustafa Kemal’in bindiği trene Konya civarında Çumra istasyonunda Avni Paşa da dahil oldu. Avni Paşa İstanbul’a giderken Mustafa Kemal’in sergilemiş olduğu tavır ile ilgili izlenimlerini şu şekilde aktarır: “Mustafa Kemal Paşa adeta Harbiye Nazırı [Savunma Bakanı] sıfatıyla İstanbul’a geliyor idi. [İstanbul’a yaklaşıp] Maltepe’ye vardığımızda satın alınan bir gazeteden İzzet Paşa Kabinesinin düştüğünü ve Tevfik Paşa kabinesiyle Harbiye Nezareti’ne Abdullah Paşa’nın tayinini okuduğu zaman, pek çok sıkıldığını saklayamadı.

(Mehmet Fatih Cebeci, Mütareke Döneminde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri ve Anadolu’da Görevlendirilmesi, yüksek lisans tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 32-33.)

Avni Paşa’nın, “Mustafa Kemal Paşa adeta Harbiye Nazırı [Savunma Bakanı] sıfatıyla İstanbul’a geliyor idi” diyor olması sebepsiz değil.

Filistin’de İngilizler’in önünden yıldırım hızıyla kaçtıktan sonra hemen yeni padişah Vahideddin’e telgraf çekip İngilizler’le “behemahal” (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılmasını teklif etmiş, bu arada kendisi ile bazı arkadaşlarının bakan olarak içinde yer alacağı yeni bir hükümet kurulmasını (bakanlar kurulu oluşturulmasını) da teklif etmiş durumdaydı.

Kendisini yaveri yapmış olan Vahideddin’in ricasını kırmayacağından emindi.

Fakat evdeki hesap çarşıya her zaman uymuyor.

*

Ancak Selanikli kolay pes edecek adam değildi.. Önceki bölümlerde teferruatlıca anlattığımız gibi, kafasında bir “B planı” vardı..

Bunun için, İstanbul’a gelince anasının Beşiktaş-Akaretler’deki evi yerine, işgalci İngiliz subaylarının karargâh kurduğu Pera Palas Oteli’nde kalmaya, İngiliz subaylarına centilmence ev sahipliği yapıp onlarla Türk kahvesi “höpürdetmeye” başladı.

Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır diyenler haklı.. İngilizler, Selanikli’nin ısmarladığı kahvelerin karşılığını bonkörce fazlasıyla verdiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü bu gerçeği çok veciz bir biçimde ifade etmiş durumda:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Başa dönersek, Ulu Yalan Selanikli Mustafa Atatürk, Falih Rıfkı’ya Osmanlı hükümetinin bakanları Mehmet Ali Bey ve Avni Paşa ile olan görüşmelerini anlatırken asıl önemli gerçekleri saklıyor, olayları çarpıtıyor.

Emekli deniz subayı araştırmacı-yazar Osman Öndeş, Avni Paşa’nın hatıratını “Vahdeddin’in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor” adı altında yayınlayarak tarihçilik alanında önemli bir hizmette bulunmuş durumda. (Deniz Harp Okulu'nu birincilikle bitirmiş olan Osman Öndeş, aynı zamanda pekçok önemli çalışmaya imza atmış başarılı bir gazeteci, pop tarihçi İlber Ortaylı gibi ekran şovmenliği yaparak bilinen ezberleri tekrarlayan biri değil.)

Avni Paşa’nın anlattığına göre, (Samsun'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmadan bir gün önce) 15 Mayıs 1919’da Padişah Vahideddin'le görüşmek üzere Yıldız Camii’ne gelen Mustafa Kemal, cuma selamında,  Kuran-ı Kerim’e el basıp yemin ediyor.

Avni Paşa’nın ifadeleri şöyle:

Sadrazam Paşa, Yaver Paşa [Naci Paşa] padişahın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa askeri duruşuna dini bir edâ dahi vererek ilerledi ve sağ elini Kuran-ı Kerim’in üzerine koyarak şu yemini eyledi:

“Heyet-i Vükelaca (Bakanlar Kurulu’nca) tanzim olunup Padişah Hazretlerinin iradesine sunulan yirmi bir maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda padişah hazretlerimizin Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerindeki teftiş ve tedkikat görevimi, padişah hazretlerinin müsaadeleri doğrultusunda iftiharla ve sahip olduğum yetkiler doğrultusunda tüm sadakatimle yapmaya gayret edeceğime vallâh billâhi.”

Basit bir "müfettişlik" görevi için kim böyle yemin ettirir ve kim bir müfettişe Van'dan Ankara'ya kadar bütün askerî ve mülkî erkân (tüm subaylar, valiler ve kaymakamlar) hakkında (görevden alma ve yerlerine başkasını tayin etme de dahil olmak üzere) "olağanüstü" yetkiler verir?!

Avni Paşa’nın hatıratında şu satırlar da var:

Mayıs’ın yirminci günü, Mustafa Kemal Paşa’dan Harbiye Nezareti şifresiyle bir telgraf aldım:

”Bahriye Nazırı Avni Paşa Hazretlerine, Gösterdiğiniz yüksek alaka sayesinde salimen ve rahat bir şekilde Samsun’a varılmış ve göreve başlanılmıştır. Muhterem kayınpederiniz Şakir Paşa Hazretlerinin afiyetlerini temin eder, siyasi durumlar ve gelişmeler hakkında da arasıra beni aydınlatmanızı ve bilgilendirmenizi istirham eylerim. Mustafa Kemal.”


ZAMPARA ŞEYH İBN ARABÎ'NİN YAZDIĞI PAÇAVRALARIN USÛL VE AKAİD AÇISINDAN DURUMU

 



TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinin Prof. Mahmut Erol Kılıç tarafından kaleme alınmış bölümünde “Varlık Görüşü” başlığı altında İbn Arabî’den aktarılan zırvalar üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Kılıç şunları diyor:

Burada şu noktanın unutulmaması çok önemlidir; İbnü’l-Arabî’ye göre varlıkların vücuda getirilişi, yukarıda açıklandığı gibi mutlak yokluktan (adem-i mutlak / ex nihilo) halkedilmeyle değil izâfî yokluktan (adem-i izâfî) izâfî varlığa (vücûd-ı izâfî) geçişledir. Bundan dolayı İbnü’l-Arabî, “îcâd” ve “halk” gibi kelimeleri filozoflar ve kelâmcılardan farklı olarak “zuhûra getirme” anlamında kullanır. Onun vücûd lafzını mahlûkat ve mevcûdat için kullandığında hakiki mânasıyla değil anlaşılmayı sağlamak için izâfî veya mecazi mânada kullandığı bilinmelidir. Böylece sırf anlaşılmak uğruna vücûd zihinde parçalanmakta, bölümlere ayrılmış olmaktadır. Mevcûdat için kullandığı “vücûd-ı hâdis, vücûd-ı izâfî, vücûd-ı zıllî, vücûd-ı hayâlî, vücûd-ı mümkin, vücûd-ı imkânî, vücûd-ı müstefâd, vücûd-ı mukayyed, vücûd-ı müsteâr, vücûd-ı mecâzî” gibi tabirler bu açıdan hep kurmaca (izâfî) tabirlerdir. Fakat ona göre işin aslına bakılacak olursa vücûdda mümkin diye bir şey yoktur (İnşâʾü’d-devâʾir, s. 6). İzâfî vücûd müstakil vücûdu olmayan, mutlak vücûd ile adem arasında bir mertebedir. Bir yüzü yokluğa, bir yüzü varlığa yöneliktir. Mutlak vücûd “bir” iken izâfî vücûd çok ve çeşitlidir. Diğer bir tabirle izâfî vücûd mutlak vücûdun zuhur mahallidir. Böyle olunca letâfetten [latiflik, incelik] kesâfete [kesifliğe, yoğunluğa] doğru olan bu tenezzülde [inişte] izâfî vücûd, mutlak vücûdun ârızî [geçici] sıfatı olan kesâfet mertebesinden ibaret olur.

*

İbn Arabî’nin “mutlak vücud”dan (mutlak varlık’tan) kastı, Tanrı.. Yani Allahu Teala.

İzâfî vücud (varlık) ise, bildiğimiz gözlemlenebilir âlem.

“Latif mutlak varlık – kesif izafî varlık” filan derken, böylece, bir bakıma, modern bilimin “enerji-madde” dikotomisine gelmiş oluyoruz.

Günümüz bilimi, madde ve enerji için şöyle şeyler söylüyor:

“Hatta denebilir ki madde, enerjinin letafetini kaybedip kesifleşmiş bir halidir. Maddenin iki temel özelliği kütlesinin olması ve yer kaplamasıdır. Dolayısıyla madde, "kütlesi olan ve hacim kaplayan şey" olarak tanımlanır. Madde ve enerji fizikî varlıklardır, her ikisi de fizik kanunlarına tabidirler ve gözlenip ölçülebilirler. Ancak maddeden farklı olarak enerji (Güneş'ten gelen ışık gibi) bir hacim kaplamaz ve durağan kütlesi yoktur (enerjinin E=mc2 formülünden hesaplanan eşdeğer kütle karşılığı vardır). Yani enerji, kesif olan maddeden farklı olarak, kütlesi olmayan ve tek başına bir hacim kaplamayan latif bir varlıktır.”

(https://sorularlaislamiyet.com/bilim-isiginda-madde-enerji-ve-nuraniyet-kavramlarini-aciklar-misiniz)

Peki, bunlardan hareketle şunu diyebilir miyiz: İbn Arabî, “keşf”iyle bir şey bulmuş.. Bulduğu şey, enerji, fakat o, isimlendirmeyi “mutlak varlık” diye yapıyor; enerjiyi haşa Allah haline getiriyor.

Bunu diyebilir miyiz?

Modern bilimin enerji diye adlandırdığı şey de sonuçta “yaratılmış” olan birşeydir.. Yaratan (Halik) değildir.

İbn Arabî’nin mevcudatın (âlemdeki şeylerin) “mutlak varlık” ile olan ilişkisi ya da onun karşısındaki konumu için söyledikleri, maddenin enerji karşısındaki konumuna uyuyor, fakat, Kur’an ve Sünnet’in “mahlukatın Halik karşısındaki konumu hakkında” tebliğ ettiği “hakikat”e uymuyor.

*

İbn Arabî’nin kavramsal çerçevesini kullandığınızda olay, mahlukatın “Allah’ın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri” olarak tanrısallaşması haline geliyor.

Modern bilimin paradigması ekseninde düşündüğünüzde ise, madde enerjinin tezahürleri, taayyünleri ve suretleri durumunda olduğu için. “mutlak varlık”ın modern bilimin “enerji”si gibi birşey olduğunun düşünülmesinin önü açılıyor.

(Fanatik İbn Arabîcilerden Ahmet Hulusi, enerjiyi Allahu Teala’nın “kudret” sıfatı yapıyor.. Allahu Teala’nın sıfatları yaratılmış şeyler değildir. Sıfatın mevsuftan ayrı bir varlığı düşünülemeyeceğine, bir başka deyişle sıfat, zat ile kaim olduğuna göre, bu anlayış çerçevesinde enerji “mahluk/yaratılan” olmaktan çıkar, tanrısal birşey haline gelir. Bu durumda madde de “yoğunlaşmış tanrısal kudret” olarak Allahu Teala’nın “zatından ayrılamayacak, yaratılmış olmayan” bir sıfatı kabul edilmiş olur.)

Halik-mahluk ilişkisini bu şekilde tasvir (daha doğrusu tahrif) ettiğinizde, isimlendirme değişse de olayın mahiyeti değişmiyor: Ortaya “vahdet-i vücud” (mutlakı ve izafîsi ile varlığın birliği) çıkıyor.

*

Böylece Allahu Teala’nın “Halik” (Yaratan, Yaratıcı) ismi iptal edilmiş oluyor.

Bir defa, halk (yaratma) diye birşey yok.

Nitekim, İbrahim Hakkı Erzurumî rh. a., Marifetname’sinde vahdet-i vücutçuluğu eleştirerek, bu anlayışın Allahu Teala’nın “Halik” gibi isimlerini iptal anlamına geldiğini söylemektedir.

Sözde, mevcudatı Allahu Teala’nın isimlerinin tecellileri olarak görüyorlar, fakat hepsi sonuçta O’nun “Halik” isminin iptali için yapılmış gevezelikler..

Halik, halik olmaktan çıkıyor, mahluk, mahluk olmaktan..

Evet, “zampiriklerin sonuncusu” İbn Arabî’nin Allah inancı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin belirttiği gibi, Ehl-i Sünnet’in Allah inancı değil..

Eski Yunan sofistlerinin zırvalarını keşf diye pazarlama kalpazanlığı ve dolandırıcılığı sergiliyor.

*

Böylece İbn Arabî, mevcut bütün varlıkların (mahlukatın, evrenin) yaratılışını “modern bilim”le (o günün modern bilimiyle, yani izinden gittiği eski filozofların yaklaşımıyla) uzlaştırmış oluyordu.

Şöyle:

O günün modern bilimi “halk”ı (yaratmayı) kabul etmiyor. Evrenin her zaman hep varolduğunu iddia ediyor.

İbn Arabî’nin yaklaşımı çerçevesinde de âlem, yaratılmamış, zuhura gelmiş durumda. O, “mutlak varlık”ın zuhur (zahir oluş, açığa çıkış, görünüş) mahalli.

Olaya bu şekilde yaklaştığınızda, zuhur için bir tarih vermeye gerek kalmıyor. Söz konusu zuhurun, "mutlak varlık"la beraber “her zaman” yaşanmış olduğunu kabul etmenin önü açılıyor.

Böylece âlem (onun Tanrı gibi, daha doğrusu “Tanrı’ya muhtaç olmadan kendi kendine” hep var olageldiğini savunan müşrikleri memnun edecek şekilde) tanrısallaşıyor, Tanrı’nın gölgesi, tabiri caizse bir parçası haline geliyor.

Bu arada “mutlak vücud” da (daha önce aktardığımız gibi) “bilinemez” ilan edilince, meydan tümden “âlem”e kalıyor.

*

Burada bir noktaya dikkat çekmekte fayda var:

Birbirlerine zıt kutuplarda gibi görülen İbn Arabîciler ile Selefîlerin, Kelamcılara düşmanlık, onların yöntemini ve sözlerini aşağılayıp küçümseme noktasında buluştukları görülmektedir.

Bunun yanı sıra, İbn Arabî’nin (mutlak vücud diye adlandırdığı) Allahu Teala ile âlemdeki şeyler (mevcudat) arasında kurduğu ilişki, Selefîlerin hepsinde değilse de önemli bir bölümünde görülen tecsîm ve mücessimelik eğiliminin (müteşabih “istiva” kavramı çerçevesinde Allahu Teala’ya mekan izafe etme ve O’nu cisimleştirmeye kalkışmanın) bir benzeri durumundadır.

*

Evet İbn Arabî, Allahu Teala’yı gerçekten bilmenin (dolayısıyla tahkikî iman sahibi olmanın) yolu olarak keşfi gösteriyor.

İmdi, “hakikat”e ulaşmanın tek güvenilir yolu (İbn Arabî’nin iddia ettiği gibi) keşf ise, onun laflarının doğru ya da yanlış olduğu da (bu anlayış çerçevesinde) ancak keşfle bilinebilir hale gelir.

Eğer Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla ulaştığımız bilgi, İbn Arabî’nin laflarının doğruluk derecesi hakkında karar verebilmemiz hususunda yeterlidir” derseniz, keşfin lüzumlu birşey olmadığını kabul etmiş olursunuz.

Yok, eğer “İbn Arabî’nin sözlerinin hak mı batıl mı olduğunu anlamak için bizim de keşf sahibi olmamız gerekiyor” diyorsanız, o takdirde, Kur’an ve Sünnet’in hak ile batılı ayırma hususunda yetersiz (hatta gereksiz) olduğunu ileri sürmüş olursunuz.

Bu da sizin, iman bakımından sorunlu olduğunuzu gösterir.

Eğer derseniz ki, “İbn Arabî’nin keşfi, mesela Yeni Zelanda’nın keşfi gibi Kur’an ve Sünnet’in mesajıyla (onlardaki iman esaslarıyla) alakasız hususlardadır, keşfiyatının doğruluğu, Kur’an ve Sünnet’e arzedilerek değil, onun gibi keşf sahibi olmakla anlaşılır”, evet böyle derseniz, o takdirde İbn Arabî’nin keşfiyatının dinî bir değerinin bulunmadığını, "hakikat" bahsinde esamisinin okunmayacağını kabul etmiş olursunuz.

*

Siz kendiniz keşf yoluyla bilgi sahibi olamadığınız halde İbn Arabî’nin (keşf ürünü olduğunu söylediği) laflarını (vahiy gibi) “haber-i sadık” niteliği taşıyan nakil kapsamında değerlendirmek ve  “asla reddedilemez” bilgiler olarak görmekle, bid’at ehli haline gelmiş olursunuz.

Yani Ehl-i Sünnet çizgisiyle bir ilişiğiniz kalmamıştır, artık bid’atçisinizdir.

En iyi ihtimalle böyle..

İbn Arabî’nin bütün söyledikleri “hak” olsa bile, laflarının hepsini Kur’an ve Sünnet’e arzedip tek tek sorgulamadan “Madem onun keşfinin ürünü, öyleyse doğrudur” diyerek kabul ettiğinizde “usul” (esas) açısından bid’atçi hale gelmiş olursunuz.

Eğer (kendi keşfimiz mevzubahis olmadan) başkalarının “nakl”ine tabi olacaksak, nakil olarak Kur’an ve Sünnet yeterlidir.

Din, tamamlanmıştır, onda bir eksiklik bulunmamaktadır.. Onda (birilerinin keşfiyle tamamlanabilecek) eksiklik bulunduğunu kabul etmek küfürdür.

İmanın “keşf sahiplerine iman” diye bir yedinci şartı yoktur.. Böyle bir şart varmış gibi konuşmak şirktir, küfürdür.

Bu, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” olgusunu akla getiren bir sapıtmadır. Dalalettir.

*

Zampirik İbn Arabî kalpazanının “keşf ürünü” diye piyasaya sürdüğü zırvalarının Kur’an ve Sünnet’e açıkça aykırı olması durumunda onu tasdik ettiğinizde ise, “Yahudi ve Hristiyanlar’ı karış karış takip edip sarıklı cübbelileri rab edinme” şirkine ve küfrüne bulaşmış olursunuz.

Böylesi açık aykırılık durumunda “Bunlara bizim aklımız ermez, vardır bir hikmeti” demek, Kur’an ve Sünnet konusunda şüphe içinde olmak, yani onların "hakikat"i tam yansıtmadığını, bunun için İbn Arabî gibilerin keşfine ihtiyaç bulunduğunu kabul etmek demektir.

Bu, ya, Kur’an ve Sünnet’i ("hak ve hakikati" öğretme bakımından) İbn Arabî zamparasının lafları derekesine indirmek, ya da İbn Arabî’nin palavralarını vahiy mertebesine yükseltmek ve kitap diye yazdığı paçavralarını “Kur’an” seviyesine çıkarmak demektir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."