HATEMÜ’L-EVLİYA MI (VELÎLERİN SONUNCUSU MU), HATEMÜ’L-ZENADİKA MI (ZINDIKLARIN SONUNCUSU, SON ZINDIK MI)?

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde “İslâm Düşünce Tarihine Dair Görüşleri” başlığı altında yayınlanan laflarını aktarmaya devam ediyoruz.

Kılıç, “… onun ilke olarak kelâm ilminin öncüllerini ve metodunu pek benimsemediği anlaşılmaktadır” diyor.

Pek benimsemiyor değil, soytarı hiç benimsemiyor.

Kılıç şunu da diyor: “Ona göre kelâmcılar cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler.”

Yani bir insan ancak bu kadar yalancı ve palavracı olabilir.

Bu soytarı aynı zamanda Kelamcıları cedelcilikle suçlayan kurnaz.. Kendisinin bu yaptığı neyse?..

*

Kılıç şunu da diyor: 

“Fakat her ne olursa olsun İslâm, Eş‘ariyye ve Mu‘tezile gibi kelâm mezheplerinin üzerine damgasını vurmuş olduğundan İbnü’l-Arabî, bunların da müslüman olduğuna hükmetmiş, kendilerini kesinlikte tekfir etmemiş, ancak bazı konularda hata ettiklerini söylemiştir (el-Fütûât, II, 523).”

Sanki din, bu soytarının tekelinde..

Eş’ariyyenin, bu soytarının kendileri hakkında müslüman hükmü vermesine ihtiyacı mı var?!

Tam aksine, Eş’ariyye’nin büyük alimlerine sormak gerekir, “Bu soytarı müslüman sayılır mı?” diye..

Fakat, Mahmut Erol Kılıç adlı prof. unvanlı cahile göre, ne Kelamcılar, ne de fakihler (fıkıh alimleri), bu soytarının müslümanlığı hakkında hüküm verebilecek konumda.

Şöyle diyor:

“İbnü’l-Arabî’nin felsefe, kelâm ve fıkha yönelik görüşleri açık iken onu bu disiplinlerin çatısı altında incelemek bilimsel olarak hatalı bir davranıştır. İbnü’l-Arabî’yi bu gibi kendisine yabancı yapıların çerçevesine yerleştirmeye çalışmak, bu bakış açılarına ne ölçüde uyup uymadığı konusunda onu yargılamaktan başka bir değer ifade etmez.”

*

Mahmut Erol, “şıh”ı İbn Arabî kadar zeki ve kurnaz olmadığı için, bu sözlerinin İbn Arabî’yi Kelam ve Fıkıh açısından tekfir (kâfir sayma) anlamına geleceğini idrak edemiyor.

O yapılara "yabancı" olmak, onların "çerçevesi" içine girmemek, onların "ölçülerine uymamak", onlar açısından "din dışı" olmak demektir.

Kılıç, “şeyhtan”ını “(Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat/din üstü” görmesi itibariyle Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinin kapsamına girdiğinin, bu soytarıyı “rab” mertebesine çıkararak şirk vadisinde şuursuzca koşturmakta olduğunun farkında değil.

*

Felsefe bahis dışı, fakat bir adamı Kelam ve Fıkıh çerçevesinde bir yere yerleştiremiyorsanız, onu “müslüman” saymıyorsunuz demektir.

İmdi, İslam’ın aslı ve esası Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir. Fıkıh ise (Ki burada icma ve kıyas da devreye girer) onun “anlaşılması”dır. Onlardan hükümler çıkarılmasıdır.

İslam düşünce geleneği içinde Fıkıh bilgisi, üç ana dala ayrılmıştır: Fıkh-ı ekber (Kelam, itikad), fıkh-ı zahir (Bugün kabul ettiğimiz anlamda Fıkıh, Şeriat hükümleri) ve fıkh-ı batın (tasavvuf, ahlâk).

Kitap ve Sünnet, bu ilimlerin üçünü de kapsar, fakat Kur'an, "ders" kitabı formatında indirilmiş bir kitap değildir.

*

Şöyle bir misalle anlatalım: 

Biz topraktan yaratıldığımız için, toprakla besleniyoruz.. Yediğimiz herşey toprağın (bitkiler tarafından) işlemden geçirilip dönüştürülmüş hali.. Toprak su ile temas ediyor ve buğday, pirinç, elma, armut vs. şeklini alarak yiyebileceğimiz formatta, farklı görünüm ve tadlarda önümüze geliyor.

Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar da ot vs. ile beslendikleri için onlar da son tahlilde toprak.

Doğrudan toprak yemiyoruz ama yediğimiz herşey en nihayetinde toprak.. Atamız Adem aleyhisselam gibi bizler de aslında topraktan yaratılmaktayız.

Evet, Allahu Teala bu şekilde topraktaki mineralleri topluca bize buğday (ekmek), pirinç (pilav), sebze ve meyve olarak veriyor.. Toprağın içerdiği demir, kalsiyum ve saireyi ayrı ayrı yiyip içmiyoruz.

İşte, Kur’an da bize Kelam’ı (itikadî meseleleri), Fıkıh’ı (Şeriat hükümlerini) ve tasavvufî konuları (tevekkül, ihlas, sabır ve rıza gibi mevzuları) ayrı bölümler halinde anlatmıyor.. Bunlar önümüze, yediğimiz elmanın pekçok elementi birlikte içermesi gibi, aynı Kur’an suresi içinde birlikte geliyor.

Ulemanın yaptığı şey ise, pedagojik maksatla bunları Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf diye ayırmaktan, tasnife tabi tutmaktan ibaret.

*

Bir Kelamcı İslam’ı salt Kelam'a, bir Fıkıhçı salt Fıkıh’a, bir tasavvufçu da salt tasavvufa indirgerse, İslam’ı bölüp parçalamış, bir kısmını kabul, diğer kısımlarını reddetmiş olur.

İmam Malik rh. a.’e atfedilen "Kim ilim (Kelam ve Fıkıh) tahsil eder de tasavvuf ehli olmazsa fasık, kim de tasavvuf ehli olur da ilimsiz kalırsa (Kelam ve Fıkıh öğrenmezse) zındık olur” şeklindeki sözün anlamı budur.

Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. de şöyle demiştir:

Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Şu söz de yine Ebu Bekir Verrak’a ait:

“Hükema (hikmet sahipleri), nebilerin (peygamberlerin) halefidir. Nübüvvetten (peygamberlikten) sonra, şer'i hususları sağlamlaştırmaktan ibaret olan hikmetten başka bir şey kalmamıştır.” (s. 570.)

Evet, İbn Arabî gibi küçük deccallerin "Made in Keşf" damgası basarak millete yutturmaya çalıştıkları zırvaların hikmetle bir ilgisi yoktur. 

Hikmet, Kitab ve Sünnet'le kaimdir.

Evliyanın (kendisini evliya gibi gösteren deccallerin değil, gerçek evliyanın) keşf ü kerameti (Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat'i takviye eder, güçlendirir.

*

“Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap veren Bahaeddin Nakşbend k. s. da bunu anlatmaya çalışıyor.

İstidlalî bilgi, Kelamcı ve Fakihlerin bilgisidir.. Keşf mahsulü olarak gösterilen laflar şayet onlara uygunsa sahihtir, değillerse, aykırıysalar, şeytanî ve deccalî uydurma, zırva, palavra ya da vesvese ve vehimlerdir.

İbn Arabî soytarısını tekfir edenler, keyfleri öyle istediği için değil, onlardaki Kitab ve Sünnet bilgisi kendilerini buna mecbur bıraktığı için tekfir etmişlerdir.

Soytarının (ya da soytarıya hüsnüzanda bulunan gafil ya da cahillerin) hatırı için "istidlalî bilgi"yi (lüzumsuz tevillerle nassları çarpıtarak) görmezden gelebilme gibi bir lükse sahip değiller.

*

Endülüslü deccalin bir gözü kör olduğu için İslam'ın tasavvuf kısmını görüyor, Kelam ve Fıkıh kısmına ise gözü kapalı.

Fakat onun tasavvufu gerçek tasavvuf da değil, tasavvufun istismarına dayanan zındıklık.

Günümüzde o zındıklığı İngiliz keferesi, Ibn Arabi Society'si ile palazlandırmaya çalışıyor. (İngiliz bunu yapar da "yerli-milli"ler durur mu, onların başı kel mi, onların eli armut mu topluyor, onlar da Haydar Baş ve Cübbeli Ahmet gibiler eliyle "Kemalist/Atatürkçü tasavvuf" icat etmiş durumdalar.)

İslam'ı, Kur'an ve Sünnet'ten istismara müsait ayet ve hadîs aktararak (istidlal yoluyla) tahrif ve tağyire tabi tutmak kolay değil (Tarihselcilik ve Sünnet'sizlik bu zorluk yüzünden icat edilmiş durumda), fakat keşf ve müşahede maskesi altında hurafe, sapıklık, şirk, küfür ve zındıklık ile doldurmak kolay.

Çok kolay.

İbn Arabî şarlatanı, bunu yapanların en başında geliyor.

İmam-ı Rabbanî, bir mektubunda, babasının kendisine, "Müslümanlar arasındaki sapıklıkların büyük ekseriyetle tasavvuf yoluyla yaygınlaştırıldığını" söylemiş bulunduğunu dile getirmektedir.

Tarih tekerrürden ibaret.

*

Ebu Bekir Verrak k. s. gerçek bir sufî iken, İbn Arabî soytarısının, kendisini “hatemü’l-evliya” değil, “hatemü’z-zenadika” (zındıkların sonuncusu) olarak tanıtması gereken bir süper sapık olduğu ortaya çıkmaktadır. 

(Aslında zındıkların sonuncusu ya da son zındık değil, fakat yalancı zındıkların belki en kurnazı ve en zararlısı.)

Evet, Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf’u (birbiriyle çelişmemesi gereken, birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayan) disiplinler olarak ele almayan, onlardan birini diğerleri adına reddeden ya da küçümseyen biri, Kur’an ve Sünnet’in bir kısmını alıp diğer kısmına sırt çevirmiş olur.

İbn Arabî sapığının durumu budur.

Burası kesin..

Tartışmaya açık olan konu ise şu: Bu zındıklığı salt nefsine uyarak sallapati mi yapıyordu, yoksa (yahudi Pavlus’un hristiyan görünüp Hz. İsa aleyhisselam'ın yolunu tahrif ve tahrip etmesine benzer şekilde) İslam’ı tasavvuf maskesi altında tahrif etmek için bilinçli ve sistematik bir çaba mı sergiliyordu?

Bana kalırsa ikinci ihtimal daha güçlü. 

*

Kılıç, sözlerinin devamında şunu diyor:

“İbnü’l-Arabî’yi tekfir ve tenkit edenlerin çoğunun kelâmcı veya fıkıhçıların arasından çıkmış olması da aslında bir bakıma kendisinin onlardan farklı bir metodoloji izlediği konusundaki ikazlarını haklı çıkarmaktadır.”

Sadece Kelamcı ve Fıkıhçılar (Fakihler) değil, (onun düşüncelerine vakıf olan) gerçek sufîler de onu tekfir ve tenkit etmiş durumdalar.

Lafa bak, metodolojiymiş.. Keşf diye işkembeden senetsiz sepetsiz ve delilsiz konuşmanın neresinde metod var?!

Peygamberler bile, gaybe dair bilgiler verirken yanısıra doğruluklarının delili olarak (materyalist-pozitivist düzlemde) mucize getirmişlerdir.

Rastgelenin "Ben Allah'tan mesaj getirdim" diyerek peygamberlik taslamasının önü kapatılmıştır:

"Onlar (O Yahudiler) ki: 'Şüphesiz ki, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi Allah bize emretti' dediler. De ki: 'Size, gerçekten, benden önce, apaçık mucizelerle ve dediğiniz (mucize) ile peygamberler gelmişti. O hâlde, doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?'” (Âl-i İmrân, 3/183)

İbn Arabî tipi soytarılar peygamberlerden daha büyük demek ki.. 

Bunların ulaştıkları "manevî sır"lara itiraz etmek mümkün değil, sorgusuz sualsiz körlemesine iman etmek gerekiyor.

*

Metodoloji meselesi önemlidir.

İbn Arabî soytarısının yaptığı şey, "usul" (metod, yöntem) tanımazlıktan ibaret.

Daha doğrusu, "usul"ü, "usulüddîn"i, usul-ü fikhı dinamitlemeye, yok etmeye çalışıyor.

Yalan dolanın, "usulün kontrolü"nden geçmeden serbestçe dolaşıma girmesinin önünü açmak için cerbeze denizinin derinliklerinden inciler çıkarıyor, bin dereden su getiriyor.

Ve bunu suret-i haktan gelerek, tasavvufu istismar ederek, akıllara seza bir ustalıkla yapıyor.

Büyük sahtekâr.. Sıradan bir din dolandırıcısı değil.

Ana dili Arapça, edebiyatı kuvvetli, şeytanî bir zeka da mevcut, her minareye kılıf dikmeyi sağlayacak bir terzilik becerisi de var, yanısıra, istediği her hususta istediği anda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i rüyasına getiren mükemmel bir hayal gücü ve hikâye uydurma yeteneği de emre amade, daha ne olsun.. 

"Usul"ü devreden çıkarmak için gereken bütün alet edevat tamam.

*

Kılıç, şunu da diyor:

“… Ona göre, “Onlar kitabın bir kısmına inanıyoruz, bir kısmına ise inanmıyoruz derler de bu ikisi arasında kendilerine bir yer ararlar. İşte bunlar kâfirlerin ta kendileridir”(en-Nisâ 4/150-151) âyetinin, ehl-i rüsûm [Fakihler] ile ve salt fikrî görüşle yetinen filozofların ve kelâmcıların büyük bir kısmıyla münasebeti vardır. Zira onlar Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için “bunlar yanlıştır” derler. İbnü’l-Arabî, Allah’ın velîlerine muhalefet edip onlara karşı çıkanların âkıbetlerinden korktuğunu belirterek sûfî Ruaym’ın, “Kim hakikat ehli sûfîlerle oturur da onların bizzat tahakkuk ettirdikleri bir şeyde onlara muhalefet ederse Allah o kişinin kalbinden iman nurunu çekip alır” sözünü nakleder ve bu söze kendisinin de aynen katıldığını ifade eder (Kitâbü’l-Fenâʾ, s. 7).”

Görüldüğü gibi, Endülüs deccali, hokuspokus, abrakadabra kabilinden laf ebeliği ile kaşla göz arasında Kitab’ın (Kur’an’ın) yerine kendisi gibi sahtekârların keşf ü keramet maskesi altında yaymaya çalıştıkları sapıklık ve zındıklıkları yerleştiriyor.

Ayet ne diyor, bu soytarı lafı oradan alıp nereye getiriyor!

*

Sapığa bakın, Fakihler ve Kelamcılar, “Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için ‘bunlar yanlıştır’ derler”miş.

Kelam ve Fıkıh’ın usul ilkeleri bu kadar basit mi, "keşfî", “keyfî” ve “zevkî” mi?

İmdi, bir Kelamcı ve Fakih, müşahede (doğrusu mükaşefe) yoluyla "manevî sır"lara eriştiğini iddia eden bir kişinin sözlerini mutlaka Kur’an ve Sünnet’ten istinbat edilen ilkelere göre değerlendirmek durumundadır.

Burada “kendi delil”leri diye birşey olmaz.. Delili Kur’an ve Sünnet’ten getirmek zorundadırlar.

Bu soytarının sözünü ettiği “sır”lar ise, iddia sahibinin “kendi keşfi”dir, Kur’an ve Sünnet’le bir ilgisi bulunmamaktadır.

Kur’an ve Sünnet’ten alınan delil kayası ile (onunla çeliştiği görülen) “manevî sır” yumurtası çarpıştığında cılk yumurtadan geriye ne kalabilir?!

Kelamcı ve Fakih ne yapacak, senin velvele koparıp gıdaklayarak yumurtladığın "manevî sır" yumurtasının karşısında saygı duruşuna geçip “Kitab’ın bir kısmına" sırt mı çevirecek?!


İBN ARABÎ SOYTARISI, GAZZALÎ'NİN GÖRÜŞLERİNİN "ÇOĞUNU" KABUL ETMİYOR DA, EY AHMAK, SEN NİYE SOYTARININ ZIRVALARININ "BİRAZCIĞINI" OLSUN REDDEDEMİYORSUN?





Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, İslâm Düşünce Tarihine Dair Görüşleri” başlığı altında yayınlanan laflarını aktarmaya devam ediyoruz:

… İbnü’l-Arabî hakikat ilmi yolunda olan müslüman düşünürleri de iki gruba ayırır. Birinci grup filozoflar ve onlara tâbi olanlardır; bunlar sadece akılları ve fikirleriyle hareket ettikleri için yollarını şaşırmışlardır. İkinci grup ise resuller, nebîler ve evliyanın seçkinleri, yani Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, Bâyezîd-i Bistâmî, Ferkad es-Sebahî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hasan-ı Basrî gibi muhakkik sûfîlerdir (Kitâbü’l-İsfâr, s. 9).

“Müslüman filozoflara yönelik bu değerlendirmelerden sonra İbnü’l-Arabî kelâmcıları tahlil eder. Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyînî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî gibi kelâmcıların oluşturduğu bu grubun kendisinin de benimsediği bazı görüşleri bulunduğunu, ancak fikirlerinin çoğuna katılmadığını söyler.”

Görüldüğü gibi, “hakikat ilmi” (Artık ne demekse?) yolunda olan “müslüman” düşünürleri iki gruba ayırıyormuş.

Bu gruplardan biri, nebîler (peygamberler) ile onların safında olan "evliyanın seçkinleri".. (Demek ki "düz evliya" olmak yetmiyor, illa "seçkin" olacaksınız.)

İkinci grup ise, filozoflar ile onların peşine takılanlar.. Bunlar hem “peygamberler"in izinde gitmiyorlar, hem de “müslüman”lar, nasıl oluyorsa..

Sonra da, üçüncü bir gruptan bahsediliyor: Kelamcılar..

Lafın gelişinden anlaşılan şu: Kelamcıların “hakikat ilmi” ile bir ilgisi yok..

Onlar da, peygamberlerin safında yer almayan “hakikatsiz” adamlar.

*

Soytarı, evliya dediği kimselerden salt sufîleri anlıyor..

Gerçekte, evliyadan olmak için sufî (mutasavvıf) olmak şart değildir..

Bunun için şart, Allah’a tevekkül eden ihlaslı bir kul olmak, şirkin açığından ve gizlisinden (riyadan) uzak durmaktır. (Feridüddin Attar, sufî olmadıkları halde mezhep imamlarını Tezkiretü’l-Evliya’sına almıştır.)

Ayrıca, sufî (şeyh, baba, dede vs.) olmak ile velî olmak da ayrı şeylerdir..

Her sufî (tasavvuf yolunda olan) velî olacak diye birşey yoktur.

Kimin velî olduğunu ancak Allahu Teala bilir, ve ancak O bildirirse kesin biçimde bilinir.

*

Mesela, Allahu Teala bildirdiği için, Hudeybiye’de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e biat edenlerden Allahu Teala’nın razı olduğunu biliyoruz. Biatü'r-rıdvan denilmesi bundan..

Yine, Bedir Savaşı’na katılan ashab-ı kiram için de hadîs var.

Fakat, sonradan yaşayan sufîler için böyle bir (isim verilerek yapılmış) bildirim yok. 

Dolayısıyla, sonradan yaşamış olan hiç kimse için “Şu sufî, kesin velîdir” diyemeyiz.

Bu tür ifadelerden sakınılması gerektiğini gösteren hadîsler var.. 

En fazla (Riyazü's-Salihîn'de de yer alan sahih bir hadîste geçen ifadeye benzer şekilde), “Ben onun Allah’ın evliyasından olduğunu zannediyorum, fakat hiç kimseyi Allah’a karşı temize çıkaramam” denilebilir.

*

Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyînî, İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî gibi Ehl-i Sünnet’in büyük alimlerine gelince..

Bunların Kelamcı oldukları doğru da, salt Kelamcı değiller..

TDV İslâm Ansiklopedisi Bâkıllânî için “Ünlü Eş‘arî kelâmcısı ve Mâlikî fakihi”, Ebû İshak el-İsferâyînî ile Cüveynî içinEş‘arî kelâmcısı ve Şâfiî fakihi”, Gazzalî için “Eş‘arî kelâmcısı, Şâfiî fakihi, mutasavvıf, filozoflara yönelttiği eleştirilerle tanınan İslâm düşünürü” ve Razî için de “Kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh alanlarına dair çalışmalarıyla tanınan Eş‘arî âlimi” nitelemesini yapıyor.

Hiçbiri salt Kelamcı değil, hepsi de çok yönlü büyük alimler.

İmdi, kendisini “hatemü’l-evliya” ve “altın kerpiç” ilan eden Endülüs soytarısı, bu alimlerin fikirlerinin çoğuna katılmıyormuş.

Çoğuna..

Mesela İmam Gazzalî’yi alalım.. Fikirlerinin çoğuna katılmıyorsa, mesela İhya’nın ne kadarına katılıyor, ne kadarına katılmıyor olabilir?

*

İhya, her birinde “kitap” başlığını taşıyan on bölüm bulunan dört büyük ciltten oluşuyor.

Bu soytarı, Gazzalî’nin görüşlerinin çoğuna katılmıyorsa, İhya’da yazılanların yarıdan fazlasını (iki cildi aşkın kısmını, belki üç cilt tutan ifadeleri) kabul etmiyor, reddediyor, yanlış ilan ediyor demektir.

Böyle birşey olabilir mi?!

Sen eğer İhya’da yazılanların yarıdan fazlasını kabul etmiyorsan, İslamî ilimlere savaş açıyorsun, ilmi yerle bir edip yerine cehaleti ve sapıklığı oturtmak istiyorsun demektir.

Çoğunu reddetmek diye birşey olabilir mi?! Mesela Matüridîler ile Eş’arîler’i alalım.. Bunların, birbirlerinin kitaplarında yazılı olanların çoğuna katılmamaları söz konusu mudur?!

Aralarında yüzde 95 nisbetinde görüş birliği vardır.. Üç beş meselede ihtilaf ederler.

Hatta Matüridîler ile Selefîler bile, birbirlerinin görüşlerinin en az yüzde 95’ini kabul ederler.. Mesela iki grubun da Tahavî Akaidi’ni temel kaynak olarak aldıkları görülür.

*

İmdi, alimler arasında bazı konularda ihtilaf yaşanması tabiîdir.. Çünkü bazı meseleler içtihadı gerektirir ve ister istemez ortaya farklı içtihatlar çıkar.

Dolayısıyla, hiç kimse İmam Gazzalî’nin veya bir başka alimin her görüşünü kabul etmek zorunda değildir.. Mesela, hiçbir müslümana, “Sen itikad alanında İmam Matüridî’nin her sözünü kabul edeceksin” diyemezsiniz.

Muhatabınız size, “İmam Matüridî’nin hiçbir sözünden haberim yok, ben Eş’arî mezhebindenim.. İmam Eş’arî’nin görüşleri kafama yattı, onunkinden farklı fikirlere sahipse katılmayı düşünmem” diyebilir.

Hatta insan, kendi görüşlerinin bile tamamını bir zaman sonra kabul etmeyebilir. Fikir değiştirebilir.

İçtihatta hata olabilir, dolayısıyla her alimin (içtihat niteliği taşıyan) görüşlerinin hatalı olması ihtimali vardır.. O yüzden, bir alimin bazı görüşlerini (usule uygun) başka bir içtihada dayanarak reddeden bir kimse suçlanamaz. (İçtihat konusu olmayan kesin hususlarda Kur’an ve Sünnet’ten sapan kişinin değerlendirmeleri “içtihat” yaftası altında meşru ve makul gösterilemez. Böylesi ya kâfir ya da bid’atçidir.)

*

Bundan dolayı, herhangi bir alimin Bâkıllânî, Ebû İshak el-İsferâyînî, el-Cüveynî, el-Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî gibi ulemanın bazı (evet, bazı) içtihatlarına muhalefet etmesi tabiî karşılanır.

Fakat, bir kimse, ilmî yeterlilikleri konusunda fikir birliği bulunan bu büyük alimlerin görüşlerinin “çoğuna” karşı çıkıyorsa, o kimsenin ya zır cahil, ya aykırılık yaparak dikkat çekmek isteyen hasta ruhlu bir dangalak, ya da su katılmamış bir sapık olduğu anlaşılır.

İbn Arabî soytarısı zır cahil değil, fakat son iki özelliği kendisinde mükemmelen taşıyor.. Bunun sapıklığı sıradan bir sapıklık değil, "kusursuz sapıklık".

İlerde çıkacak olan Mesih Deccal'in avanesi durumundaki İngiliz keferesinin yaklaşık 50 yıldır büyük bir aşk ve şevkle pohpohladığı bu Endülüslü küçük deccalin durumu, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ahir zaman peygamberi olduğunu bilmeleri ve anlamalarına rağmen inkârda bulunan yahudi ve hristiyan din bilginlerinin durumuna benziyor.

Endülüslü soytarı, kendisini büyük göstermek için gerçek büyük alimleri aşağılamaya çalışan bir usta kalpazan..

*

İbn Arabî denen dangalak soytarının zırvalarına tevil yetiştirmek için kendilerini paralayan ahmaklara gelelim..

Bu soytarı, Himalayalar büyüklüğündeki alimlerin görüşlerinin çoğuna katılmadığını övünerek söyleme densizliği yapmaktan kaçınmıyor da, siz niye, “İbn Arabî’nin çoğu fikirlerini kabul etsek de, az sayıdaki bazı fikirlerini yanlış buluyoruz” diyemiyorsunuz?

Niye bu soytarının zırvalarına (hatalı olması imkânı bulunmayan) Kur’an ayeti muamelesi yapıyorsunuz?

Niye bu Endülüs “din yolu haramisi ve haydudu”nun aptalca, rezil ve kepaze hezeyanlarına, sanki bir peygamberin vahiy ürünü (yanlış olması ihtimalinden söz edilemeyecek) sözleriymiş gibi birer kulp takmaya çalışıyorsunuz?

*

İmdi, Peygamber Efendimiz sallalllahu aleyhi ve sellem bile, “fasığın haberi”yle ilgili ayet-i kerimenin gösterdiği gibi, yanlış haber ile yanıltılabilmiştir. İbn Arabî sapığını büyük velî zannedenlerin bir kısmının durumu budur.

Bir kısmı ise, alimse bile, (Necip Fazıl’ın İbn Teymiyye için kullandığı tabirle), “ilmi aklından fazla” ahmak durumundadırlar.

Endülüslü soytarıya olan hüsnüzanlarının, Gazzalî gibi alimlere yönelik suizan olduğunun farkında değiller.

Bunlar, ya Gazzalî gibi alimlerin fikirlerinin çoğunu yanlış kabul etmek, ya da İbn Arabî soytarısının büyük alimlere nefsanî saiklerle dil uzatan, hak olan fikirlerini bile reddeden bir sapık, densiz ve dangalak bir enaniyet kumkuması, büyüklük heveslisi bir dengesiz palavracı olduğunu ikrar etmek durumundadırlar.

Tevil kabul etmeyen akla ziyan zırvaların sahibi bir dengesiz soytarı sapık için yüzlerce büyük alimi şaibe ve töhmet altında bırakan adamlara ne demek gerekir bilmiyorum.


ŞARLATAN-I EKBER'İN YARIM AKLI VE PALAVRA VARİDATI

 



Prof. Mahmut Erol Kılıç, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, İslâm Düşünce Tarihine Dair Görüşleri” başlığı altında şunları söylüyor:

İbnü’l-Arabî diğer dinlere mensup bazı filozof ve düşünürler karşısında izlediği tutumu müslüman düşünürlerin fikirlerine karşı da sergileyerek benzer eleştirilerde bulunmuştur. … Ona göre … muhakkik sûfîler görüşlerini ifade ederken münakaşa ve cedel yolunu hiç kullanmamışlardır, felsefe ve kelâm ise neredeyse münakaşa ve cedelden ibarettir (Kitâbü’l-Fenâʾ, s. 8).”

Hem felsefeyi hem de Kelam ilmini “neredeyse münakaşa ve cedelden ibaret” görmenin yanlış olduğu açıktır.

Adam felsefeyi de, kelamı da anlamamış.

Bununla birlikte, münakaşa ve cedel, İbn Arabî’nin laflarındaki palavra ve yalanlarla karşılaştırıldığında masum görünüyor.

Üstelik, yukarıdaki alıntının da ortaya koyduğu gibi, münakaşa ve cedel hususunda İbn Arabî Kelamcılardan daha kötü durumda.

Birincisi, onları “neredeyse münakaşa ve cedelden ibaret” ilan etmek, münakaşa ve cedelin daniskasıdır. Adamın yaptığı şeyden haberi yok.. “Ol mahiler ki derya içredir…”

Bu noktaya Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de dikkat çekiyor, bu “amatör filozof, sahte sufî”lerin, işleri güçleri cedel ve münakaşa olduğu halde, muhataplarını cedelcilikle suçlamakta olduklarını vurguluyor.

Evet, “yavuz” hırsızın ev sahibini bastırması kuralı burada da geçerli.

İkincisi, Kılıç’ın daha ilk cümlesi, palavracı şarlatanın “eleştiriler”inden söz ederek, onun münakaşa ve cedel bahsinde felsefeci ve Kelamcılara rahmet okutmakta olduğunu ortaya koymuş durumda.

*

Kılıç sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbnü’l-Arabî’nin “akıl sahibi” kavramını açıklarken getirdiği yorum, bir yönüyle tarihî süreçte belki de en fazla tahrife uğramış olan bu kavramın gerçeğine ışık tutarken diğer yönüyle felsefenin onun nazarında geldiği noktayı göstermektedir. İbnü’l-Arabî, … “akıllı kişiler” ifadesiyle birtakım filozofları ve kelâmcıları kastetmediğini özellikle vurgular. Ona göre akıllı kişiler nebîler ve resullerin yolundan giderek çeşitli riyâzet, mücâhede ve halvet şekilleriyle nefislerini terbiye edip kalplerini saflaştırarak ulvî âlemden gelen vâridâtla ilham sahibi kılınmış kimselerdir. Benzerlerinin kendi zamanında da bulunduğunu bildirdiği söz ve cedel sahibi kimselerin ise bütün fikirlerini tamamen öncekilerden aldıkları kavramlar üzerine bina ettiklerini, bunu yaparken o kişilerin kullandığı mânayı da çarpıttıklarını, … söyler.

Doğrudur, riyazet (Halvet de buna dahildir), kâmil (alim ve fazıl) bir mürşidin gözetimi altında ihlasla yapıldığında (cinlerin semadan haber kapmaya çalışmalarına benzer şekilde ulvî âlemden vâridât getirme iddiasıyla ortaya çıkıp artistlik yapma niyetine dayanmadığı, salt nefsi Allah'a kulluk yolunda hizaya getirmeyi hedeflediğinde) nefis terbiyesine hizmet edebilir.

Bununla birlikte, mürşid-i kâmillerin de mürşidi olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, nefs terbiyesi adına hiç kimseyi halvete sokmuş değildi.. Ashabdan herhangi birine “Sen riyazet yap!” dediği de vaki değildir. 

Oruç tutmayı, acıkmadan yememeyi, sofradan doymadan kalkmayı tavsiye etmiştir. (Soytarı, ulvî âlemden gelen vâridât edebiyatı yapıyor. Sanki Kur'an ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in tebligatı ulvî alemden gelmemiş.. Sanki Allahu Teala dini "tamamlamamış".)

Böyle olmakla beraber, bir kimse, nefsiyle mücadele için halvet ve riyazet gibi bir yolu (tarîki, tarikatı) seçerse, ona da, “Bu yaptığın yanlıştır” denilemez.

Ancak bu, saf ve pür ihlas ister.. 

Ayrıca, bir mürşid-i kâmilin gözetimi de şarttır. 

Yoksa, “Usulsüz yapılan ağır riyâzetler kâmil insan olmayı temin etmediği gibi beden ve ruh sağlığının, aklî dengenin bozulmasına, bâtıl inançlara sapılmasına sebep olabilir” (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Riyâzet” maddesi).

*

Sebep olur.

Nitekim, bu şarlatan soytarının “akıllı kişi” olmayı  çeşitli riyâzet, mücâhede ve halvet şekilleri”nin tekeline vermesi, batıl inancın ta kendisidir.

Batıldır.

Bu reçeteye göre, ashab-ı kiramdan hiç kimse “akıllı” değildi, çünkü içlerinde halvete giren bir kişi bile yok.. 

Onlardan bazıları itikafa giriyorlardı tabiî ki, fakat halvete giren bulunmuyor.

Bu "din yolu haramisi"nin “akıllı kişi” olmayı “ulvî âlemden gelen vâridâtla ilham sahibi kılınmışlığa” bağlaması da bir diğer batıl inanç.

Esas olan Kur’an ve Sünnet bilgisidir.

En akıllı kişi, Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilen ve anlayan (dinde fakih olan), ve ona göre yaşayan kişidir.

Ashabdan hiç kimse (en başta Dört Halife) hiçbir zaman hiçbir mesele hakkında “ulvî âlemden gelen vâridât”la fetva vermiş değillerdir. 

[Keramet kabilinden birkaç “haber verme” var, fakat ilhama dayalı “fetva” vermeleri ya da “dinî hüküm” icat etmeleri durumu yok.

Müçtehitlerin (meşru) içtihadı da ilhama, keşfe vs.'ye değil, Kur'an ve Sünnet'ten istinbat ettikleri hususlara dayanır.

Birilerinin keşf ve ilhamla "itikadî esas, inanç ilkesi" ve "şer'î hüküm" getirebileceklerini kabul etmek ise, Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde belirtilen "din bilginlerini rab edinme" ve şirke/küfre düşme durumuna karşılık gelir.]

*

Görüldüğü gibi, İbn Arabî soytarısı, “söz ve cedel sahibi kimselerin bütün fikirlerini tamamen öncekilerden aldıkları kavramlar üzerine bina ettiklerini” söylüyor.

Niye?

Çünkü keşf ve varidat palavrasıyla kendi vehim, kuruntu ve zırvalarını matah birşeymiş gibi yutturmaya kalkışmıyorlar. 

Yanlış olan, insanın, bütün fikirlerini tamamen öncekilerden alınan kavramlar üzerine bina etmesi değildir; o kavramları sorgulamadan, uygun olup olmadıkları üzerinde kafa yormadan, seçici davranmadan alıp kullanmasıdır.

O fikir ve kavramların doğru ya da uygun olanlarını almak, yanlış olanlarından uzak durmak kaydıyla insanın bütün fikirlerini ve kavramlarını öncekilerden almasında kınanacak bir yön yoktur.

*

Ancak, burada asıl trajikomik yan şu: 

Kılıç’ın aynı ansiklopedi maddesinde daha önce yazdıkları, İbn Arabî soytarısının tam da yerdiği bu davranışı sergilediği, fikirlerinin önemli bir bölümünü Eski Yunan filozoflarından aldığını ortaya koyuyor.

Bir başka komik husus da şu: İbn Arabî’nin bu zırvaları çerçevesinde onun fikir ve kavramlarını alıp kullanmak da akılsızlık haline gelmektedir.

Dolayısıyla, ömrünü onun  zırvalarını tekrarlayarak ve anlatarak geçiren akademisyen ve yazarlar, müseccel akılsızlar haline geliyorlar.

Onlara akılsızlık diplomasını iftihar ve şeref belgesi olarak törenle veren kişi, peşinden gittikleri, zırvalarını neredeyse hadîs-i şerîflerden daha mübarek kabul ettikleri İbn Arabî soytarısı.

*

Evet, şarlatan soytarı, "bütün fikirlerini tamamen öncekilerden aldıkları kavramlar üzerine bina eden akılsızların, bunu yaparken o kişilerin kullandığı mânayı da çarpıttıklarını" söylüyor.

Tam da kendisini anlatıyor.. Kendisine olan iltifatı bu sözde zahirdir. 

Çünkü, Kılıç’ın aynı ansiklopedi maddesinde daha önce yazdıkları, soytarının Eski Yunan filozofları karşısındaki tutumunun tam da bu olduğunu ortaya koyuyor.

Bir de şu var: 

Bu dangalak din dolandırıcsı bazı konularda küfür ve bid'at kusmuşken, onun "kendinden menkul keşf ü keramet"ine inanan bazı saftirikler, soytarının "kullandığı manayı çarpıtarak" teviller getirmiş, bir kulp takarak paslı tenekeyi halis altın, cam parçasını eşsiz elmas gibi göstermeye uğraşmış, ve böylece kendilerini kepaze etmiş bulunuyorlar. 


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...