SELANİKLİ "ÇOK YALANCI"NIN MEHMET ALİ BEY'E ATTIĞI ACIMASIZ KAZIK

 


 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 71

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği (13 Kasım 1918’de başlayıp 16 Mayıs 1919’da biten) altı aylık zaman hakkında (has adamı) Falih Rıfkı Atay’a anlattıkları üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, şöyle demiş olduğunu görmüştük:

“Beni Talat Paşa'nm, Enver Paşa'nın ve umumiyetle İtttihat ve Terakki erkânının muhalifi addediyorlardı; bu sebeple taraflarından (kendileri tarafından) kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek faydalı olacağım fikrinde idiler. Benimle bu yoldan temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nazırlar (bakanlar) olduğunu hatırlarım.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138.)

*

Selanikli Atatürk sözlerini şöyle sürdürüyor:

Mesela bir aralık Dahiliye Nezareti'nde bulunan [İçişleri Bakanı olan] Mehmet Ali Bey adında bir zat, bir iki defa Şişli’deki evimde beni ziyaret etti. Bu ziyaretinden memnun kaldığını da arkadaşlarına söylemiş. Bir defa da Bahriye Nazırı [donanmadan sorumlu bakan] Avni Paşa ile gelerek muhtelif mevzular üzerinde benimle konuştular. Artık adeta ahbap olmuş gibi idik. Bir defa bu zatlar tarafından “Cercle d'Orient”ta [Yabancılar tarafından kurulan, bugün hâlâ Büyük Kulüp adıyla faaliyet göstermeye devam eden dernek] bir öğle yemeğine davet olunmuştum. Bununla beraber şunu da sezer gibi idim:

Temas ettiklerimin [bu iki zatın] arkadaşları arasında bana emniyet etmek doğru olmadığı kanaatinde bulunanlar vardı. Bir gün Avni Paşa, otomobilini göndererek, beni Bahriye Nezareti'ne davet etti. Hatta evinden sefertası ile gelen öğle yemeğini de beraberce yedik. Bu saf nazırdan bir şeyler anlayabilmek için, ne düşündüğü, vaziyeti nasıl gördüğü hakkında bazı sualler sordum.

Hiçbir şeyden haberi olmadığını ilk sözlerinden anladığım nazır, iyi şeyler düşündüklerinden, Sâye-i Şahanede [Padişah sayesinde], işlerin iyi olacağından, çok kuvvetli bulunduklanndan, İngilizlerle anlaşmak üzere olduklarından bahsetti. Tebrik ettim ve çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri gösterdim. Avni Paşa, o vakit Harbiye Nazırlığı'nda bulunan [Savunma Bakanı olan] Şakir Paşa'nın damadı idi.

(Atay, s. 138-9.)

*

Bu laflarıyla Selanikli deccal (çok yalancı), nankörlüklerinden birini daha sergilemiş oluyor.

Mehmet Ali Bey adında bir zat varmışmış.. Bir iki defa görüşmüşmüş.

Olayın devamını anlatmıyor.

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, sonradan Yüzellilikler’e (150’likler) dahil edilerek vatandan sürgün edilenlerden.

Vikipedi, bu sürgünler hakkında şunları söylüyor:

Yüzellilikler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrası düşman iş birlikçisi olarak görülen ve Türkiye'den sürgün edilen, hepsi üst düzey makamlarda yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir.

Meclis'e [TBMM’ye, gerçekte Selanikli’ye] göre hainler on binleri buluyordu. Ancak Lozan Antlaşması'nın bir maddesinde sürgün edilecek insanların sayısının 150'yi geçmeyecek şeklinde öngörmesi üzerine ilk önce Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturulan listede başlangıçta 600 kişiden oluşmakta iken alevli tartışmalar sonucu önce 300, ardından da 149 kişiye indirilmiştir. 150'likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek nihai şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir ve bu kişiler 28 Mayıs 1927'de kabul edilen 1064 sayılı yasa ile yurttaşlıktan çıkarılmışlardır. 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı yasa ile, Yüzellilikler'in yurda girmelerini engelleyen 1064 sayılı kanun kaldırılsa da, başta Çerkez Ethem olmak üzere pek çok muhalif ve saltanat taraftarı geri dönmemiştir. Bu listenin 600 kişilik ilk hali açıklanmamıştır.”

*

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, Selanikli Samsun’a doğru hareket ederken cebine (Padişah Vahideddin’in ve devletin ona verdiği diğer paralara ilaveten), Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden yüklüce bir para koymuş durumda.

Sözde adam basit bir müfettiş, fakat cebine konulan paralar ordu donatacak büyüklükte.

Ayrıca, Van’dan Ankara’ya kadar istediği vali ve kaymakamı görevden alma, yerlerine başkasını atama, dilediği subayı dilediği göreve atayabilme yetkisine sahip.

Vazifesinin adı müfettişlik, fakat fiilen Anadolu genel valiliği.. 

Padişah vekilliği.. 

Ki Samsun'a çıktığı sırada kullandığı unvan şu: Fahrî Yaver-i Hazret-i Şehriyarî.

*

Mehmet Ali Bey, bakanlığın örtülü ödeneğindeki paraları eşine dostuna dağıtmıyor, şurda burda yemiyor, tutuyor Selanikli’ye veriyor.

Niye? Enayi mi?

Selanikli’ye 25 bin lira vermiş durumda.. 

Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira.. 

Evet, senelik maaş 30 lira, 30 sene (bir ömür boyu) memuriyet yapsanız alacağınız para 900 lira, bin lira bile etmiyor. 

Ve bir müfettişin (sadece İçişleri Bakanlığı'nın örtülü ödeneğinden) aldığı para 25.000 lira.

Bu yoğurt bolluğu nerden geliyor?

On bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene (On defa 80 sene) yaşayacağı tahmininde bulunmuşlar..

Evet, bu sadece bir bakanlığın örtülü ödeneğinden verilen para.. Vahideddin'in verdikleri hariç.

Mehmet Ali Bey'in verdiği para, resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor.. Bir müfettiş için sıradışı bir uygulama.

Ama, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, “Nasılsa resmen böyle bir belge yok, varsın bu ödemeyle ilgili makbuz cebimde dursun” demiş.

*

İyi ki böyle yapmış.

Sabahattin Selek’in yazdığına göre, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey, bu parayı bizzat kendisi Selanikli’nin ayağına götürmüş durumda (Ne müfettişmiş ama, böylesi görülmemiştir! Bakan, ayağına gidiyor):

“Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet Şube Müdürlerinden Râdî Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Bey’i Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdî Bey yazmıştır.”

(Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s. 117'den aktaran Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 151.)

Söz konusu makbuz, yayınlanmış.

Nerede, Türkiye’de mi?..

Hayır!. Fransa’da..

Söz konusu makbuzun klişesi, Paris’te neşrolunan La Republique Enchane adlı gazetede yayınlanabilmişti. (Dilipak, s. 151.)

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir deccalî (çok yalancı) politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

*

Önceki bölümlerden birinde de söylediğimiz gibi, Selanikli, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin ile Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, Türkiye’ye girmesi yasaklanan, malına mülküne el konulup sürgüne gönderilen 150’liklerdendi.

*

Selanikli’nin yukarıya aldığımız lafları üzerinde durmak gerekiyor.

Bunları olduğu gibi alıp yüzeysel bir bakışla değerlendirdiğimizde varılacak sonuçlar şunlar:

Bir: Bu adam, olduğundan farklı görünme (takiyye), insanların iyi niyetini suistimal etme, saflıklarından faydalanma ve hassasiyetlerini istismar konusunda uzman.

Güya, İngilizler’e karşı politikasından dolayı Osmanlı Hükümeti’ne buğzediyor, fakat kendisiyle temas kuran bakanları “memnun” etmekten, onlmarla resmen “ahbap” çavuş olmaktan geri kalmıyor, (sahte dostluk gösterilerine eşlik eden derin bir samimiyetsizlikle) karşısındakinin “çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri gösterme” konusunda olağanüstü bonkör davranıyor. 

Herkese mavi boncuk dağıtan, nabza göre şerbet veren bir yanar döner tip.

(Kendisinin İngilizler'in en öz ve hakiki dostu olduğu, devletin başına çökünce İngiltere Kralı Edward'ı İstanbul'da olağanüstü saygıyla ağırlamasından da belli de, öncesi var.. Filistin'de İngilizler'in önünden rüzgârı kıskandıracak bir süratle kaçtıktan sonra yaptığı ilk iş, kendisine yüz verip şımartmış olan yeni padişah Vahideddin'e telgrafla "İngilizler'le behemahal, ne pahasına olursa olsun barış yapılması" talebini iletmek olmuştu. İstanbul'a gelince de hemen Minber ve Vakit gazetelerinde kendisinin İngiliz muhibbi/dostu/seveni olduğunu açıklamıştı. Sonradan "rol icabı" İngiliz muhalifi gibi göründü.)

İki: Saf gördüğü insanlara karşı aynı içtenlikle davranmak yerine, açık arayan bir casus gibi samimiyetsiz sorular yöneltiyor.

Üç: Kafasındaki asıl niyetlerini ve gerçek düşüncelerini kendisine saklıyor, hile yapıyor.

*

Söylediklerinden ilk bakışta çıkan sonuç bunlar.. "Değişik" kişilik ve karakterini sergileyen ifadeler sergilemiş durumda.

Ancak, sözlerinin (şekli değil de) muhtevası üzerinde durulduğunda söylenmesi gereken başka şeyler var.

Birincisi, o sırada Selanikli, sadece (içi ya da altı boş) bir “unvan”dan ibaret.. 

Pratikte bir onbaşıdan bile beter durumda, emri altında kimse yok.. 

Etkisiz yetkisiz, işsiz güçsüz, beleşten maaş alan bir kaldırım subayı.

Bakanlar, o kadar iş güç arasında böyle biri ile neden samimiyet kursun, ta evine kadar gidip ahbaplık yapsınlar ki?..

Demek oluyor ki işin altında başka birşey var.. Hükümet’in (Selanikli’nin de rol üstlenmesini gerektiren) birtakım gizli saklı (İngilizler’in kulağına gitmesi istenmeyen) planları var ve o yüzden bununla “muhtelif konular” hakkında konuşuyorlar.

İşte, zamanında bu planların (zorunlu olarak) kamuoyunun bilgisi dışında tutulmuş olması, sonradan Selanikli’nin bol keseden yalan söylemesini sağlayan bir avantaja dönüşmüş.

*

İkinci bir husus şu:

Selanikli, “Temas ettiklerimin arkadaşları arasında bana emniyet etmek doğru olmadığı kanaatinde bulunanlar vardı” diyor.

Ona hangi konuda güvenilmesini doğru bulmuyorlardı?

Selanikli, bu bahse hiç girmiyor.

İşin aslı şu: Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, paşalardan birini Anadolu’ya (İngilizler ile müttefiklerini ürkütmeden) “gizli gündem”li (devlet sırrı niteliğinde, "çok gizli" damgalı) görevle göndermek isityorlardı.. 

Fakat İngilizler, işlerine gelmeyen paşaları (Ali İhsan Sabis Paşa gibi) tutuklayıp Malta’ya sürmekteydiler.. 

Görevlendirilecek kişi öyle biri olmalıydı ki, hem Padişah'a ve Hükümet'e sadakat sözü vermeli, hem de İngilizler’in şüphelerini üzerine çekmemeliydi.

Selanikli’de bu özellikleri buluyorlardı.

Ve Selanikli de onları memnun edecek, hoşlarına gidecek şeyler söylüyordu.

*

Üçüncü husus..

Donanmadan sorumlu bakan Avni Paşa bunu bakanlığa davet etmiş.. İngilizler’le anlaşmak üzere olduklarından bahsetmiş.

Selanikli bu noktada da ketum.. Hangi hususta anlaşmak üzerelermiş, bunu söylemiyor.

Anlaştıkları husus, öyle anlaşılıyor ki, Selanikli’nin Anadolu’ya (Samsun’a) müfettiş olarak gitmesi işi.

Avni Paşa İngilizler’le anlaşmak üzere olduklarını söyleyince bu ne yapmış?..

Tebrik etmiş ve  memnuniyet alametleri göstermiş..

Kim hesabına memnuniyet sergilemiş, İngilizler hesabına mı, Osmanlı hesabına mı?

Yoksa kendisi hesabına mı?

Selanikli bu noktayı da kapalı bırakmış durumda.

*

İşin içyüzüne gelince..

Selanikli İngilizler’le çoktaan anlaşmış durumdaydı..

Ekmeğini yediği devletin bakanlarıyla sözde nazlanarak ve adeta tiksinerek görüştüğünü söyleyen Selanik deccali, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi (Osmanlı topraklarındaki en üst düzey görevlisi) Robert Frew (Fro) ile gizli saklı olarak başbaşa defalarca görüşmüş durumdaydı.

Kendisi Nutuk’un bir yerinde “bir defa”, başka bir yerinde ise “bir iki defa” görüştüğünü söylüyor ("yalancının hafızası" meselesi).. Rauf Orbay’a ve yaveri Cevat Abbas’a göre ise müteaddid defalar görüşmüş durumda.. 

Daha fazla görüşmediyse şayet, en az üç defa görüşmüş ve mercimeği fırına vermiş olduğu kesin.

Dolayısıyla, Osmanlı Hükümeti’nin “saf” paşalarının samimi ve acınası çırpınışları ile kafa buluyor, olan biteni içinden sırıtarak keyifle izliyor.

Keyfi yerinde, İngiliz’den sağlam destek sözü (ve İngiliz ilke ve inkılaplarını hayata geçirme talimatı) almış durumda.

*

Evet, Avni Paşa “saf” olduğu için, Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün veciz bir şekilde dile getirdiği gerçeği (İngiliz "devlet aklı"nın da “içinden Selanikli geçen” bir "gizli" planının bulunduğunu) “sezebilecek” durumda değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


İBN ARABÎ SOYTARISININ EDEPSİZ “MARİFET” DOLANDIRICILIĞI: KOMŞUNUN KIZI İÇİN AŞK ŞİİRİ YAZIYOR, “YAZDIM, AMA NİYE YAZDIM, HELE BİR SOR” DİYOR

 



Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının “Üslubu”na dair yazdıkları üzerinde duruyorduk.

Kılıç, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Eserlerinin şeklî özelliklerinin yanı sıra muhtevaları konusuna da temas eden İbnü’l-Arabî, verdiği bilgileri bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını söylemiştir. Kendisinin başkasına ait sözleri tekrarlayanlardan, bir başka eseri veya herhangi bir müellifin yolunu izleyenlerden, filozofların veya benzeri düşünürlerin sözlerini ve görüşlerini nakledip duranlardan olmadığını, kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta ["varlık"ta, yani Allah'ta] fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâʾil, s. 6).”

Soytarı öyle böyle değil, büyük yalancı.. Tarihin en büyük şarlatan ve madrabazlarından..

*

Bir defa, yazdıklarının bir bölümünün Eski Yunan filozoflarının (özellikle de Plotinus’un) ve de İhvan-ı Safa Risaleleri’ndeki hurafelerin bir tekrarı olduğu biliniyor.

Tasavvufî kavramlar etrafında söyledikleri de ister istemez (büyük ölçüde) daha önce yaşamış mutasavvıfların sözlerinin tekrarından ibaret.

“Verdiği bilgileri bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını” söylemesi, kişiliği hakkında bilgi veriyor.

Bu, ne ayıp birşeydir, ne de bir alim ya da mütefekkirin değerini düşürecek bir kusurdur.

İlim, üstadlardan, daha önce yaşamış alimlerden ve hikmet sahiplerinden öğrenilir.

Allahu Teala’nın doğrudan ilim verdiği kimseler ise, peygamberlerdir.

Bu sözü, soytarının kişiliği hakkında bilgi veriyor.. Gurur, kibir ve enaniyet heykeli.. Kendini beğenmişlik ve hodbinliğin cisimleşmiş hali..

*

Bırakın “kamil” bir mutasavvıfı, aklı başında sıradan bir müslüman bile böyle çirkin bir “üslup”la konuşmaz.

Soytarının yalanını, Kılıç’ın şu sözleri de ortaya koyuyor:

“Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir.”

Şarlatan soytarının kendisinden de, yazdıklarından da haberi yok. Ağzından çıkanı kulağı duymuyor.

İşte, isim vererek başkalarının sözlerini aktarmışsın..

İsim vermeden (ya da kimden duyduğunu unutarak) çalıp yazdığın sözler ise kim bilir ne kadardır!

Dangalak, utanmadan bir de “başkalarına ait sözleri tekrarlayanlardan olmadığını” da söylüyor.

Dedik ya, maneviyat kalpazanının kendisinden ve ağzından çıkanlardan haberi yok.

*

“Bir başka eseri veya herhangi bir müellifin yolunu izleyenlerden” de değilmiş..

Yani eser vermiş herhangi bir alimin ya da mutasavvıfın yolunu izlememişmiş..

"Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" lafı da bildiğim kadarıyla bu soytarıya ait.. Böylece, şeyhinin Şeytan olduğunu söylemiş oluyor, haberi yok.

Bununla birlikte, Kılıç’ın aktardığına göre, Mekke’de vatandaşın birine İmam Gazzalî’nin İhya’sını okutmuş.

Alimin yolunu izlemek başka nedir, dangalak?!

Birinin yolunu izlemiyorsan, dönüp kitaplarına da bakmazsın..

Filistin’in Halîl kasabasında İbrâhim Camii’nin imamı Zâhir el-İsfahânî’den Hakîm et-Tirmizî’nin eserlerini niçin okudun?

Yine Kılıç’ın aktardığına göre, “Ebû Medyen’in ruhaniyetinden hayatı boyunca istifade ettiğini sık sık belirtmiş”..

İstifade ediyorsan, yolunu şu veya bu düzeyde izliyorsun demektir.. Ya da hiç istifade etmiyor, yolunu izlemiyorsundur.

Evet, dangalağın ne yazdığından haberi yok.. 

Bu beyinsizin palavralarına önem veren ve inananlara şaşırmamak mümkün değil.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ümmî” idi, okuma yazma bilmiyordu, sonradan da öğrenmedi. (İslam uleması, Rasulullah s.a.s. için ümmîliğin olumlu bir haslet ve meziyet olduğunu, fakat başka insanlar söz konusu olduğunda ümmîliğin bir kusur durumunda bulunduğunu söylemektedir.)

Eline herhangi bir kitabı alıp okumuş değil.

Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında da bilgisi yoktu.. O kadar ki, Cebrail aleyhisselam kendisine ilk geldiğinde olayın mahiyetini kavrayamamış, ancak Varaka bin Nevfel’in verdiği bilgi sayesinde meseleyi anlamaya başlamıştı.

İbn Arabî denilen sahtekâr soytarıya gelince, Kılıç’ın hayatıyla ilgili olarak yazdıklarının da gösterdiği gibi, hem gençliğinde hem de daha sonra birtakım alimlerin kitaplarını okumuş ve okutmuş, şurda burda ders halkalarına katılmış.

Madem herşeyi keşf yoluyla öğreniyordun, bu kitaplarla ve ders halkarıyla niye boş yere vakit öldürüyorsun?

*

Diyelim ki sen bilgi bakımından kendini diğer insanlardan daha iyi durumda buluyorsun, gidip şuna buna talebelik yapar mısın?!

Herşeyi bildiğini düşünüyorsan, başkalarının kitaplarıyla vakit öldürmeye razı olur musun?!

Kendi içindeki keşf hazineleri kalbini yarıyor ve ciğerlerini parçalıyorsa onları anlatmak varken tutup İhya okutur musun?!

Hayır, adam büyük dolandırıcı, sıradışı evsafta şarlatan, eşine az rastlanır cinsten kalpazan.

*

Kılıç’ın heybesinde daha büyük turplar da var (Hepsi büyük de, bazıları daha büyük, heybeye sığmayacak kadar).

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Elde ettiği mârifete dair fenleri velî kullarına da öğretmesini Allah’ın kendisinden istediğini belirten İbnü’l-Arabî bu iş için lisanına akıttığı bilgilerden dolayı Allah’a hamdeder. Önceleri bunları yazmak gibi bir niyeti olmadığını, insanlara nasihat etme emrini almasıyla beraber içinde bu yönde bir gayret ve şevk uyandığını, bunu da sadece Allah’ın izniyle yapabildiğini söyler; ancak sahip olduğu bütün bilgileri açıklamadığını, kendisine verilen izin kadar konuştuğunu belirtir (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], I, 72, 264-265).

At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Allahu Teala’nın velayet mertebesine ulaşmış kulunun senin “marifete dair fenler”ine (zırvalarına) ne ihtiyacı olabilir, dangalak?!

Allahu Teala’yı bilmeyen (marifetullahtan nasipsiz) adam velî olabilir mi?!

Sanki Allahu Teala “dinini tamamlamamış”, ortada Kitab (Kur’an) ve Sünnet yok, “velîler” bunun zırvalarına muhtaçlar.

Allahu Teala bundan özel istekte bulunuyormuş.. Fenleri açıklama emrini almış, fakat bazılarını açıklamasına izin yokmuş.. Herhalde kendisine “açıklanacak ve açıklanmayacak marifet fenleri” diye bir liste verilmiş..

Böylece, “Bende daha ne keşfler, ne marifetler var da, açıklamaya izin yok, benim kıymetimi burdan anlayın” demeye getiriyor soytarı.

Az buz hilekâr değil.

*

Kılıç, sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbnü’l-Arabî, bütün eserlerinde mârifetullahı ilimler dairesinin merkezine almış ve bu noktadan hareketle hakikate dair ilimlerin (ilm-i hakāik) çeşitli konularına açıklamalar getirmiştir. Tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, tarih, ilm-i havâs gibi çok geniş bir alanda yazmış olduğu yüzlerce eserinin hareket noktası hep “mârifetullah”tır.

İbnü’l-Arabî şiire de bu açıdan bakmıştır. Ona göre şiir şaire Zühre feleğinin ve Yûsuf peygamberin bir hediyesidir.

Soytarının marifetullahtan anladığı işte bu!

Şiir şaire Zühre feleğinin ve Yusuf aleyhisselam’ın bir hediyesi imiş..

İşte bu tür zırvalara adam keşf ve marifetullah adını veriyor.

Mesela şairlerden İmrulkays’ı alalım, Yusuf aleyhisselam buna bol bol hediye göndermiş, Zühre feleği durur mu, o da koşturmuş.

Mesela Nazım Hikmet, o da Yusuf aleyhisselam’dan epeyce bir hediye almış.

Hayır, şiir hiç kimseye Zühre bilmem nenin ya da Yusuf aleyhisselam’ın hediyesi değildir, fakat şarlatan İbn Arabî’nin bu zırvaları ona İblis’in bir hediyesidir.

*

Soytarının sahtekârlığı, Kılıç’ın şu sözlerinden daha iyi anlaşılıyor:

“Bizim şiirlerimiz ister sevgiliyle hasbihal ile başlasın, ister bir methiye olsun ve isterse de kadın isimleri ve sıfatlarıyla, ırmak, yer, yıldız isimleriyle dolu olsun, hepsi de bütün bu sûretler altındaki maârif-i ilâhiyyeden ibarettir” diyerek (a.g.e., III, 622) bu sanatların birer araç olduğuna işaret eder. Tercümânü’l-eşvâḳ adlı manzum eserinde rabbânî mârifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler (Zeḫâʾir ve’l-ʿalaḳ, s. 5). Mekke’de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin’in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâḳ’taki şiirler, zâhir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm’ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir (a.g.e., s. 2).

Kılıç’ın heybesindeki akla ziyan büyüklükteki turplardan biri bu..

Sahtekâr soytarı, bir sembole ihtiyacın varsa, yaşayan bir kızın adını vermek zorunda mısın?!

Sözde ilahî aşkı, muhabbetullahı bir kıza olan aşk ile anlatıyor.. “Tamam, bu kıza aşık olduğumu, onun için yanıp tutuştuğumu söyledim ama, hele bir sor, bunu niye dedim!”

Tarihte bu üçkâğıtçı Endülüslü kadar büyük şarlatan az gelmiştir.

İlahî aşk ve muhabbetullah dilde değil kalpte olmalıdır, diyelim ki senin bu aşktan dolayı “kalbin yarılıyor, ciğerlerin parçalanıyor”, o zaman da bunu şiirle terennüm ettiğinde komşunun kızına ilan-ı aşk etmezsin.

Ediyorsan, sen dört dörtlük, kusursuz mükemmellikte bir maneviyat dolandırıcısı, “marifet” kalpazanısındır.

İlla da şiirinde bir kadın adı kullanacaksan niye Leyla gibi bir anonim isim kullanmıyorsun da (Ki bu bile ilahî aşkı anlatma bahsinde akla ziyan bir edepsizlik anlamına gelir), komşunun kızının adını veriyorsun?

Yok, sahtekâr soytarı günahına ve edepsizliğine bile “marifetullah” madalyası takıyor. (Kıza talip olup da yazsa, evlenme niyetini ortaya koysa, anlayacağız, fakat böyle birşey söz konusu olmadan yazması edepsizlik ve ahlâksızlığın ta kendisidir. Bir nevi fuhşiyattır. Buna bir de "marifetullah" etiketi yapıştırarak edepsizliğinin üstüne tüy dikiyor; bu, "fuhşiyat"tan da büyük bir cürüm. Özrü kabahatinden beter.. İmam Matüridî gibi alimler "hikmet"i "herşeyi layık olduğu yere koyma, yerli yerince yapma" olarak tarif ederler.. Şarlatanda hikmet sıfır.)

Neymiş kızın babasının da, kızın da, kastının/niyetinin başka olduğundan haberi varmış.

“İyi niyet”, edepsizlik ve ahlâksızlığı, fuhşiyatı “fazilet” haline getirir mi, dangalak?!

Düşünün, soytarının biri çıkıyor, sizin ananıza, karınıza, bacınıza, kızınıza şiirle ilan-ı aşk ediyor, sonra da “Ben bunu sembolik olarak söyledim, bununla anlatmak istediğim bendeki cuş u huruşa gelmiş derin ilahî aşk” diyor, resmen sizinle dalgasını geçiyor, ne yaparsınız?

İşin açıkçası, adam ya zır deli, ya da deccallerden bir deccal.

Küçük deccallerden bir deccal.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


DÜŞMANIN ÜMMETE FIRLATTIĞI KARİKATÜR OKLARI, KUR'AN YAKMALAR, VE ANLATTIĞI “BÜYÜK MİSTİK” MASALI

 





İbn Arabî’nin el-Fütûâtü’l-Mekkiyye adlı saçmasapan derleme ve zırvalar koleksiyonunun “23 yılda yazıldığının”, ve “eserdeki bütün bilgilerin” (Evet, bütün bilgilerin, Prof. Mahmut Erol Kılıç, İbn Arabî’den naklen öyle diyor) ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunun iddia edilmesinin,

Eserin (Cebrail aleyhisselam’ın vahiy getirmesine benzer şekilde) bir genç suretinde görünen Levh-i Mahfuz tarafından yazdırılmış olması palavrasının atılmasının,

Böylece el-Fütûâtü’l-Mekkiyye adlı çoğu anlamsız laf kalabalığından ibaret paçavranın Kur’an’a denk kutsallıkta bir kitap gibi gösterilmeye çalışılmasının,

Keşf şampiyonu şarlatanın “altın ve gümüş kerpiç” kıyaslamasıyla Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışmasının,

Evet bütün bu kepazelik ve saçmalıkların, İbn Arabî denen şarlatanın Rasulullah s.a.s.’in yanısıra İslam’ın adeta adı konulmamış (resmen değil fakat fiilen) ikinci peygamberi gibi konuşlandırılmasına hizmet ettiği açık.

*

İşte, İngiliz keferesinin bir The Muhyiddin Ibn Arabi Society kurarak İbn Arabîcilik sapıklığını yaymaya çalışıyor olmasının nedeni bu.

İslam’ı, Şeyh-i Ekber denilerek şişirilmiş bir şarlatan balon vasıtasıyla dönüştürmeye, aslını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Bir yandan Avrupa ülkelerinde birileri (mesela Charlie Hebdo) Peygamber Efendimiz s.a.s.’i çirkin karikatür topçu birliğiyle hedef alıp araziyi işgale hazır hale getiriyor, Kur'an yakılıp hakarete maruz bırakılıyor, diğer yandan İngiliz keferesi İslam anlayışımızı tümden bozmak için İbn Arabîci sapıklık müfrezeleriyle yürüyüşe geçiyor.

*

Bir önceki yazıda, Prof. M. Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış olduğu “el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye” maddesinde şunu yazmış olduğunu görmüştük:

“İbnü’l-Arabî’nin, daha sonra Mekke Şerifi Yûnus b. Yûsuf’un kızı Fâtma’dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr’e verdiği bu ilk nüshayı [el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’nin ilk nüshası] tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe’nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa‘rânî, el-Yevâīt ve’l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir.

İbn Arabî’nin kerameti gibi anlatılan bu masalı, İngiliz'in Gözde Şeyhi İbn Arabî adlı (internetten okunabilecek ve indirilebilecek) kitabımızda konu edinmiştik.

Aynı şeyi Cübbeli Ahmet diye bilinen medya şovmeni de diline dolamış.

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bir defa, bu şarlatanın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi (şıracı bile değil) yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!

Söz konusu nüsha bugün mevcut olsaydı, sonradan kitapta (yaklaşık üçte biri) ne gibi değişiklikler yapmış olduğu anlaşılırdı.

*

Prof. Kılıç, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının hayat hikayesini özetledikten sonra “Üslubu” başlığı altında şunları söylüyor: 

İbnü’l-Arabî eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmadığını, bu eserlerde yer alan bilgilerin zihinsel ürünler olmaktan ziyade birer “ilâhî imlâ” olduğunu özellikle vurgular (el-Fütûḥât, I, 59). Bu tür bir biliş tarzıyla sahip olunan bilgileri yazıya geçirirken yaşadıklarını bir doğum sancısına benzetir ve bütün eserlerinin, ya Allah’tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah’ın emriyle imkân dairesine geldiğini söyler (a.g.e., III, 477). Rûhulemîn (Cebrâil, bk. eş-Şuarâ 26/193) kalbinin üzerine indiğinde beşerî terkibinin dağıldığını, kendisine zan, tahmin ve şüpheden arınmış bilgiler verdiğini belirtir (et-Tenezzülâtü’l-Mevṣıliyye, s. 7). Hatta bu sebeple kitaplarında yer yer düzensizliklerin göze çarpabileceğini, ancak bunların kendi iradesiyle olmadığını da vurgular. Nitekim el-Fütûḥât’ın usulden bahseden 88. bölümünün mantıkî olarak şimdi bulunduğu yerden daha önce gelmesi gerektiğini, ancak tıpkı Bakara sûresinden talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin orta yerinde, “Namazlarınızı ve orta namazı muhafaza ediniz” (el-Bakara 2/238) âyetinin gelmesi gibi bunun da kendi iradesi dışında bu şekilde yerleştirildiğini belirtir (el-Fütûḥât, I, 59-60; II, 163). … Ciltler tutan eserleri bulunan müellifin müsvedde yapma âdeti olmadığını ve bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme aldığını söylemesi de ilginçtir (a.g.e., IV, 611).

İlk cümleden başlayalım. 

Eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmadığı kesin, kitabı için “doğrularla yanlışların harmanlandığı, akletmeden ve düşünmeden yazılmış zırvalar demeti” demek daha doğru olur.

Dolayısıyla kitabındaki ifadelerin zihinsel ürünler olmadığı “işkembesel ürünler” olduğu söylenebilir.

Onların “ilâhî imlâ” mahsulü olduğu iddiası ise Allahu Teala’ya yapılmış bir iftira kabul edilebilir.

İkinci cümleye geçelim.. Yazdıklarının bir kısmı Allah’tan gelen mevâridmiş (Allah tarafından varid olan / ortaya çıkan şeylermiş).. Bunlar kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamıyor ve onlardan zaptedebildiklerini kaydediyormuş. Yani zaptedemedikleri buhar oluyor.  

Lafa bak, bu mevarid kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geliyormuş.. 

Vatandaş kurnazlıkta yekta.. Zırvalarının, “Zavallı ne yapsın, kalbi mi yarılsın, ciğerleri mi parçalansın?!” denilerek baş tacı edilmesi için edebiyat paralıyor.

Zırvalarının “Allah’tan gelen mevarid” olmayan kısmı da varmış.. Peki bunlar Şeytan’ın vesvesi ve ilkası olabilir mi?.. Hayır, bunlar hakikatin doğrudan doğruya (Allah tarafından olmayan) mükâşefesiyle ulaştığı bilgilermiş.

Allahsız mükaşefe!..

Yazdıkları bazen de bizzat Allah’ın emriyle imkân dairesine geliyormuş.

Allahu Teala artık buna “bizzat” nasıl emir veriyorduysa?

Zırvanın bini bir para!

Şarlatan, daha önce aktardığımız gibi, el-Fütûâtü’l-Mekkiyye’si için “Allah’ın bizzat emir vermesi” ve “Allah’tan gelen mevarid” hikayesi anlatmıyor, araya “vasıta” ve “aracı” olarak Levh-i Mahfuz’u koyuyordu; sonradan tümden zıvanadan çıkıp gemi azıya almış, işi büyütmüş, ayağı arasıra bile yere değmeden uçmaya başlamış..

Tut tutabilirsen!

*

Üçüncü cümleye geçelim:

“Hatta bu sebeple kitaplarında yer yer düzensizliklerin göze çarpabileceğini, ancak bunların kendi iradesiyle olmadığını da vurgular.”

Böylece şarlatan soytarı “Ben beceriksiz bir yazarım, kafam karışık, yazılarım da bu yüzden darmadağın, çorba gibi” demek zahmetinden kurtuluyor! Adama Allah’tan öyle emir gelmiş, ne yapsın!

Düzensizlik kusuru kendisinden değil, haşa Allah'tan..

Ancak aynı soytarı, ölümünden önce dört yıl boyuncu kitabında düzeltmeler, ekleme ve çıkarmalar yapabiliyor.

Sahtekâr soytarı, madem yazan sen değildin, sana yazdırılıyordu, yazılmış olanları olduğu gibi bıraksaydın ya! 

Diyeceğin başka birşey vardıysa ayrıca yazaydın!

*

Bir sonraki cümleye geçelim:

Nitekim el-Fütûḥât’ın usulden bahseden 88. bölümünün mantıkî olarak şimdi bulunduğu yerden daha önce gelmesi gerektiğini, ancak tıpkı Bakara sûresinden talâk, iddet ve nikâhla ilgili âyetlerin orta yerinde, “Namazlarınızı ve orta namazı muhafaza ediniz” (el-Bakara 2/238) âyetinin gelmesi gibi bunun da kendi iradesi dışında bu şekilde yerleştirildiğini belirtir (el-Fütûḥât, I, 59-60; II, 163).

İstikşafî sahtekâr, yerini değiştirsen kim sana ne diyecekti?

Böylece, İblis’in bu kurnaz müridi, “Benim kitabım Kur’an’a eşdeğer; tıpkı onun gibi bir kitap” mesajını vermiş oluyor.

*

Son cümle:

“Ciltler tutan eserleri bulunan müellifin müsvedde [temize çekilmemiş ilk nüsha; karalama] yapma âdeti olmadığını ve bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme aldığını söylemesi de ilginçtir.”

Evet, ilginç.

Soytarının sadece utanmaz bir yalancı olduğunu göstermesi bakımından değil, aynı zamanda herkesi akletmez salak zannediyor olduğunu ispatlaması bakımından da ilginç.

Madem müsvedde yapma adetin yoktu, neden ölmeden önce dört yıl boyunca kitabını (ekleme ve çıkarmalarla, düzeltmelerle) temize çektin.

İlk nüshaya niye müsvedde muamelesi yaptın.. Onu aynen istinsah etseydin, kopyalasaydın ya!

Bütün yazılarını kendisine geldiği gibi kaleme almışmış!

Soytarıdaki bu bütün bir ümmeti enayi yerine koyma cüretine mi şaşırmalı, yoksa böyle bir aşağılık yalancıyı “velî” diyerek yücelten aklını kiraya vermiş (ya da yitirmiş) salaklara mı?

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir fiyata satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...