MİT'ÇİLİK VAADİYLE KIZI METRES YAPAN ŞAHIS MİT'Çİ MİYDİ, MİTÇİ ROLÜ MÜ YAPIYORDU?




Haber 9 Aralık 2022 tarihini taşıyor.

Yayınlayan Odatv, fakat kaynak Sabah gazetesi..

Okuyalım:

“Seni MİT’e alacağız” deyip kandırdılar... Genç kıza tecavüz tuzağı... Okul müdürü ve arkadaşı çıktı

09 Aralık Cuma 2022 14:33 - Son Güncelleme:09.12.2022 14:45

17 yaşındaki lise son sınıf öğrencisi G.A. günlerce cinsel istismara uğradı. İddialara göre okul müdürü H.A. 'Seni, Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' diyerek genç kızı elektrik ustası Ahmet Mandal ile tanıştırdı. Kabus dolu günler o günden sonra başladı.

17 yaşındaki liseli kız kabusu yaşadı. İğrenç olay Konya'da meydana geldi. Lise son sınıf öğrencisi G.A.'ya iddiaya göre okulunun müdürü H.A.'nın derslerinde başarılı olduğu için 'Seni, Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' vaadiyle kandırıp, tanıştırdığı evli 1 çocuk babası Ahmet Mandal (35), günlerce istismarda bulundu.

HAYATI KARARDI

Sabah'ta yer alan habere göre kentte bir lisede eğitim gören G.A., kasım ayı başında derslerinde başarılı olduğu için 'MİT'e memur olarak' alınacağı vaadiyle kandırılıp, hayatı karartıldı. Başından geçenleri anlatan G.A., her şeyin okul müdürü H.A.'nın vaatleriyle başladığını öne sürdü.

"SENİ MİT'E ALDIK"

G.A. şunları söyledi: "Okul müdürüm H.A., derslerimde başarılı olduğum için 'Seni MİT'e memur olarak alalım' dedi. Daha sonra müdürüm, yanında bizim okuldan bir kız arkadaşım ve ismini Ahmet Mandal olduğunu belirten kişiyle birlikte, beni evden aldılar. 'Seni MİT'e uygun gördük' dediler. Ben de tamam dedim.

"FOTOĞRAFIN ELİMİZDE"

Bu sırada Ahmet Mandal da gösterdiği kurum kimliğiyle MİT'te çalıştığını söyledi. Sonraki günlerde bana 'Seni MİT'e aldık' dediler. Sonra 'Okuldan birine seni 1 ay takip ettirdik ve MİT, senin yanlışını görmüş. Seni bir erkekle otobüste yan yana otururken görmüşler. Fotoğrafın elimizde, ailene göstermemizi istemezsin herhalde' dediler."

Birkaç gün sonra da Ahmet Mandal'ın kendisiyle sevgili rolü yapmaları gerektiğini söylediğini iddia eden G.A., ''Ahmet Mandal, 'MİT'e memur olarak daha kolay girmen için benimle sevgili rolü yapman gerekiyor. Bundan da kimsenin haberi olmasın. Herkes gerçek sevgili sansın. Telefonlarımız dinleniyor, mesajlarına, konuşmana dikkat et. Takip ediliyoruz, kameralara çok dikkat et' dedi. Ben önce bu teklifi reddettim. Okul müdürüm H.A., bana gelerek 'Bu adam, seni otobüsteki bu fotoğraflarınla kabul ediyorsa, sen de kabul etmek zorundasın' dedi. Böyle deyince ben de kabul ettim" diye konuştu.

Kendisini tehdit ederek dini nikaha zorladıkların anlatan G.A., "Ahmet Mandal, bana dini nikah kıymaktan bahsetti, ben reddettim. 'Seni de istemiyorum işini de istemiyorum', dedim. Sonra başka bir okulun kadın müdürüne söylemişler. O kadın müdür gelip benimle konuştu. 'İmam nikahı bir kadının hakkı, nikahı kıysanız güzel olur. Hem de günah olmaz' dedi. Ben yine reddettim. Ahmet Mandal, bu kez beni aileme zarar vermekle tehdit etti. Ben de mecburen kabul etmek zorunda kaldım. İmam nikahını, o kadın müdürün odasında, kendi okulumun müdürü kıydı. O kadın müdür, eşi ve okulun hizmetlisi de oradaydı. Sonra bana 'mehir' diye bir şey imzalattılar. Bu mehrin bir ev olduğunu söylediler'' ifadelerini kullandı.

'NİKAHIN GEREĞİ DİYEREK' İSTİSMARDA BULUNMUŞ

G.A., Ahmet Mandal'ın, Merve adındaki bir MİT çalışanıyla tanıştıracağını söyleyip, kendisini kandırarak evine götürdüğünü ve şiddet uygulayıp, tehditle tecavüz ettiğini öne sürdü. G.A., ''Evine gittiğimizde Merve nerede diye sordum? 'Ne Merve'si, imam nikahı kıyıldı. Bunun gereği bizim birlikte olmamız lazım' dedi. 'İmam nikahını bozalım bitsin', dedim. Bana şiddet uygulayarak, ailemin canıyla tehdit etti ve zorla bana tecavüz etti. Ertesi gün ağlayıp, evime gitmek isterken, okul müdürüm geldi. O da bana, 'İmam nikahı gereği bunu yapmanız gerekiyordu. Siz artık evlisiniz, çok normal bir şey, günah da yazılmıyor' dedi. Sonra Ahmet Mandal bana 'Babana söylerim, sen kendi isteğinle gelmişsin gibi anlatırım' demeye başladı. Tehditler arttı, her çağırdığında gitmek zorunda kaldım. Bana evimde dinleme cihazı olduğunu söyledi" diye konuştu.

'EĞİTİME GÖTÜRME BAHANESİYLE HER GÜN TECAVÜZE UĞRADIM'

G.A., okul müdürü H.A.'nın 'Seni kurumun başındaki kişiyle tanıştıracağız' deyip bir albayla tanıştırmasıyla, istihbarat mensubu olacağına daha çok inandığını belirtti. G.A., bu sırada diğer okul müdürü A.S.K.'nin istediği üzerine okula babası G.A.'yı çağırdığını ve A.K.S.'nin, babasına 'Artık MİT'te. Ders alacak, eğitim alacak' dediğini söyledi.

Bu sürecin ardından Ahmet Mandal'ın eğitime götürme bahanesiyle evine götürüp, istismarı sürdürdüğünü söyleyen G.A., ''Evimden alarak evine götürüp, her gün tecavüz etti. Silahını da gösteriyordu. Büyük bir silahı vardı, arabasının arkasında duruyordu. Bir gün dayanamadığımı eve gitmek istediğimi söylediğimde, korumam, diye tanıttığı Ali isimli kişiyi aradı, 'Arabanın arkasındakileri temizlet, evine gideceğiz ailesini tarayacağız' diyerek tehditlerde bulundu. Sürekli aileme yönelik tehditlerde bulunuyordu'' dedi.

'GECE AİLEM BAŞIMDA BEKLİYOR'

Korkudan okuluna gidemediğini belirten G.A., ''Ben şimdi evden çıkamıyorum, korkuyorum. Okuluma gidemiyorum. Üniversite sınavına çalışamıyorum. Korkuyorum, ağlıyorum. Gece ailem başımda bekliyor. Adaletin yerini bulmasını, bunların en ağır cezayı almasını istiyorum" dedi.

Liseli öğrenci G.A.'nın babası G.A. da kızının MİT'e memur olarak başlayacağını okul müdürleri söylediği için inandığını belirtti. Baba G.A., ''Kızım bana okul müdürünün kendisini MİT'e alacağını söyledi. 'Hakkımızda hayırlısı, vatana, millete verilecek bir hizmet varsa verelim' dedim. Bir gün iki okulun müdürü kızımı gelip evden aldılar. Bir albay ile yemeğe gideceklerini söylediler. Ben de bu memurlara güvenip kızımı gönderdim. Daha sonra kızım, diğer okulun müdürü A.S.K.'nin benimle tanışmak istediğini söyledi. Kadının yanına gittiğimde bana 'Başınıza talih kuşu kondu. Sizin çocuğunuzu MİT istiyor ne diyorsunuz?' dedi. Ben de 'Vatana millete bir evlat vereceksek, benim canım da feda olsun' dedim'' diye konuştu.

Kızının nasıl bir görev alacağını sorduğunda aldığı yanıtları da anlatan G.A., şunları söyledi:

"Bana, 'Konya'da FETÖ ile mücadele etmek için 86 kişilik bir birim buraya geldi. FETÖ'cüler milli eğitimin içine sızmışlar. Sizin çocuğunuz da okul birincisi olduğu için kurum eğitimlerine başlansın, dediler' dedi. Daha önce bir albayla görüşmeye gittiği için ve okul müdürlerinin de ilgilendiğini görünce mecbur inanıyor insan. Öğretmenlere güvenmeyeceğim de kime güveneceğim? Bana kızımın sigorta girişini başlatacaklarını, devlet memuru olarak çalışacağını söylediler. Ben de 'tamam', dedim. Bana üstünde MİT'in ismi olan bir belge gönderdiler" ifadelerini kullandı.

G.A., kızının başından geçenleri anlatması üzerine, tanıştıkları albayın yanına gidip durumu sorduğunu ve onun da olan bitenden haberi olmadığını söyleyip, savcılığa suç duyurusunda bulunması için yönlendirdiğini söyledi. Albayın yanından ayrıldıktan sonra okul müdürlerinin telefonla arayıp tehdit ettiklerini öne süren G.A., buluşma noktasına gelen kızının okul müdürü H.A., diğer okulun kadın müdürü A.S.K. ve aynı zamanda Ahmet Mandal'ın arkadaşı olan eşi M.K.'yi polise yakalattığını belirtti.

Baba G.A.'nın şikayeti üzerine Ahmet Mandal, 25 Kasım günü 'çocuğun cinsel istismarı' suçundan tutuklandı. H.A., A.S.K ve eşi M.K. de ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. (...)

*

Ortada iki ihtimal var.

Birincisi, söz konusu şahsın MİT'te çalışmadığı halde böyle bir sahtekârlığa başvurmuş olması.

İkinci ihtimal ise, şahsın MİT'teki görevini istismar ediyor olması. [Ek not: Din ve vatan istismarını da ihmal etmemişler.. Güya günah olmasın diye imam nikahı kıyıyorlar.]

Yani milletin MİT'çiler karşısındaki "Üç harflilerin vatanseverliğinden sual olunmaz, her yaptıklarında bir vatanseverlik vardır, onlara itiraz etmek de affedilmez bir günahtır, üç harflilerin insanı nasıl çarpacakları da belli olmaz zaten, aman ha!" diyerek sergiledikleri çocukça itaatkârlığı zevk ü sefaya dönüştürmesi..

Birinci ihtimal doğruysa, bu, MİT'in "sorgulanamaz" bir kurum gibi gösterilmesinin milletin başına iş açma potansiyelinin hayli büyük olduğunu gösterir.

İkinci ihtimal doğruysa, bu da, MİT'te meslekî disiplin ve ciddiyetin yara aldığına, MİT'çilerin meslekî yetki ve ayrıcalıklarını kişisel çıkar için kullanmaktan çekinmez hale geldiklerine işarettir. 

Bu durumda olayı, buzdağının suyun üstündeki kısmı kabul etmek gerekir.

*

Haberi incelediğimizde, söz konusu şahsın gerçekten MİT'çi olduğunu düşünmemize yol açacak emarelerle karşılaşıyoruz.

Çünkü olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar.

Söz konusu şahıs MİT'çi değil de kendisini öyle gösteren bir dolandırıcı olsaydı, o müdürlerin de tutuklanmaları, "dolandırıcılık çetesi üyesimuamelesi görmeleri gerekirdi.

Görmemişler.

Ayrıca "çete üyesi" muamelesi görmemek için onların da o şahıs hakkında şikâyetçi olmaları, "MİT'çi gibi görünerek bizi kandırdı, süflî arzularına alet etti, şikâyetçiyiz" demeleri gerekirdi.

Dememişler. 

Bu yüzden, "Demek ki savcı, 'Bu garibanlar ne yapsınlar, vatan için, millet için bir MİT'çinin talebine evet deme konumundalar, bunlar da mağdur' diye düşünmüş olabilir" demek zorunda kalıyoruz.

Durum böyle değilse nasıl oluyor da onları serbest bırakıyor, tutuklatmıyor?

O okul müdürlerinin yardımı olmadan bir elektrikçi parçası bir genç kızı MİT hikâyesiyle nasıl kandırabilir?

*

Söz konusu şahsın elektrikçiliğine gelince..

Bu da, şahsın MİT'çiliğine engel bir kusur değil.

Bilakis elektrikçilik, bir MİT'çi için simitçilikten kat kat daha iyi bir kamuflaj olabilir.

Çünkü bir elektrikçi heryerde boy gösterebilir.

Camide de, Kur'an kursunda da, okullarda da, devlet dairelerinde de, bar ve pavyonlarda da, batakhanelerde de mesleğinin gereğini yapmak durumunda kalabilir.

Müşteri sıfatıyla herkesle biraraya gelebilir, bir memurla da, öğrenciyle de, imamla da, mafya babasıyla da, işadamıyla da, velhasıl akla gelebilecek her türden insanla yanyana görünebilir.

Ayrıca ara sıra ortadan kaybolabilir, "Falan yerde iş çıktı, gidip yaptım" diyebilir.

Elektrikçilik, bir MİT'çi için ideal bir maske ya da kalkan olmaya elverişlidir. Biçilmiş kaftandır.

*

MİT'in liselerden kız ayarlamasına gelince..

Bu da, benim geçmiş bilgilerime uyan bir ayrıntı..

Ayrıca, eğer "dolandırıcılık çetesi üyesi" değillerse, haberde adları geçen okul müdürlerinin MİT'in bu tür uygulamalarına alışkın oldukları, yadırgamadıkları anlaşılıyor.

Söz konusu elektrikçiye vatan ve millet için her tür kolaylığı göstermişler. "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" hurafesi ne de olsa laik devletçiler için Kur'an ayetlerinden daha kutsal bir nane.

Genç kızların (Sadece genç kızlar mı?) böylesi heyecan verici bir MİT'çilik teklifini reddetmeleri de kolay değil.

Dolayısıyla, MİT'çilerin bu tür tekliflerinin damarlarında asil kan taşıyan hiç kimse tarafından asla reddedilmediğini düşünebiliriz.

*

Ancak, bunun bir istisnasını biliyorum: 

1980'li yıllarda (İslâm, İlim ve Sanat, Gülçocuk ve Panzehir dergilerini yayınlayan Vefa Yayıncılık'ın çıkardığı) Kadın ve Aile dergisinde çalışmış olan A. A. adlı hanımefendi..

Merhum Sedat Yenigün'ün eşinin öğrencisi olan bu hanımefendi, yaratılıştan girişken, atak ve sosyal olması nedeniyle seçilmiş olmalı ki, imam hatip lisesinde okurken böylesi bir teklif almış. (Sosyalliği devam ettiği için pekçok genç kız ve delikanlının evliliğine vesile olmuş bulunuyor. Yakınlarda da İstanbul Valisi Ali Yerlikaya'nın ya da kardeşinin kızının evliliğine vesile olduğunu duymuştum.)

Okul müdürünün odasında iki MİT'çi ona, "Sosyal faaliyetlerine aynen devam edecek fakat bize bilgi vereceksin, biz de seni her zaman destekleyeceğiz, önünü açacağız, geleceğin garanti olacak" demişler. 

Fakat bu hanımefendi, şöyle beklenmedik bir cevap vermiş: "Üç kuruşluk bir dünya menfaati için böyle bir şerefsizliği yapamam." 

Evet, MİT'çilerin böyle, liselerden kız ayarlama gibi bir huylarının olduğu anlaşılıyor.

*

Bu ayarlanan kızlar nasıl kullanılıyor olabilir?

Anadolu'da bir üniversitede hocalık yaparken bu soru üzerinde düşünmüştüm.

Zekâsı yerinde, fiziği de düzgün bir kızı (haberde geçtiği gibi mesela Konya'da) ayarladılar diyelim.

Bu kız (yine haberde geçtiği gibi) üniversite imtihanına girecek tabiî ki..

Diyelim ki Antalya'daki bir fakülteyi kazandı. Görevi eğer haberde geçtiği gibi FETÖ ile ilgili olursa, gidip onların bir talebe evine ya da yurduna yerleşecektir.

FETÖ yerine başka bir cemaat de olabilir tabiî.. Tarikatçılar da olabilir, Nurcular da, radikaller de..

Gerektiğinde sol örgütler ve gruplar da olabilir elbette..

Genç kızımız böyle bir yere girdiğinde (sızdığında) başlangıçta muhtemelen ondan sadece sabırlı olup grup ritüellerine uyması istenecektir.

Grup liderlerinin güvenini kazanmak için sadık bir üye rolü yapması başlangıçta yeterli olacaktır.

Bunun meyveleri uzun vaadede zaten kendiliğinden gelecektir. 

Bir cemaatteyse bir zaman sonra "hoca hanım, saygıdeğer abla vs." olacaktır.

Sol bir gruptaysa ve eli kalem tutan çenebaz biriyse akıl hocaları haline gelecektir.

*

Burada akla şu soru gelebilir: 

Böyle biri fiziğine, yeteneğine, ilgi alanlarına göre, kabul etmesi durumunda mahrem türden başka işlerde de kullanılabilir mi?

Mesela grup liderlerinin kasetle bağlanması için birtakım tezgâhlarda rol alabilir mi?

Cevabı MİT değil fakat genel dünya istihbaratçılık geleneği üzerinden şöyle verebiliriz: Mümkün. Genç kızın böyle bir hobisi varsa, razıysa, neden olmasın?!

*

Evet, böylesi "liseden seçme" genç kızlar, üniversitelerde yavaştan yavaştan hizmete başlarlar. Çaktırmadan. Saman altından su yürüterek.

Mesela merhum Kadir Mısıroğlu başından geçen şöyle bir olayı anlatıyor:

27 Mayıs İhtilali’nden itibaren sol basın her fırsattan istifade ederek rahmetli [Ord. Prof. Dr.] Ali Fuad Başgil hocaya çatıyor ve mevkuflar [tutuklananlan] kafilesine onu da katmaya çalışıyorlardı. …

Biz de Temmuz [1960] ayı içinde … Ali Fuad hocamıza bir sevgi gösterisinde bulunmak üzere bir hareket planladık. … Ali Fuat hocanın Feneryolu, Karanfil Sokak’taki evi önünde “Yaşa, varol!..” diye bağıracaktık.

Oraya toplu olarak gidemeyeceğimizi biliyorduk. Bunun için herkesin ayrı ayrı yollardan oraya giderek belli bir saatte hocanın evinin önünde toplanılmasını kararlaştırdık. …

Ben yalnız olarak Eminönü’nden Üsküdar’a ve Üsküdar’dan Kadıköy’e geçtim. Kadıköy’den tramvaya bindim. Tramvay Feneryolu’na geldiği zaman güzergâhta arkadaşlarımızından pekçoğunun jandarma kordonu altında olduğunu gördüm.

Ali Fuat hocanın evi tramvay yoluna nazaran bir sokak arkadaydı. Askerler orada pusuya yatmış ve peyderpey gelen her talebeyi yakalayıp tramvay yolu üzerinde toplamışlar ve askerî nakil vasıtalarının gelmesini bekliyorlardı.

Bu durumu görünce tramvaydan inmedim. …

Ertesi gün bütün gazeteler, bu hadisenin tertipçisi olarak beni gösteriyordu [Hepsine birden aynı “istihbarat”ı veren odak neresi olabilir?]. On onbeş gün kayboldum. Arkadaşları birkaç gün tuttutktan sonra bıraktılar. Çünkü hedefleri benmişim. Anlattıklarına göre, Emniyet Müdürlüğü’ne götürülür götürülmez bir subay

– Kadir Mısıroğlu gelsin! demiş.

Kalabalık içinden kimse çıkmayınca … tek tek herkesin hüviyetine [kimliğine] bakmış. …

Bu arada [dört ay sonra, Kasım’da] 14’ler Hadisesi olmuş [darbeci subaylardan oluşan Millî Birlik Komitesi’ndeki muhafazakâr/sağ eğilimli subaylar tasfiye edilmiş] ve Emniyet’teki değişiklik [yapılan yeni atamalar] aleyhimizdeki havayı şiddetlendirmişti.

Şehzadebaşı’nda bir sebil içinde matbaacılık yapan hafız, Naci Bey adında bir ahbabım vardı. Tesadüfen onunla görüştüğümde, yeni Emniyet Müdürü’nün çocukluk arkadaşı olduğunu ve beni bir kartla kendisine gönderirse bu kaçak gezmeden kurtulabileceğimi söyledi. Yeni emniyet müdürü Abdülvahid Erdoğan adında bir albaydı. Yarı hafızmış! … Hattatmış, sesi güzelmiş, güzel ezan okurmuş!.. …

[Emniyet Müdürü’nün odasına girmeme izin verildiğinde] Bu sırada, Albay Abdülvahid Erdoğan masasında oturuyordu. Hemen yanı başında bir kız, kollarını çaprazlama kavuşturmuş halde ayakta duruyordu. Kızın masanın ön tarafında değil de makam sahibinin oturduğu tarafta bulunması onun akraba gibi bir kimse olduğunu ifade ediyordu.

Fakat hayret, bu genç kız benim çok iyi tanıdığım biri idi.

Güya fakültelerin birinde okuyan ve benim [İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde] kantindeki [her zaman oturduğum] yuvarlak masamdan kalkmayan bir kızdı. Demek ki, polismiş!..

Bütün benliğimi bir endişe kapladı. Zira bu kıza hiç de iyi davranmamıştım. Ayrıca, fikirlerimi fütursuzca söyeyegeldiğim için, vazifesi beni takib olan bir sivil polisin orada tesadüfen hazır bulunması, [Emniyet Müdürü’nü tanıyan] bir arkadaş tavassutu ile [aracılığıyla] gelip aleyhimdeki havayı yumuşatmak hususundaki emelime ciddi bir engeldi.

Doğrusu bunu pek talihsiz bir tesadüf addettim ve endişe ile kapı üzerinden içeriye doğru tereddüdlü bir iki adım attım. Albay Abdülvahid Erdoğan oturduğu yerden:

– Adın ne senin? diye sordu.

– Kadir Mısıroğlu! dedim.

O anda dehşet veren bir haber almış gibi masasından fırlayıp kalktı ve bana doğru gelirken:

– Ne?! Şu her gün bir yeri karıştıran Kadir Mısıroğlu sen misin?! diye bağırdı.

Beni tokatlamak için üzerime doğru gelmekte olduğu muhakkaktı. O anda umulmadık bir hadise oldu. Masanın yanında durmakta olan genç kız atılarak albayın bağırırken havaya kaldırmış olduğu elini tuttu ve:

– Bir dakika albayım, bir dakika! dedi ve ilave etti:

– Ben bu Kadir Bey arkadaşımızı fakülteden çok iyi tanırım. Kendisi mert ve dürüst bir delikanlıdır. Yaptiği bir işi asla inkâr etmez!.. Ona her bakımdan güvenebiliriz!..

Albay, odanın ortasında donakaldı ve sukut-u hayale [hayalkırıklığına] uğramış insanlara mahsus bir eziklikle:

– Ya!.. Demek öyle!.. dedi.

Adı -eğer doğruysa- Günseli olan kız ilave etti:

– Evet öyledir!. Ben eminim ki Kadir Bey hakkında yapılmış olan ihbarların hepsi de asılsızdır, kıskançlık eseridir. Evet Kadir Bey, aşırı dindardır. Bizden farklı düşünür. Fakat her düşünce ve hareketinde samimi olan milliyetçi bir kimsedir. …

Albay Abdülvahid Erdoğan önce beni kendisine göndermiş olan Hafız Naci Bey’den bahsetti:

– Naci çok iyi bir çocuktur. Benim çocukluk arkadaşımdır. Kendisini pek severim. Fakat biraz yobazdır. Sakın sen de onun gibi olmayasın, dedi.

Ben de kendisine muhafazakâr olduğumu ifade ettikten sonra fikirlerimi izaha başlamıştım ki, sözümü kesti ve:

– Kimsenin dindar olmasına bir diyeceğimiz yoktur. … Biz de müslümanız. Ancak aynı zamanda Atatürkçüyüz!. Atatürk yüzümüzü Batı’ya çevirmiştir!.. Bu davadan taviz verilmez. Yobazlar … tarikatçılık, mezhepçilik gibi cereyanlar çıkarmışlar, Atatürk İnkılaplarına karşı geliyorlar. Buna müsaade edemeyiz. … dedi.

Bu sözleri söylerken yüzüme doğru iyice yaklaşmıştı. Ağzı anason kokuyordu. Belli ki, rakı içmişti. … kendisine dedim ki:

– Efendim, bunlar müsait bir zamanda konuşulacak şeylerdir. Ben size başka bir hususu arz etmek için gelmiştim.

– Nedir, söyle! dedi.

Anlattım:

– İstanbul’da, dedim, her nerede bir hadise olsa, CHP’li gençler [Ya da, o gençleri kullananlar, kullanan odak], tertipçi olarak beni ihbar ediyorlar. Siz de polisleri arkama takıyorsunuz. Şu anda kaçak geziyorum. … Sizden ricam şudur: Size telefon numaramı vereyim. Herhangi bir hadise olduğunda bulunduğum yere telefon ediniz. Ben yerimde ve işimle gücümle meşgul isem, yapılan ihbarı nazar-ı itibara almayınız. …

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 34-43)

*

Merhum Kadir Mısıroğlu kız yönünden şanslıymış.

Herkes bu kadar şanslı olmayabiliyor.

Her neyse, biz Odatv'nin haber yaptığı Konya'daki olaya dönelim..

Olay geçen ay başlamış.. Kasım ayı başında.. Fakat çok hızlı gelişmiş..

Kızımızın (doğruysa) MİT için seçilmesinin nedeni derslerindeki başarısıymış..

Seçen de okul müdürü..

Yoksa, 35 yaşındaki elektrikçi ile genç kız başka bir yerden tanışıyor değiller.

Tanıştıran okul müdürü. 

Genç kız, "Okul müdürüm H.A., derslerimde başarılı olduğum için 'Seni MİT'e memur olarak alalım' dedi" diyor. 

Fakat müdür sadece konuşmakla kalmıyor.. 

İcraat adamı.. 

Kızın evine kadar gidiyor.

Öyle gizli saklı da değil.. Alâ meleinnâs..

Genç kız, "Daha sonra müdürüm, yanında bizim okuldan bir kız arkadaşım ve ismini Ahmet Mandal olduğunu belirten kişiyle birlikte, beni evden aldılar" diyor.

Kızımız böylece elektrikçiyle tanışmış oluyor.

Genç kız, " 'Seni MİT'e uygun gördük' dediler. Ben de tamam dedim" diyor.

Elektrikçi Ahmet Mandal, MİT'te çalıştığını gösteren kurum kimliğini kıza göstermekten de geri kalmıyor. 

*

Sonra işin rengi değişmiş. Kızımız şöyle diyor:

"Sonraki günlerde bana 'Seni MİT'e aldık' dediler. Sonra 'Okuldan birine seni 1 ay takip ettirdik ve MİT, senin yanlışını görmüş. Seni bir erkekle otobüste yan yana otururken görmüşler. Fotoğrafın elimizde, ailene göstermemizi istemezsin herhalde' dediler."

[Ek not: Belediye otobüsü mü, şehirler arası otobüs mü, belli değil.. Ancak, şehirler arası otobüste çekilmiş böyle bir fotoğrafın çok faydalı olacağı aşikârdır.. 

Senaryo yazmaya da uygundur, 

"Birlikte şehirler arası yolculuklar yapıyor, tatilin keyfini çıkarıyorlardı" demeye elverişli.

Adam "istihbaratçılık destanı" yazmş, kızı "okuldan birine" bir ay takip ettirmeyi de, "şantaj" yapabilmek  için bir açığını aramayı da ihmal etmemiş.. 

İşi biliyor... 

Hedefe giden yolun taşlarını tecrübeli bir istihbaratçı formasyonu ve performansıyla döşemiş.. 

"Şantaj"sız istihbaratçılığın tadı tuzu olur mu?!.. 

Haya imandan, şantaj da istihbaratçılıktandır.. 

Temizlik imanın, şantaj da istihbaratçılığın yarısıdır "netekim".]

*

Sonrası biraz TRT'nin Teşkilat dizisine benziyor. 

Kızın söylediğine göre, Ahmet Mandal ona, "kendisiyle sevgili rolü yapmaları gerektiğini" söylemiş (Bir Teşkilat klasiği). 

Kızın sözleri şöyle:

''Ahmet Mandal, 'MİT'e memur olarak daha kolay girmen için benimle sevgili rolü yapman gerekiyor. Bundan da kimsenin haberi olmasın. Herkes gerçek sevgili sansın. Telefonlarımız dinleniyor, mesajlarına, konuşmana dikkat et. Takip ediliyoruz, kameralara çok dikkat et' dedi. Ben önce bu teklifi reddettim."

{Ek not: Taktik, saf insanları "Biz polisiz, PKK ya da FETÖ yüzünden başınız belaya girecek, bize yardım edeceksiniz, onlara operasyon yapacağız" diyerek aldatan telefon dolandırıcılarının taktiğiyle aynı.. 

Namuslu bir aile kızını böyle göstere göstere "metres" haline getiren tipler, telefon dolandırıcılığını haydi haydi yaparlar.]

*

İşte tam da bu noktada Erol Taş kalpli zalım okul müdürü (kızımızın ifadesine göre) tekrar devreye giriyor:

"Okul müdürüm H.A., bana gelerek 'Bu adam, seni otobüsteki bu fotoğraflarınla kabul ediyorsa, sen de kabul etmek zorundasın' dedi. Böyle deyince ben de kabul ettim."

Müdür de müdürmüş ha!

Ve bu müdür, habere göre, tutuklanmamış.. Turpun büyüğü heybede, kodeste değil, dışarıda.

Bu arada, kızı ikna etmek için dinî nikâh masalı anlatmaya başlamışlar. 

(Nikâhta esas olan --yani dinî nikâhta, resmî nikâhta böyle bir kayıt yok--, aleniyettir. 

Gizli nikâh olmaz. 

Evlilikte esas olan düğün değil nikâh olduğu halde, düğün bunun için yapılır, ilan için.. 

Bir evliliğin asla saklanmaması, herkese ilan edilmesi gerekir. Gizli dinî nikâh diye birşey olmaz.

Kızımız şöyle diyor: 

"Ahmet Mandal, bana dini nikah kıymaktan bahsetti, ben reddettim. 'Seni de istemiyorum işini de istemiyorum', dedim."

*

Demiş ama yakayı kurtaramamış.

Elektrikçinin okul müdürü portföyündeki başka bir şahıs devreye girmiş.. MİT'çiyim demek "Açıl susum açıl!" gibi sihirli bir söz, her kapıyı çaat diye açıyor.

Bu defaki, "Bir kızı bir kadın müdür daha kolay ikna eder" diye düşünülmüş olacak ki, kadın.

Genç kız şöyle diyor:

"O kadın müdür gelip benimle konuştu. 'İmam nikahı bir kadının hakkı, nikahı kıysanız güzel olur. Hem de günah olmaz' dedi. Ben yine reddettim."

Maşallah, kadın müdürün müftülüğü de varmış, fetvayı basmış..

Ayrıca hak hukuktan da anlıyor, kadın hakları konusunda hassas..

Sonra, elektrikçinin istihbarat hizmetinin bir başka aşamasına geçilmiş.

Kızımızdan dinleyelim:

"Ahmet Mandal, bu kez beni aileme zarar vermekle tehdit etti. Ben de mecburen kabul etmek zorunda kaldım."

*

Adam sahici MİT'çi değilse bile istihbaratçılıktan anlıyormuş, tehdit de edemezsen bu işin tadı tuzu olur mu?!

Genç kız kabul edince nikâh tiyatrosunu nerede oynamışlar dersiniz?

Tabiî ki okulun müdüriyet odasında..

Yani nikâh salonu, kadın müdürün makam odası..

Nikâhı kıyan imam ise (imam nikâhı ya), diğer okulun müdürü (yani erkek olan).

Kızımızdan dinleyelim:

"İmam nikahını, o kadın müdürün odasında, kendi okulumun müdürü kıydı. O kadın müdür, eşi ve okulun hizmetlisi de oradaydı. Sonra bana 'mehir' diye bir şey imzalattılar. Bu mehrin bir ev olduğunu söylediler.'' 

*

Kadın müdür yaptığı işin doğruluğundan o kadar emin ki (MİT'e hizmet gibi kutsal bir iş yapıyor ya) kocasının ve hademe taifesinden birinin de bu büyük tarihî olaya iftiharla şahit olmalarını istemiş.

Maşallah mehiri de ihmal etmemişler. Ama imzayı atan kızımız olduğuna göre galiba ödemeyi yapması gereken elektrikçi değil, kızımız.

Sonrası aldatma, şiddet, tehdit ve tecavüz..

Bu noktada Erol Taş kalpli zalım okul müdürü tekrar devreye giriyor. Fetvayı bastırıyor.

Genç kızı dinleyelim:

"Ertesi gün ağlayıp, evime gitmek isterken, okul müdürüm geldi. O da bana, 'İmam nikahı gereği bunu yapmanız gerekiyordu. Siz artık evlisiniz, çok normal bir şey, günah da yazılmıyor' dedi."

*

MİT'in kurumsal kimliğini cebinden eksik etmeyen elektrikçi Ahmet Mandal da kıza, "Babana söylerim, sen kendi isteğinle gelmişsin gibi anlatırım" demeye başlamış.

Güya evlenmişler, dinimize göre karı koca olmuşlar, dinî nikâh kıymışlar, fakat kızın babasının bile haberi yok.

Babasına bunu söylememişler fakat diğer okul müdürü (kadın olan) ona kızı için "Artık MİT'te. Ders alacak, eğitim alacak" demiş. 

Orkestranın eksiği yok, kadını erkeği, davulu dümbeleği herşey tamam.

Öyle ya, çalışkan ve başarılı kızımız kadın müdürün odasında dinî nikâhla MİT'e girmiş ve Kadir efendiden dizi tadında "Teşkilat" dersleri almaya başlamış.

*

MİT'çide silah da bulunması gerektiği için Kadir Mandal, kıza mangal gibi silahını göstermeyi, hava atmayı da unutmamış.

Kızcağızı dinleyelim:

''Evimden alarak evine götürüp, her gün tecavüz etti. Silahını da gösteriyordu. Büyük bir silahı vardı, arabasının arkasında duruyordu. Bir gün dayanamadığımı eve gitmek istediğimi söylediğimde, korumam, diye tanıttığı Ali isimli kişiyi aradı, 'Arabanın arkasındakileri temizlet, evine gideceğiz ailesini tarayacağız' diyerek tehditlerde bulundu. Sürekli aileme yönelik tehditlerde bulunuyordu.''

Kızın babasının ifadelerine gelince.. Şöyle diyor:

''Kızım bana okul müdürünün kendisini MİT'e alacağını söyledi. 'Hakkımızda hayırlısı, vatana, millete verilecek bir hizmet varsa verelim' dedim. Bir gün iki okulun müdürü kızımı gelip evden aldılar. Bir albay ile yemeğe gideceklerini söylediler. Ben de bu memurlara güvenip kızımı gönderdim. Daha sonra kızım, diğer okulun müdürü A.S.K.'nin benimle tanışmak istediğini söyledi. Kadının yanına gittiğimde bana 'Başınıza talih kuşu kondu. Sizin çocuğunuzu MİT istiyor ne diyorsunuz?' dedi. Ben de 'Vatana millete bir evlat vereceksek, benim canım da feda olsun' dedim.'' 

*

İşin içinde albay bile var..

Baba, kızının nasıl bir görev alacağını sormuş.

Aldığı cevabı şöyle anlatıyor:

"Bana, 'Konya'da FETÖ ile mücadele etmek için 86 kişilik bir birim buraya geldi. FETÖ'cüler milli eğitimin içine sızmışlar. Sizin çocuğunuz da okul birincisi olduğu için kurum eğitimlerine başlansın' dediler. Daha önce bir albayla görüşmeye gittiği için ve okul müdürlerinin de ilgilendiğini görünce mecbur inanıyor insan. Öğretmenlere güvenmeyeceğim de kime güveneceğim? Bana kızımın sigorta girişini başlatacaklarını, devlet memuru olarak çalışacağını söylediler. Ben de 'tamam', dedim. Bana üstünde MİT'in ismi olan bir belge gönderdiler." .

Hikâyede belge, kimlik, at (araba), avrat (kadın müdür), silah, herşey tamam.

Hem vatana hizmet, hem FETÖ ile mücadele, çift katlı ekmek kadayıfı, yeme de yanında yat.

*

Haberde şu ifade de yer alıyor:

"[Baba] G.A., kızının başından geçenleri anlatması üzerine, tanıştıkları albayın yanına gidip durumu sorduğunu ve onun da olan bitenden haberi olmadığını söyleyip, savcılığa suç duyurusunda bulunması için yönlendirdiğini söyledi."

İşte burası zurnanın zırt demeyi kesip zart zurt demeye başladığı yer.

Buradan anlaşılıyor ki, Albay'ın dönen dolaptan haberi yok. O yüzden, Savcılığa suç duyurusunda bulunulmasını söylemiş.

Bu noktada önümüze şu soru geliyor:

Söz konusu okul müdürlerinin, görünüşe göre bu işten hiçbir çıkarları bulunmadığına göre, "kendisini MİT'çi gibi gösteren Kadir Mandal tarafından aşağılık emelleri için aldatılmış olduklarını" söyleyerek şikâyetçi olmaları gerekmez miydi?

*

Şikâyetçi olmadıklarına göre, tezgâhın bir parçasıdırlar.

Buna rağmen tutuklanmıyorlar.

İşte bu tutuklanmamaları durumu, ancak Kadir Mandal'ın gerçekten MİT'çi olması halinde makul karşılanabilir.

Anlam kazanabilir.

Böylesi bir durumda savcıların, "Bunlar, MİT'çilerin taleplerini vatan ve millet için sorgulamadan kabul etme durumunda olan zavallılar" diye düşünmeleri anlaşılır birşey olarak görülebilir. (MİT'çilerin gerektiğinde hakim ve savcıları ziyaret ettikleri de bilmediğimiz birşey değil.)

Böyle düşünmedilerse, söz konusu okul müdürleri nasıl böyle serbest bırakılabiliyorlar?

Nasıl?


(İlk yayın tarihi: 9 Aralık 2022)


MİT’E DAİR BİR DÜZELTME

 



“MİT'çilik Vaadiyle Kızı Metres Yapan Şahıs MİT’çi miydi, MİT’çi Rolü mü Yapıyordu?” başlıklı yazımızda şunu demiştik:

Haberi incelediğimizde, söz konusu şahsın gerçekten MİT'çi olduğunu düşünmemize yol açacak emarelerle karşılaşıyoruz.

Çünkü olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar.

Söz konusu şahıs MİT'çi değil de kendisini öyle gösteren bir dolandırıcı olsaydı, o müdürlerin de tutuklanmaları, "dolandırıcılık çetesi üyesimuamelesi görmeleri gerekirdi.

Görmemişler.

Ayrıca "çete üyesi" muamelesi görmemek için onların da o şahıs hakkında şikâyetçi olmaları, "MİT'çi gibi görünerek bizi kandırdı, süflî arzularına alet etti, şikâyetçiyiz" demeleri gerekirdi.

Dememişler. 

Bu yüzden, "Demek ki savcı, 'Bu garibanlar ne yapsınlar, vatan için, millet için bir MİT'çinin talebine evet deme konumundalar, bunlar da mağdur' diye düşünmüş olabilir" demek zorunda kalıyoruz.

Durum böyle değilse nasıl oluyor da onları serbest bırakıyor, tutuklatmıyor?

O okul müdürlerinin yardımı olmadan bir elektrikçi parçası bir genç kızı MİT hikâyesiyle nasıl kandırabilir?

*

Konuyla ilgili yeni bir haber (daha doğrusu gelişme), bu ifadelerimizde düzeltme yapmamız gerektiğini gösteriyor.

Bununla birlikte, kafamızdaki soru işaretleri tümden yokolmuş değil.

Haber şöyle:

MİT yalanıyla liseli kıza tuzak: Cinsel istismar günlerce sürdü! Müdürler hakkında şok gelişme

İğrenç olay Konya'da yaşanmıştı. Lise öğrencisi G.A.'nın (17), 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' vaadiyle kandırılıp, elektrik ustası Ahmet Mandal'ın (35) cinsel istismarına uğramasına ilişkin davada Yargıtay, yerel mahkemenin verdiği kararı onadı. Tutuklu Ahmet Mandal'ın tutukluluk halinin devamına karar verilirken, tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ve Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş hakkında çok çarpıcı bir gelişme yaşandı. İşte detaylar

Konya'daki olayda çarpıcı gelişmeler yaşandı. Mide bulandıran olay 2022 yılının Kasım ayında meydana gelmişti. Lise müdürü Harun Avcu, iddiaya göre; son sınıfta okuyan G.A. isimli kız öğrenciyi, derslerinde başarılı olduğu için 'Seni Milli İstihbarat Teşkilatı'na memur olarak alacağız' diyerek kandırıp, evli ve 3 çocuk babası Ahmet Mandal ile tanıştırdı.

Mandal da G.A.'ya günlerce cinsel istismarda bulundu. G.A.'nın durumu anlatmasıyla ailesi, şikayetçi oldu. Kendisini 'MİT mensubu' olarak tanıtan elektrik ustası Ahmet Mandal, gözaltına alınıp, 25 Kasım 2022'de 'Çocuğun cinsel istismarı' suçundan tutuklandı. Aynı okulda eğitim alan K.K. adlı kız öğrenci de Mandal tarafından tacize uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu. Soruşturmada ayrıca okul müdürü Harun Avcu ile G.A. ve Mandal'ın dini nikahının kıyıldığı okulun müdürü Asuman Sahar Koleri tutuklandı.

MEMURLUKTAN İHRAÇ EDİLDİLER

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri hakkında 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı', 'Sarkıntılık yapmak suretiyle cinsel saldırı' suçlarından 37'şer yıla kadar hapis; diğer sanıklar Ali Akkaş, M.K., B.K. ve H.K. için de 'Cebir tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma', 'Çocuğun nitelikli cinsel istismarı' suçlarından hapis cezası istendi. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma kapsamında 2 okul müdürü de memurluktan ihraç edildi.

OKUL MÜDÜRLERİNE TAHLİYE

Ahmet MandalHarun Avcu ve Asuman Sahar Koleri'nin tutuklu yargılandıkları 9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın 5'inci duruşmasında karar verildi. Ahmet Mandal'a 'Cinsel istismar' suçundan 22 yıl hapis cezası vererek tutukluluk halinin devamına karara verildi. Okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri'ye de 'Cinsel istismara yardım etme' suçundan 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye oldu. Diğer sanıklardan Asuman Sahar Koleri'nin eşi M.K., B.K. ve H.K. beraat ederken, Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş ise 8 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

DOSYA YARGITAY'A TAŞINDI

9'uncu Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararın ardından Konya Bölge Adliye Mahkemesi aynı kararı onadı. Sanıklar ve taraf avukatları kararı, Yargıtay'a taşıdı. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi de dosyada yaptığı incelemenin ardından yerel mahkemenin kararını yerinde bularak onadı.

Kararda, "5271 sayılı kanunun 288 ve 294'üncü maddelerinde yer alan düzenlemeler nazara alınıp, aynı kanunun 289'uncu maddesinde sayılı kesin hukuka aykırılık halleri ve temyiz dilekçelerinde belirtilen nedenler de gözetilerek yapılan değerlendirmede, yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı anlaşılmakla, kararlarda hukuka aykırılık bulunmamıştır.

Yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden 5271 sayılı kanunun 302/1 maddesi gereği, tebliğnameye uygun olarak, oy birliğiyle temyiz istemlerinin esastan reddi ile hükümlerin onanmasına karar verilmiştir" denildi.

HÜKÜM GİYDİLER

Buna göre tutuklu Ahmet Mandal'a 22 yıl hapis ve tutukluluk halinin devamına karar verildi. 8 yıl 4'er ay hapis cezası verilerek tahliye edilen okul müdürleri Harun Avcu ile Asuman Sahar Koleri ile 8 yıl 4 ay hapis cezası verilen Ahmet Mandal'ın ortağı Ali Akkaş tutuklanarak cezaevine konuldu.

(https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/mit-yalaniyla-liseli-kiza-tuzak-cinsel-istismar-gunlerce-surdu-mudurler-hakkinda-sok-gelisme)

*

Demek ki, “Olaya karışan okul müdürleri serbest bırakılmışlar. Tutuklanmamışlar” derken yanılmış ve yanlış bilgi vermişiz.

Baltayı taşa vurmuşuz.

Özür diliyor ve düzeltiyoruz.

Ancak bu, olayın kahramanı olan elektrikçi Ahmet Mandal’ın gerçekten MİT’çi olabileceği yönündeki şüphelerimizi gidermeye yetmiyor.

Yetmemesinin sebebi, devletin televizyonu TRT’nin MİT’i tanıtma iddiasındaki Teşkilat dizisini izleme bahtsızlığına uğramış olmamız.

Bizim gibi saftirik vatandaşlar için bu dizi çok acı verici büyük bir hayal kırıklığı.

Çünkü bu dizi, MİT’in hedefe kilitlendiği zaman kanun manun, ahlâk ve vicdan, namus ve helal-haram tanımadığı, düşman olarak kodladığı kişileri sahipsiz sokak köpeği gibi zehirleyebildiği, kaşını gözünü beğenmediği vatandaşları çekip alnından vurabildiği, ve de her minareye göre kılıf dikmeyi beceren süper kurnaz mahir terziler çalıştırdığı düşüncesini inat ve ısrarla zihnimize yerleştirmeye çalışıyor.

*

Misal:

En son yayınlanan 144’üncü bölümde MİT’çi Korkut, İstanbul mafyasının önde gelenlerinin “masa” diye adlandırılan toplantısına katılıyor.

Tabiî MİT kimliğini gösterip “Siz burada ne haltlar çeviriyorsunuz lan hergeleler?” demiyor.

Toplantıyı, “masa”nın sahibi en büyük mafya babası, en önde gelen “kanunsuz” olarak basıyor.

Masadakilerden birisi yarım ağızla itiraz edecek oluyor, “kanun adamı” kanunsuz Korkut anında tabancasını çekip alnından vuruyor.

Sonra da “Başka itirazı olan var mı?” gibisinden birşey diyor.

Anlaşılır Türkçesi: “Hayattan bıkmış olan başka kimse var mı, ücretsiz ötenazi hizmeti sunuyoruz.”

Verilen mesaj şu: Devlet, büyük suç patronlarına dokunmaz, onlara çeteleşmesilahlanma, gayrimeşru (hatta yasadışı) yollardan büyük servetler edinme ve ferih fahur suç işleme imtiyazı tanır, bazen onların başına bir MİT’çiyi geçirip yasadışı işleri yerli-milli hale getirir, ve de MİT’çiler, faaliyetleri sırasında kendilerine ayak bağı olan kişileri istedikleri gibi öldürebilirler.

Ne yargılanırlar, ne hesap sorulur.. Olayın üstü kapatılır.. Sen sağ ben selamet..

Ölen öldüğüyle kalır.. 

Ölümü gerçekten hak etmiş miydi, etmemiş miydi, onun hesabı ahirette.

*

İmdi, Konya’daki olayda iki ihtimal var.

Birincisi, bir elektrikçi parçası MİT’e çalışmadığı halde MİT’çi gibi görünerek iki tane okul müdürünü aldatabiliyor, istediği öğrencileri ve velîleri kandırabiliyor, ve de Teşkilat dizisinde “Bizim herşeyden haberimiz olur, elimizden uçan kaçan kurtulamaz, biz her yerdeyiz” mesajını veren MİT’in bundan haberi olmuyor.

MİT aslında aciz mi aciz bir kurum.. 15 Temmuz’da görüldüğü gibi Erdoğan’ın eniştesi kadar bile istihbaratı olmayan bir acezeler kulübü.

MİT’in “kale”lerinde kimisi masa başında uyukluyor, arasıra esnemek gibi hayli zahmetli bir etkinlikte bulunuyor, kimisi müzik dinliyor, kimisi film seyrediyor, kimisi de futbol takımlarının çetelesini tutuyor.

Ve de devletin televizyonu TRT, Teşkilat dizisi ile bizi kandırıyor.

Türkiye, elektrikçi parçası Mandal gibi dolandırcıların cenneti.

*

İkinci ihtimal ise, Teşkilat dizisinin çizdiği MİT portresinin gerçekçi olması varsayımı üzerine kurulu.

Bu durumda, Mandal’ın gerçekten MİT’çi olması ihtimali gündeme gelir. 

(Dizinin ilk sezonunda Tövbekâr diye bir tip vardı.. Bazı ailelere yardım ediyordu.. Bunlar arasında, ihanet ettiği için öldürülen bir MİT’çinin ailesi de bulunuyordu.. Ailenin oğluna, babasının vatan için şehit olduğu söylenmiş durumdaydı.)

Böylesi bir durumda MİT’ten, Mandal kendilerinin adamı olsa da olmasa da, “Bizimle ilgisi yok, bizim çalışanımız değil” demesi beklenir.

Dolayısıyla, kurumun imajına zarar gelmemesi için, olayda rol üstlenen okul müdürleri de (görünüşte de olsa) suçlu muamelesi göreceklerdir. 

Ancak onlara örtülü ödenek vs. gibi arka kapı uygulamalarıyla gereken yardım yapılacak, maaşlarını yine düzenli biçimde almaları sağlanacak, emeklilikleri garantiye alınacak, hapiste rahat etmelerinin şartları oluşturulacak, suikaste değise de yol kazasına uğramış olan itibarları için tazminat ödenecek, çocuklarının istikbali için garanti verilecektir. Öyle sanıyorum.

Bizim bu işlere aklımız ermez, fakat Teşkilat dizisi hayranı olarak zihnimize bu tür şeyler gelmesine maalesef engel olamıyoruz.

*

Olayın asıl mağduru kızcağıza gelince, bu ikinci ihtimal çerçevesinde ondan özür dileniyor, bundan sonrası için ağzını sıkı tutması söyleniyor, ve istikbali için birşeyler yapılıyor olabilir.

Devlet ciddiyeti, ahlâk ve vicdan bunu gerektiriyor.

Ya da belki (çağdaş anlayışla) şöyle düşünülüyordur: 

Olan olmuş, ne lüzumu vardı tantana çıkarmasının, mevzubahis olan vatansa namus da teferruattır. Zaten büyük önder Selanikli Atatürk geri kafalı Kâzım Karabekir Paşa’ya “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdur. Bunun için önce insanların namus telakkisini değiştirmeliyiz” dememiş miydi?.

Evet, böyle düşünülüyor, ve devlet kurumlarına olan güveni yüzünden gelecek hayalleri yerle yeksan olan kızcağız, uğradığı yıkımla başbaşa bırakılıyor da olabilir.

*

Söz konusu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunu, eğer olayın savcısı olsaydık, kesin olarak biliyor olabilirdik.

Ama değiliz.. Aklımızda binbir soru..

Eskiden olsa gazete haberini okur geçerdik; Teşkilat dizisi kafa konforumuzu dinamitledi maalesef, mahvetti.


"GELİŞMECİ HRİSTİYANLIK" İLE "GELİŞMECİ YAHUDİLİK"İN "GELİŞMECİLİK"İNİ İSLAM'A TAŞIMAK

 



Fikriyat.com’un Arap medyasından rivayetlerden sorumlu yazarı Mustafa Özcan, doğrularla yanlışları harmanladığı yazısına “İslam’da reform ve güncelleme” heveslilerinin hoşuna gidecek bir başlık koymuş: “Gelişmeci fıkıh, gelişmeci akide”.

Akide (itikad, inanç) bile “gelişebilen” birşeymiş.. Nasıl gelişiyorsa?..

Peki bid’at nedir?

Bid’atin adını gelişmecilik yapmanız, onu bid’at olmaktan çıkarır mı?!

Gelişmeci akide”ymiş.. Töbe töbe, sanki vahiy alıyorlar. (İbn Arabî’den sorumlu tasavvufçulardan Prof. Ekrem Demirli de bir ara “Yeni bir metafizik inşa etmemiz gerekiyor” diyordu. Allah bize de, ona da akıl fikir versin! Amin.)

*

Özcan, yazısına şöyle başlamış:

İslam ebedi, mezhepler ise konjonktüreldir. Bazıları dini sabit şeriatı ise konjonktürel saymaktadır. Mezhepler inişli çıkışlı ve dalgalıdır. Bu anlamda Ehl-i sünnet İslam'ın bir karşılığı veya eş anlamlısı değildir. Alt türevidir. Belki Şii ya da Mutezile gibi mezheplerin İslam okumalarına bir cevaptır, bir karşılıktır. İslam'dan sonraki gelişmelere ve sapmalara alimler tarafından yapılan bir mukabeledir. Dolayısıyla mezheplerin gelişmesinin ucu kıyamete kadar açıktır. Her meydan okuma bir mukabele gerektirir. Bu anlamda Ehl-i sünnet de bir mukabeledir.”

Görüldüğü gibi “bazıları” kelimesinin arkasına saklanarak din ile şeriatı ayırıyor. Aralarını açıyor.

Biri sabit diğeri konjonktürelmiş.

Bu, esas itibariyle tarihselcilerin görüşü.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti, durumun böyle olmadığını gösteriyor:

Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma!” (Elmalılı)

Konjonktürel olan heva ve hevestir, İslam Şeriati değil.

*

Ehl-i Sünnet’i batıl mezheplere bir mukabele (tepki ya da reaksiyon) olarak görmek de doğru değildir.

Adı üstünde, bu, “Sünnet ehli” olmadır.. Yani Sünnet’e tabi olma ve Kur’an’ı Sünnet’in ışığında anlamadır.

Sapmalar olmasaydı, “Sünnet ehli” olunmayacak mıydı?!

Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisi demektir, bir türevi değildir.. Çünkü Sünnet’siz İslam olmaz.

*

Ancak, Ehl-i Sünnet dairesi içinde farklı mezhepler ortaya çıkabilir, ve onlar, gerçekten “türev” olarak kabul edilebilir.

Mesela “Hanefî mezhebi İslam’ın tam da kendisi değildir, İslam'ı Hanefî mezhebinden ibaret göremeyiz” diyebiliriz, fakat “İslam Ehl-i Sünnet’ten başka birşeydir” diyemeyiz.

Ehl-i Sünnet’ten olma iddiasındaki herhangi bir mezheb ya da yaklaşımın gerçekten Sünnet ehli olup olmadıkları tartışılabilir, fakat “tanım gereği” Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisidir.

Sünnet ehli olmaktan uzaklaşıldığı nisbette İslam’dan uzaklaşılmış olur.

Mutezile ve Şia gibi mezhepler de ilke olarak (en azından söylem düzeyinde) Sünnet’e bağlılığı benimsemek durumundadırlar.

Nitekim Ehl-i Sünnet diye bilinen mezhepler ile her konuda ihtilaf halinde de değildirler. Mesela Ehl-i Sünnet namazın farz olduğunu kabul ediyor da Şia etmiyor mu?! O da ediyor.

*

Özcan’ın yazısında şöyle bir ifade de var:

İran'da Muhammed Hatemi döneminde 'gelişmeci fıkıh' diye bir kavram çıkmıştı. Duran değil akan, yürüyen fıkıh demektir. İran velayet-i fakıh ışığında gelişmeci bir fıkha mecburdur.”

İran’ın gerçekten de fıkıh alanında gelişmeye ihtiyacı olabilir.. 

Bunun nedeni, fıkhın her halükârda (temel ilkeleri de dahil olmak üzere her açıdan) “gelişmeci” birşey olması değildir, Şia’nın yanlış yerde duruyor olmasıdır.

Yanlıştaysan, yanlışı bırakıp doğruya gelmen gerekir.. Buna "gelişmeci fıkıh" filan diye artistik adlar takman ve fıkıh kavramını demagojiye kurban etmen gerekmiyor.

*

Şu cümleler de Özcan’a ait:

“Ehl-i Sünnet de dahil dinin tali rüknü olan mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır. Kendi kendini tashih eder. Nitekim Eş'arilik içinde de bazı alimler diğer bazılarını nakzetmişler ve hatta bir kısmı 'Eş'ari kendi mezhebinden veya Eş'arilikten değildir' demiştir.”

Böylece, Ehl-i Sünnet ile ehl-i bidati illüzyonist elçabukluğu ile kaşla göz arasında aynı torbaya koyuyor. (Belki buna “torba yasa” vezninde “torba fıkıh” demek uygun düşebilir: Gelişmeci torba fıkıh.)

“Mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”mış. Öyle diyor.

Hay senin aklına turp sıkayım!

İmdi, tanım gereği her İslam anlayışı bir mezhep olma durumunda bulunduğu, ve de bir mezhep olması itibariyle Ehl-i Sünnet İslam’ın kendisi olmadığı için (Ki Özcan “mezhepler İslam’ın kendisi olmadığı için” diyor), ortada “sabit” bir İslam kalmaz.

Evet, işte tarihselcilik, gelişmecilik vs. laga lugalarının, hokuspokus ve adbaradabraların (bilinçli ya da bilinçsizce) yaymak istediği sapık düşünce bu: Ortada İslam diye birşey yok, sadece mezhepler var.

Çünkü kim İslam adına birşey söylese, ister istemez o, mezhep olma durumunda; ve de mezhepler “şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”.

Böylece İslam, söylem düzeyindeki mugalata eşliğinde fiilen "çıkarma ve ilave"ye açık hale getiriliyor.

*

Bu kadarını Mustafa Özcan gibi tipler söylüyor ve araziyi (bilerek veya bilmeyerek) İslam’ın laikleştirilmesi (siyasal dinsiz hale getirilmesi) operasyonu için hazırlamış oluyorlar. (Mustafa Özcan'ın böyle bir niyet taşıyacağını zannetmiyorum, fakat bazı değerlendirmeleri buna elverişli.)

Ondan sonrası kolay, açılan bu yolda yürüyen birileri, “şartlar” gereği mezheplerden bazı şeyleri çıkarıp atacak, yerine heva ve heveslerine göre istediklerini koyacaklar.

Şartlar hazretleri öyle gerektiriyor abi, ne yapsınlar!. Mübarek ve mukaddes, la yüs'el şartlar gereği mezheplere birşeyler dahil de edilebilir, atılabilir de.. İslam'a dokunmuyoruz abi, bizim işimiz mezheplerle, onlar da zaten İslam değil.. Peki İslam ne?.. Onu bilen, gören yok!

Mesela Eş’ariyye, İmam Eş’arî’nin mi tekelinde?.. Biz de hem Eş’arîyim diyebilir, hem de Eş’arîlikten birşeyleri kaldırıp atabiliriz.

İmam Matüridî’nin her görüşünü kabul etmek zorunda mıyız?! Hem Matüridiyye mezhebinden olduğumuzu söyleriz, hem İmam’ın işimize gelmeyen sözlerini mezhepten kaldırıp atarız.

Böylece ortaya, İmam Matüridî'yi Matüridîlik'ten ihraç (ve aforoz) eden bir Matüridiyye mezhebi çıkar. 

Güzel tezgâh!.. Bundan iyisi Şam’da kayısı..

Böylece şartlar (yani konjonktür, veya zaman/tarih), daha açıkçası insanların zamanla değişen heva ve hevesleri şârî’ (Şeriat koyucu) konuma getiriliyor.

Tanrı yapılıyor.. Putlaştırılıyor.

*

İmdi, gerçekten ilmi olan, sabiteler ile içtihadî mevzuları birbirinden ayırabilen ve içtihat ehliyetine sahip bir alim, deliller hakkındaki mütalaası sonucunda bazı konularda İmam Matüridî ve İmam Eş'arî gibi imamlarınkinden farklı kanaate sahip olabilir, fakat kendi içtihadını "gerçek, en hakiki Matüridîlik ya da Eş'arîlik" olarak gösterme hakkına sahip olamaz.

Nasıl İmam Matüridî'nin içtihadı son tahlilde salt kendisini bağlarsa, bunun farklı kanaati (içtihadı) de salt kendisi için bağlayıcılık taşır.

Ancak, Matüridiyye diye adlandırılmaya, doğal olarak, İmam'ın kendi içtihadı daha çok hak sahibidir.

"Gelişmeci itikad" ucubesine gelince.. 

Onun kendisini Matüridiyye ya da Eş'ariyye libası içinde vitrine koyması düpedüz sahtekârlık ve istismardır.

Bu imamlar üzerinden "meşruiyet" devşirme, revaç bulma açıkgözlülüğüdür.

"Mezhep istismarı"dır.

*

Ehl-i Sünnet mezheplerin (ve bu arada Eş’ariyye’nin) kendi içindeki değişim bahsine gelelim..

Bu hiçbir zaman külliyen yaşanmış bir değişim ve farklılaşma olmamıştır.

Bunlar, hakkında içtihat yapılabilecek talî ince meseleler etrafında yaşanan görüş ayrılıklarıdır.

Ve bunları, Kelamcılar dışında pek fazla kişi de bilmez.. Bilmeleri gerekmez de.

İlke olarak “içtihad, içtihadı nakzetmez”.. Dolayısıyla, gerçekte mezhepteki görüşlerden birşeyleri çıkarıp atma diye birşey olmaz. Söz konusu eski içtihat, olduğu yerde durur. Sen benimsemezsin, o ayrı.

*

Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bazı Eş'ariler İmam Eş'ari'nin bazı görüşleri bizi bağlamaz kendisini bağlar demişlerdir. Demek ki Eş'arilik İmam Ebu'l Hasen El Eş'ari ile ve görüşleriyle kaim ve sınırlı olmayan bir çığırdır. Ehl-i sünnet dahilde ve hariçte çift kollu bir tashih sürecidir. Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler. Bu arada hataya düştüğü yerler de vardır ama bu, sonraki süreçler ve alimler tarafından tashihe konu olur ve kendi içinde ayıklanır.”

İlke olarak, kesin bağlayıcılığı olan, sadece ayet, hadîs ve icmadır..

Hiçbir alimin kişisel fetvası (mezhebi, içtihadı) bağlayıcı değildir.. Ancak, ilmi olmayanların, alimlere kulak vermeleri gerekmektedir.. Aralarında tercihte bulunabilir.

Özcan, “Ehl-i sünnet … Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler” derken kendisiyle çelişkiye düştüğünün, daha önce yazdıklarını yerle yeksan ettiğinin farkında değil.

Böylece, “İslam Ehl-i Sünnet’in tekelinde” demiş oluyor, fakat bundan habersiz.

Demek ki “İslam süzgeci” Ehl-i Sünnet’in elinde.

Allah söyletiyor.


MAKASID DİNİ ANLAMAK İÇİNDİR, İŞKEMBEDEN DİN UYDURMAK (İSLAM'I GÜNCELLEMEK) İÇİN DEĞİL





Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

*

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri; onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. 

Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. 

Domuz eti zamanın değişmesiyle helal olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Burada esas olan zamanın değişmesi değil, insanların durumlarının değişmesidir.. Zamandaki değişikliğin bir önemi yoktur.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

*

Akademisyen İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."