"DİNÎ DUYGU İSTİSMARCISI" İBN ARABÎ SOYTARISININ UYDURMA KERAMETLERİ (YA DA KEPAZELİKLERİ)

 



Birkaç gün önce yayınladığımız iki yazıda, Allame Aliyyü’l-Kârî rh. a.'in İbn Arabî hakkındaki bazı ifadelerini aktarmıştık.

Allame rh. a., İbn Arabî savunucularının onun eserlerinin çokluğunu ve kerametlerini delil göstermelerine de değinmekte, önemli olanın eser çokluğu ve rivayet fazlalığı değil, dirayet ve tahkik olduğunu söylemektedir.

Sahih itikad” sahibi olmayan, “istikamet”i yakalayamamış kişiler hakkında keramet olarak anlatılan hikayeler, uydurma değillerse, istidrac kabul edilirler.

İbn Arabî’ye atfedilen keramet hikayelerine baktığımızda ise, anlatılanların saçmasapan ve traji-komik rivayetler olduğunu görüyoruz.

Söz konusu keramet hikâyeleri İbn Arabî’de bir “keramet” bulunduğunu gösterecek nitelikte değil, fakat, bunlara kulak verip önemsenecek şeyler zannedenlerin “akıl” ve “ilim” bakımından acınası zavallı ve biçareler olduklarını ispatlamaktadır.

İbn Arabî'yi okumayıp da kulaktan dolma bilgilerle hüsnüzanda bulunanlar mazur görülebilirler, fakat okumuş olanlar, İbn Arabîcilik yapmaları durumunda cehaletlerini, ahmaklık ve salaklıklarını tescil edip belgelemiş olurlar.

Müseccel cahil, ahmak ve salaktırlar.. Sapıklık da bonus..

*

Örnek vermezsek meramımız (en azından o “akıl” ve “ilim” fukaraları tarafından) tam anlaşılamayabilir. (Nitekim bu akılsız ve cahil taife, Aliyyü’l-Kârî rh. a. gibi değerli alimlerin İbn Arabî soytarısına yönelttikleri eleştirileri anlayamıyor.)

Örnek 1:

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda şunları yazmıştık:

Ona atfedilen kerametler de başlı başına birer facia niteliği taşımaktadır. Mesela insanlara, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” şeklinde konuştuğu, sonra da, bunu söylerken bulunduğu yerin kazıldığı ve orada define bulunduğu söylenmektedir.

Halbuki, bu olay çerçevesinde, İbn Arabî’nin hakaret ettiği insanların hepsi hakkında suizanda bulunulmaktadır.

Onlara putperest denilmekte, Müslümanlar Haricîlere yakışan bir tavırla açıkça tekfir edilmektedir.

Bu kadarını Vehhabî Suud bile yapmıyor, mesela Türk hacılara, hatta İranlı hacılara, onları “resmen” müslüman kabul ettiği için Mekke’ye girme izni veriyor (Müşriklerin Mekke’ye girmeleri Kur’an’ın açık hükmüyle yasaktır).

Üstelik, bu gibi durumlarda sözün zahirine bakılır.

Bu şahıs bu sözü mecusîlere söylemiyor, müslümanlara söylüyor. Müslümanlar ise Allah’a taparlar.. Ucu Allahu Teala’ya ulaşan bir sözün bu şekilde söylenmesi keramet değil, rezalettir. 

İbn Arabî’nin lafında böyle bir açıklık yok ama, gerçekten onların paraya taptıklarını açıkça söylemiş olsaydı bile, bunu bu şekilde ifade etmesi yine hiçbir şekilde caiz olamazdı.

Böylesi bir durumda ancak, “Siz altına tapıyorsunuz, taptığınız altın, benim ayağımın altındadır” diyebilirdi, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” diyemezdi.

Bu durumda Allahu Teala’ya karşı edepsizlik yapmış olmaktan kurtulurdu. Ancak, kul hakkı yine de ortadan kalkmazdı, karşısındaki kişileri bu şekilde yargılama hakkı bulunmadığı için yine çirkin bir hareket sergilemiş olurdu.

Çünkü insanlar, “kalplerinin yarılıp içine bakılması” anlamına gelen söylemlerle suçlanamazlar. Onlar ancak Şeriat’e açıkça aykırı amel ve sözleriyle, o amelin ya da sözün iktiza ettiği hüküm çerçevesinde muaheze olunabilirler.

Bir insanın altına taptığını söyleyerek “Senin taptığın benim ayağımın altındadır” diyebilmek için, o kimsenin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında birtakım şairlerin Mustafa Kemal için yazdıkları tapınma şiirlerine ya da Nazım Hikmet’in “kendisini Stalin’in yarattığını” söylemesine benzer şekilde, altına taptığını ifade eden bir söz sarfetmiş olması gerekir.

Üstelik İbn Arabî’nin, söz konusu lafı bir kişiye de değil, bir topluluğa karşı söylediği iddia edilmektedir. Gerçekte bu olay çerçevesinde İbn Arabî’ye çok çirkin bir edep hatası isnad edilirken bunun bir keramet gibi anlatılması ayrı bir tuhaflıktır.

*

Bu örnek kâfi gelmedi mi?

İyi, o zaman bir başka örnek verelim.

Yine aynı kitabımızdan:

Örnek 2:

Cübbeli’nin medh ü senaları bitti mi?.. Hayır!.. 

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bu ifadeler de, nerden baksanız facia.. Bir defa, bu şahsın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle (rahmanî rüya sonucu) vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler de yine “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!..

*

İbn Arabî efsane ve hurafesiyle kafası dumanlanmış olanlara bu örnek de kâfi gelmemiş olabilir.

Aynı kitabımızdan bir başka örnek aktaralım..

(Bu defa Cübbeli Zahmet’ten değil, Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz’den alıntı yapacağız..

Ortada şöyle bir manzara var:

Sanki, parası bol olduğu için dünya kadar masrafa girip The Ibn Arabi Society’yi kuran, uluslararası sempozyumlar düzenleyerek İslam dünyasındaki bazı akademisyen ve araştırmacıları “yemleyen”, dergi çıkaran, kitaplar basan İngiliz’in yerli-milli acentası gibi çalışmakta olan bir odak, birtakım “paravan” ya da “angaje” yayınevleri ve editörler vasıtasıyla İbn Arabî’nin kitaplarının tercümelerini yayınlatıyor.

Kıt kanaat geçinen akademisyen ve mütercimleri paraya boğup bu virüslü paçavraları matah birşeymiş gibi allayıp pulluyorlar.

Ve de Ömer Lekesiz gibi adamları, tribünleri heyecanlandırıp gaza getirmek için amigo kontenjanından istihdam ediyorlar..

Sanki böyle bir “işbölümü” var.

Ben ne yapayım, dışarıdan bakıldığında manzara böyle görünüyorsa benim mi suçum?!

Manzara ortada..

Her neyse, örneğimize geçelim.)

*

Örnek 3:

Yeni Şafak‘ın İbn Arabî’den sorumlu yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısı şu cümle ile başlıyor:

“İbnü’l-Arabî’nin İbnü’r-Rüşd’le görüşmesinde, “evet ve hayır” kelimelerini aynı durum içinde peşpeşe kullanmasının nedeni, oldum olası merak edilegelmiştir.”

Lekesiz,“Söz konusu görüşmenin doğru şeklini, (Ekrem Demirli çevirisiyle) bizzat İbnü’l-Arabî’nin kendisinden aktaralım önce” diyor:

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-velîd İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından dolayı şaşkınlığını izah [izhar] ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam beni İbn Rüşd’ün arzusu üzerine, benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları henüz terlememiş bir delikanlıydım.”

Bu vatandaş, 15 yaşlarında halvete girmişmiş..

İddiasına göre, Allahu Teala halvetinde ona bazı şeyleri açmış.. Biz buna keşf (feth) diyelim.

O da yememiş içmemiş bunların reklamını yapmaya başlamış.

Anlattıkları, şehrin meşhur kadısının kulağına kadar gitmiş.

O da, bu anlatılanlardan şaşkınlığa kapılmışmış..

Halvette açılan bu şeyler soyut fikirler olsa, bu şekilde aracılar vasıtasıyla nakledilemez. Duyan kişi de şaşkınlığa kapılmaz. Demek ki burada, insanların birbirine hikaye edebileceği birşeyler var.

İbn Arabî, sözlerini şöyle sürdürüyormuş:

“Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla kalkıp beni kucakladı ve şöyle dedi:

“— Evet!

“Ben de cevap verdim:

“— Evet!

“Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü, rengi değişti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi:

“— Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İbn Rüşd’ün “evet”ini anlamış ve “evet”le cevap vermişmiş..

Ancak, İbn Rüşd sevinmişmiş.. O da sevincinin sebebinin farkına vardığı için “hayır” demişmiş..

Bu durumda, “evet” diye karşılık verdiğin zaman, onu anlamamışsın demektir.

Bu bıyıksız sakalsız tüysüz çocuksu tip “hayır” deyince İbn Rüşd üzülmüşmüş, rengi değişmişmiş ve de sahip olduğu şeye karşı kuşku duymuşmuş..

Sonra da şu soruyu yöneltmişmiş:

Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İşte burası, zurnanın zırt dediği yer..

İbn Rüşd, böyle bir soru sormuş olamaz.

Hele de, bir halvete girdi diye ortalığı velveleye veren bıyıkları yeni terlemiş tüysüz toy bir geveze çaylağa hiç sormuş olamaz.

*

Sormuş olamaz, çünkü İbn Rüşd böyle bir soruyu ancak zır cahil ve som ahmak bir adamın sorabileceğini bilir.

Ekrem Demirli’nin teorik düşünce diye çevirdiği ifadenin aslının nazar olması gerekiyor.

Buradaki nazar, fikrî bakış ya da akıl yürütme demektir.

Ve nazar, teori kavramı çerçevesinde anlaşılabilecek (kesinliği bulunmayan) teorik düşünceden daha fazla birşeydir, akıl yürütme sonucunda varılan kesin hükümleri de kapsar.

*

Endülüs’te bıyığı yeni terlemiş bir tüysüz çaylak halvete giriyor, sonra da keşf ve ilahî feyz alma iddiasıyla ortalığı velveleye veriyor.

Mucizeyle desteklenmiş bir peygamber olan Resulullah s.a.s.’in sahip olduğu keşf ve ilahî feyzin doğruluğu kesindir, peki, bırakın ilim sahibi bir kadıyı, aklı başında sıradan bir insan, 15 yaşındaki bir tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasına önem ve değer verip de Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla edindiği kesin/kat’î bilgiyi o çaylağın gevezelikleri çerçevesinde değerlendirmeye kalkışabilir mi?!

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz adını verdiği şeylerin şeytanî vesvese, varidat ve halüsinasyonlar olmadığını, kendisinin cinlerin oyununa gelmiş bir nadan durumunda bulunmadığını nerden bileceğiz?

Ya da olağanüstü zeki ve uyanık bir “maneviyat çiftlikbankı tosuncuğu” olarak insanların saflığından yararlanan bir sahtekâr olmadığından nasıl emin olacağız?

*

Üstelik burada aptalca ve eblehçe bir çelişki var.

Çünkü, İbn Arabî şarlatanının dediğine göre, İbn Rüşd, Allahu Teala’nın ona halvette açmış olduğu şeyleri duymuşmuş.

Duymuş olduğuna göre, onların “teorik düşüncesinin kendisine verdiği şeyler“le uyumlu olup olmadığını da anlamış olması lâzım.

Ve de, yolunmuş tavuk suratlı tüysüz bir çaylağa, yeni yetme bir çocuğa Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün. Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormaması gerekiyor.

Ama, İbn Arabî şarlatanının söylediğine göre, sormuş..

Sormuşsa, onun (bence palavradan ibaret) halvetteki keşf ve ilahî feyz saçmalıkları hakkında önceden hiçbir şey duymamış olması lâzım gelir.

*

İbn Rüşd, 15 yaşındaki tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasından etkilenmişmiş de, onunla görüşmek istemişmiş de, ona “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormuşmuş da…

Hangi aklı başında insan böylesi palavralara itibar edebilir?!

Ve de, ilmi rivayet olmanın ötesine geçip dirayet haline gelmiş hangi ilim sahibi bu zırvalardan tiksinti duymaz?!

İlim sahibi, aklı başında birinin yapacağı şey şudur: Önce, böylesi iddialarda bulunan toy ve çocuk denilebilecek yaştaki kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını anlamaya çalışır.

Sonra, onun anlattıklarına bakar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeyler bulursa, ona nasihatte bulunur, maneviyat yolunda mesafe katetmek istiyorsa önce itikadını tashih etmesi ve ilmihalini öğrenmesi gerektiğini, ve halvet gibi uygulamaları da ancak gerçek bir mürşid-i kâmilin tavsiyesi ve gözetimi çerçevesinde yapabileceğini, aksi takdirde Şeytan’ın ve nefsinin oyununa geleceğini söyler.

Gelince ne olur, Mehdi’lik, peygamberlik vs. taslamaya başlar..

Ki İbn Arabî’de bu tür zırvalar hiç de az değildir.. Altın tuğla, gümüş kerpiç bilmem ne saçmalıkları mı dersin, kendisini “evliyanın sonuncusu” ilan etmesi mi dersin!…

Rezalet ve beyinsizlik adına ne ararsan var..

*

Hikâyenin devamı da var..

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz şarlatan, Kadı İbn Rüşd‘ün “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” şeklindeki talebevari sorusuna (sanki "teorik düşüncenin verdiklerini" de o yaşta külliyen hatmetmiş, yalayıp yutmuş, dibine kadar öğrenmiş gibi) mütebahhir bir muallim edasıyla cevap da vermiş.

Şöyle diyor:

“Şöyle cevap verdim:

“— Evet ve hayır! ‘Evet ile hayır’ arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.

“Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı.”

İyi haltetmişsin..

“Evet ve hayır”mış..

Ya evettir ya da hayır.. “Evet ve hayır” demen durumunda da akılsızlığını ortaya koymuş olursun.

Adama şunu demek gerekiyor, “Ulan kendini beğenmiş övünme meraklısı hadsiz, senin bu evetin ile hayırın arasında hangi ruhlar maddelerinden, hangi boyunlar bedenlerinden uçtu?”

Hiçbiri olmadı, senin (bu uydurma menkıbendeki) evetin ile hayırın arasında kendi akıl, fikir, edep ve izanın uçup gitti..


TÜRKİYE'NİN MEZHEBEN TARİHSELCİ VE GÜNCELLEMECİ İLAHİYATÇI ZINDIKLARI, İSRAİL'İN "ARZ-I MEV’ÛD" DAVASI SÖZ KONUSU OLUNCA TARİHSELCİLİĞİ UNUTAN YAHUDİLERE VE HRİSTİYAN SİYONİSTLERE "TARİHSELCİLİK" ADINA NİYE İKİ ÇİFT LAF SÖYLEMİYOR DA ONLARIN KARŞISINDA SIRNAŞARAK UYUZ KÖPEK GİBİ YARANMAYA ÇALIŞIYORLAR?







İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın lakabı..

Yahudiler’in devletinin adının İsrail olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk, muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.

Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde) meselesine gelince..

İnsanlar güçleri yetince vaad edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim” diyebiliyorlar.

Mesela Amerika kıtası Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı” muamelesi yapmaya başladılar.

*

Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de geçiyor.

Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte, böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.

Mesela Maide Suresi’nin 21’inci ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle seslendiği bildiriliyor:

“Ey kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddesete’lletî ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış kimseler olursunuz.”

Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini yerine getirmiş durumda:

“Güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise, harâb ettik.”

Velhasıl, Kur’ân’a göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş durumda.

Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış, konu kapanmış..

Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış durumdaydı.

Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.  

*

İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene önce neden bir İsrail devleti yoktu?

Allahu Teala’nın sözünden dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.

Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?. Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?

*

Bu durumda Yahudiler, arz-ı mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku Yahudiler’in çabasına bağlı.”

Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline geçti.. 

İskender gösterince İskender’in toprağı oldu.. 

Hatta bir ara Persler işgal ettiler. 

Müslümanlar çaba gösterince de buralar Müslümanlar’ın vatanı oldu.

Bu topraklar (kıyamete kadar) özel olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla çıkmazdı.. 

Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.

*

Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin bulunmuyor oluşu ispatlıyor.

Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi için de.. 1900 için de..

Böyle bir vaad söz konusu olsaydı, Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.

Demek ki yok.

Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde.. 

Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.

Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı topraklarını kaybetmelerine bağlı.

Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!

Kıyamete kadar geçerli bir vaad yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş bir vaad var.

*

Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği” vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide ihtiyacınız kalmaz. 

Bu durumda davalarını haklı göstermek için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize bazen geçer, bazen geçmez.”

Bunu dedikleri zaman muhataplarının “O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!” deme hakları doğar..

Vaad “bazen gerçekleşen” bir vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği kalmış olabilir.

*

Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin olacak” diyor.

Ve bir müddet sonra veriyor..

Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.

Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat müdahale etmiyor.

Bizimki seneler sonra biti kanlanınca da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.

Bu adama, “Padişah senden başkasının olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!

Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş, olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye çıkışmazlar mı?!

*

Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.

Tarihsel olduğu halde bunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir.. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)

Bizdeki modernist ilahiyat ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.

Onlar için menfaatlerine uygun olan herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.

*

Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.

Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden haberleri yok.

Mesela şu prof. unvanını taşıyan tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı.. İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf etmiyor?

Etmez, çünkü onları eleştirirse mabadında ayak izi çıkacağını biliyor. 

(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda.. Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)

*

Bu tarihselcilerin (yahudisiyle, hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat nedense yararlanmıyorlar.

Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken.. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir.” (Haşr, 59/14)

Yahudiler’in Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu ispatlama şansları önlerinde..

Halihazırda ordularında 100 bini aşkın asker bulunuyor..

İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine şunu deme imkânı var:

Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500 kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şeirlerin içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz, fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”

Evet, Kur’an’ı küçük düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda yaktırmasına gerek yok.. 

Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği "kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp değerlendirebilirler.

Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri için yeterli.

Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.

Kim bilir belki de Kur’an’a Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir,

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da böyle yaptılar.

 “Muhammed, biz Araplar’a benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz s.a.s. anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya cesaret edemediler.

Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları için savaşamadılar.

Yahudiler ancak savaşmayan silahsız sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarında durabilirler.

Bir de düşmanları onlar daha ortada yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.

*

Yahudiler’in, Kur’an’ın “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri başka şeyler de var.

Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın “uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.

Söz konusu ayet-i kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ âinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.

Tarihselciler, “Burada Peygamber’e hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum bu..

Yahudi devleti ve hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikeri için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.

Erdoğan’ın bunlarla arasının açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu.. Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış gibi bir görüntü ortaya çıktı.

Erdoğan baktı ki pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaş da varmış, yeni farkettim” demek zorunda kaldı.

*

İsrail’in böyle oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..

Erdoğan'ın suç ortağı gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak sürdürdükleri üç yıllık gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava edildiğini söylüyordu.

Batılılar’ın uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..

*

Evet, Yahudi devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama şansları var.

Müslümanlar’la olan ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz, namustur; verilen sözden dönülmezçark edilmez, hile yapılmaz” diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını indirebilirler.

Ancak, “Biz hain olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda hareket ediyorlar.

Çok fedakârlar.


YAHUDİ VE HRİSTİYANLAR'IN HAHAM VE RAHİPLERİNİ RAB EDİNME "SÜNNET"İNİ İSLAM'A TAŞIMAYA ÇALIŞAN İBN ARABÎCİ SAPIKLAR

 



İbn Arabî’nin “keşfiyat”ına hayranlık duyanların hiçbiri, “İbn Arabî şu hususta şunları söyleyerek İslam’ı daha iyi anlamamızı sağlamıştır” diyebilecek durumda değil.

Fakat, onun sözde “keşifleri”nden hareketle savunulan yığınla “sapıklık” var.

Söyledikleinden doğru olanlar (onun keşfi ya da icadı olma anlamında) yeni değil, yeni olanlar da doğru değil.

Hatta, söylediklerinden doğru olanların yeni olmamasını geçtik, yanlış olanların bile çoğu yeni değil.. Plotinus gibi Eski Yunan filozoflarından araklanmış sapıklıklar..

*

Bir önceki yazıda, Aliyyü’l-Kârî rh. a.’in, onu savunma adına yazılmış bir paçavraya cevap verirken dikkat çektiği bazı hususları aktarmıştık.

Devam edelim.. Aynı eserindeki şu ifadeleri, ulemadan bilinip de İbn Arabî’yi savunanların akıl yürütüş biçimini anlamak bakımından iyi bir örnek durumunda: 

“Yirmibirincisi: Yine yazarın (İbn Arabî'nin) Hz. İsa a.s. ile ilgili bölümde yer alan ifadesidir: ‘… Hz. İsa, ölüleri diriltince, kimileri Hakk’ın ona hulul ettiğini söylediler, kimisi de o (Hz. İsa), Allah’tır dediler ve böylece küfre girmiş oldular. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın Meryem oğlu Mesih (İsa) olduğunu söyleyenler kesinlikle küfre girmişlerdir.” Böylece sözün (kelamın) tamamında küfürle hatayı biraraya getirmiş oldular. Çünkü onlar “Allah” demekle sadece küfre girmiş olmadılar. Küfürleri sadece bu söz değildir. Çünkü bu söz tek olarak ele alındığında haktır, küfür değildir. Yine bunların sadece “O Meryemoğlu Mesih’tir” sözleri de küfür değildir. Çünkü bilindiği gibi Hz. İsa Mesih kesinlikle Meryem’in oğludur. Fakat sadece her iki sözü beraberce söylemelerinden küfre girdiler.’ ”

Bu mantıksız ve karmakarışık ifadelerin lüzumsuz ve anlamsız, içi boş laf kalabalığı ve gevezelik olduğu açık,. Çünkü burada anlatılan hususu, (yazarın meramını anlatma becerisinin yetersizliği gerekçesiyle iyiye yorarak anlamaya çalışan) herkes bilir ve anlar.

Allah’ın Allah, İsa’nın da Meryem’in oğlu olduğunu bilmeyen müslüman mı var, geri zekâlı sapık?!

Ancak, merhum Aliyyü’l-Kârî’nin aktardığı gibi, İbn Arabî’nin bu malumu ilam (Allah’ın Allah, İsa’nın da Meryem’in oğlu olduğunu söyleme) kabilinden gereksiz gevezeliği bile, onun eserlerine şerh yazan (alim bilinen) bazı ahmakları sapıkça düşünceleri savunmaya yöneltebilmiştir:

(Davud) Kayserî, Cündî ve (Molla) Camî gibi Füsus kitabını şerhedenlerin ittifakına göre, Şeyh’in (İbn Arabî'nin) buradaki sözünden muradıbu sözle onlar (Hristiyanlar), Hakk’ı Hz. İsa’ya hasretmekle (inhisar ettirmekle, onun tekeline vermekle) kâfir oldular; oysa ki Yüce Allah herhangi bir şekilde hasr altına alınamaz, aksine o münezzeh olan Allah, tüm alemde tecelli etmiştir. 

Hiç kuşkusuz bu ifade (yorum), Yüce Allah’ın kelamıyla açıkça muaraza durumundadır, çelişkilidir…. Gerçi bunlar görünürde alimlerden gibi gözükseler de, burada … yanılgıya düşmüşlerdir.

Yanılgı kelimesi burada hafif kalıyor, basbayağı sapıtmışlar.. Akılsızlıkta hayvanları aşıp geçmişler.

Sapıtmanın, alimlerden sadece Bel’am’a mahsus olduğunu zannedenler yanılıyorlar.

*

Burada itiraz, Hz. İsa’nın haşa Allah’ın oğlu olarak nitelendirilmesine değil, bu çirkin nitelendirmenin salt Hz. İsa ile sınırlı tutulmasına yönelik olmaktadır.

İşte bunların bu çirkin sözlerindeki saçmalıklara itiraz eden alimlere İbn Arabî’nin akılsız takipçilerinin yönelttikleri suçlama ise, söz konusu alimlerin kışır ve kabuk alimi oldukları, bu herzevekillerin irfanını anlamaktan aciz kaldıklarıdır.

Aslında bu “alim zannedilen İbn Arabîci soytarılar kumpanyası”, “salt Hz. İsa ile sınırlı tutulma”dan söz ederken yanılıyorlar.. Tevbe Suresi’nin 31’inci ayeti, Hristiyanlar’ın olayı Hz. İsa ile sınırlı tutmadıklarını, Hz. İsa’nın yanısıra rahiplerini de “rabler” edindiklerini bildiriyor.

Yahudiler ise, Hz. İsa’yı “rab” kabul etmemekle birlikte, rablik makamını boş bırakmamış, hahamları ile doldurmuşlar.

Yani bu İbn Arabîci dangalakların “itikad”ı açısından meseleye bakılırsa, Yahudi ve Hristiyanlar’ın, hahamlarını ve rahiplerini rabler edinmekle küfürden biraz uzaklaşmış olduklarını söylemek gerekiyor.. Fakat, küfürden kurtulmaları için bu kadarı yeterli olmuyor, “diğer rabler”i de “keşf” etmeleri gerekiyor.

Bunların mantığına göre, müşrik Araplar’ın hatası da, olsa olsa, “tanrısal tecelli”yi sadece Lat ve Uzza gibi “yerli milli” putlarına tahsis etmeleri, Afrikalı yamyamların ve Amerikalı Kızılderililerin totemlerinden “tanrısal tecelli”yi esirgemeleri olur.  

Bu alim zannedilen soytarılar, İbn Arabî’ye dinde verdikleri mevki ile, haham ve rahiplerini rabler edinen Yahudi ve Hristiyanlar’a benzemeyi başarmış durumdalar.

Bununla birlikte, “Sadece İbn Arabî’yi ‘tanrısal keşf’ sahibi yapmakla, ‘sadece Hz. İsa’yı ‘tanrısal tecelli’ye mazhar kabul eden’ Hristiyanlar’ın hatasına mı düşüyoruz acaba?” diye düşünüp düşünmedikleri konusunda birşey demek, keşif sahibi olmamamız nedeniyle, bizim için mümkün değil.

*

Aliyyül-Kârî rh. a.’in İbn Arabî’den aktarıp tenkit ettiği bir başka herze de şöyle:

“Yirmidördüncüsü: Yine aynı bölümdeki şu ifadesidir: ‘Aslında Firavun, tahakküm etme (kahredici güçle hükmetme) mevkiinde idi ve kılıç sahibiydi yani hükümranlık kendisindeydi. Bunun içindir ki şöyle diyordu: “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” Yani hepsi birbirlerine oranla her ne kadar Rab iseler de, Firavun, “Ben sizin en yüce rabbinizim, çünkü kesin ve açık anlamda hükümranlık bendedir” diyordu. Nitekim sihirbazlar bunun doğruluğunu görünce, onun bu davasındaki doğruluğunu bilince, bu manayı ona karşı inkâra kalkışmadılar. Aksine ikrar ettiler ve şöyle dediler: “Ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin.” Böylece Firavun’un, “Ben sizin en yüce Rabbinizim” sözü sahih olmuş oldu. 

Şimdi sen (İbn Arabî’nin sarfettiği) bu anlamsız ve hiçbir şey ifade etmeyen söze bak…. Mekkî Şeyh diye tanınmış bulunan tevilcinin sözüne gelince, güya bu kişi, 37 yıl, İbn Arabî’nin sözlerine hizmet etmiştir. İşte bu ifade göstermektedir ki, kendisi aptal ve cahilin biridir. Çünkü ömrünü boşa geçirmiştir…. Hatta kendisi için zararlı olanla uğraşıp durmuştur.”

Sihirbazlar, onun yeryüzünde hükümranlık mevkiinde bulunduğunu zaten biliyorlar ve ona hizmet ediyorlardı, fakat onun ilahlık davası güden sözündeki, İbn Arabî’nin saklamaya çalıştığı gerçek anlamı Hz. Musa a.s.’a tâbi olmakla reddedince, Firavun el ve ayaklarını keserek onları katletti.

O sonunda iman eden sihirbazların aksine, Hz. Nuh a.s.’ın risaletinde (peygamberliğinde) hatalar gören İbn Arabî, Firavun’un açıkça küfür olan ifadesini “sahih” (doğru) ilan ediyor.

İslâm dünyasında Asr-ı Saadet’ten uzaklaşıldıkça yaşanan yozlaşmanın boyutlarını anlamak için, hicrî altıncı asırda ortaya çıkmış bir herzevekilin bu türden herzelerini savunmak için harcanan mürekkebin hacmine bakmak yeter de artar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...