İBN ARABÎ'NİN HERZELERİNE KULP TAKMAK İÇİN KENDİLERİNİ EŞŞEK SIPASI DEREKESİNE DÜŞÜRENLER

 



Son asırlarda Hallac ve İbn Arabî gibi Ehl-i Sünnet dışı isimlerin popüler hale gelmesinin, Cüneyd-i Bağdadî gibi Ehl-i Sünnet’in sınırlarını taşmayan gerçek sûfîlerin, âbide şahsiyetlerin ise gölgede kalmasının nedenlerinden birini, tekke ve tarikatların birçoğunun bir ölçüde yozlaşmış olması oluşturuyor.

Hallac ve İbn Arabî gibi isimlerin bazı boş lafları ile amelsiz (Sünnet’siz), zühdsüz, zikirsiz, riyazetsiz, “emr-i maruf ve nehy-i münker”siz, cihatsız (cihat şuurundan mahrum), “azîmet”siz (hatta “ruhsat”sız, fısk u fücurlu) tasavvufçuluk taslamak, “Allah aşkı” davası güderek “artistlik” yapmak, son dönemlerde prim yapıyor.

Bu yolda Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Velî gibi isimler de istismar ediliyorsa da, en münbit “toprak” olarak İbn Arabî görülüyor.

Bu gelişmede, oryantalistlerin sapık (Şeriat’ten yan çizen) tasavvufî cereyanları sanki tasavvufun hakikî temsilcileriymişler gibi gündeme taşımalarının da etkisi var. (Tipik örnek, İngiliz’in Ibn Arabi Society adlı kurumu.)

Bunun yanısıra, İslam dünyasındaki laik (siyasal dinsiz) rejimler, Batı taklitçiliğinin (ya da Batı müttefikliğinin ve stratejik ortaklığının) bir sonucu olarak, “yozlaşmış (Şeriat’e aykırı) tasavvuf goygoyculuğunu” rejimlerinin “ilelebet”li istikbali için alttan alta teşvik etmekteler.

İngiliz patentli "yerlilik millilik" ve de "tasavvufçuluk"..

*

Yüzyıllardır İbn Arabî’yi savunmak için de, reddetmek için de pekçok eser yazılmış bulunuyor.

Savunmak için telif edilmiş olan kitaplardan biri, Şeyh Mekkî tarafından Farsça yazılmış ve Ahmet Neylî tarafından tercüme edilmiş durumda. 

Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin ilmî olmaktan uzak ve cahilce bulduğu bu kitap, “Yavuz Sultan Selim’in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası” adıyla, yakın zamanlarda, iki ayrı yayınevi tarafından yayınlandı.

Söz konusu kitaba karşı, zamanında, Fıkh-ı Ekber şârihi Aliyyü’l-Kârî rh. a. tarafından bir reddiye yazılmış bulunmakta. 

Sözkonusu eserin tercümesi, http://www.islah.de/menhec/men00006.pdf adresinde mevcut.

*

Burada bir parantez açalım..

Bazılarının İbn Arabî meselesini 17.’nci yüzyıldaki Kadızadeliler-Sivasîler bağlamında ele aldıkları görülüyor.. Bu, yanlış.. Buradan İbn Arabîciliğe ekmek çıkmaz.

Kadızadeliler’in ilham aldıkları isim olarak İmam Birgivî gösteriliyor.. İmam Birgivî, Bayramiyye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanî’ye intisab etmiş derviş bir alim.. 

Bu noktada İmim Birgivî ile Şeyhülislam Ebussuud Efendi’yi, karşıt iki uç isim gibi görenler de var.. Ebussuud Efendi de İbn Arabî’nin kitaplarının küfür ifadeler içerdiği ve okunup okutulmalarının caiz olmadığı yönünde fetva vermiş durumda.

Ebussuud Efendi bu fetvasını, tasavvufa karşı olduğu için vermiş değil.. Babası tarikat şeyhiydi.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, başta Mevkıfu'l-Akl olmak üzere birkaç eserinde, İbn Arabî’nin kitaplarında “keşf” diye pazarlanmakta olan saçmalık, sakatlık ve sapıklıkları anlatmış bulunuyor.

Aynı şekilde Ömer Nasuhi Bilmen Hoca da Büyük Tefsir Tarihi’nde İbn Arabî’nin durumunu açık bir şekilde anlatmış..

Ve bu isimler ne İbn Teymiyyeciler ne de selefî meşrepler..

Dolayısıyla mesele İbn Teymiyyecilik (selefîlik) ve tasavvufçuluk tartışması olarak gösterilemez.

Kaldı ki, İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı da değildir.. Son dönemin güzide alimlerinden Nakşbendî şeyhi Seyda Mehmed Emir Er Hoca, Rıhle dergisinde yayınlanan bir mülakatında, İbn Teymiyye'nin tasavvuf anlayışının doğru ve düzgün olduğunu söylemişti.

*

Merhum Aliyyü’l-Kârî’nin söz konusu reddiyedeki bakış açısının anlaşılması bakımından ondan bazı iktibaslar yapıp değerlendirmelerde bulunacağız.

Şu ifadeler, merhum Aliyyü’l-Kârî’ye ait:

“Onikincisi: [İbn Arabî’nin] Yine Nuh a.s. ile ilgili bölümdeki ifadesidir. Burada diyor ki: ‘Eğer Nuh, teşbih [Allahu Teala’yı yaratılmışlara benzetme] ile tenzihi [teşbihten kaçınma] cemetse [biraraya getirse], kavmini de bunlara davet etse, bu ikisi konusunda ona kesinlikle cevap verirlerdi. Fakat o, onları açık bir şekilde teşbihe çağırdı, sonra da gizlice tenzihe davet etti.’

İşte [İbn Arabî’nin] bu iki kelamı arasındaki tenakuzu (çelişkisi), iki meramı arasındaki zıtlığı ile birlikte açıkça bir küfürdür. Çünkü burada Yüce Allah’ın peygamberlerinden birine itirazda bulunuyor.. [Aslında sapık boşboğaz Allahu Teala'nın Kur'an'daki beyanına itirazda bulunuyor.]

Alimler açıkça ifade etmektedirler ki: ‘Herhangi bir peygamberi ayıplamak küfürdür.’ Ayrıca [İbn Arabî’nin] gaybı bilme, (geçmişteki) haberlerle ilgili gaybı bilme iddiası(Kur’an’ı) kendi reyine göre tefsir ederek, alimlerin ve velilerin yaptıklarına aykırı olarak, herhangi bir Arapça gramer kuralına bakmaksızın, hale ya da karineye dayalı birşeye bakmaksızın, bunu imandır diye savunması da yine böyledir (küfürdür).”

Merhum Aliyyü’l-Kârî’nin yukarıdaki açıklaması, İbn Arabî’nin benzer saçmalıklarının nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda ölçüt olarak alınabilir.

*

Görüldüğü gibi, İbn Arabî’ye göre, Hz. Nuh a.s., kendisinin keşfettiğini ileri sürdüğü “irfan” çerçevesinde tebliğ yapmış olsa, bütün kavmi olumlu cevap verip iman edecekti. Ancak, zırva keşfine göre, Hz. Nuh a.s.  nasıl tebliğ yapması gerektiğini bile bilmiyor, açıkça söylediğini gizlice yalanlıyordu.

Adamın yediği (keşfettiği) naneye bakın!

Buradan çıkan mantıkî sonuç, Allahu Teala’nın, kimi peygamber olarak göndereceğini haşa bilmemesi ve yine haşa peygamberlerine nasıl peygamberlik yapacaklarına dair vehbî (ya da keşfî) bir ilim vermemiş olmasıdır.

Keşif, İbn Arabî adlı herzevekilin tapulu arazisi..

Haşa Allahu Teala Hz. Nuh a.s. yerine İbn Arabî’yi peygamber göndermiş olsaydı, mesele bitmiş olacaktı, Hz. Nuh’un bütün kavmi yeterince aydınlanacak ve herhalde müslüman olacaktı.

*

Maalesef, "kerameti kendinden menkul" bir "din şarlatanı" çıkıp bu herzeleri savurabilmiş durumda.

İşin ilginç tarafı, bu akılsızlıktan ibaret lafları, birçok kimse keşif ürünü eşsiz hikmet ve irfan olarak görebilmektedir.

Sizin keşfinizin içine tüküreyim!

Aklı başında bir müslüman, doğal olarak, imanın altı şartından biri olması hasebiyle bütün peygamberlere inanır, onları tasdik eder ve İbn Arabî gibi herzevekillerin peygamberlerin risaletine aykırı olmanın ötesinde, onların risaletini aşağılayan laflarının çirkinliğini hemen anlar.

*

Yine, İbn Arabî ve İbn Arabîcilere göre, Firavun ve kavmi aslında “ilim denizi”nde boğulmuştur.

Keşfleri böyle söylüyormuş.

Keşfin bini bir para..

Aliyyü’l-Kârî rh. a., konuyu şöyle açıklıyor: 

“Ondördüncüsü: Yine Hz. Musa a.s. ile ilgili bölümdeki şu ifadesi: ‘Onlar Allah ile ilim denizinde boğuldular, orada (ayette belirtildiği gibi) Allahu Teala’dan başkaca ensar (yardımcılar) bulamadılar. Böylece Allah onların ensarı (yardımcısı) oldu. O’nda helak oldular. Yani Allah’da ebediyete dek yok oldular….'

Görüldüğü gibi, İbn Arabî’nin yöntemi, bütün mantık ve dil kurallarını bir tarafa bırakarak, aklın ve naklin verilerine sırt çevirerek, demagoji ve mugalata ile, kimi yerde hak sözle batılı kastederek, kimi yerde de manayı çarpıtarak, kendisinin keşf hikâyelerine kanmış olanları aldatmaktan ibaret.

Adama göre, Firavun’un ve kavminin denizde boğulup Allah’tan başka yardımcı bulamamış olmaları, başka yardımcı bulamayıp da Allah’ı yardımcı olarak bulmaları anlamına geliyor.

Bu mugalataya keşf diyen ahmaklara sapıklık gerçekten yakışıyor.

*

Aliyyü’l-Kârî rh. a., konuyla ilgili olarak şunu diyor:

Kadî İyad’ın ‘Şifa’ adlı eserinde yer alan ibare şöyledir: ‘Kitabın (Kur’an’ın) nassını, asıl varid olduğu muhkem manasının dışında bir manaya hamletmek durumunda olan kimselerin küfründe icma [ulemanın ittifakı] bulunmaktadır. Şarih Dulcî böyle yorumlamaktadır.

Mesela kimi tasavvuf erbabının Hz. Nuh a.s.’ın kavminin ‘Hataları nedeniyle boğuldular ve cehenneme sokuldular’ tarzındaki ayet hükmünü, ‘Onlar sevgi ve muhabbette boğuldular ve bunun ateşinde ebedi kaldılar’ diye yorumlamaları gibi. 

İşte bunların bu türden hezeyanları oldukça fazladır.

Bunları söyleyip yazan adam ve onun (onu her konuda tasdik eden, her sözüne doğru diyen) takipçileri için hadi kâfir kelimesini kullanmayalım, fakat akıl bakımından eşşek sıpasından farksız olduklarını da mı söylemeyelim?!

Onları mazur görmek için eşşek sıpası olarak görmekten başka çaremiz yok.. 

Çünkü hayvanlar, akılsız mahluklar oldukları için mazurdurlar ve onlar için tekfir söz konusu olmaz.


BU YAZI, DR., DOÇ. VE PROF. UNVANLI (CEHL-İ MÜREKKEPTEN MUZDARİP) BAZI KATMERLİ CAHİLLER İÇİN: BİLİM, BİLİMSELLİK, DARWIN, NEWTON, YERÇEKİMİ VE EVRİM



Darwin’in teorisi gerçekte “bilim-kurgu” mahiyetinde bir çalışma durumunda.

Bildiğimiz bilim-kurgu eserlerinden farkı, bunun çalışmasının geleceğe değil de geçmişe yönelik bir “tahmin” niteliği taşıyor olması.

Bu yönüyle yazdıkları bir “tarihî roman” olarak da kabul edilebilir.

Mevcut tarihî romanlardan farkı ise bunun bildiğimiz insan türünün değil de genel olarak canlıların tarihinden bahsediyor olması.

Bir tarihî roman tümden kurgu üzerine inşa edilemez.. O zaman ortaya Yüzüklerin Efendisi türünden saçmalıklar (romanımsı modern masallar) çıkar.

Darwin'in kurgusal teorisi de aynı şekilde bir masal durumunda.

*

Evet, bir tarihî romanın hem zaman, hem mekân, hem insan toplulukları (kavimler), hem de kurumlar (devletler vs.) düzeyinde birtakım gerçekleri temel alıyor olması gerekir.

Mesela Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanını alalım.. Romanın baş kahramanı kurgusal olsa bile, genel çerçeve birçok tarihî gerçeği ihtiva etmektedir.

İşte, Darwin’in yazdıklarının durumu da budur.. Söylediklerinin birçoğu doğrudur, fakat bilim-kurgu kategorisinde değerlendirilmesi gereken tarihî romanını tartışmalı hale getiren özellik, zoolog ve botanikçilerin bulgularının üzerine kendi uydurma, yakıştırma ve tahminlerini giydirmiş olmasıdır.

*

Nitekim, Darwin’in kitabının giriş bölümünün ilk paragrafı, bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor (Charles Darwin, Türlerin Kökeni, çev. Öner Ünalan, 3. b., İstanbul 2012):

“Majestelerinin gemisi Beagle’da bir doğa bilgini olarak bulunduğum sırada, Güney Amerika’da yaşayan organik varlıkların dağılımındaki ve o kıtanın bugünkü ve geçmişteki canlılarının yerbilimsel ilişkilerindeki belirli olgular [fosiller] gözüme pek çarpmıştı. Bu olgular, elinizdeki kitabın ilerdeki bölümlerinde de göreceğiniz gibi, büyük filozoflarımızdan birinin sırların sırrı dediği “türlerin kökeni”ne ışık tutacağa benziyordu. 1837’de, yurda dönerken, bununla herhangi bir ilişkisi olabilecek bütün olguları sabırla derleyerek ve titizlikle karşılaştırarak söz konusu soruya eksik de olsa bir yanıt bulunabileceğini düşündüm. Ancak beş yıllık bir çalışmadan sonra bu konuda kurguda bulunmaya (speculation) başladım ve kısa bazı notlar aldım; 1844’te bunları genişleterek bana olası (probable) görünen sonucun taslağını elde ettim. Aynı konuyla o zamandan beri hiç aralıksız uğraştım. Bu türlü kişisel ayrıntılara girmemin bağışlanacağını umuyorum, çünkü bunları, bir sonuca varmak için pek de ivecen [aceleci] davranmadığımı belirtmek için yazıyorum.”

Böyledir.. Roman yazmak aceleye gelmez.

Mesela Victor Hugo Sefiller’i 17 yılda yazmış bulunuyor.

Tolstoy Harp ve Sulh’u biraz aceleye getirmiş, yedi yılda yazmış.

Darwin ise romanını beş yılda tamamlamış..

Görüldüğü gibi, düşüncelerinin kurgu (spekülasyon) olduğunu söylüyor.

Ve ihtimalden/olasılıktan (probability) söz ediyor.

Yani dediği şu: “Geçmişte şöyle şöyle birşeyler yaşanmış olması muhtemeldir.”

*

Derler ki, “Taktik bir yalan, cahillerin elinde stratejik bir hakikate dönüşür”.

Bediüzzaman’ın da şöyle bir sözü var: “Mecaz, ilmin elinden cehlin (cehaletin) eline düşse hakikate inkılap eder (dönüşür).”

İşte, Darwin’in “kurgu”su (spekülasyonu) da maymunluk heveslisi cahillerin elinde tarihî hakikatler/gerçekler haline gelmiş durumda.

Onun olası gördüğü, muhtemel (ihtimal dahilinde) kabul ettiği bir durum, aptal cahillerin elinde “asla sorgulanamaz, doğruluğu tartışma konusu yapılamaz kesin bilimsel gerçek” halini almış.

O oturup beş yıl zarfında bir tarihî roman yazmış, cahiller ise “İşte gerçek tarih bu!” demişler.

*

Darwin’in kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün ikinci paragrafı şu cümleyle başlıyor:

“Şimdi (1859) yapıtım [kitabım] aşağı yukarı bitti; ama tamamlanması daha birçok yılımı alacağı için, ve sağlığım bozulduğu için, bu özeti yayımlama zorunluğunu duydum.”

Gerçekte buna özet demek mümkün değil, çünkü bu özet (tercümesi itibariyle) 300 sayfaya yakın hacimde.

“Bitti, özetliyorum” dediği asıl “büyük kitab”ı, sonraki yıllarda yedi ayrı kitap olarak şu adlar altında yayınlandı: 

Orkidelerin Döllenmesi, 

Evcilleştirme Altında Hayvanların ve Bitkilerin Değişimi, 

İnsanın Türeyişi ve Cinsiyete Göre Seçilim, 

İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi, 

Böcekçil Bitkiler, 

Sebzeler Aleminde Çapraz ve Kendine Döllenmenin Etkileri, 

Bitkilerde Hareketin Gücü.

*

Darwin, kitabının (Türlerin Kökenigiriş bölümünün üçüncü paragrafında ise şunları söylüyor:

“Şimdi yayımladığım bu özet zorunlu olarak eksiktir. [Herşeyden önce,] Burada, başvurduğum kaynakları ve yetkili kişileri anamıyorum; okurun biraz da [o kaynaklardan ve yetkili kişilerden öğrediklerimi doğru aktardığım konusunda] benim doğruluğuma güveneceğini ummak zorundayım. Her zaman yalnızca gerçek yetkililere [alanında yetkinlik kazanmış uzmanlara, otoritelere] güvenmeye özen gösterdiğimi umuyorsam da, hiç kuşkusuz, yanılgılarım olmuştur. Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve [bunlardan hareketle] vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum. Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta yok gibidir. Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Burada aslında ustaca bir mugalata var..

Tezlerinde (kurgu ve tahminlerinde) görülecek eksiklikleri tezlerinin bizzat kendisine değil de, özetin yol açtığı kısıtlılığa bağlıyor. Bu, makul ve inandırıcı bir bahane değil.

İkinci cümle, sözünü ettiği eksikliğin “başvurulan kaynakların ve yetkili kişilerin anılamaması” noktasından olduğunu gösteriyor. Bu, intihal olarak yorumlanabilecek bir tavra karşılık geliyorsa da, sadece akademik etik ya da meslekî ahlâk açısından önemlidir, araştırılan konunun özü bakımından önem taşımaz.

Bir bilgi ya da fikir doğruysa, kaynağın anılması ona fazladan bir doğruluk kazandırmaz. “Yetkili kişiler”in (Ne demekse?) anılması için de aynı durum söz konusudur.

Görüldüğü gibi, Darwin, kraldan fazla kralcı Darwinistlerin aksine, yanıldığı noktaların olabileceğini de kabul ediyor.

*

Öte yandan, hazırladığı özet kitaptaki (Türlerin Kökeni) temel eksikliğin, olguların tamamını veremiyor olmasından kaynaklandığını düşündüğü anlaşılıyor:

“Burada ancak pek çok durumda yeterli görüleceğini umduğum birkaç açıklayıcı olguyu ve vardığım genel sonuçları verebiliyorum. Bütün olguları, vardığım sonuçların dayandığı kaynaklarla birlikte, ilerde, ayrıntılı olarak yayımlamanın gerekliliğini hiç kimse benden daha çok önemseyemez; bunu bir gelecek kitabımda yapmayı umuyorum.”

Yeterli görüleceğini umuyorsan, mesele yok demektir.. Lafı çoğaltmak anlamsız olur..

Ancak, bir sonraki cümle, asıl sorunun başka olduğunu gösteriyor:

“Çünkü, bu yapıtta, görünüşte çoğu zaman benimkilere [benim vardığım sonuçlara] doğrudan doğruya karşıt sonuçlara yol açan olguların gösterilemeyeceği bir tek nokta [bile] yok gibidir.”

Demek ki, Darwin’in, görüşlerinin kanıtı/delili olarak ileriye sürdüğü olgular, karşıt görüşü savunmak için de kullanılabilir mahiyette..

Üstelik, bunun istisnası bile bulunmuyor, “bir tek nokta bile yok gibidir”.

*

Bir sonraki cümle de, yine mugalata kabilinden bir kurnazlığa karşılık geliyor:

Güvenilir bir sonuca, bir konunun iki yönüyle ilgili [farklı] olguların tam olarak ortaya konup karşılaştırılması ile varılabilir; ve bu, burada olamaz.”

Neden olamaz?.. 

Niye olmasın ki?..

Bu, yazdıklarının güvenilir olmadığını kabul etmesi anlamına geliyor.

Üstelik, bu cümle ile bir önceki cümle, birbiriyle çelişiyor.. Burada, karşılaştırma yapmayı (ve kendi tezinin doğruluğunun test edilmesini) sağlayacak farklı olgulardan söz ederken, önceki cümlede aynı olguların (farklı olgular değil) iki zıt iddia için de delil olarak kullanılabilecek durumda olduklarını ileri sürüyor.

Buradan anlaşılıyor ki, iddialarını savunmak için, salt kendi tezini ispata yarayacak, karşıt görüşe açık kapı bırakmayan herhangi bir “olgu” bulamamış.

Bulsaydı, onlardan bahsetme vazifesini ileride yayınlayacağı "büyük yapıt"ına bırakmaz, bu özette sıralardı.

*

Bu “olguların karşıt sonuçlara varılmasını da mümkün kılan iki yönlülükleri (ya da belirsizlikleri)” meselesi üzerinde durmakta fayda var.

Konuyu benzer bir örnek üzerinden daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim.

İmdi, Darwin’in çalışmasının özünü “evrim” meselesi oluşturuyor. Biz, fen bilimleri değil de sosyal bilimler alanında “değişim” kavramını eksen alan benzer bir çalışma yaptığımızı düşünelim.

Mesela konumuz “Türkiye toplumunda sosyal değişme” olabilir.. Tabiî değişim, çok geniş, uçsuz bucaksız bir mesele, biz bunu “Türkiye toplumunda bireyselleşme mi, cemaatleşme/gruplaşma mı yaşandı?” sorusu etrafında ele almayı deneyebiliriz.

Eğer Darwin’in çalışma yöntemini benimsersek şunu yaparız: Türkiye’de bugüne kadar yapılmış bütün sosyolojik araştırmaları toplayıp onlardaki verileri tasnif eder, bunlardan hareketle mesela “Türkiye’de bireyselleşme yaşanmış” deriz.

İşte, Darwin’in sözünü ettiği “olguların bizim vardığımız sonucun tam aksi yöndeki sonuçlar için de kullanılabilmesi” durumu burada ortaya çıkabilir.

Bir başkası pekâlâ aynı bulgulardan ve verilerden hareketle “Türkiye’de cemaatleşme yaşandığı” sonucuna varıyor olabilir. Yine, olayı, “Değişim tek yönlü değil, karmaşık, bazen o yönde, bazen bu yönde” diyerek çok daha farklı bir biçimde yorumlayanlar da çıkabilir.

*

Aslında herkes, böylesi durumlarda, kendi vardığı sonucu haklı gösterecek verilere ulaşma imkânına genelde sahiptir. 

Bu noktada farklı sonuçlara yol açan verileri ve bulguları (olguları) karşılaştırmak da sorunu çözmez. Genelde böyle bir durumda herkesin, kendi vardığı sonucun aksi yöndeki sonuca yol açan verileri belirli etkenlere bağlayarak önemsizleştirme, değersizleştirme, görmezden gelme veya “Bu ayrı bir tartışma konusu” filan diyerek kenara itme imkânı bulunur.

Bu, bilimsel çalışmalarda (ne yazık ki) her zaman yapılan birşeydir. Mesela, Newton'un yerçekimi (ya da evrensel kütleçekim) yasasını/teorisini alalım.. Şu ifadelerVikipedi’nin “Newton’un evrensel kütleçekim yasası” maddesinde yer alıyor:

“Newton’un teorisi gezegenlerin, özellikle Merkür’ün, yörüngelerinin güneşe en yakın noktalarının (günberi) yalpalamalarını tam olarak açıklamaz. Newton'un [teorisinin] tahminler[iy]le, gözlenen [gözlemlenen] yalpalama arasında, diğer gezegenlerin çekimsel sürüklemelerinden kaynaklanan, 43/3600 derecelik (43 arcsecond) bir uyumsuzluk bulunmaktadır.

“Newton’un teorisi kullanılarak tahmin edilen sapma gözlenenin sadece yarısıdır. [Einstein’ın] Genel görelilik [teorisinin tahminleri] ise gözlemlere daha yakındır.

“Çekimsel ve ataletsel kütlelerin tüm kütleler için aynı olmasıyla ilgili gözlenen gerçek, Newton’un sisteminde açıklanamamaktadır [teoriyle uyuşmuyor]. Genel görelilik [ise] bunu bir varsayım olarak alır [tabiri caizse topu taca atar, sorunu görmezden gelir].”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Newton%27un_evrensel_k%C3%BCtle%C3%A7ekim_yasas%C4%B1)

*

Kısacası, bilimsel teorilere sadece bilimin ne olduğunu bilmeyen cahiller kesin gerçekler olarak inanırlar.

Bilim adamı kabul edilenlere gelince.. Bunların bir kısmı gerçekte cahildir, dolayısıyla, devasız cehaletlerinin bir sonucu olarak bilimsel teorilere sarsılmaz bir imanla bağlanırlar. 

Bazıları ise düpedüz aptal oldukları için böylesi bir tavır sergilerler.

Darwin’in teorisine bilimsel gerçek olarak iman edenlerin bir kısmı cehalet ile aptallığı mezcetme başarısı göstermiş “sonradan görme, ne oldum delisi görgüsüz bilimperest”ler durumunda. 

Bir kısmı da “İslam’a, dine karşı olsun da isterse çamurdan olsun, ben onun yanındayım” diyen “kesin inançlı” mutaassıp ve fanatik akılsızlar olarak maymun zekâlılığın hakkını vermeye çalışmaktalar.  

*

Konuya dönersek, Darwin gibi yapıp söz konusu (“değişim”le ilgili) sosyolojik araştırmalardaki bulguları üst üste yığarak cilt cilt kalın kitaplar yazabilir, sonra da bunları bir kitapta özetlemeyi deneyebiliriz, ancak kitaplardaki malzeme bolluğu vardığımız sonuçların doğruluğunu gösterme açısından gerçekte hiçbir değer taşımaz.

Fakat, bunun psikolojik etkisi büyük olur.. Herkes “Adam bu mesele üzerinde bu kadar çok şey yazdığına göre herhalde birşey biliyor ki yazmış” der.

İkincisi, kimse bu kitapları oturup baştan sona okuma sabrını gösteremez, dolayısıyla birçok kimse birkaç sayfaya bakıp şöyle düşünür: “Okuduğum kadarında beni etkileyen, bana önemli gelen fazla birşey yok ama diğer kısımlarda belki önemli şeyler bulunuyor olabilir.”

Darwin’in “büyük kitab”ının, yani sonradan yayınladığı yedi kitabın durumu aslında budur.. Türkiye'de şu anda (hatta dünyada) bunların hepsini oturup "baştan sona" okumuş bir kişi bile bulunduğunu zannetmiyorum. Türlerin Kökeni adlı özeti okumuş olana bile pek rastlanmaz. 

Evet, Darwin'in yazdıklarının çoğunun, sağdan soldan yaptığı lüzumsuz ve ilgisiz “alıntı ve aktarmalar”lardan ibaret olduğu yukarıya aldığımız ifadelerinden anlaşılıyor.. 

Bunların üzerine giydirdiği kendi iddiası ise delilden yoksun bir yakıştırma, zan ve tahminler hamulesi (temelsiz hurafe) olmanın ötesine gitmiyor.

*

Darwin, bu özet kitabının (Türlerin Kökeni) son bölümüne “Özet ve Sonuç” başlığını atmış.. Yani özetin özeti..

Orada önce, iddialarına yöneltilen eleştirileri sıralıyor.. 

Bunlara verdiği cevaplar, ne yazık ki mugalata kabilinden söz oyunlarından ibaret. (Onları tek tek sıralarsak yazı çok uzar.. Onun için geçiyoruz.)

Sonra da şöyle diyor:

“Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin başlıcaları bunlardır; bunların yanıtlarını ve açıklamalarını elimden geldiği kadar kısaca özetledim. Ve bu güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca, ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim. Ama daha önemli itirazların, bilmediğimizi açıkça itiraf ettiğimiz sorunlarla ilişkili olması özellikle dikkate değer; ve ne denli bilgisiz olduğumuzu da bilmiyoruz. En basit organla en yetkin organ arasındaki olanaklı geçişsel aşamalanmaları bilmiyoruz; bin yıllar boyunca yayılmanın çeşitli yollarının neler olduğunu, ve yerbilimsel belgelerin hangi ölçüde eksik olduğunu bildiğimiz de öne sürülemez. Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez.”

Temelini bilgisizlik ve delilsiz inanç oluşturan bir takıntıyı kim nasıl yıkabilir ki?!

Mesela bazı akıl hastaları kendilerini Napolyon, peygamber vs. zannediyorlar.. Böyle bir şahsın kişisel inancını nasıl çürütebilirsiniz ki?!

Darwin’in akıl yürütüş biçimi de aynı..

*

Kendisine yöneltilen eleştirilerden kolay bulduklarına kendince cevap vermeyi denemiş, asıl can alıcı soruları ise bu şekilde geçiştiriyor.

İtirafının da gösterdiği gibi, gerçekte birşey bilmiyor, en temel sorunlar hakkında söyleyebildiği hiçbir şey yok, fakat, bilmiyor oluşunu sanki bir kanıtmış gibi ortaya sürecek kadar da kurnaz..

Böyle bir numarayla işin içinden sıyrılmayı herkes akıl edemez.

Böylece, o noktalardan yapılacak saldırıların önünü kesmiş oluyor.. “Tamam, haklısınız, fakat Darwin zaten bunu söylemişti” denilecek..

Yerbilimsel dediği delilllere de sahip değil, ortada teorisini doğrulayan hiçbir şey yok, fakat yine de “Bu itirazlar önemli olabilir, ama bence, değişiklik geçirerek türeme teorisini yıkmaya asla yetmez” diyerek kuyruğu dik tutmayı sürdürüyor, zaferini ilan ediyor.

Sen herhangi bir kanıt getiremediğinde ortada teori mi kalır ki, yıkmaya ihtiyaç duyulsun?!

Fakat şunu itiraf etmek gerekiyor, adam olağanüstü zeki.. 

Retorik ustası.. 

Bilgisizliği bile kanıt gibi kullanabilmek, herkesin üstesinden gelebileceği bir beceri değildir.

*

Darwin’in yaptığı kurnazlıklardan biri de, Newton’un kendisini eleştirenlere verdiği cevaba sığınıyor olması.

Kitabının “Özet ve Sonuç” bölümünde şu satırlar yer alıyor:

Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez. Yakınlarda bunun [doğal seçilim teorisinin kanıt mantığının] güvenilir bir kanıtlama yolu olmadığı öne sürüldü; oysa bu, yaşamın alışılmış olgularının içyüzünü araştırmada kullanılan bir yöntemdir; en büyük doğa filozofları çoğu zaman bu yöntemi kullanmışlardır. Işığın dalga hareketiyle yayılması teorisine; ve dünyanın yakın zamanlara dek hemen hemen hiçbir kesin kanıtı bulunmayan o kendi eksenindeki dönüşüne olan inanca aynı yoldan varılmıştır. 

Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir. Yerçekiminin özünün ne olduğunu kim açıklayabiliyor?Bugün bu bilinmedik çekim öğesinden çıkarılmış sonuçları kabul ederken hiç kimse duraksamıyor; oysa Leibnitz, Newton’u “felsefeye [bilime] anlaşılmaz nitelikler ve mucizeler sokmak”la suçlamıştı.”

Yani “Bazı teorileri oluşturmak için kesin kanıt bulmamız da, teorinin temelini oluşturan kavramın mahiyetini/özünü açıklayabilmemiz de gerekmiyor” demek istiyor.

Kesin kanıttan yoksun, dahası mahiyetsiz ve özsüz, yani içi boş bir teori..

Peygamberlerin mucizelerinin bir mahiyeti ve özü var: Allahu Teala'nın (pgeygamberlerin gözlem ve tecrübe konusu olan mucizeleriyle maddî alemde pozitif gerçeklik olarak kanıtlanan) sonsuz kudreti.

Evrim teorisinde ise ne öz var, ne mahiyet, ne de kanıt; sadece boş kafalar için üretilmiş boşluk var.

*

Darwin'in "Yanlış bir teorinin, yukarıda belirtilen çeşitli büyük olgu gruplarını doğal seçme teorisi gibi pek doyurucu bir tarzda açıklayacağı hemen hiç düşünülemez" şeklindeki lafına gelelim..

"Benim teorim yanlış olsaydı, bu kadar doyurucu tarzda hurafeler içeriyor olamazdı" demek istiyor.

İşte, adamın teorisinin doğruluğuna dair tek kanıtı bu.. 

Yerseniz!..

Mantık şu: Tokluk hissediyorsan, yediğin şey kaliteli demektir.. Celal Şengör gibi kendi dışkını yemiş olsan bile..

"Yaşamın özü ya da kökeni problemini, [böyle] çok daha çetin bir problemi, bilimin hiç aydınlatmamış olması, geçerli bir itiraz değildir" derken de şunu demek istiyor: Benim bu teorim yaşamın özü ya da kökeni hakkında hiçbir şey söylemiyor, sadece, her nasılsa ortaya çıkmış olan yaşamın zaman içinde nasıl çeşitlendiğini ya da değişik formlar kazandığını açıklama iddiasındaki bir "atmasyon"dur.

*

Newton'un teorisine (yasasına) yaptığı atıfla teorisine (hurafesine) "bilimsel meşruiyet" kazandırma çabası, Vikipedi’nin “Charles Darwin” maddesinde şu şekilde aktarılıyor:

"Yaşamın kökeninin açıklanamadığı yönündeki itirazlara yanıt olarak Darwin, yerçekiminin  nedeni[nin] bilinmemesine [Newton'un bu konuda bir açıklama getirememesine] rağmen Newton yasasının kabul edilmesine işaret etmiştir. Bu konudaki eleştiri ve çekincelere rağmen, 1871'de Hooker'a yazdığı bir mektupta yaşamın kökeninin "sıcak küçük bir gölde" meydana gelmiş olabileceğini ileri sürerek ileri görüşlü bir fikir ortaya atmıştır.

Görüldüğü gibi, Darwin bilim-kurgu romanı (ya da tarihî roman) yazmayı hiç bırakmamış..

Yaşamın kökeni sıcak küçük bir gölde meydana gelmiş olabilirmiş.. 

Nasıl olmuşsa?.

Olmuş işte, sorma!..

Sorma ki, iş gelip Allahu Teala’nın yaratması bahsine dayanmasın.

 

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BATIL DİNİ: ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK






Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili haberler vermiş, istikbalde neler olacağını bildirmiştir.

Kendisini Atatürk (Türkler’in atası) soyadına layık gören Ali Rıza ile Zübeyde oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili sözleri var.

Örnek verelim..

Rasulullah s.a.s. mesela dönemin süper gücü Bizans’ın (Roma İmparatorluğu’nun) başkenti İstanbul’un Müslümanlar tarafından fetholunacağını müjdelemiştir.

Aynı şekilde ahir zamanda (kıyamet öncesinde) Yahudiler’in Filistin’de devlet kuracaklarını da haber vermiştir.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili öngörüleri var.

En başta geleni, ilan ettiği Cumhuriyet’in ilelebet yaşayacağı iddiası.

*

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın Cumhuriyet’le ilgili öngörüsü ya da müjdesini (Kehanet diyen de çıkabilir) sarsılmaz bir imanla tasdik edenlerin, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in (henüz gerçekleşmemiş olan) bildirimlerini kabul etmekte zorlandıkları görülüyor.

Mesela Mehdî meselesi..

İranlılar’ın kabul ettiği türden (çocukken kaybolup da sonradan ortaya çıkacak olan) bir Mehdî inancının saçmalık olduğu ortada..

Fakat, İran Şiası ortaya çıkmadan önce de Mehdî düşüncesi vardı, çünkü hadîslerde yer alıyordu.

(Mukaddime’yi okumadan İbn Haldun’un Mehdîlik düşüncesi hakkında gevezelik edenlerin zannının aksine İbn Haldun “Mehdî kesinlikle çıkmayacaktır” diye birşey söylemiyor. Onun sorunu, ulaşım ve iletişim, sanayi ve teknoloji alanlarında yaşanacak “devrim”lerle geleneksel toplumsal dinamiklerin ve o günün sosyolojisinin etkisini kaybedeceğini bilebilecek durumda olmamasıydı. Olaya o günün dünyasını ve toplumsal yapısını analiz için geliştirdiği teorisi çerçevesinde baktığı, sosyolojik zeminin değişeceğini öngöremediği için Mehdî hadîslerini anlamakta zorlanıyordu.)

Evet, Rasulullah s.a.s.’in İslam’ın geleceği ile ilgili haberlerine inanmak istemeyen tiplerin Ali Rıza oğlu Mustafa’nın “ilelebet”li müjdesini sarsılmaz bir imanla tasdik ettiklerini görüyoruz.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın laflarına imanları tam.. “Atatürk’ün şu sözü de yanlıştır” dediklerine şahit olamıyoruz.

Fakat Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri (hadîsleri) mevzubahis olunca kem kümlerin, “ama”ların, “lakin”lerin haddi hesabı yok.

*

Bu tipler, Ali Rıza oğlu Mustafa söz konusu olunca “Gaybı ancak Allah bilir, ve peygamberlerden dilediğine bildirir.. Atatürk gayb olan geleceği nerden bilecek de Cumhuriyet’in geleceği hakkında bilgi verecek?!” demiyorlar.  

“Atatürk olsa olsa bir kâhin gibi gelecekle ilgili ‘atmasyon’lar yapabilir. Ancak, gelecekle ilgili kâhince kehanetleri tasdik etmek (İslam’a göre) küfürdür.. Atatürk’ün gayb haberleri türünden gelecekle ilgili sözlerini tasdik etmek şirktir.. Bu, ona, geleceği bilen Tanrı konumunu yakıştırmaktır” da demiyorlar.

Mesela, böylesi şirk, gayb vesaire konularında dili pabuç gibi uzun olan çırılçıplak uyarıcı pozlarındaki Yaşar Nuri soytarısı konu Atatürk olunca dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oluyordu.

O akademik kahramanlığından, cengâverliğinden geriye sadece Atatürk’e sıdk u sadakatle iman ve teslimiyet kalıyordu.

Öldü gitti, fakat yeri boş kalmadı.. Cübbeliler, Develili Darwin Mustafalar, Mehmet Okuyan’lar yerini doldurmak için çırpınıyorlar.

*

Yaşariyye (Yaşarnuriyye) tarikatının bu yeni şeyhlerinin  “Mevzubahis olan Atatürk’se iman da, küfür de, şirk de, gayb hassasiyeti de teferruattır” modunda gevezelik ettiklerini görüyoruz.

Milleti “Atatürk gaybı bilemez.. Atatürk de şirk konusu olabilir.. Atatürk’ü fazla abartmak da şirktir.. Bugünün Atatürkçülük söyleminde şirk olan unsurlar var” diyerek uyarmıyorlar.

Tam aksine, bunların “tarikatsız”ları, “Allahu Teala’ya şirk koşacaksanız bu sadece Atatürk için olmalı, Atatürk’ün yanı sıra şunun bunun da putlaştırılması kabul edilemez, Allahu Teala’nın tek ortağı Atatürk olabilir” modunda konuşuyorlar.

Tarikatçıların hali de ortada.. Mesela Haydar Baş belası..

Öldü, kutbu’l-aktab, seyyid, velî ilan ettiği “ata”sına kavuştu.. Birlikte haşrolup aynı yerde misafir edileceklerinden şüphe edilemez.

Onların ahirette kuracakları “dergâh”ın müntesibi olmalarını sağlayacak “intisab/bey’at” ahd ü peymanını dile getirmek için sıraya giren diğer tarikatçılar Cübbeli şaklaban ile Cevat Akşit gibi isimler.

Diyanet kurumu için birşey demiyoruz, çünkü laik (siyasal dinsiz) devletin "yasalar çerçevesinde" faaliyet gösteren bir kurumu olduğu için i'rabta hiç mahalli yok. 

Siyasetçileri hiç saymayalım.. Onlar, "dünya lideri" Erdoğan gibi “Atatürk'ün asıl izinde olan biziz” demekle meşguller.

Yalancı değiller, takiyye de yapmıyorlar. Görüldüğü kadarıyla özü sözü bir adamlar.. 

(Erbakan zekî ve uyanık bir adamdı, "dünya lideri", Mısır ve Tunus'a "laiklik" ihracatçısı Erdoğan gibi hiçbir zaman “Ben Atatürk'ün izindeyim” demedi, “Ben Atatürkçü olmam, fakat Atatürk yaşasaydı bana biat ederdi, Erbakancı olurdu” dercesine “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuştu. Evet Erbakan, ABD başkanlarının elinde mum gibi eriyen popülist, pragmatist, konformist ve oportünist bir bukalemun siyasetçi değildi.)


(İlk yayın tarihi: 29 Ekim 2023)


MİT’İ ANLATAN TEŞKİLAT DİZİSİNDEN ÖĞRENDİKLERİM

 





Çok şey öğrendim, hangi birini anlatayım.

Fakat son bölümdeki (138’inci bölümdeki) bir sahne, 16-17 yıl öncesini hatırlamama yol açtı.

Dizide, Kraliçe kod adlı gizemli bir tip var ve MİT’çiler onun gerçekte kim olduğunu öğreniyorlar.

Kraliçe’nin yaşadığı eve sızmaları, her odaya bir dinleme cihazı yerleştirmeleri gerekiyor.

MİT’çi Nazlı, gerekli düzenlemeyi yapıyor.

*

Şöyle:

Bir MİT’çi, yemek götüren kurye pozunda evin kapısına dadanıyor.

Evin hizmetçisi böyle bir siparişin yapılmadığını söylüyor fakat emin olmak için içeriye sormak üzere kapıdan ayrılıyor.

Bu arada bizim kurye (MİT’çi), cebinden çıkardığı bir kutudaki canlı böcekleri evin içine bırakıyor.

Doğal olarak bir süre sonra evin sahipleri bir böcek ilaçlama şirketinden yardım isteme durumundalar.

MİT’çi Nazlı bu arada, onların daha önce hizmet almış oldukları böcek ilaçlama şirketini de “bağlıyor”.. 

Böcekleri telef etmeye gittiklerinde dinleme böceklerini (cihazları) yerleştirsinler diye.

*

Bu böcekler sana neyi hatırlattı derseniz, “Geçmiş zaman olur ki…” başlıklı yazı dizisinde anlattığım şu çirkin ve acı verici sahneleri:

...

GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) o tek başıma kaldığım ve damacanadaki su yüzünden zehirlendiğim odada karşılaşmış olduğum başka sorunlar da vardı, ve söz konusu zehirlenme olayı, benim için onların da, farklı bir anlam kazanmasını sağlayacaktı. Bir ara her sabah geldiğimde, odamın tavanının, duvarlarının, pencerelerin, büyük kara sineklerle kaplı olduğunu görüyordum. Evet, normal sinekler de değildi bunlar. İlk işim, odayı bunlardan temizlemek için uğraşmak oluyordu. Ki bir sabah yanıma gelen Denizcilik Müsteşarlığı uzmanlarından Tuğrul G. benim bu temizlik çabama şahit olmuş, o da bana yardıma koyulmuştu. 

Tuhaf olan, yan odada bu tür sineklerin hiç ortaya çıkmaması, salt benim kaldığım odayı mesken tutmalarıydı. Ben temizliği yaptıktan sonra herhangi bir şekilde gelen sinek de yoktu. Fakat her sabah geldiğimde bunların sürü halinde yeniden ortaya çıkmış olduklarını görüyordum. Tavanı incelemiştim, acaba geldikleri bir açıklık, delik vs. var mı diye, fakat birşey bulamamıştım. Bu böyle bir süre devam etmişti. 

Bir zaman da tam çalıştığım yerde, sanki bir fare ölüsü varmış gibi kötü bir koku ortaya çıkmış bulunuyordu. Beş altı metre kenara gittiğimde o kokuyu alamıyordum, masamın başına oturduğumda burnumun direği kırılıyordu. Masanın ve kenardaki dolabın altını üstünü, yanını yöresini, içini dışını gözden geçirmiş, birşey görememiştim. Sonra, yanı başımdaki dolabı diğer odaya götürmüş ve böylece kokudan kurtulmuştum. 

Fakat, o büyük kara sinekleri de, bu berbat kokuyu da, o zehirlenme olayına kadar, malum odakların bana bir iyiliği olarak değerlendirmek aklıma gelmemişti. Demek ki, insanın sağlığı bozulsun, günlük aktiviteleri aksasın diye masraf ve zahmet edip yiyecek ve içeceklerine “katkı maddeleri” eklemekle yetinmiyor, bir de, yaşadığı yerde rahat edemesin diye bu tür “kamu hizmetleri” de veriyorlardı.

Yıllar sonra Ankara‘da çalışırken de, tek başıma kaldığım eve bir akşam gittiğimde, kaldığım odanın pencere camında eşek arısı tabir edilen bir sarı arı görecektim. Ama bu, bildiğimiz türden sarı arılardan değildi, azman birşeydi. Bunun, özel olarak getirilmiş olduğunu anlamıştım. 

Gündüz ben yokken hemen her gün eve girmekte, kapalı kapıyı açmakta, açık olanı kapatmakta, bana böylece mesaj vermekteydiler. Bunun için kimi kullanıyor olabilirlerdi acaba, emekli memur olan apartman yöneticisini mi? Aylar sonra, bu işi, tam karşımdaki dairede oturan ve genç bir oğlu bulunan emekli memura yaptırıyor olduklarından kesin biçimde emin olmuş ve evin içine, kapının kenarına, “Karşımda oturan köpek, evime girenin sen olduğunu biliyorum” yazılı bir levha asmıştım. Bunun ardından, girmeye devam ediyor olsalar da, geride işaret bırakıp “nanik yapma” şımarıklığını terk etmişlerdi.

Keçiören’in Bağlum tarafındaki bir kenar mahallesinde tek başıma ikamet ettiğim bu evde bir başka akşam, yüzüm hole bakar şekilde otururken birden holde sarı renkte bir duman belirdiğini görecektim. Hemen, hava cereyanı olacak şekilde pencereleri ve kapıyı açacaktım.  Duman hole banyodan gelmekteydi. Muhtemelen, komşu dairenin banyosunun küçük penceresinin de açıldığı havalandırma boşluğundan gelmiş olmalıydı. 

O gece rüyamda, bunun beyne zarar veren bir gaz olduğunu öğrenecektim.

İstihbarat teşkilatlarının ve onlara özenen çetelerin böylesi “gaz”lı “kamu hizmetleri” olabiliyordu. Kariyer Yayıncılığın Berkay Sadi Türkol imzasıyla yayınladığı “Casusluk-İstihbarat Örgütleri: Büyük Kulaklar” adlı kitapta KGB için şunlar söyleniyordu (İstanbul, 2010, s. 176-7):

Eğer KGB gerçekten bir kişiden şüpheleniyorsa … o kişinin hemen fotoğrafını çeker. Kişinin otel odasına … sistemleri monte edilir. Kimi zamansa bazı otel odaları ve yataklı vagonlar özel teçhiz edilmiştir. Bu odalarda özel kimyasal gaz püskürten mekanizmalar vardır. … iz bırakmayan sessiz gaz tabancaları da kullanırlar. … Hastaneye kaldırılan kişinin otopsi raporu bile net değildir.” 

Benzer şekilde, CIA başkanlarından Colby, Amerikan Senatosu’nun yaptığı bir soruşturmada verdiği ifadesinde, kendilerinin zehirleyerek öldürdükleri kişilerin otopsi kontrollerinde hiçbir ize rastlanmadığını itiraf etmiştir (s. 89).

...

(https://tebyin.wordpress.com/2020/08/03/gecmis-zaman-olur-ki-melali-cihan-tutar-27-dr-seyfi-say/)


"BÖYLECE HER BELEDENİN GÜNAHKÂRLARINI ORANIN BÜYÜKLERİ YAPTIK, TUZAK KURUP HİLEKÂRLIK YAPACAKLARI ŞEKİLDE.. OYSA ANCAK KENDİLERİNE TUZAK KURARLAR DA FARKINA VARMAZLAR"

 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...