"DERİN" SULAR: EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM

 



2000’li yılların başlarıydı.

Düzenli bir işim yoktu, ve borçluydum.. Talep eden olursa tercüme, tashih ve redaksiyon gibi işler yapıyordum.

Bir gün Üsküdar’daki Yeni Valide Camii’nin müezzini Hafız Hamza Hoca aradı, meal yazıp bastırmış olan bir hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi.

Bir akşam evime geldiler.. Hocanın adı Salih Parlak’tı.. 2001 yılında bastırmış olduğu meal "Bilgi Toplumuna Doğru Kur'ân-ı Kerîm Meâl-Tefsiri" adını taşıyordu.

Büyük boy bin 200 sayfaydı.

İlahiyatçı Salih Parlak’ın benden istediği, eserini redakte etmemdi.

Eseri inceleyip katkı sunup sunamayacağıma karar vereceğimi söyledim.

Karar vermem zor olmadı.

Yaptığı çalışma tefsir usûlü bakımından kabul edilemez nitelikteydi.

Istılahat/terminoloji bakımından da arızalıydı.

Ayrıca yazarın modern bilmin verilerine aşırı güveni vardı. Ve bu güvenden evrim teorisi de bir ölçüde nasipleniyordu.

Bu güven sadece fen bilimleri alanıyla da sınırlı değildi. Yazar seküler sosyal bilimlerin etkisi altında laikleşmiş bir dil kullanıyordu.

Hamza Hoca’ya telefon edip kitap üzerinde çalışamayacağımı söyledim.

*

Evrim teorisinin müslümanlaştırılması ya da İslam’ın Darwincileştirilmesi anlamına gelen bir çalışmayla ilk kez karşılaşıyordum ve bir daha da karşılaşacağımı zannetmiyordum.

Yanılmışım.

2010 yılında bu yönde bir “ortak çalışma” yapma teklifi aldım.

Buna gelmeden önce başka şeylerden söz etmem gerekiyor.

2003 yılı Ocak ayı sonlarında, “İslamcı” bir gazetenin (Vakit/Akit) bir muhabiri benimle görüşmek isteyecek, bir zaman sonra bunun (istihbaratçıların tabiriyle) bir “sahte bayrak” (false flag) olayı olduğunu düşünecektim.

Muhabir, iki yıl önce 4 Şubat günü Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş olan Esad Efendi‘nin vefatının yıldönümü vesilesiyle onunla ilgili bir yazı dizisi hazırlamaktaydı. Server Holding‘ten, merhumla ilgili bilgiler alabileceği kişilerin isimlerini istemiş, onlar da (söylediğine göre) verdikleri listenin en başına benim ismimi yazmışlardı (Bu sözünü unuttuğundan olacak, röportaj için yanıma geldiğinde elindeki listeyi bana gösterecekti, ismim ilk sırada değildi).

Tam da bu yazı dizisinin yayınlandığı sıralarda Arslan BulutYeniçağ gazetesinde “Türk istihbarat kaynakları“na dayanarak merhum hakkında “çok ilginç” iddialar ortaya atacak, Esad Efendi’yi (CIA’le işbirliği içinde geleneksel “trafik kazası” yöntemiyle) şehit etmiş olan İngiliz gizli servisinin “operasyonunun içyüzünü” ve gayesini tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı.

*

Bunun yanı sıra Esad Efendi'nin oğlu Muharrem Nureddin de, 4 Şubat gününün gecesinde düzenlenen anma programında, babasının “müphem bir çarpışma neticesi şehid” düşmüş bulunduğunu duyuracaktı. 

Aynı sıralarda Nurettin, Arslan Bulut’un müjdesini verip dünyaya duyurduğu gibi, yeni bir siyasal parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Çok sonraları, evime kadar gelip benimle röportaj yapmış olan bu muhabirin, benim Esad Efendi’ye, Nurettin’in “konumuna” ve Cemaat’e ilişkin “o günkü” düşüncelerimi öğrenmek için gönderilmiş “sahte bayraklı” bir “haberci” olabileceğini düşünecektim. 

Çünkü, bu tür röportajlar esnasında söylenen “kayıt/yayın dışı” (off the record) sözler bazen röportajın kendisinden çok daha önemli ve bilgilendirici olabiliyordu. 

Ve bana söz konusu muhabir bu nitelikte sorular da yöneltmiş bulunuyordu.

*

Yedi yıl sonra, 2010 senesinde, Boğaz kenarında GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) çalışırken söz konusu muhabirin bir haberi dikkatimi çekecekti. 

Çalıştığı yer artık İslamcı bir gazete değildi, yabancı bir dergiydi: Newsweek.

Muhabir, PKK‘nın önde gelen isimlerinden, (şu meşhur Oslo görüşmelerinde MİT heyetiyle yarenlik de eden) Mustafa Karasu ile röportaj yapmış bulunuyordu. 

Habere göre, “sözde alevi kimliğiyle” sahabeye dil uzatan “Hüseyin Ali” kod adlı Mustafa Karasu, “PKK’nın İslam dinini iliklerine kadar yaşayan Kürt vatandaşlarımızdan ne kadar uzak bir örgüt olduğunu” da gözler önüne seriyordu. 

Muhabir, “Karasu, ‘Bizler Ömerleri ve Osmanları sevmeyiz’ diyerek mezhepçi tarafında dikkatimi çekmeye gayet gösteriyor” diye yazıyordu, fakat benim tahminime göre, söz konusu muhabir, Karasu’yu bu şekilde konuşması için provoke etmiş olmalıydı.

(Diğer bir ihtimal, Abdullah Öcalan'ın Ankara Siyasal'dan arkadaşı olan Karasu'nun da tıpkı Öcalan gibi MİT'le kadîm bir bağlantısının bulunuyor olması ve söz konusu gazetecinin "adrese teslim" olarak ona gitmiş bulunması.. Sivas-Gürünlü bir Alevî olarak Karasu'nun PKK'ya katılmış olması tuhaf.. Alevî ise, ki öyle olduğu anlaşılıyor, yüzde 99 ihtimalle Kürt değildir.. İkincisi, benim memleketim olan Sivas-Gürün'de Kürtçülüğün sosyolojik zemini yok.. Burada Ülkü Ocakları Derneği'nin başkanlığını yapan isimler Kürt'tü.. Türkçe konuşulan köyler genelde CHP'liyken, Kürtçe konuşulan köyler "sağcı" ve MHP'liydi. Mesela, bugün durum değişmiş olsa da, Cem Yılmaz'ın babasının köyü Eskihamal'da 60-70 yıl önce çocuklar Türkçe'yi ilkokulda öğrenmekteydiler ve bu köy neredeyse silme MHP'liydi.. Gürünlü siyasetçi Temel Karamollaoğlu, bu yöredeki "sünnî" CHP'liliğini, Demokrat Parti'nin nüfus cüzdanlarındaki mezhep hanesini kaldırmasına duyulan tepkiye bağlıyordu.. Evet, Gürünlü Alevî Karasu'nun PKK'lılığı tuhaf.)

*

Bundan, o sıralarda GASM‘ın yan taraftaki sınav yapılan bölümünde çalışan ve beni sıkça ziyaret etmeye başlamış olan T. G.‘ye söz etmiş bulunuyordum. 

T. G., üniversitede araştırma görevlisiyken Denizcilik Müsteşarlığı’na geçmiş olan bir uzmandı. 

İngilizce’si iyi olduğu için Avrupa Birliği ile ilgili projelerde görev almıştı ve şimdi de GASM’daydı. 

Ona, “Bu haberden gizli servis operasyonu kokusu geliyor” demiştim, “PKK’nın içine bir ‘Sünnî-Alevî’ ihtilafı ya da ‘nifakı’ sokma gayesiyle hazırlanmış gibi görünüyor”

Ona, bunun yanlış olduğunu, böylesi bir çatışma başladığında bunun sadece PKK içinde kalmayacağını, diğer Kürtler’e ve hatta bütün Türkiye’ye yayılabileceğini söylemiş bulunuyordum. “Bir kıvılcım, bir çıngı; bir ev yakar”dı ve de “komşunun evini kundaklarsan seninki de yanabilir”di.

Evet PKK gaddar bir terör örgütüydü, fakat onunla mücadele bu şekilde “kendi ayağına kurşun sıkma” anlamına gelebilecek bir “ahmaklık”la yapılmamalıydı.

*

T. G. bir süre sonra, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı Alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsetmiş olduğunu, onun benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu. 

Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Israr üzerine, bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk. 

“İslamcı Alevî” M. Y.’nin elinde Murat Menteş‘in İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir kitabı bulunuyordu. 

Murat’ı, 1998 yılı yazı bir ara çalıştığı Sağduyu Gazetesi‘nden hatırlıyordum, kültür ve sanat sayfasını hazırlamaktayken fedakârlık yapıp işini İbrahim Tenekeci’ye bırakıp ayrılmış durumdaydı.

*

İslamcı Alevî M. Y. bana, evrim teorisinin Kur’an’da yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemiş bulunuyordu. 

İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik. 

Ayrıca İslamî konuları benimle ayrıntılı bir biçimde daha geniş bir vakitte konuşmak istiyordu.

*

Sonraki günlerde bir akşam Kadıköy’de Boğa Meydanı yakınlarındaki evinde üçümüz yine bir araya gelecek, gece geç saatlere kadar konuşacaktık. 

Adıyamanlı İslamcı Alevînin kitaplığı çok zengin değildi, 150-200 kadar kitap mevcuttu. 

Bu, mesleği mimarlık olan, “İslamcılık”la da yeni tanışmış bir kişinin tartışmalı bir konuda “dinî” mahiyette kitap yazmaya heveslenmesini açıklayabilecek bir entelektüel zemine karşılık gelmiyordu.

*

Bununla birlikte, söz konusu “İslamcı alevî”nin biyografisi, ona sempati duymamı sağlayacak öğeleri fazlasıyla taşıyordu. 

Bir Alevînin, hayatının belli bir aşamasında Sünnî olmaya karar verip bütün bir geçmişinin üstüne çizgi çekmesinin, “mahalle“siyle karşı karşıya gelmeyi ve sosyal çevresini yitirmeyi göze almasının onun için ne kadar zor ve trajik birşey olacağını anlayabiliyordum.

Bu tür bir toplumsal afetin, “sosyal deprem”in yıkıntıları altında yalnız kalmanın ne denli yıpratıcı birşey olduğunu yaşayarak öğrenmiştim. 

Böylesi şeyleri, yaşamamış olanlar asla anlayamazdı, anladıklarını sansalar bile.. 

“Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah’ım / Ölüm çok ağır affet” dizelerini ancak küçük bir çocukken babasını yitirmiş olan Hüseyin Atlansoy gibi biri “hissederek” yazabilirdi.

*

Evet, “İslamcı Alevî”nin yalnızlığı, akrabaları tarafından dışlanmış olması benim için çok derin ve ince bir anlam taşıyordu. 

Aynı zamanda Adıyamanlıydı, benimle aynı coğrafî bölgeye ait kabul edilebilirdi.

Ayrıca, artık İslamcılığın bittiğinin söylendiği, çok az sayıda kişi dışında kimsenin kendisini “İslamcı” olarak görmediği bir zaman diliminde rüzgârın estiği yönün aksine doğru yürümeyi göze alabilmesi de benim için değerli bir tutumdu.

Fakat, “İslam ve evrim” kitap projesi saçmalıktı.

*

Ancak, bu saçma kitap projesi, bir zaman sonra Mustafa İslamoğlu tarafından “Yaratılış ve Evrim” adıyla hayata geçirilecekti. 

Müfessir geçinen, meal yazıp pazarlayan Mustafa, Hz. Adem’in “beşer” adı verilen ve “insan“dan başka bir tür olan “hayvansı“ların neslinden geldiğini ileri sürüyordu. 

Mustafa’nın “zırva”larını çürütmek için kitap yazmak gerekmiyordu. Yazdıklarını sadece üç (rakamla 3) cümle ile “boşboğazlıkların çöp tenekesi”ne atmak mümkündü. 

Âl-i İmrân Suresi’nin 59’uncu ayet-i kerimesinde “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol’ dedi. O da hemen oluverdi” buyuruluyordu. 

Bu durumda, Mustafa’nın “zırva”sı, Yahudiler gibi, Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı haşa gayrimeşru biçimde bir adamın çocuğu olarak dünyaya getirmiş olduğuna inanmayı gerektiriyordu. 

Çünkü Hz. İsa’nın durumu Hz. Adem’in durumu gibiydi, ve onun babası vardı.

*

Bu “manyakça” tezi savunabilmiş olan Mustafa, bir zamanlar “Yahudileşme Temayülü” diye bir de kitap yazmış durumdaydı. 

Müslümanlar arasında yahudileşme temayülü bulunduğunu bizzat kendi “dönüşüm”ü ile ispatlamayı başarmıştı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında, savaştığı hristiyanların öfkeli hallerini tasvir için, “Kâfirdiler, yahudi oldular” ifadesini kullanıyordu. Mustafa “sapıtmada evrim” merhalelerini, ara duraklara uğramadan hızla atlamış, doğrudan “yahudi” gibi inanma moduna geçebilmişti.

*

Sonraları, söz konusu “İslamcı Alevî”nin “biyografi“sinin, beni “İslam ve evrim” konulu “saçma” bir kitap yazmaya “yönlendirmek” için özel olarak kurgulanmış olduğunu düşünecektim. 

Zamanla fark edecektim ki, istihbaratçılar, “eleman”larının “hedef şahıs”lara yaklaşması için “ortak paydalar, ilgi alanları ve benzerlikler icat” ediyorlardı. 

Hedef şahsın ilgi alanları, kişilik özellikleri, geçmişindeki travmatik olaylar, sevdiği ve nefret ettiği noktalar, zaafları, arayışları, eksikliğini hissedip ihtiyaç duyduğu şeyler, hassasiyetleri ve zihinsel kodları belirlenip analiz ediliyor, taktikler böylesi bir stratejik anlayış çerçevesinde oluşturuluyordu. 

Hobileriniz, fobileriniz, sevdiğiniz renkler, beğendiğiniz mekân ve yapılar, ilgilendiğiniz spor dalları, kültürel ilgileriniz, arkadaş çevreniz, sık uğradığınız yerler, yemek alışkanlıklarınız ve içecek tercihiniz bile dikkate alınıyordu.

*

Mesela, siz eğer İbn Haldun konulu kitap yazmışsanız, sizinle özel bir dostluk kurmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bulunduğunuz ortama elinde Mukaddime‘nin tercümesi olduğu halde gelebiliyordu. 

Siz eğer Seyyid Kutub‘un “Ente hurrun” şiirini beğeniyorduysanız, başkasıyla konuşurken bir punduna getirip sizin duyacağınız şekilde sözü o şiire getirebiliyorlardı. 

Veya sevdiğiniz bir şairin beğendiğiniz mısralarını okuyabiliyorlardı. 

Siz falanca yönetmenin veya aktörün filmlerini beğeniyorduysanız ondan bir replik aktarabiliyorlardı. 

Siz sahaf raflarını tarayıp beğendiğiniz kitapları alıyorduysanız, size yaklaşmak isteyen kişi de bir gün elinde böylesi sahaf tozu yutmuş kitaplar olduğu halde çıkıp gelebiliyordu. 

Siz Mümtaz Turhan’ın 1969 yılında basılmış Kültür Değişmeleri adlı kitabından elinizde iki tane bulunduğu için birini herhangi bir kimseye hediye etmişseniz, size yaklaşmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bir zaman sonra aynı kitabın aynı tarihli baskısıyla arz-ı endam edebiliyordu. 

Siz bir öğünü simitle geçiştiriyorduysanız karşınızdaki de aynısını yapabiliyordu. Kahve seviyorsanız kahveyi sevebiliyor, maden suyu içiyorsanız onlar da onu içebiliyorlardı.

Sevdiğiniz yemekler ve tatlılar için bile aynı şey geçerli olabiliyordu. 

Kılık kıyafette ve beden dilinde bile “aynalama tekniği“ne başvurulabiliyordu.

*

Bu “benzerliğin cazibesi”, aslında yeni keşfedilmiş birşey değildi. 

Biliniyordu ki insan, suret ve manada kendisi gibi olanı, kendisine benzeyeni benimserdi. 

Onlarla olmak isterdi, onlarda kendisini, kendi dünyasını ve iç âlemini bulurdu, bulacağını düşünürdü. 

Bu, Mevlana’nın Mesnevî‘si ve Şeyh Sadî’nin Bostan ve Gülistan‘ı gibi klasik kitaplarda da vurgulanan bir husustu. 

Mevlana şöyle demiş bulunuyordu:

“… İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.

“Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

“Bir hakîm dedi ki: 'Yazıda (yaylada) bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.

“Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

“Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”

Böyleydi.

*

Biz İslamcı Alevî mimar M. Y. ile olan maceramıza dönelim.

Söz konusu görüşmelerimizden sonra bana şöyle bir e-posta göndermişti:

Seyfi Hocam selamlar

öncelikle düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Darwinizm ile ilgili düşüncelerinize kesinlikle katılıyorum. Bu noktada bilimsel bir iddianın, kamunun ortak tartışma platformunda yer ve biçim kazanması gereken bir savın, bu şekilde kişileştirilmesi sonucundaki ''izm'' li her türlü şirke karşı durmak bilimselliğin gereğidir düşüncesindeyim. Evrim kuramı ile ilgili bilim dünyasının tutumundan bende rahatsızlık duymaktayım. Bu noktada naçizane üzerinde çalışmakta olduğum tez ile birlikte, özellikle bu kavramsal tartışmalar çerçevesindeki düşüncelerimide sizinle paylaşmak isterim. Değerli zamanınızdan benim için ayırabileceğiniz bir kaç saatlik bir süre eminimki çalışmam için ışık tutucu bir rol oynayacaktır.

Çalışmamın şablon niteliğindeki bir özetini size gönderiyorum. Zaman bulupta göz atabilirseniz sevinirim.

Saygılar 

O gün ona önce şöyle bir cevap yazdım:


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2024/04/evrimci-muslumanlarla-nasil-tanistim.html


İlk yayın tarihi: 23 Nisan 2024)

ORTADA ATATÜRK'ÜN BAŞARISI VE KURTARICILIĞI YOK, İNGİLİZ'İN OYUNU VAR (İSTEYEN "İNGİLİZ'İN TÜRKİYE'Yİ OSMANLI'DAN KURTARMA BAŞARISI" DA DİYEBİLİR)

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 65

 

Bir önceki bölümde, en hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun, Selanikli Mustafa Atatürk’e “siyasal dolandırıcılık” suçlaması yönelttiğini görmüştük.

Dediğine göre, 23 Nisan 1920 tarihinde, 17 yaşındaki genç bir memur olarak  TBMM’nin açılışında hazır bulunmuş.

O gün, “Tetkik-i mezabit encümeni" (tutanaklan inceleme komisyonu) adı altmda iki kurul oluşturulmuş.

Bu komisyonların üyeleri, bir torbadan çekilen fişlerdeki adların yüksek sesle okunması ve tutanağa geçirilmesi yoluyla belirlenmiş.

Tesadüfe bakın ki, birinci komisyon için çekilen isimlerden biri, Albay lsmet Bey’inki (İnönü).

İkinci komisyon da boş kalmamış, torbadan Mustafa Kemal’in ismi çıkmış.

*

Velidedeoğlu şöyle diyor:

“Bu komisyonlardan birincisinde Albay İsmet Bey'in, ikincisinde ise Mustafa Kemal Paşa'nın adlarının torbadan çıkmış olmasına o zaman şaşırmıştım. Bugün bu durumun herhalde bir rastlantı sonucu olmadığını, Mustafa Kemal Paşa'mn daha ilk günden Meclis'e tehlikeli sızmaları önlemek için komisyonlarda kendisinin ve gilvendiği kişilerin bulunmasını sağlayıcı önlem almasından ileri geldiğini kabul ediyorum.”

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 20-21.)

Velidedeoğlu’nun “önlem” dediği şeye bizim lügatlar hilekârlık, sahtekârlık ve dolandırıcılık diyor.

Siz isterseniz buna “millet iradesinin gasbı” da diyebilirsiniz.

Böylece, İngiliz işbirlikçileri daha baştan TBMM’ye ve komisyonlara “sızmışlar”..

Evet, TBMM’nin kuruluşuyla birlikte Türkiye’de “millet iradesi”, İngiliz işbirlikçisi siyasal dolandırıcılar tarafından gasbedilmişti.

İngilizler, işbirlikçileri marifetiyle Türk milletinin (ve/veya Türkiye halkının) iradesini gasbetmişlerdi.

Bu irade gasbı bugün de devam etmektedir.

Bu yazı dizisini başından beri atlamadan okuyanlar, bugün de Anayasa’nın ilk dört maddesi kapsamında “değiştirilemez ilkeler” olarak savunulan hususların aslında dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’nun projesinin hayata geçirilmesinden ibaret olduğunu kesin bir biçimde anlamış bulunuyorlar.

*

Söz konusu şahıslara “İngiliz işbirlikçisi (ya da aparatı)” suçlamasını ben yapmıyorum.

Bunu söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü.

Evet, çok uzun bir süre CHP'ye liderlik eden anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şu tarihî gerçeği açıklamıştı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Ortada bir itiraf var.

İtirafın söz konusu olduğu yerde delile ve şahide (tanığa) ihtiyaç kalmaz.

Adam daha ne desin, gerçeği en ahmak kişinin bile anlayabileceği açıklık ve netlikte dile getirmiş.

Bazı itiraflar vardır, korkunç bir baskı, tehdit (mesela ailesine tecavüz tehdidi) ve dayanılmaz işkenceler vasıtasıyla yaptırılır.. Böylesi durumlarda adam, işkence ve baskıdan kurtulmak için Roma’yı Neron’un değil kendisinin yaktığını bile itiraf eder.

Böylesi itirafçılar bakımından ülkemizin zengin olduğu ileri sürülüyor, fakat kesin olan şu ki, Selanikli Mustafa Atatürk’ün has adamı İsmet İnönü onlardan değil.

Ona Türkiye’de “Gözünün üstünde kaşın var” diyebilen yoktu.

Nitekim, söz konusu itirafı yaptığı sırada aynı şeyi söyleyenler, Selanikli Mustafa Kemal’e hakaret suçundan zindanı boyluyorlardı.

İsmet İnönü’ye ise ne kimse itiraz etti, ne de “Nasıl böyle konuşursun?” dedi, diyebildi.

Deselerdi iyi olurdu, böylece İnönü ayrıntıya girer, itirafının içini doldurmak için gizli kalmış pekçok gerçeği ifşa ederdi.

*

Evet, itirafın olduğu yerde delile ve şahide (kanıta ve tanığa) ihtiyaç kalmaz.

İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Lozan’da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerine imza koyan İsmet İnönü, gerçeği açık yüreklilikle dürüstçe açıklamış.

Herhangi bir baskı, zorlama, tehdit, işkence vs. söz konusu olmadan..

Ortada bir itiraf bulunduğu için, esas itibariyle bizim, bu yönde delil ve şahit getirmeye, uzun uzun açıklamalarda bulunmaya ihtiyacımız yok.

Mesele (dava) hakkında hüküm vermek için İnönü’nün bu itirafı yeterlidir.

Evrensel hukuk ilkesi gereği durum budur.

Böyle olmakla birlikte, kimisinin cahilliği, kimisinin ahmaklığı, kimisinin de bilinçli inkârcılığı yüzünden olayın ayrıntılı tablosunu yapıp gözler önüne koymak gerekiyor.. Bu yazı dizisiyle (eksiği ve gediğiyle) yapmaya çalıştığımız şey bu.

*

Tekrar edelim, ortada samimi bir itiraf bulunduğuna göre, mesele kapanmıştır.

Evrensel bir hukuk ilkesi olarak, kişinin itirafı kendisini bağlar.

Bu ilke, Mecelle’de “Kişi ikrarıyla ilzam olunur” cümlesiyle veciz bir biçimde ifade edilmektedir.

İnönü’nün yaptığı itirafı başka birileri itham/suçlama olarak yöneltse, onlardan delil ve şahit getirmeleri istenebilir, fakat Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu hikâyesinde Selanikli Mustafa Atatürk ile başrolü paylaşan, onunla siyam ikizi gibi birlikte hareket etmiş bulunan biri bu itirafı yaptığında, artık ortada tartışılacak birşey kalmaz.

Adam, durduk yere, “Falanca kişi öldürülmüştü de faili meçhul kalmıştı ya, onu işte biz öldürdük” diyorsa, öldürmüştür.. Ona, “Yok yok, sen kendine iftira atıyorsun” denilemez.

Ortada bir yolsuzluk varsa ve birisi çıkıp "Yolsuzluğu ben yaptım" diyorsa, tutup ona "Hayır lan sen yapmadın, biz yaptık" mı diyeceksiniz?!

*

CHP'nin unutulmaz lideri İnönü’nün itirafını tekrar okuyalım:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Bu cümleyi şöyle de okuyabiliriz:

"Selanikli Mustafa Atatürk’ün başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."



İBN ARABÎ’NİN ÇELİŞKİLİ, TUTARSIZ, MANTIKTAN YOKSUN (VE DE EHL-İ SÜNNET’E AYKIRI) SAHTE “İRFAN”I

 



İbn Arabî’nin Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten ayrıldığı noktalar sadece bir iki tane değil. Aşağıda konu edineceğimiz husus (meleklerin mi, peygamberlerin mi üstün olduğu meselesi), onun Ehl-i Sünnet’ten ayrıldığı noktaların fazla önem arzedenlerinden sayılmaz. Fakat söz konusu şahsın düşünce çizgisi hakkında bir fikir verebilir.

Konuyu ele alan Yrd. Doç. Dr. Faruk Sancar, meseleyi şu şekilde özetliyor:

 Mutezilî Alimlerin büyük çoğunluğu ile bazı Şiî düşünürler meleklerin peygamberlerden üstün olduğu kanaatini paylaşırlarken, Ehl-i Sünnet’in bu konudaki derli toplu kanaatini Ömer en-Nesefî’nin ifadelerinde buluyoruz: 

“İnsan nevinden olan peygamberler (Resul), melek nevinden olan peygamberlerden, melek nevinden olan peygamberler, peygamber olmayan insanlardan (Beşerin Avamından), peygamber olmayan (İmanlı) insanlar, peygamber olmayan meleklerden (Meleklerin Avamından) üstündür.” 

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Ehl-i Sünnet'e göre, üstünlük hiyerarşisinin en tepe noktasında peygamberler ve ardından sırasıyla elçi melekler, salih müminler ve nihayet elçilik vasfı olmayan sıradan melekler gelmektedir.

Mutezile ve Şia ise bu konuda kendi aralarında ihtilafa düşmüşler.. Ancak onlardan bazıları bu meselede Ehl-i Sünnet'e hak vermişler.

*

Sancar, bunun ardından şöyle diyor:

"Ancak Ehl-i sünnet alimleri içerisinde bu hiyerarşik tasnifi benimsemeyen isimlerin bulunduğunu da hatırlatmakta fayda görüyoruz."

Bu “benimsemeyen” Ehl-i Sünnet alimi ise, İbn Arabî oluyormuş..

Gerçekte, İbn Arabî Ehl-i Sünnet’ten değildir.

Nitekim söz konusu meselede de bid'at fırkalardan Mutezile ile Şia'nın (Ehl-i Sünnet'e muhalefet edenlerinin) safında yer almış.

İbn Arabî'nin ehl-i bid’at olduğu kesindir. Ehl-i Sünnet'le bir alâkası yoktur.

Küfrü konusunda ise, eserlerindeki ifadelerin gerçekten kendisine ait olup olmadığının ve tevbe edip etmediğinin bilinmemesi, ayrıca kitaplarının hem batıl hem de hak ifadeler içermesi nedeniyle, ihtilaf vardır.

Ona atfedilen kitapların apaçık (tevil götürmeyen) küfür ifadeler içerdiği kesindir.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İbnArabî için açılmış bir sitede (www.ibnularabi.com), onun “mezhep” durumunu  şu şekilde özetlemektedir:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahiri mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtınî idi” denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası red­deden İbn Arabî’nin itikaddaki mezhebi ne Eş’arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidini benimsemiş ve bu çerçevede [selefîlik vasıtasıyla] ehl-i sünnet ve’1-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı. (http://www.ibnularabi.com/default.asp?icerik=3)

Bu ifadelerden şunları anlıyoruz:

1. İbn Arabî, amel konusunda dört hak (Ehl-i Sünnet) mezhepten birine müntesip değildi.

2. İbn Arabî, tasavvufî anlayış bakımından müteşerrî değil, batınî idi. Şeriat’i, tabiri caizse iplemiyordu.

3. İtikaddaki mezhebi ne Eş’arîlik ne de Matüridîlik’ti.

4. Selef akidesini yalın ve saf biçimde gerçekten benimsemiş olsaydı, selef "Sünnet ehli" olduğu için Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında kabul edilebilirdi, fakat gerçekte selefin yoluna en uzak çizgidedir. O yüzden selefîler genelde onu (selefe usul noktasından muhalefet etmiş olmasından dolayı) tekfir ediyor, kâfir olduğunu söylüyorlar.

*

Ancak, İbn Arabî’nin Ehl-i Sünnet’e mensubiyetini bir “aksiyom” olarak alan, tartışılmaz bir veri gibi kabul eden Sancar, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Meseleyi, “insan-melek” ve “peygamber-melek” arasındaki üstünlük şeklinde iki yönlü değerlendiren İbn Arabî de bu konuda ulema arasında ihtilaf bulunduğunu kabul eder. Elbette ulema derken o, sadece kendisinin zahir ilimleri olarak nitelendirdiği şerî ilimlerle meşgul olan alimler zümresini kastetmemekte aynı zamanda kendisinin de içinde bulunduğu mutasavvıfları da bu sınıfa dahil etmektedir. Bu da gösteriyor ki sûfî zümreler arasında da bu konuda tam bir fikir birliğinden söz etmek mümkün gözükmemektedir.

İbn Arabî, meleklerin insandan daha üstün varlıklar olduğunu öncelikle Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadisle delillendirmeye çalışır: Hz. Peygamber bir Yahudi’nin cenazesini görünce ayağa kalkar ve fakat, ‘O bir Yahudi cenazesi’ denildiğinde, ‘Onunla beraber bir melek yok mu?’ diye cevap verir. Başka bir rivayette ‘Kuşkusuz ölüm korkunçtur’, bir diğerinde ise ‘O da bir nefis değil midir?’ der. Bu hadisten hareketle İbn Arabî, meleklerin mutlak olarak insanlardan üstün olduğunu kabul edenlere göre, -ki kendisi de bu kanaattedir- daha faziletli olan için ayağa kalkmaya bir işaret olduğunu söyler. Nitekim kendisine gösterilen sadık bir rüyada (mübeşşire) bunu bizzat söyleyenin Hz. Peygamber olduğunu beyan eder.

İbn Arabî, sözünü ettiği bu rüyayı Fütûhât’ın bir başka yerinde açıkça zikreder ve bunun her türlü tartışmayı sona erdirecek bir açıklık ve mahiyette olduğunu vurgular. Çünkü meselenin halli konusunda kendisini aydınlatan bizzat Hz. Peygamber’dir ve bu da en azından kendisi için katî bir bilgi hükmündedir:

Vakıamda Hz. Peygamberi gördüm ve ulemanın ihtilaflarını zikrettikten sonra ona bu meseleyi sordum: Resulullah bana şöyle buyurdu: ‘Melekler efdaldir’ dedi. Ben de cevabına iman ediyorum ama bana bunu soran kişiye hangi delili göstereceğim? dediğimde bana şöyle hitap etti: Benim insanların en hayırlısı olduğumu da, Allah’tan rivayet ettiğim ‘Beni içinden zikredeni ben de içimden zikrederim, Beni bir topluluk içinde zikredeni ise onunkinden daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim’ hadisini de biliyorsun. Pek çok insan aralarında benim de bulunduğum bir topluluk içinde Allah’ı zikretmiştir. O halde Allah da onları benim bulunduğum topluluktan daha hayırlı bir topluluk (melekler) içinde zikretmiştir. Hz. Peygamberin bu sözüyle hiçbir şeyden sevinmediğim kadar sevindim, çünkü bu mesele, kalbimde derince yer etmişti. ‘O ve melekleri size salât eder’ ayetini düşünürsen meseleyi anlarsın.

Söz konusu ayetin (Ahzab, 33/43), “daha hayırlı topluluğun” melekler olduğunu gösterdiğini söylemek istiyor. (Allahu Teala, mesela bir insanı vefat etmiş peygamberler topluluğu içinde de zikredebilir. Peygamberler topluluğu, ashab topluluğundan daha üstündür.)

*

Anlattığı rüya (vakıa) bir acayip.. Ulemanın konu ile ilgili ihtilaflarını Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmışmış..

Faydası neyse?..

Bahis konusu acayiplik, anlattığı rüya konusunda şüphelere yol açmakta, (büyük kelâm otoritesi Allame Saadeddin Taftazanî’ye atfedilen vahdet-i vücudla ilgili bir risalede de olduğu gibi) ona yöneltilen “rüya uydurma” ithamının doğruluğu ihtimalini güçlendirmektedir.

Dediğine göre, Resulullah s.a.s. ona şöyle buyurmuş: “Melekler efdaldir.” Bu da karşılık olarak “Cevabına iman ediyorum ama …” diye hadsiz ve edepsiz bir laf yumurtlamış..

Lafa bak, cevabına iman ediyormuşmuş da amaymış..

“Ama”sı da şu: “Bana bunu soran kişiye hangi delili göstereceğim?”

Sana bunu soran yok ki!.. Bunu dert edinen sensin..

Bu mesele, kalbimde derince yer etmişti” diyen kim?!

*

Dediğine göre, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaptığı açıklamaya çok sevinmişmiş.. “Hiçbir şeyden sevinmediğim kadar sevindim” diyor..

Bunun bu kadar sevinilecek nesi var?.. Başkasının senden üstün ya da aşağı olması sana ne fayda verir ne de zarar.. Senin Allahu Teala indindeki kıymetin ne; önemli olan o!.. Kendini başkalarıyla mukayeseye, üstün ya da aşağı ilan etmeye lüzum yok (Ki böylesi lüzumsuz mukayeseler, sonuçta kibir ya da haset gibi hastalıklara yol açar).

İblis de bu üstünlük meselesini kafaya takmış, kalbine derince yerleştirmişti. “Ben Adem’e secde etmem, ondan üstünüm” diyordu.

Allah’tan, bu herzevekil işi meleklerle kapatmış, İblis’i işin içine dahil etmemiş.

Fakat (bu uydurma olduğu anlaşılan rüyası/vakıası ile) muhtemelen İblis’i sevindirmiştir.

İblis’in “insan”la ilgili böylesi değerlendirmelere “hiçbir şeyden sevinmeyeceği kadar sevineceği”ni tahmin etmek zor değil.

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in rüyasında verdiğini iddia ettiği cevaba gelelim..

İbn Arabî’nin hadîs-i kudsîden çıkardığı sonucun ilgisiz olduğu görülüyor. Çünkü, bir topluluğun diğer bir topluluktan hayırlı olması, daha az hayırlı topluluk içindeki bir ferdin, daha çok hayırlı topluluk içindeki bütün fertlerden üstün olmasına engel değildir.

Allahu Teala insanlara meleklere secde etmelerini emretmedi, fakat bütün meleklere Adem aleyhisselam’a secde etmelerini emretti.

Yahudinin ölüsüne eşlik eden melek için ayağa kalkmaya gelince.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bazen bazı insanlar için de ayağa kalkmıştır.. Bu, onların Rasulullah s.a.s.’den daha üstün olmaları anlamına mı gelir?!

Üstelik, söz konusu rivayet bu konuda “kesin” delil olmaya elverişli değildir. Çünkü “Başka bir rivayette ‘Kuşkusuz ölüm korkunçtur’, bir diğerinde ise ‘O da bir nefis değil midir?’ der” deniliyor..

Yani meleksiz rivayet de var.

*

Üstelik, İbn Arabî’nin kitaplarının en belirgin özelliği olan kendi kendisini çürütme ve kendisiyle çelişme, bu meselede de kendisini göstermektedir. Sancar, sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbn Arabî’nin bu açıklamaları ve nakilleri esasında kendisi açısından meseleyi berraklığa kavuştursa da Fusus’un hemen başında kaleme aldığı bir bölüm onun bu konuda nasıl bir tutum takındığı hususunda zihinlerde soru işareti meydana getirmektedir: Melekler, bu halifenin yaratılışının gereğini anlayamamışlardır. Bununla birlikte Hakk’ın mertebesinin layık olduğu ibadeti de bilememişlerdir; çünkü herkes, Hak’tan ancak kendi zatının gerektirdiği şeyi bilebilir. Melekler Âdem’in, toplayıcılığına (câmî oluşu vasfına) sahip değildi. Onlar, kendilerine özgü ilahi isimlerin dışındaki isimleri bilememiş, Hakk’ı yalnızca kendilerine özgü bu isimlerle tenzih ve teşbih etmişlerdir. Hâlbuki bunların Allah’ın bilgisinin kendilerine ulaşmadığı isimleri olduğunu anlayamamış, dolayısıyla bu isimlerle Hakk’ı takdis edememiş, Âdem’in yaptığı gibi Hakk’ı tenzih edememişlerdir.

Bunun ardından Sancar, İbn Arabî’nin bu ifadeleri ilk bakışta yukarıda da arz ettiğimiz görüşleri ile örtüşmeyen bir izlenim doğurmaktadır” demekte ve sonra da, sanki İbn Arabî yanılmaz, şaşırmaz, kendisiyle asla çelişkiye düşmez insanüstü bir varlıkmış, masum bir peygambermiş gibi tevillerle olayı kapatmaya çalışmaktadır.

Şu açık, ilk bakışta olduğu gibi, son bakışta da lafları birbiriyle örtüşmüyor. (Adamın bütün kitapları böyle birbirini çürüten laflarla, çelişkili ve tutarsız lafazanlıklarla dolu.. Herkes işine gelene yapışıyor.)

Ne var ki Sancar, şârihlerin (İbn Arabî şarihleri ya da minareye kılıf dikicilerinin) beyanlarına başvurmakta, bir sürü mantıksız tevili aktarmaktadır.

*

Halbuki, lafı bu kadar dolandırmaya gerek yok. Bizzat www.ibnularabi.comda Uludağ’ın İbn Arabî’yi medhederken yazdıklarından ortaya çıkan sonuçları hatırlamak yeterli (Bu da, merd-i kıptînin hayranının onun şecaatini övmek için sirkatini anlatmasına benzemektedir):

1. İbn Arabî, amel konusunda dört hak mezhepten (Ehl-i Sünnet’ten) birine müntesip değildi.

2. İbn Arabî, tasavvufî anlayış bakımından müteşerrî değil, batınî idi. Şeriat’e değil batınından (işkembesinden) uydurduklarına tabi idi.

3. İtikaddaki mezhebi ne Eş’arîlik ne de Matüridîlik’ti.

4. Selef akidesini yalın ve saf biçimde gerçekten benimsemiş olsaydı, selef de Ehl-i Sünnet olduğu için Ehl-i Sünnet şemsiyesi altında kabul edilebilirdi, fakat gerçekte selefîliğe en uzak çizgidedir. O yüzden selefîler tarafından tekfir edilegelmiştir.


KAN UYUMAZ!

 



Mevlana Celaleddin rh. a.

(Mesnevî, 4. cilt)


3650 – Yine onu, o uykusundan uyandırırlar; kendi haline alaylı güler:

Rüyada çektiğim ne üzüntüydü? Doğru halleri nasıl unuttum?
O üzüntü ve hastalığın uyku işi, hile ve hayal olduğunu nasıl bilemedim?”

Dünya hayatı, uyuyanın rüyası gibidir; uyuyan kişi, bunun sürekli olduğunu zanneder.

Sonuçta ansızın ecel sabahı doğar, zan ve hile karanlığından kurtulur.

3655 – (Cennetlik, Cennet'teki) Kalış mekanını ve yerini görünce, o üzüntülerinden dolayı kendisini gülme tutar.

Dünya rüyasında gördüğün iyi ve kötü her şey, mahşer günü birer birer belli olacak.

Bu dünya uykusunda yaptığın, (ahiretteki) uyanıklık anında sana görünür;

Neticede bu yaptığının, (sadece dünyadaki) bu rüyada kötü yapmak olduğunu ve (ahirette) senin için yorumu bulunmadığını sanmayasın.

Ey esire zulmeden! Hatta (dünyadaki) bu gülüş, (ahirette) tabir gününde ağlama ve (soluyarak) nefes alış veriş olur.

3660 – (Rüyadaki) Ağlama, dert, keder ve inleyişini (tabirce) uyanıklığında sevinç bil (Kahkahayla gülmeyi de üzüntü).

Ey Yusufların derisini yırtan! Bu ağır uykudan kurt olarak kalkarsın.
Senin huyların birer birer kurt olur, öfkeyle uzuvlarını parçalar.

Kan, ölümünden sonra uyumaz; kısas olarak öldürülsen bile, “Ölürüm (cezamı çekmiş olurum) ve kurtulurum” deme.

Dünyadaki bu peşin kısas cezası, hilekârlıktır; (ahiretteki) kısasın darbesine göre bu, oyundur.

3665 – Bundan dolayı Allah, dünyaya oyun adını vermiştir; çünkü o cezaya göre, bu ceza oyundur.

Bu ceza, (dünyada insanlar arasındaki) savaşı ve fitneyi söndürmek içindir. O, (ahiretteki ceza) hadım etmektir, buysa (dünyadaki kısas ise sadece) sünnet etmek gibidir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...