ÖMER FARUK KORKMAZ VERSUS HALİS BAYANCUK

 





Halis Bayancuk ismine hapislik macerasından dolayı biraz aşinalığım vardı fakat Ömer Faruk Korkmaz’ın varlığından yeni haberdar oldum.

İsmailağa medreselerinde yetişmiş genç bir molla..

İkilinin internette yayınlanan tartışmasını izledim.. Faydalı olduğu kanaatindeyim.

Gördüğüm kadarıyla Bayancuk daha sakin, mütevazi, mülayim ve esnekti.. Belki tecrübesizliğinden olsa gerek Korkmaz birazcık gergin ve katıydı.

Ayrıca programın sonunda Matüridiyye adına Selefîliğe karşı bir nevi “kesintisiz savaş” ilan etmesi de hoş olmadı.

Şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor: Bazı fitne ve fesat odaklarının Bayancukculuk ya da Korkmazcılık yaparak olayı horoz döğüşüne çevirmek, tartışan hocaların nefsaniyet damarını harekete geçirmek istedikleri görülüyor.

Bunlar her iki taraftan da nefret ettikleri halde sosyal medyada bir yandan Bayancuk’u “Türkiye’nin en büyük hocası”, diğer taraftan da Korkmaz’ı “Matüridiyye’nin yeni aslanı” ilan edip kavganın kızışması için ellerini oğuştururlar.. Dikkat etmek gerekir.

Sizi övenler genelde düşmanlarınızdır.. Bazıları da akılsız dost.

*

Bayancuk özetle şunu söylüyor: Ayet ve hadîslerde geçen ifadeleri yok sayamayız.. Mesela “istiva” ayeti: “Er-Rahmanu ale’l-Arşi’stevâ (alâ el-Arşi istivâ).” “Rahman Arş’a istiva etti.” (Tâ-Hâ, 20/5)

Altı ayette daha böyle geçiyor.. Bakara 29’da ise ibare “semâyı/göğü istiva” şeklinde.. Burada “istiva”ya yedi kat göğün hepsi dahil oluyor. (Ki yıldızlı göğün tamamı “birinci kat gök” durumunda, ötesinde altı gök daha var.)

Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, “istiva” konusunu Hak Dini Kur’an Dili’nde, A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken geniş bir şekilde açıklıyor. Orada şu ifade de yer alıyor:

“İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "istivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ [ayetle sabit olduğu hususu] malûm; keyf (nasıl) makul değil [keyfiyeti/nasıllığı akılla anlaşılabilecek birşey değil]; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın". Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz [nasıllığı mevzubahis olmayan] bir sıfatı" olduğudur.”

*

Tartışma sırasında Korkmaz’ın Bayancuk’a “Keyfiyetten neyi anlıyorsun?” anlamında bir soru yöneltmiş olduğu görülüyor.. Keyfiyet, uydurma Türkçe’de “nitelik” denilen şey.. Daha basit bir ifadeyle “nasıllık”.. TDV İslâm Ansiklopedisi şu tanımı vermiş: “Bir nesnenin yapısını, nasıl olduğunu belirleyen özellik, nitelik; klasik felsefe ve mantıkta on kategoriden biri.” (Tartışmacılar isbat kelimesini de çok kullanıyorlardı.. Günümüz Türkçesi’nde bu kelime “kanıtlama” olarak anlaşılıyor. Ancak tartışmacılar isbat derken Arapça'daki anlamıyla “sabit/mevcut olmayı” kastediyorlardı.)

Korkmaz’ın dikkat çektiği şu nokta önemliydi: Arapça ibareler Türkçe’ye tercüme edildiği zaman ister istemez bir anlam kayması oluyor ve yanlış anlaşılabiliyor.. Dolayısıyla Selefîler söz konusu ibareleri Türkçe ifade ettikleri zaman insanların tecsim (cisimleştirme, Allahu Teala'yı cisim gibi düşünme) ve teşbih (benzetme, Allahu Teala'yı mahlukata benzetme) hatalarına düşmelerine yol açabiliyorlar.

Bayancuk, başkalarının cehaletinden ve yanlış anlamasından kendilerinin sorumlu tutulamayacaklarını söyleyerek bu eleştiriyi savuşturmaya çalıştıysa da, üzerinde durulması gereken önemli bir nokta.

Yine Bayancuk’un muhkem-müteşabih konusundaki yaklaşımı da indî.. Nakle değil akla (kendi aklına, daha doğrusu kendi zannına) göre bir ayrım yaptı.. Böylece tenakuza düştü.

*

Bununla birlikte, Bayancuk’un dile getirdiği gibi, bu tür ayetleri yok sayarcasına bir tutum sergilemek de doğru değildir.

Ancak, böylesi ibarelerin Türkçe’ye belirli Türkçe kelimelerle tercüme edilmesi, onların bir bakıma tevil ve tefsir edilmesi anlamına gelmektedir.. Ki bunu bazı Selefîler (hepsi değil) ısrarla yapıyorlar.

Mesela istiva kelimesine Türkçe meallerde verilen anlam kimi zaman “nasıllık/nitelik” boyutu içeriyor gibi görünebiliyor ya da o şekilde anlaşılabilecek hale gelebiliyor. Dolayısıyla meallerde hemen parantez içinde gerekli uyarının yapılması, konunun tercümeyle geçiştirilmemesi gerekir.

Mesela Dr. Nedim Yılmaz, “İsmail Hakkı Bursevî Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli” adlı çalışmasında Tâ-Hâ Suresi’nin 5’inci ayeti için şu notu düşmüş:

“Yüce Allah mekandan münezzehtir. Öyle olmasaydı, ‘mekan’ unsurunun da kadîm olması gerekirdi. Oysa Yüce Allah’tan başka kadîm yoktur. Bu, ‘istiva’dan maksadın ‘istikrar [karar kılma] ve oturma’ olmadığına delildir. Böyle ayetlerin yorumu, selefin çoğunluğunun yaptığı gibi Allah’a havale edilir.”

Dikkat edilirse burada “aklî” bir delil getiriliyor.. Aynı zamanda selefî bir tutum söz konusu.

*

Bu konuda Selefîlere (gerçekten selefi takip etmeleri durumunda) muhalefet etmemek gerekir.

Nitekim merhum Elmalılı Hoca A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken şöyle diyor:

“… bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlânın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da - Allah'ın irade ettiği şekilde - iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur.”

İşte Selefîlik bu..

Fakat bir de (Korkmaz’ın fedailiğine soyunduğu) Matüridîlik ile Eş’arîlik var.

Merhum Elmalılı Hoca onlar için de şunu diyor:

“İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemiyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir.”

*

İşte bu, meselenin bir “içtihat” konusu haline gelmesi oluyor.

Aklî ve naklî delillere göre Allah Teala’ya nisbeti caiz olmayan batıl ihtimalleri atarak doğru tevil yapanların, Selefîlere, “Bizim içtihadımızı kabul etmek, selef mezhebini terk etmek zorundasınız” deme hakları bulunmamaktadır.

Bu, cehaletin ve taassubun ta kendisidir.

Doğal olarak, Matüridiyye ve Eş’ariyye’nin, ilgili nasslardan Allahu Teala için tecsim ve ittihat anlamı çıkaran sahte selefîler konusunda gereken uyarıları yapmaları hakları, hatta görevleridir.

Bununla birlikte, hakiki Selefîlerin de, Allahu Teala hakkında caiz olmayan sözler sarfeden sahte Matüridî ve Eş’arîlere (Matüridîlik istismarcılarına) tepki göstermelerini tabiî karşılamak gerekir.

[Türkiye’de özellikle Matürîdiliğin istismar edilmeye çalışıldığı, İmam Matüridî kalkan yapılarak “dinin güncellenmesi”ne uğraşıldığı bir sır değil.

Her sakallıyı dedemiz zannetmememiz, her “Ehl-i Sünnet’in savunucusuyum” diyeni de “Sünnet ehli” kabul etmememiz gerekiyor.

İşte Fethullahçı Takiyye Örgütü örneği ortada.. İlk ortaya çıktıklarında örnek bir Ehl-i Sünnet cemaati olarak gösteriliyorlardı.. Ve onlar da Şia’ya ve Vehhabiliğe karşı “Türkiye’nin Ehl-i Sünnet müslümanlığını” savunma iddiasındaydılar.

Gazetelerinin hediye ettiği kitaplar da buna şahitlik ediyordu: Merhum Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirini, Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-ü Sitte Şerhi’ni, Vehbe Zuhaylî’nin Fıkıh Ansiklopedisi’ni okurlarına dağıttılar.

İncil dağıtmadılar.

Bugün Türkiye’de “dinler arası diyalog” fitnesi lanetleniyorsa da, laikliğin (siyasal dinsizliğin) şemsiyesi altında “Matüridî etiketli dindarlık ile Kemalist dinsizliğin diyaloğu” fitnesi almış başını gitmiş durumda.

Ortalık yangın yeri, fakat pek fazla kimsenin umurunda değil.]

*

Merhum Elmalılı Hoca’nın açıklamalarına dönelim.

Doğru tevil” yapanlar da maalesef (her ne kadar birbirlerini çürütmüyor olsalar da) farklı şeyler söylemişler.

Merhum Hoca şöyle diyor:

Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:

1- Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu [istiva etti]" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında "O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde "Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3) buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte [zatının değil] fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler "Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7) âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın "Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29) âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.

(http://www.enfal.de/telmalili/araf.htm)

Bu, birinci tevil.

Bu noktada, istivanın Türkçe’de kullandığımız “müsavî” ve "tesviye" kelimeleri ile aynı kökten geldiğini hatırlamak faydalı olur.

Merhum Hoca üç tevil daha aktarıyor.. Yazı uzamasın diye geçiyoruz. (Ayrıca konuya ilgi duyanların TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İstivâ” maddesini okumalarında fayda var.)

Aslında, Elmalılı Hoca’nın aktardığı tevillerde ifade edilen hususları (ya da hakikatleri diyelim), Selefîler de kabul ediyorlar.. Etmek durumundalar.. Ancak, meseleyi “istiva” kavramı altında ele almıyorlar.. Bundan dolayı onları suçlamak gerekmez.

Fakat “istiva” kavramı için Türkçe bir karşılık kullandıklarında kendilerinin de bir tür “tevil”de bulunmuş olacaklarını anlamaları gerekiyor.

Korkmaz, haklı olarak bu noktaya dikkat çekmişti.

*

Bayancuk’un Kelam alimlerine karşı biraz daha insaflı olmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.. Aynı şekilde “aklın sınırları” konusundaki hassasiyetin cahiller elinde “akıl düşmanlığı ya da karşıtlığı”na dönüşebileceğini unutmaması gerekiyor.

Akla uygunluk çok önemlidir, fakat akıl herşeyi öğretmez.. Mesela geçmişte yaşanmış bir olayı tutup aklımızı çalıştırarak bilme imkânımız yok, bunun için yazılı ya da sözlü “nakle/habere” ihtiyacımız vardır.

Bundan aklın yetersizliği yahut güvenilir olmadığı sonucuna varılamaz.. Bu sizin yetersizliğinizdir, akılsızlığınızdır, sıcaklığı manifaturacı mezurası ya da bakkal terazisi ile ölçemezsiniz.

İmdi, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği “akıl” ile bilinir. Hiç peygamber gönderilmese bile, aklını kullanan insanlar bu sonuca varacaklardı, varırlardı.

Yine, gönderilen bir peygamberin peygamber olduğuna dair hükmü de insanlar olarak önce aklımızla veriyoruz.. Bir peygamberin gerçekten peygamber olduğuna dair herkese ayrı vahiy gelmiyor. Peygamberlerin mucizelerinin gözlemlenmesinin ardından herkes akıl yürütüyor.

Ve bu noktada bazı üstün zekâlı insanların bile nefislerine, heva ve heveslerine, kibir ve gururlarına, haset ve taassuplarına, hayvanî dürtülerine mağlup olarak akıllarını kullanmadıkları görülebiliyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, peygamberlerin peygamberliği, yalancı peygamberlerin de sahtekârlığı akılla bilinir.

Bununla birlikte ahiret hayatı ve ölümden sonra diriliş salt akılla bilinemez, bu noktada “doğru haber”e ihtiyaç vardır.

Ama kimin doğru haber getirdiği, kimin deccal (çok yalancı) olduğu hakkındaki hükmü de gözleme/müşahedeye dayanan aklımızla veririz.

Evet, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği (peygamber gönderilmese bile) akıl ile bilinir, fakat zatı akıl ile bilinemez.

Çünkü Allahu Teala, yarattığı mahlukata benzemez.

*

Kâinat (evren) ve dünya hayatı hakkındaki bilgimiz beş duyumuza dayanıyor.

Mesela yıldızları görme duyumuz (gözlerimiz) sayesinde biliyoruz.

Bütün insanlar Hz. Adem aleyhisselamdan beri gözsüz olarak yaratılmış olsalardı, yıldızların varlığı bizim için meleklerin varlığı gibi olacaktı.

Öyle bir durumda peygamberler yıldızların varlığından söz ettiklerinde inkârcılar pozitivist ve materyalist mantıkla “Hani sesleri, hani kokuları, hani tatları, hani dokunuş?! Var olsalardı bir sesleri kokuları vs. olurdu, onları algılardık” diyeceklerdi.

Aynı şekilde renkler de onlar için “kabulü imkânsız, dolayısıyla akla aykırı hurafeler” olacaktı. (Aslında böylesi yaklaşımlar, “gözlem/müşahede ve tecrübe/deneyim” ile “akıl”ı birbirine karıştıran cehalete dayanır. İmam Matüridî’nin Kitabu’t-Tevhîd’de dikkat çektiği gibi, küfür ehli bu hataya çok düşmektedir.. Akıl öyle bir durumda renkler için ancak “mümkün” hükmünü verebilir, “zorunlu/zaruri” ya da “muhal/mümtenî/imkânsız” hükmünü veremez.)

Diyelim ki öylesi bir durumda peygamberler insanlara yıldızlardan, bulutlardan, Güneş’ten, Ay’dan, ışıktan, gündüzün aydınlığından, gecenin karanlığından, renklerden, karın beyazlığından, yaprağın yeşilliğinden, gögün maviliğinden, gülün kırmızılığından, gün batımının kızıllığından bahsettiler, insanlar iman etseler bile, bunları anlayamazlardı.

Mesela ışığı anlamak için onu ya ses, ya koku, ya tat, ya da dokunuşla hasıl olan bir algıya benzetmek durumunda olurlardı.

Suyun renksiz olduğu söylendiğinde de buna anlam veremezlerdi.

*

Diyelim ki böyle bir insana gülün güzelliğinden bahsedildi.. O, bu güzelliği anlamak için onu ya bir müzik parçasına, ya bir güzel kokuya, ya leziz bir tada, ya da hoş bir dokunuşa benzetmek zorundadır.

Yani gülün kendisine has görünüş güzelliğini anlayamaz.

Allahu Teala’nın isimlerinden biri, el-Cemîl..

Alahu Teala cemal sahibidir, güzeldir, fakat bu güzellik, bu dünya hayatında müşahede ettiğimiz güzellikler gibi değildir, Allahu Teala’ya has bir güzelliktir.

Ve biz bunu ne tasavvur edebiliriz, ne de onun künhüne vakıf olabiliriz.

Anadan doğma bir kör, gülün görünüş güzelliğini nasıl idrak edip anlayamazsa, bu mesele de öyledir.

*

Bir kör, dört duyusuyla edindiği güzellik nosyonuyla güzellik diye bir şey olduğunu anlar, böylece gülün görünüş güzelliği düşüncesi onun için anlaşılabilir hale gelir.. Hakikatini/künhünü kavrayamasa da..

İşte, Allahu Teala’nın esma-i hüsnası ile ilgili bilgimizin sınırı da budur.. Kendi görmemizden hareketle görme diye birşey bulunduğunu anlamış durumdayız, fakat Allahu Teala’nın görmesi bizim görmemiz gibi değildir.. Onunki kendisine has, şanına yakışır bir görmedir ve biz bunun künhüne vakıf olamayız.

Kaderin künhüne vakıf olamayışımız da bundan kaynaklanır.. Allahu Teala’nın iradesi bizim irademize benzemez.. Dolayısıyla onun takdîri ve kaderi bizim kavrayışımızı aşar.

Anlamaya çalışmak, körün renklerin mahiyetini keşif çabası gibi bir aptallık ve ahmaklıktır.

Anlayamıyor diye renklerin varlığını inkârı ise saf ve pür akılsızlıktır.

Dolayısıyla, “istiva” ayeti gibi ayetleri okurken bunların künhünü kavrayamayacağımızı akılda tutmamız gerekiyor.

En selamette olan, Allahu Teala hakkında dilini en çok tutan, onu tehlil, tesbih, hamd ve tekbir ile takdis edendir.


KEMALİST "RAHMET" TAKSİMİ VE FETHULLAH

 






Fethullah’ın ölümüne kimisi sevindi, kimisi üzüldü.

Türkiye’deki büyük çoğunluk (özellikle de geçmişte onu “hocaefendi” diye anarak yere göğe sığdıramayanlar, "günah çıkarma" kabilinden) arkasından lanet okudular.

Birkaç kişi de rahmet dileme gafletinde bulundu.

Bunlardan biri, Doğu Perinçek.. Bir diğeri, Yeni Asya gazetesi genel yayın yönetmeni Kazım Güleçyüz.

Kazım, “terör örgütü propagandası yapma” gerekçesiyle tutuklandı.

*

Türkiye Cumhuriyeti laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, “suç” ile “günah” kavramları örtüşmüyor.

Türkiye’de “helal”ler “suç” olabiliyor.. Mesela 18 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki bir genç kızla “evlenirse” suç işlemiş oluyor.

Buna karşılık, (mesela Deniz Baykal gibi) kerli ferli bir adam başkasının karısı ile “düzeyli beraberlik” yaşarsa (pozitif/yürürlükteki laik hukuka göre) “zina suçu” işlemiş olmuyor..

Böylesi bir durumda (Şeriat’e alerji duyan) “ahlâkçı dindar”lar hemen devreye giriyor, insanların özel hayatlarına karışmanın ne kadar çirkin bir iş olduğunu anlatmaya koyuluyorlar..

Çok ahlâklılar ya, vicdanları onları rahat bırakmıyor.

Kazım Güleçyüz’ün durumuna gelelim.. Yaptığı şey günah mı, değil mi, kimse işin bu tarafına bakmıyor.. “Laik (siyasal dinsiz) yasalara göre yaptığı suç mu, değil mi?”, ilgilenilen husus sadece bu.

Kazım’ın “suç” kabul edilen paylaşımı şöyle:

“Fethullah Gülen de imtihan dünyasından berzah alemine göçmüş. Hakkındaki iddiaların hesabı artık öbür tarafta görülecek. Bu iddialar gerekçe gösterilerek yapılan ve nice insanın mağduriyetine sebep olan hukuksuzlukların son bulması dileğimizi bir kez daha tekrarlayarak, Allah rahmet ve adaletiyle muamele eylesin diyoruz. Camianın başı sağ olsun.”

Açıkçası, bundan “terör örgütü propagandası” çıkarmak biraz zor gibi görünüyor, fakat “rahmet” faslına hiç girmese “eyiymiş”.

Ancak, Kazım’ın yaptığı şey “zalimlere meyletme” kapsamına giren bir “günah” olarak değerlendirilebilir mi sorusu akla gelmiyor değil.

Bir de şu var: Fethullah "hizmet" şampiyonu olmak için önce Türk derin devleti, sonra da küresel egemen güçler ile "gayrimeşru" işbirliği içine girmese, peşine düşen insanları keramet süsü verilmiş mizansenler ve hipnotik nutuklar ile gözlerini boyayarak canlı robotlar haline getirmeseydi bütün bu "mağduriyetler" yaşanır mıydı sorusu önem taşıyor. 

Fethullah, Kazım'ın sözünü ettiği mağduriyetlerden birinci derecede sorumludur.

*

Bununla birlikte, meseleyi (pozitif/yürürlükteki laik hukuk değil de) İslam açısından ele aldığımızda, Türkiye’de dinî açıdan çok daha mahzurlu bir “rahmet dileme” olayının sürekli gündeme getirildiğini görüyoruz.

Ülkemizdeki derin çetelerin, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi ve Allahu Teala’nın son kitabı Kur’an-ı Kerîm’i “Arap oğlunun yaveleri” diyerek aşağılamış olduğu bir başka Kazım’ın, Kazım Karabekir’in şahitliğiyle sabit olan Selanikli Mustafa Atatürk için camilerde cuma hutbelerinde “rahmet okunması” talebinde bulunduklarına tanık oluyoruz.

Neredeyse her milli bayramda ve Selanikli’nin ölüm yıldönümünde, bir yerlerden düğmeye basılmış gibi sistematik ve organize biçimde “Hutbede niye Atatürk yok?” diye yaygara koparılıyor.

Hatta, Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ gibi camide hutbe sırasında bu yönde din dışı ve yasa dışı eylem yapan, camiye ibadet için gelmiş olan insanların hak ve hukukunu çiğneyerek huzurunu bozan, ve bunu kayda aldırıp yayınlatan hadsiz ve sorumsuz şımarık tipler var. 

(Hutbe sırasında konuşmak caiz değildir, mekruhtur, hutbeye sessizce kulak verilir.. Bu aşırı şımarmış tiplerin yaptığı şey, cami ve ibadet adabına riayetsizlik edepsizliğinden fazla bir şey.. Bu, kargaşa, fesat ve fitne çıkarmadır, camide terör estirmedir, büyük cürümdür.. Fakat Türkiye’deki laiklik yani siyasal dinsizlik yüzünden hesapları ahirete kalıyor, o ayrı.)

Selanikli Mustafa Atatürk’ün müslüman olmadığı (Murat Bardakçı’nın da ifade ettiği gibi) açıktır.. Kimseyi zorla müslüman yapmaya, müslüman göstermeye hakkımız yok.

*

Adam İslam’a “Beyni sulanmış hafızların dini” diyerek hakaret etmiş mi?.. Etmiş!

Yine Allahu Teala’nın ilkelerini/prensiplerini “gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” diyerek aşağılayıp kendi icat ettiği prensiplerin onlardan üstün olduğunu iddia etmiş mi?

Etmiş!

Yani adamın İslam karşısındaki küfrü, kâfirliği açık.

Adam “İslam’ın kâfiri” olduğunun anlaşılması için daha ne desin?!

İmdi, böyle dinsiz imansız bir adamın İslam mabetlerinde “rahmet”le anılması İslam’a göre caiz olmadığı gibi, bunu talep etmek de İslam’la ve Müslümanlar’la alay etmek, onları aşağılamak anlamına gelir.

Ayrıca, laikliğe de aykırıdır.. Laikliğin yaygın tanımına göre din devlete, devlet de dine karışamaz. 

Devlet, “İslam denilince şunları anlayacaksınız” diyerek tanrılık ya da peygamberlik taslama konumunda değildir.

*

Kazım Güleçyüz’ün Fethullah için “rahmet” okumasından rahatsız olanlardan, bu “Selanikli’ye camide rahmet” okunması şirretlik, azgınlık, hadsizlik ve arsızlığı karşısında da hiç değilse fısıltı, inilti, vızıltı ya da mırıltı kabilinden bir tepki göstermelerini istersek çok şey mi beklemiş oluruz?

Selanikli Mustafa Atatürk’e rahmet okunmasını bu kadar önemseyen Ümit Özdağ gibi şımarıklara tavsiyemiz, her cuma Anıtkabir’i ziyaret etmeleri, orada Selanikli için Fatiha okumalarıdır.

"Selanikli'ye rahmet" hassasiyetini asıl sergilemeleri gereken yer orası.. Adamın mezarının başı.

İstiyorlarsa Yasin de okuyabilirler.. Hatta hatim okusunlar, daha sağlam olur.

Dahası, kalabalıkların Anıtkabir'e akın ettikleri milli bayramlarda Atatürkçü imamlara megafonla "rahmet" okutabilir ve ziyaretçilerden Fatiha okumalarını istetebilirler.

*

Mezarlıklar ve mezar başları şov yeri ve panayır alanı değildir, ölü için rahmet niyazında bulunma yeridir.

Madem Selanikli'nin Allahu Teala'nın rahmetini hakettiğine inanıyorsunuz, işte meydan, işte mezar!. Rahmet hassasiyetinizi orada doya doya sergileyin, kana kana yudumlayın! 

Hatta hatta, Yavuz Sultan Selim’in Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler bölümünde ihdas ettiği türden bir sürekli Kur’an okunması hizmeti de organize edebilirsiniz.

Elinizi tutan yok, buyurun yapın!

Tabiî derdiniz müslüman millete "gıcık" vermek, nisbet yapmak, sataşıp tahrik etmek, kavga gürültü çıkartmak, "İşte İslam'ı laik (siyasal dinsiz) Kemalizm'e böyle biat ettirir, dininize dinsiz ideolojimiz karşısında böyle boyun eğdirtiriz" mesajını vererek mütedeyyin kitlenin müslümanlık damarına sinsice basıp alay etmek, cemaatin çaresizce yutkunmasına bakarak alçakça keyif çatmak değilse.

*

Hayır, beyefendiler Anıtkabir’de Allahu Teala’yı hatırlamaya, Fatiha okumaya tenezzül etmiyor, İslam'ın (Eski Yunan putperest tapınağı Akropolis'e benzeyen) bu mekâna girmesini içlerine sindiremiyorlar, geliyor müslümanın camisine musallat oluyor, orada imansız bir adam için rahmet okunmasını istiyorlar.

Ve Diyanet İşleri Başkanlığı da, "müslüman" olduklarını söyleyen siyasetçiler de, bu rezalet karşısında susuyor.

İmdi siz, Kazım Güleçyüz’e bu yersiz ve zamansız “rahmet okuma”nın hesabını sormayı biliyorsunuz da, Allahu Teala size, bu Selanikli’ye rahmet okunması talebi karşısındaki “sessusluk”unuzun hesabını sormayacak mı?

Nasıl bu dünyada Kazım’ı tutuklayan bir mahkemeniz varsa, ahirette de bir mahkeme var.


BU SORUNU PANSUMAN TEDAVİ VE MAKYAJLA ÇÖZEMEZSİNİZ

 




Devlet (ve/veya Devlet Bahçeli), Abdullah Öcalan’ı sahaya sürerek PKK’yı bitirebileceğine inanıyor gibi görünüyor.

Ancak bu sorun, salt böyle bir hamle ile çözülemez.

Çünkü bu Kürtçülük işi dallanıp budaklandı, yurtdışı ayağı oluştu.. Laik (siyasal dinsiz) bir Kürtçü (Kürt milliyetçisi) kitle oluştu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milliyetçiliği (Türk milliyetçiliği de dahil olmak üzere) bir tarafa atmadıkça bu dertten kurtulamaz.

Alerjiden kurtulmak istiyorsan, buna neden olan nesneyi terk edeceksin.. Pansumanla, makyajla bu dertten kurtulamazsın.

Ayrıca bu devlet Atatürkçülük (Atatürk ilke ve inkılapları) dayatmasından ve laiklikten kurtulmadıkça, bunların getirdiği arazlardan azade hale gelemez.

Böylesi politik manevralarla bu sorunu çözemezsiniz.

Sadece hayalkırıklığı yaşanır.

Meseleyi “kökten” (zihniyet ve resmî ideoloji düzeyinde) ele almanız gerekir.

Mevzubahis olan Apo’nun keyfi ve rahatı olsaydı gerisi teferruattı, ama öyle değil işte.


FETÖ’NÜN (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) ASIL SUÇU

 





Fethullahçılar’ı en iyi tanıyanlardan biri, Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz.

Yıllarca Zaman gazetesinde yazdı.. Bildiğim kadarıyla bir zamanlar onların iki gözde genç yazarından biriydi. (Diğeri Nuh Gönültaş’tı.)

Tamer Korkmaz, Yeni Şafak’ın bugünkü (23 Kasım 2024 tarihli) sayısında şunları yazmış:

Batı Medyası, Locaefendi Fetullah’ın ölüm haberini verirken; onu “Din Adamı” veya “Müslüman Vaiz” olarak tanımladı.

Kandan beslenen Tescilli Vatan Haini Fetullah Gülen’in, kendi adıyla anılan Terör Örgütü’nün elebaşı-lideri olduğu gerçeğine itina ile gözlerini kapattılar.

***

İşte bu gözbağcılığa, dahası düzenbazlığa dayalı ortak dil; Locaefendi’nin, CIA’in ve Türkiye’deki Gladyo’nun mutemet adamı olmasıyla bağlantılıdır.

Bir de Fetullah’ın aslında ‘Gizli Kardinal’ oluşuyla ilgilidir!

***

Bu derin gerçeği, senelerce önce ilk kez rahmetli Aytunç Altındal ifşa etmişti.

Altındal, 17 Aralık 2013’ten sadece bir ay evvel -18 Kasım’da- fevkalade kuşkulu bir biçimde hayatını kaybetti.

 

PARALEL CİNAYETLER

Necip Hablemitoğlu’ndan Haydar Meriç’e Hrant Dink’ten Muhsin Yazıcıoğlu’na dek belli başlı derin suikastların emrini veren bizzat Locaefendi Fetullah idi.

***

15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi sırasında 251 şehit verdik.

Fetullah’ın, kaldırıldığı hastanenin “251 Numaralı” odasında gebermesi, kaderin bir cilvesidir.

İNFAZ LİSTESİ

15 Temmuz 2016’daki ABD-FETÖ darbesi başarılı olsaydı; bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu 9 bin kişi -ilk elde- infaz edilecekti!

***

Yüzlerce masumu katleden FETÖ’nün henüz “gün ışığına çıkmamış” cinayetleri bulunduğunu öngörmek de zor değildir.

ASLINDA NEDİR?

FETÖ hakkında belli analizler yapılırken, bu sinsi örgütün “devletin içine sızdığı” dile getiriliyor.

Bu tabir, aslında ne olduğunu izah etmek için asla yeterli değildir.

***

Bizzat Türkiye’deki Gladyo’nun FETÖ’yü “devletin içinde örgütlediğini” bir başka söyleyişle ona “yol verdiğini” anlamak ve anlatmak gerekiyor!

***

Locaefendi Fetullah, ta en başından beri CIA ve de MOSSAD ile bağlantılıydı.

Halihazırda onun Vatana İhanet izinden gidenler; en başta Mustafa Özcan olmak üzere işbu derin ilişkiyi sürdürüyorlar.

“ARANIYORDU” HİKAYESİ

“Made in USA” 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren Paşa ve generalleri, Locaefendi Fetullah’ın devlet kademeleri içinde palazlanmasına yardımcı oldular.

Gülen’in, 11 Eylül günü (1980) darbeden “haberdar edildiği” de bir sır değildir.

***

“Ağızlara laik” hikâye, bu ya…

1980-1986 döneminde; İzmir’deki Vaiz Fetullah Gülen, devlet tarafından güya “aranıyordu!

Bu büyük resmi yalan, Gülen’i bir yandan mevcut rejimle kavgalı gibi göstermeye yararken, diğer taraftan da onu tribünleri nezdinde “efsaneleştiriyordu!”

***

Yani?

“Hocaefendi, keramet gösteriyor, bak bir türlü yakalanmıyor” zırvası, böylelikle yürüyordu!

***

12 Ocak 1986 tarihinde Burdur’da şeklen gözaltına alınıp “kısa süre içinde serbest bırakıldığında” aslında hiç aranmadığı da anlaşılmıştı.

Fetullah, bu durumunu birkaç sene sonra bir vaazında itiraf da etmişti!

1986’DAN 2016’YA

Hürriyet gazetesinin, 19 ve 20 Temmuz 1986 tarihli manşetlerinde…

Fetullah’ı güya afişe eden yayınlar vardı!

***

Bu aleyhte gibi görünen manşetler, onu mevcut Gladyo rejimiyle kavgalı imiş gibi göstermek içindi…

Aslında tersinden reklamını yapıyorlardı!

***

Hürriyet’in “İşte Fetullah” sürmanşetinde ilk kez fotoğrafı yayınlandı. (20 Temmuz 1986)

Orada “12 Eylül’e savaş açmış” cümlesi okunuyordu; ki, büyük bir yalandı!

***

19 Temmuz 1986 tarihli Hürriyet, “Şimdi de Fetullahçılar” sürmanşetiyle çıkmıştı.

O sürmanşette, Fetullahçıların “Birleşik İslam Cumhuriyeti kurmak istedikleri” yazılıydı!

Bu ters propaganda, derin bir numaradan ibaretti.

***

Yani, neydi?

Locaefendi’nin FETÖ’sü, Türkiye’deki Laikçi Gladyo’nun lokomotif örgütüydü!

Aslında, “İslam dinini ifsat etmek üzere” Büyük Bir İhanet için yola çıkarılmıştı!

Hürriyet’in o dönemdeki yayınları; işte bu derin gerçeğin üzerini örtmeye yarıyordu.

***

O yayınlardan tam otuz yıl sonra 2016’da yani 15 Temmuz gecesi, TRT’de okutulan korsan bildiride; “Yurtta Sulh” adlı FETÖ Cuntası, “NATO’ya ve laikliğe bağlılığını” bildiriyordu!

GİZLİ KARDİNAL VATİKAN’DA

İnsanları Kilise’ye yöneltmeye ayarlı bir “Vatikan Projesi” olduğu; 1990’da ilan edilen “Dinler Arası Diyalog” safsatasının bir parçasıydı, FETÖ!

Locaefendi Fetullah’ın 1998’de Vatikan’da Papa’yı ziyaretiyle, bu gerçek ayan beyan ortaya çıktı.

***

İki yıl öncesinden yani 1996’dan itibaren de Fetullah’ın ABD’deki Yahudi lobisiyle buluşmaları organize edilmişti.

Bu bağlantıları, Törkiş Gladyo’nun derin baronu Yahudi İzhak Alaton sağlıyordu!

İSLAM DÜŞMANLIĞI

1990-1991’de Sovyetler’in önderliğindeki Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte…

NATO’daki “düşman konsepti” değişti ve ilk sıraya “İslam Düşmanlığı” yerleşti!

***

CIA’in kurduğu Rand Corporation’ın…

O dönemde yayınladığı “Türkiye’deki İslamcı Akımlar” raporuyla “Ilımlı İslam” tabiri sahne aldı!

Aynen “İslamcılık” veya “Radikal İslam” gibi CIA merkezinde üretilen bu tabir ile Mason Locaefendi ve onun “dini cemaat” maskeli Gladyo örgütüne Tam Yol verildi.

***

Türkiye’yi 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe teşebbüsüne kadar götüren derin yoldaki kilometre taşlarının en tehlikelisi 1990-1991’de NATO’daki yeni konsept ile döşenmişti!

*

Fethullah’ın “gizli kardinal” olup olmadığını bilmiyorum, fakat “Vatikan projesi”nde yer alıp bir kardinal gibi hareket ettiği kesin.

Belli başlı derin suikast”lerin emrini onun vermiş olduğundan da emin değilim.

Nedeni basit: Türkiye’de “derin suikast” konusunda FETÖ’den daha mahir ve tecrübeli “odak”lar mevcut.. (İnanmayan, meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’ün atin.org adlı sitesini ziyaret etsin.)

Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla (buna MİT ve TSK da dahil) “ters propaganda” yaparak FETÖ’yü palazlandırmak için çalışmış olduğu, Fethullah’ı “efsaneleştirdiği” doğru.. 

(12 Eylül Darbesi’nden sonra bunu yaptılar.. 28 Şubat Süreci’nden sonra ise aynı şeyi İskenderpaşa Cemaati’nde denediler, fakat Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaatin başına geçirilmiş olan oğlunun çapı, kapasite ve becerisi buna yetmedi.)

Hürriyet gazetesinin “algı operasyonları”na gelince.. 

Bunlar da MİT’in “servis”inden (“hizmet”inden) ayrı düşünülemez.. 

(En azından Hürriyet, MİT’e rağmen böyle birşeyi yapmaz, yapamaz. 

Yapmış olabilemez.)

*

İslam dinini ifsat etme mevzuu daha derin..

Ne yazık ki bu da FETÖ’nün tekelinde olan bir “ihanet” değil.

FETÖ, İslam’ı bir ölçüde hristiyanlaştırmak (protestanlaştırmak ve katolikleştirmek) için uğraştı.. “Cihat” ruhunu öldürmeye çalıştılar.. Onlara göre dünyada mücahit diye bir şey yoktu, cemi cümlesi teröristti.

Sadece bu da değil, laikliği de savunmaya başladılar.. Abant rezaletlerini hatırlayınız.

Öte yandan, Cennet’e gitmek için İslam'ı kabul etmenin şart olmadığını da keşfettiler.. 

“İyi” bir yahudi ya da hristiyan da Cennet’e gidebilirdi. 

(Oysa bu, Hûd Suresi’nin 17’nci ayetine aykırı bir inanış.. Dolayısıyla küfür.. Bkz. https://seyfisay.blogspot.com/2024/01/bazi-fetoculerdeki-hukmu-kufur-olan.html)

*

Ancak, FETÖ’deki savrulmaların benzerleri Türkiye’deki diğer cemaatlerin büyük çoğunluğunda mevcut.

Birçoğunun “mahcup” Atatürkçü (ve dolayısıyla laik, yani siyasal dinsiz ve de son tahlilde Batıcı) olduklarını görüyoruz.. 

Sadece Haydar Baş ile oğlu da değil, bu kervana Cevat Akşit, Cübbeli Ahmet ve Mustafa İslamoğlu gibi isimler de ucundan kıyısından destek veriyorlar, verdiler.

İş o noktaya geldi ki, Temel Karamollaoğlu bile “İslamcı değilim, müslümanım” diyebildi.

Millî Gazete’de, Gladyo tipi “büzük kardeşliği”nin Fethullah kadar kaşar ismi Mehmet Şevket Eygi yıllarca İslamcılık düşmanlığı amigoluğu sergiledi, hatta laiklikçilik bile yaptı.

Bu İslam dinini ifsat kervanına bazı Diyanet İşleri Başkanları bile katıldılar.. Atatürk güzellemesi yapan Ali Bardakoğlu ile Mehmet Görmez gibilerin saçmasapan zırvaları seslendirdikleri görüldü.

Diğer taraftan, Kur’an’da Şeriat kavramı yer aldığı halde buna hutbelerinde sansür uygulayan Diyanet’e kimse “Arkadaş, neden hakikatleri eksik söylemek suretiyle İslam dinini dolaylı yoldan ifsat etmeye çalışıyorsunuz?” diye sormazken, “derin” güdümlü odakların “Hutbelerde niye Atatürk yok?” diye sistematik ve organize şirretlik yaptıkları görülüyor.

*

Fesat arıyorsanız FETÖ’ye bakmanıza gerek yok.. Aynadaki gül cemalinize bakın yeter.

Üstelik FETÖ, Amerika’da ortaya çıkıp Türkiye'ye gelmiş bir ithal organizasyon değil.. Sizin itinayla peydahlayıp büyüttüğünüz bebeğiniz.

Gerçek derdiniz de hiçbir zaman ondaki itikadî ve amelî savrulmalar olmadı..

Bütün derdiniz şuydu: “Küresel egemenlerle doğrudan temas kurmayacaksın, eskiden olduğu gibi bizim vasıtamızla onlarla irtibat sağlayacaksın.”

Evet, bütün “derin” derdiniz buydu..

Yoksa, FETÖ’deki kusurların birçoğu sizde de az çok var, "devletçi, Türkiyeci" beyzadeler!.

FETÖ'cüler CIA'in, MOSSAD'ın uşaklığını yaptılar ve yapıyorlar da, (askeri ve MİT'çisiyle) 28 Şubatçı taife aynı şeyi yapmadı mı?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."