TÜRKÇÜLÜK MÜ, TÜRKLÜKÇÜLÜK MÜ? MİLLİYETÇİLİK Mİ, TÜRKLÜKÇÜLEŞMECİLİK Mİ?

 






Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5, 136; Şeybânî, Şerhü Siyeri’l-Kebîr, 1, 90.



Türkiye’de “Türk olmak” değil, “Türküm demek” önemli olduğu için, Türkçülükten değil, Türklükçülükten söz etmek gerekiyor.

Selanikli Mustafa Atatürk niye “Ne mutlu Türk’e!” dememişti de “Ne mutlu Türküm diyene!” demişti?

Niye?

Belki de bu yüzden Türkiye’de gerçek, has halis Türkler genelde mutsuz, Türküm diyen bilumum “sonradan görme ya da sonradan olma” ve de “beyaz” Türkler gayet mutlu.

Sarı saç mavi gözlüler daha da mutlu.

Türküm diyor ve mutlu oluyorlar.

Mesela Türk’ün karşısına Tekin Alp takma adıyla çıkan “çakma Türk, korsan vatansever” yahudi Moiz Kohen “Türküm” demiş ve mutlu olmuştu.

Buna karşılık Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi Türkler, Türk oldukları için bu vatanda mutsuzluk, elem ve keder yaşadılar.. Gam ve gussaya garkoldular.

Evet, Türkçülük başka, Türklükçülük başkadır.

*

Türkçülük; paracılık, menfaatçilik, kumarcılık, içkicilik, türkücülük gibi bir tutkudur.

Türklükçülük ise bir ideolojidir.

Türkiye’de gevezelik panayırında Türk-çülük adı altında satışa sunulan laf salatası da bir ideoloji olma iddiası taşıdığına ve ayrıca Türk olanları değil de Türküm diyenleri önemsediğine, “sonradan görme/olma Türkümsü”lere “daha Türk” muamelesi yaptığına  göre, nüfus kaydındaki adını Türklükçülük olarak tashih ettirmelidir.

Türkiye’de Türkçülük olsaydı, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Elmalılı Hocaefendi el üstünde tutulurdu.

Fakat Türkiye’de Türkçülük değil Türklükçülük lüpçülüğü hakim olduğu için, yahudi Moiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin en mutlu adamlarının başında geliyordu.

Türkiye’de Türkçülük yok, “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek Türklüğün cılkını çıkaran Türklükçülük vardır.

İşin tuhafı, Türkiye’deki Türkçüler ya da Türk milliyetçileri neyi savunduklarının farkında değiller.. Türkçü olmakla Türklükçü olmak arasındaki farkın bilincinde oldukları bile söylenemez.

Neyi savunduğunu, neye inandığını bilmeyen bir ezberci şaşkınlar hamulesi..

*

Bir başka şaşkınlık ya da garabet ise, Anayasa’da “Atatürk milliyetçiliği” tabirinin geçiyor olması.

Marx’ın sağ kolu Engels, ustasının sosyalizm anlayışını, bilimselliği kaşla göz arasında yankesici ustalığıyla gasbetmek suretiyle “bilimsel sosyalizm” olarak adlandırmıştı.. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı hazırlayan hukukçu müsveddelerinin hepsini topladığınızda zekâ ve beceriklilik bakımından bir Engels etmiyor olacaklar ki, milliyetçiliklerine “bilimsel milliyetçilik, ilmî milliyetçilik, irfanî milliyetçilik” filan gibi havalı ve artistik bir isim takmayı becerememişler, skolastik zihniyetin hortlaması anlamına gelen bir gericilik ya da irticacılık ile (Selanikli’ye skolastizmle bağlı) bir Atatürk milliyetçiliği icat etmişler.

Demek ki milliyetçilik, adamına göre değişen birşeymiş.. Ortak bir anlamı, sabit bir zemini yokmuş.

Milliyetçilik Selanikli Mustafa Atatürk’te başka, İsmet İnönü’de başka, Fevzi Çakmak’ta başka, Alparslan Türkeş’te başka olabiliyormuş.

Dolayısıyla millet fertlerinin her birinin de kendi kafasına göre bir milliyetçilik icat etmesinin mümkün olduğu sonucuna varmak gerekiyor.

Mesela Çemişgezekli nalbant Hasan Usta’nın başı kel değil, o da bir milliyetçilik icat edebilir.

Böyle olunca millet arasında “Yok senin milliyetçiliğin daha iyi, yok benimki daha iyi, benimki daha taze, seninki bayat, benimki son model, seninki Nuh nebiden kalma” diye tartışma çıkabilir.

O halde bu noktada çare, millete “kayıtsız şartsız hakimiyetsizlik” ve “efendilere kölece itaat” dayatmak, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmayı yasaklamak, “Milliyetçi olacaksanız onu da size biz efendileriniz öğretiriz lan.. Vıdı vıdı edip durmayın, kafa şişirmeyin!” demek.

Bunu da yapmışlar “netekim”.. Anayasa’ya Atatürk milliyetçiliği kayıt ve şartını eklemişler.

“Sizin kafanız milliyetçiliğe basmaz, Selanikli ne dediyse o” diye göklerden değilse de Ankara semalarından “ilke ve inkılap” indirmişler.

*

Atatürk milliyetçiliğinden kastedilen, Selanikli Mustafa Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı.

Bununla birlikte, kavrama literal/lafzî çerçevede anlam verildiğinde, onu “millet yerine Atatürk’ü eksen alan milliyetçilik” olarak da anlamak mümkün.

Evet, millet milliyetçiliği (milleti baz alan, millet eksenli milliyetçilik) değil, Atatürk milliyetçiliği..

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ü milliyetçiliği şöyle tanımlıyor: “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı.”

Demek ki milliyetçilik, “millet” limanında demir atmış değil, seyahate çıkıp “ülke” okyanusuna açılabiliyor.

O halde, “ülke” okyanusunda dolaşırken Atatürk adasına da uğrayabilir.. Tanımı buna müsait.

Dolayısıyla, “Atatürk milliyetçiliği” kavramı, lafzî bir yaklaşımla (ve/veya sözlük anlamıyla) “Maddi ve manevi açılardan Atatürk’ü ve Atatürk’ün görüşlerini her şeyin üstünde tutma anlayışı” olarak değerlendirilmeye açık.

*

Her halükârda Atatürk milliyetçiliğinin amentüsü şu sözden ibaret: “Ne mutlu Türküm diyene!”

“Ne mutlu Türküm diyen” Moiz Kohen durur mu, o da, 1928 yılında yayınlanan “Türk’ün Yeni Amentüsü” kitabı ile bu Türklükçülüğü (Türkçülüğü değil; Türkçülük Moiz’leri denklem dışı yapıyor), bu yeni amentüyü şerh etmiş. 

Ne mi söylemiş?

Mesela şunu:

“Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden eden Mustafa Kemal'e, o'nun cengaver ordusuna, yüce kanunlarına, savaşçı analarına ve Türkiye için ahiret günü olmadığına iman ederim.”

Herifin imanı sağlam.

Türkiye için ahiret günü olmadığına, devletin bekasına, ebed-müddetliğe inanıyor.

Ha, bu palavralar İslam nokta-i nazarından küfre ve cehalete, pozitif bilimler açısından ise zır cahilliğe karşılık geliyormuş, dert değil, sonuçta bu “eski amentü” değil, “yeni amentü”.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”se de, kayıtsız ve şartsız değil, ilim ancak Moiz Kohen’lerin müsaade buyurdukları yerlerde mürşit.

*

Aslına bakılırsa, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü, dinlere özgü bir anlayışı yansıtmaktadır.

Çünkü, “Ne mutlu Türk’e!” denilmiyor.

Eğer bir Yahudi, Ermeni, Süryani ya da Rum “Türküm” demekle Türk olabiliyorsa, Türk olmak, müslüman olmak gibi bir dinî işlem haline gelmiş olur.

Kendini Türk hisseden herkes Türktür” şeklindeki (galiba Türkeş tarafından da seslendirilmiş olan) palavra da aynı durumda.

Kendini Napolyon, Mehdi, peygamber vs. hissettiğinde sana “Aferin lan, madem böyle hissediyorsun, demek ki öylesin” demiyorlar, duruma göre Bakırköy’de misafir ediliyorsun.

Fakat bu cennet vatanda Bakırköylük bir ideolojik söyleme düşünce harikası muamelesi yapılabiliyor.

Bir toplumda herkes az birazcık Bakırköylük olunca kim kimi Bakırköy’e gönderecek?!

*

Hissetmekle birşey olunsaydı, kendisini hekim hisseden hekim, mühendis hisseden mühendis olurdu.

Sanatçı hisseden sanatçı, edebiyatçı hisseden edebiyatçı, lider hisseden lider, zekâ küpü hisseden de dahi olurdu.

(Ki insanoğlunun, kendisini dünyanın en zekisi sanma gibi bir meziyeti var.. Akıllar pazarda satışa çıkarılmış herkes yine kendi aklını seçmiş derler.. Tipini beğenmeyip estetik ameliyat olan çok da aklını beğenmeyip başkasından akıl isteyen pek yok.)

Şu işe bak, kendini Türk hissediyorsun ve Türk oluyorsun..

Peki ABD, İngiltere, Fransa vs. vizesi için konsolosluklara başvurduğunda “Ben kendimi Amerikalı hissediyorum, İngiliz hissediyorum, Fransız hisssediyorum” diyebiliyor musun?!

*

Evet, milliyetçilik, (özellikle de bugün Türkiye’de anlaşıldığı biçimiyle) ırksal kökenin bir dine dönüştürülmesidir.

Fakat bu dinsellik ne Türkiye’ye özgüdür ne de ilk başlangıç noktası bu topraklardır.. Fransız Devrimi ile başlamış ve dünyanın başına bela olmuştur.

Milliyetçilik, Fransa’da (masonların da katkısıyla) kazandığı bu dinsel karakteri yüzünden, paradoksal olarak hem laikliğe aykırıdır, hem de laikliğe muhtaçtır.

Çünkü milliyetçiliğin ‘devlet’i ele geçirmesi ancak, gerçek ve/veya hak dinin devletten ayrı tutulması ve kendisinin yapay (uyduruk ve batıl) bir din olarak onun yerini doldurmaya kalkışması ile mümkün olabilir.

Laiklik sayesinde gerçek dini tasfiye eder, yerine kendisi oturur.

Bununla birlikte aynı milliyetçilik, laikliği benimseyenlerin temel argümanı açısından savunulamaz birşeydir: Devlet olarak, farklı dinlere mensup vatandaşlar arasında ayırım yapmamak için dinler arasında tarafsız oluyorsan, farklı etnisiteler arasında da tarafsız olman, herhangi bir ırkı öne çıkarmaman gerekir.

Ancak, laik zihniyetliler, (hele bir de Atatürk milliyetçisi olunca) akıl denilen nimeti bozuk para gibi harcayıp idrak bakımından tam takır kuru bakır hale geldikleri için, “Ama bu vatanda falanca ırk mensupları çoğunlukta, onlara ayrıcalık tanınması gerekiyor” diyeceklerdir. 

İdrak fukaralığı gibi kronik bir hastalıktan muzdarip oldukları için, şöyle bir soruyla karşılaşabilecekleri hiç akıllarına gelmez:

“O zaman, bir toplumdaki yüzde 99’luk müslüman kitle ile yüzde 1’lik yamalı bohçayı nasıl aynı kefeye koyabiliyorsunuz?!”

(Devletin laiklik hizmetleri sayesinde bugün bu yüzde 99’luk oran belki 80’lere, 70’lere filan düşmüş olabilir, bilemeyiz.. Aslında Lozan’da İngilizler’in istediği, oranın 100 yıl içinde sıfıra indirilmesiydi.. Kâzım Karabekir’in hatıratında anlattığına göre, Selanikli Mustafa Atatürk ile has adamları bir ara millete Hristiyanlığı da şapka gibi bir devrim olarak dayatmayı düşünmüşler.)

*

Milliyetçiliğin bir din haline getirilmiş ve “Atatürk milliyetçiliği” parantezine hapsedilmiş olmasından dolayıdır ki, bu ülkede resmî kurumlarda, herşeyi işiten ve bilen Allahu Teala’ya “Ey bugünümüzü sağlayan Ulu Allah!” diyerek yakarılması laikliğe aykırı görülürken, cesedi mezarında çürümüş, kendisine bile faydası olmayan, kimseye cevap veremeyen bir ölüye, sanki duyuyormuş, her yerde hazır ve nazırmış gibi “Ey bugünümüzü sağlayan şahıs!” diye seslenilmesinin zorunlu bir ritüel olarak insanlara dayatıldığına şahit olunabiliyor(du).

Ve bu ritüelin “hayatta en hakiki mürşit ilim” açısından hurafe, safsata ve palavraya karşılık geldiği, batıl dinlere ve putperestliğe özgü dinî bir mahiyet taşıdığı gözardı edildi.

Üstelik, ilkçağdaki “tanrı-kral” kültünün modern bir formda yeniden üretilmesi esasına dayanan irticaî bir hareket olduğu dikkatlerden kaçırıldı.

Firavunların kendilerini putlaştırmaları, salt kişisel “dangalaklık”larından kaynaklanmıyordu, aynı zamanda, onlara tapınmaya hazır “devlet görevlileri”ndeki “sınırsız yalakalığın, köle ruhluluğun, şahsiyetsizliğin ve onursuzluğun” ürünüydü.

Bu putperestlik türünün biraz daha inceltilmiş, rafine ve imbikten geçirilmiş biçimi, liderlerin “dokunulması bile ibadet olan” seçilmiş kişiler haline getirilmesidir.

Ve, Firavunluğa meyilli olan liderler, böylelerini, yüzlerine tükürüp yanlarından kovmak yerine, “İstemem, yan cebime koy” politikasıyla ödüllendirirler.

*

Evet, milliyetçilik, laiklik (siyasal dinsizlik) sayesinde gerçek dini tasfiye etmekte, yerine kendisi oturmaktadır.

Mesela Türkiye’de geçmişte yaşanan, yapılmak istenen tam da budur.

Bu gerçeği Lapidus şu şekilde dile getiriyor: 

Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Evet, Meşrutiyet’in Türkçülüğü, Cumhuriyet döneminde Kemalizm/Atatürkizm tarafından yeniden yoğuruldu ve “Atatürk milliyetçiliği” adı verilen yeni bir biçime ve görünüme kavuşturuldu.

Böylece Türkçülük, Türklükçülük haline geldi.

Türklükçülük (Atatürk milliyetçiliği), Lapidus’un ifade ettiği gibi “Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılan” bir muhtevaya sahipti.

Moiz’lerin en hızlı Türk milliyetçisi (Türklükçü) olmalarının nedeni de buydu, yeni Türk milliyetçiliği Türkler’e beleşten “İslam’dan uzaklaşma” iksiri sunuyor, hatta bunu zorla içiriyordu.

*

Bununla birlikte, milliyetçiliğin dinin yerini alması durumu ne sadece Türkiye’ye özgü ve ne de sadece Türkler’in başına gelmiş olan bir musibet.

Çağımızda neredeyse her kavim bu beladan payına düşeni almış durumda.

Nitekim Wallerstein, milliyetçiliğin yaşadığımız devirde dinin yerini almış bulunduğuna şu şekilde işaret ediyor:

“Çağdaş dünyada ırk, tek uluslararası statü grubu kategorisidir. En azından MS. 8. yüzyıldan beri bu rolü oynayan dinin yerini almıştır.”

(Immanuel Wallerstein, “Bağımsızlık Sonrası Siyah Afrika’da Toplumsal Çatışma: Yeniden Değerlendirilen Irk ve Statü Grubu Kavramları”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, 2. b., İstanbul: Metis Yayınları, 1995, s. 252.)

Benzer şekilde Balibar da, kişinin kendisini “evindeymiş” gibi düşünmesini sağlayan devlete aidiyet ve bağlılık duygusunun oluşmasını Machiavelli’de olduğu gibi “zor”a ya da Gramsci’nin dediği gibi “eğitim”e ve iknaya bağlayamayacağımızı öne sürerek, ulus-devletin (milli devletin) etkililiğinin en derindeki nedenlerinin bulunması için, vatanseverlik ile milliyetçiliği “bir din” saymak gerektiğini belirtir. (Etienne Balibar, “Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, s. 120.)

Demek istediği şudur, zorla ya da eğitimle devlete aidiyet duygusu oluşturamazsınız, bu duygunun insanın içinden gelmesi gerekir, bunu da din haline getirilmiş ya da dinin yerini almış milliyetçilik sağlayabilir.

Bu, Mussolini’nin (daha önce de Hegel’in) savunduğu şekilde devletin tanrılaştırılması, putlaştırılmasıdır.

Faşizmdir.

*

Berkeley, Stanford ve Michigan gibi üniversitelerde dersler vermiş olan sosyal bilimci Hayes, Balibar ve Wallerstein gibi isimlerin dikkat çektiği olguyu, “Nationalism: A Religion” (Milliyetçilik: Bir Din) adlı bir kitap yazarak daha güçlü ve açık bir biçimde dile getirmiş durumda.

Evet, Hayes, Türkçe’ye de çevrilmiş olan bu kitabında, bir sosyolog olarak, çağımızda milliyetçiliğin bir din haline gelmiş bulunduğunu belirtmektedir.

Ona göre, “Kitleler, Hristiyanlığın tarihi inanç ve uygulamasından soğudukça, onun yerine, entellektüeller tarafından kendilerine sunulan, en gözdeleri de komünizm ve milliyetçilik olan diğer cazip ikamelere meyletti”. (Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir Din, çev. Murat Çiftkaya, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 32.)

Yine ona göre, “İnsanoğlunun din duygusu … çağdaş kömünizmde ve özellikle de modern milliyetçilikte tezahür etmektedir”. (A.g.e., s. 36.)

Milliyetçiliğin (yerlilik-millilik davasının, ya da ulus-devleti putlaştıran devletçilik ideolojisinin) dinlerde olduğu gibi kendi ayin ve ritüellerini geliştirdiğini belirten Hayes, okullarda, stadyumlarda vs. resmî törenler sırasında okunan marşların, bu yeni dinin ilahileri olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.

Mitinglerde, gösterilerde koro halinde yüksek sesle tekrarlanan sloganlar, okullarda öğretilen “andımız” seremonileri vs., onun yaklaşımı çerçevesinde, bu yeni din ya da putperestliğin sesli dua ve zikirlerini oluşturuyor.

Okullarda ve resmî kurumlarda hep bir ağızdan sürekli tekrarlanan ulusal antlar dinlerdeki toplu ibadet ve ayinlerin seküler biçimidir.

Ulusal/milli bayramlar, dinî bayramların alternatifi olma işlevini üstlenmiştir.

Millî kahramanlar/kurtarıcılar, milliyetçiliğin (yerlilik/millilik putperestliğinin, devletçiliğin) peygamberleri ve velileri/azizleri olarak arz-ı endam ederler.

Hitler’in Kavgamı, Kaddafi’nin Yeşil Kitab‘ı, Selanikli Mustafa Atatürk'ün Nutuk'u türünden “ulu önder / Führer” kitapları ve nutukları, putperestliğin sorgulanamaz kutsal kitaplarıdır.

Ulusal kahramanların anıt mezarları da dinlerdeki kutsal ziyaret yerlerinin ya da peygamber türbelerinin, evliya yatırlarının bir benzeri durumundadır; fakat ondan daha fazla birşeydirler, bir tür “ahiret hesabı verme” mekânlarıdırlar.

İslam’daki bayram namazlarının yerini, bu yeni putperestlikte, (eşi görülmemiş bir yalancılıkla) “ölümsüz” ilan edilen liderin anıt mezarının milli bayramlardaki “huşu”lu ziyareti alır.

İbadete/tapınmaya kendini fazla kaptıranların bu törenlerde suratlarının asıldığına, gözlerinin buğulandığına da şahit olunabilir.. İşi abartıp ağlayanlara, secdeye kapananlara da rastlanır.  

Hak dindeki Allahu Teala’nın yanılmazlığı ve sorgulanamazlığı inancı, bu putperestlikte, “kurtarıcı lider”in sorgulanamazlığı/hatasızlığı itikadına dönüşmüştür.

Peygamberlerin masumiyeti (günahsızlığı) inancının yerini de, “put liderin tanrısallığı inancının bekasına kendisini vakfetmiş” gizli servislerin (istihbarat teşkilatlarının) “dokunulmazlığı” almıştır.

En temel vatandaşlık haklarından yararlanılması için bile ön şart olarak dayatılan “ölmüş liderlerin ilke ve devrimlerine iman, sadakat ve bağlılık yemini” ise, bu yeni putperestliğin sunduğu “dünya cenneti”nin anahtarı haline getirilmiş laik “kelime-i şehadet“ durumundadır.

*

Ne yazık ki milliyetçilikteki bu dinî boyuta, ondaki dinsel mahiyete ve putperestlik potansiyeline Türkiye’de çok fazla dikkat çeken yok.

Hayes’ler, Balibar’lar, Wallerstein’lar yetiştirme bakımından güdük ve verimsiz bir toplumsal araziye sahibiz.. Lapidus’lar halimize bakıp şaşırıyor, bizdeki duyarsızlık karşısında hayretten ağızları bir karış açık kalıyor.

Türkiye’de revaçta olan, Türklükçülüğe biraz İslam sosu eklenerek ondaki dinselliğin İslam’dan geldiği intibaını verme illüzyonu ve hokkabazlığı.

Onun gerçek mahiyetine dikkat çeken isimlerin sözleri ise, bu çakma düşünürlük ve ideologluk panayırının hançeresi kuvvetli ve çenesi düşük simsarlarının bağırtı çağırtısı arasında kaybolup gidiyor.

Mesela, İslamî tefekkürün müstesna kalelerinden merhum Bediüzzaman’ın şu sözlerini fazla hatırlayan yok:

"Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ederler."

Günümüz diliyle ifade etmek gerekirse, “İslam öncesi dönemlere özgü ırkçılık, birbiriyle dayanışma içine girip yardımlaşan aymazlık, sapıklık, gösteriş ve karanlıktan oluşmuş bir karışımdır ve bunun için milliyetçiler, milliyeti, yani ırk bağını tapınılan bir tanrı kabul ederler”.

Böyle kabul ettikleri için de, herkesin kendi tanrılarına kulluk etmesini beklerler.

Onlar için, farklı bir ırka mensubiyet iddiasında bulunmak, tanrılarını yıkıp parçalamaktan başka birşey değildir, ve mutlaka cezalandırılması gereken bir suçtur.

Milliyet yani etnik köken onların tanrısı olduğu için, Allahu Teala’ya ait “kıdem ve beka” (varlığının zamansal başlangıcı ve sonu olmamak) sıfatlarını milletlerine izafe ederler.

Bu yüzden kendi milletlerinin tarihin en eski kavmi olduğunu savunur ve sonsuza kadar yaşayacağı iddiasında bulunurlar.

“Çakma Tekin Alp” som ve saf Moiz Kohen gibi, kendi milletleri için ahiret diye birşey bulunmadığına iman etmişcesine konuşurlar.


"DERVİŞLİK OLSA İDİ CÜBBE ASA BİR DE RÜYA / EVLİYA İLE DOLAR DA TAŞARDI DENÎ DÜNYA"

 






Yeni Şafak gazetesinin okur-yazar cahil kontenjanından köşe ağası Ömer Lekesiz, “Yazarın görevi” başlıklı bir yazı kaleme almış.

Yazıya şöyle başlamış:

“Gazzâlî’nin (rahimehullah) yazı nazariyatıyla ilgili görüşlerinden hareketle, son üç yazıda zikrettiğimiz tüm kavramlara ve ıstılahlara, Allah ile kulu arasındaki bağa yani Allah ile başlayıp Allah ile biten ya da Allah ile bitip, Allah ile başlayan akışa mahsus söylediklerimize yetkin bir örnek olarak, İbnü’l-Arabi’nin (rahimehullah) Fusûsu’l-Hikem’in kendisine nasıl ve neden verildiğine dair besmele, hamdele ve salveleden sonra yaptığı şu açıklamaya bakabiliriz.”

Fusûsu’l-Hikem, İbn Arabî’nin bir kitabının adı.

Söz konusu açıklama ise şöyle:

“Muhakkak ben mübeşşirede [müjdeleyici rüyada] Resûlüllah’ı (as) gördüm (raeytü). O bana 627 senesi Muharrem’inin son günlerinde, Şamda irâe olundu. Elinde bir kitap vardı.

Bana ‘Bu, Fusûsu’l-Hikem kitabıdır, onu al ve insanlara çıkar. Bundan yararlansınlar’ diye emretti.

Ben de ‘Biz emr olunduğu gibi Allah Teâlâ’yı, Resûlü’nü, yöneticilerimizi dinler ve itaat ederiz; nitekim biz böyle emr olunduk’ dedim. Böylece amacı tam olarak anladım, Resûllah’ın emrettiği tarzda bu kitabın ibrazı için niyetimi temizledim, herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmaksızın bu kitabı insanlara ulaştırmak için kastımı arındırdım.”

(https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/yazarin-gorevi-4641519)

Tam saçmalık..

Sanki rüyada söz konusu kitabı okumuş, ezberlemiş de, ekleme çıkarma yapmamaya karar vermiş.

Kitabın aslını bileceksin ki ekleme çıkarma yapmayasın.. Adamın aslından haberi yok, ekleme çıkarmadan bahsediyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Ve bu kitabı insanlara ulaştırırken (ibraz ederken) ve diğer bütün hallerde beni üzerinde Şeytan'ın tasallutu olmayan kulları arasına katmasını Allah’tan niyaz ederim. Parmaklarımın yazdığı ve lisanımın söylediği ve kalbimin üzerine şamil olduğu her şeyde bana korunmuşluk yardımıyla (te’yid-i’tisamiyye), münezzehlik makamından gelen aktarımını (ilkâ-i Subbuhiyye) ve ruhani üflemesini tahsis etmesini dilerim. Bu işi yaparken mütehakkim değil, mütercim olayım. Ta ki kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimse, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirsin. (Çünkü) nefsani amaçlarda gerçekle yanlış birbirine karışmıştır.

Adamın derdi, “kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimsenin, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirmesi”ymiş.

Getirse ne olur, getirmese ne olur, bunu niye dert ediniyorsun?

Bir adam ehlullahtansa, hele de “kalp ve müşahede sahibi” ehlullahtansa, onun kalbinin ve müşahedesinin senin kitabına ihtdiyacı mı olur, bay keramet?!

Sen yaptığının doğru olduğuna inanıyorsan, bundan eminsen, Allahu Teala’ya karşı ihlaslı isen, ehlulllah olsun olmasınlar, insanların kanaatini önemsemezsin.

Adamın sözlerinden ihlassızlık kokusu geliyor.

Neymiş, ehlullah tam kanaat getirsinmiş..

Getirmesinler kardeşim, şart mıdır?!

Ne yani, peygamber misin, yeni bir şeriat mı getiriyorsun?!

Allahu Teala “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim (tamamladım)” (Maide, 5/3) derken haşa yanlış bilgi vermiş de sen eksiği mi tamamlıyorsun?!

*

Bir de tutmuş “nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamı”ndan söz ediyor.

Kendisini bu makama oturtuyor.

Sen daha nefsini bile bilmiyorsun, marifetullahtan dem vuruyorsun.. Nefsini bilen adam böyle konuşur mu?!

Adamın verdiği örtük mesaj şu: Ey okur, bu okuduklarını nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından gelmiş kabul edersen bence sende ehlullahlıktan bir hisse var.. Yoksa işin bitik.

İşte kerameti kendinden menkullük böyle birşey.

Hem davacı, hem şahit, hem de yargıç.. Hüküm veriyor.

Adam gerçekten irfan ehli olsa, "Kul hatasız olmaz.. Bu kitabımızda vaki olacak hatalarımız için Allahu Teala'dan af niyaz ederiz" gibi birşey der. 

*

Evet, bu keramet tellalı devam ediyor:

Ve umarım ki, Hak Teâlâ duamı dinleyip, seslenişimi kabul eyleye. Şimdi ben ancak bana ilka olunan (kalbime atılan) şeyi ilka ederim. Ve ben bu kitap içinde, ancak benim üzerime onunla nazil olan şeyi inzal ederim. Halbuki ben nebi değilim, resul de değilim; ama vârisim ve ahiret (iyiliğim) konusunda harisim.”

Varisim derken kastettiği, alimlerin peygamberlerin varisleri olması.. Alimler, peygamberlerin ilmine varistir.

Çok mütevazi, kendisini peygamber zannetmeyelim diye peygamber varisi alim olduğunu ilan etmek zorunda kalmış.

Ahiret konusunda haris olmaya gelince, bunu söylemen gerekmez.. Bu, seninle Allahu Teala arasında bir mesele, bize bildirmen boşboğazlık.

(Bu tipler başka zaman da “Gönlümden dünyayı da, ahireti de attım” filan derler, konu değişince de böyle pek haris olurlar; evet, lafları birbirini tutmaz.. Allah’tan başkasını umursamadıklarını, insanların takdirine değer vermediklerini de söylerler, fakat görüldüğü gibi, gönülleri “ehlullah” olarak bilinme heveslilerinin alkışındadır.)

*

Bundan sonra sazı Ömer Lekesiz alıyor, sanatını icraya başlıyor:

“Daha önce değindiğimiz üzere ilahî meşiyet ve her kime vermişse ona büyük bir hayrın eriştiği hikmet esasından bakarak, resul ya da nebî olup olmadığı bildirilmeyen Hz. Lokman’ın (as) hikmete mazhar olması bunun başkaları için de mümkün olabileceğini göstermektedir. Kaldı ki, İbnü’l-Arabî de Fusûs’un kendisine cisim halinde bir kitap olarak verildiğini söylememekte, bilakis bunun için ilka ve ruhaniyet kelimelerini kullanmaktadır.”

Evet, hikmete Lokman a.s.’ın yanı sıra başkaları da mazhar olabilir.

Mümkündür.

Ancak, Lokman a.s.’ın hikmet sahibi olduğu Allahu Teala’nın bildirimi ile sabittir.

İbn Arabî’nin laflarına gelince, onların mihenge vurulması gerekir.

Gerçek hikmet sahibi, sözlerine böyle (sanki peygambermiş gibi) mukaddeslik elbisesi giydirmez; Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, sözlerinin mihenge vurulmasını ister.

Bu adam ise, kitabına adeta Kur’an muamelesi yapılmasını istiyor.

*

Ben nerden bileyim senin gerçekten Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada gördüğünü?

Kaldı ki rüya, dinî konularda delil olmaz.. (Peygamberlerin rüyaları hariç.. Bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri..)

Varsa bir bildiğin, yazman gerektiğini de düşünüyorsan, yazarsın, dünyada bir tek peygamber varisi sen değilsin, diğer peygamber varisleri bakarlar, kitabında Kur’an’a ve Sünnet’e aykırılık görmezlerse, “Faydalı, okuyun, istifade edin” derler.

Ama kitabın yine de vazgeçilmezlik kazanmaz.. Kitaplardan bir kitap olur.

Fakat bu keramet tellalının kitapları için ulemadan pekçok kişi “Okunması caiz değildir, içinde tevili mümkün olmayan küfür ifadeler var” demişler.. 

Mesela Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bunu diyor.. 

Fakat sadece o değil.. Ebussuud Efendi de böyle fetva vermiş durumda.. İbn Haldun da Şifau’s-Sâil’de aynı şeyi söylüyor, kitaplarının okunmasının ve çoğaltılmasının caiz olmadığını belirtiyor.

Niye, ilim düşmanı olduğu için mi?.. Hayır, sapıklık düşmanı olduğu için.

*

Ama zamanımızın “ehlulllah”tan görünme heveslisi cahilleri onun zırvalarına pek meraklılar.

Ve bunların tek delili “Siz anlamazsınız, ehlullah anlar”dan ibaret.

Nitekim aynı mavalı Ömer Lekesiz de tekrarlıyor:

Ancak baştan beri ifade etmeye çalıştıklarımızın tamamı için geçerli olduğu üzere bildirilene inanmak bir mana (iman) meselesidir ve ancak sırra mazhar olanlar bunun künhüne vakıf olabilir. Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır, üstelik bunu yaparken de sahih dini anlayışın kaygılısıymış gibi görünürler.

Böylece Lekesiz, Ehl-i Sünnet’e veda edip Batıniyye mezhebine (yoluna) süluk etmiş oluyor.

Maneviyat kralının üzerindeki terzilik sanatı harikası, bulunmaz Hint maneviyat kumaşından kesilip biçilmiş muhteşem elbiseyi ancak maneviyat aleminin sırra mazhar olan deha sahibi zekileri görebiliyor, sırra mazhar olmayan cahiller ise göremiyor.

Mesela bu cahillerden birisi (Ebussuud Efendi’yi vs. geçelim), kitaplarında İbn Arabî’yi yerden yere vuran Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi.. 

Bir diğeri Aliyyü’l-Kârî.. 

Mülteka sahibi İbrahim Halebî de aynı durumda.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, dedesi Hacı Veyis Efendi’yi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'yi rüyasında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte görmüş ama, bunun kıymeti yok..

Sırra mazharlık Şeyhülislam’a yakışmıyor, o, Ömer Lekesiz gibilerin tapulu arazisi.

Evet, Lekesiz efendi böyle emin konuştuğuna göre, sırra mazhar durumda.. 

Sırlar aleminde gezmiş dolaşmış, herşeyin içyüzünü anlamış, künhüne vakıf olmuş..

Merhum Şeyhülislam’ın payına düşen ise kâfirlik, münafıklık ve cahillik üçlüsünden biri.

Evet, neo-batınî Lekesiz, imanın temel esaslarından biri haline getirdiği İbn Arabî boşboğazı için milleti tekfir etmeye hazır.

Tekfir etmediklerini ise münafıklar vagonuna istif ediyor.

Ebussuud Efendi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi zatlara ise cahillik kontenjanından “üçüncü sınıf müslümanlık bileti” kesiyor.

Büyük adam.. Sırra mazhar olmuş arif..

İbn Arabî'nin "ilka"sından şüphe duyulmasına bile izni yok.. "Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır" diyor.

Halbuki, bırakın İbn Arabî'nin kerameti kendinden menkul "ilka"sını, "zayıf hadîs"ten bile şüphe duyulabilir.

Müçtehit ulemanın (peygamber varislerinin) içtihatlarından bile şüphe edilebilir.

Bu ise, İbn Arabî'nin zırvalarından şüphe edilmesini küfür sebebi sayabiliyor.

Adamın her yazdığı yanlış değil, fakat her karaladığı da doğru değil.

Yazdıklarının bazısı düpedüz zırva.. 

Bazısı da resmen sapıklık.

Ulema boşuna mı "Kitaplarının okunması, okutulması caiz değil" diyor!

*

Allahu Teala’nın kıyamet gününde insanlara karşı hücceti Kur’an’dır ve Rasulü s.a.s.’in sahih sünnetidir.

Kimse İbn Arabî’nin zırvalarını tasdik etmek zorunda değıil.

Adam Kur’an ve Sünnet’e aykırılığı açık laflar söylüyor, sonra da kendisine inanılması için rüya anlatıyor.

Bu, din dolandırıcılığıdır.. Abdülhalik-i Gücdüvanî rh. a.'in tabiriyle "din yolunun haramiliği"dir. 

Dinî konuda bir şey söylüyorsan Kur’an ve Sünnet’ten delil getirmek zorundasın.

Kur’an ayetlerinin ve sahih sünnetin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbeti kesin, fakat senin rüya anlatırken doğru söylemiş olduğunu kesin olarak bilmek mümkün değil.

Eğer senin hakkında “O asla yalan söylemez, her sözü doğrudur” diye ayet bulunsa veya Hz. Peygamber s.a.s. senin doğruluğuna kefil olsaydı, işte o zaman rüyana itibar edebilirdik.

Fakat, rüyana itibar etmemiz bile, rüyanı tabir ederken (günaha düşmeden, içtihat hatasına benzer şekilde) hata yapmamış olduğunu kabul etmemizi gerektirmezdi.

*

Keşfe, ilhama gelince.. Bunlar dinî konularda hiçbir şekilde delil olmaz.

Dünyevî konularda da böyledir.. Delil olarak öne sürülemez.

Mesela mahkemede görülen bir davayı alalım.. Diyelim ki kadı efendi keşif sahibi bir velî, keşfine aykırı bile olsa, delillere ve zahire göre karar vermek zorundadır.

Delillere göre karar verdiği zaman ahirette mesul olmaz, keşfine göre vermesi durumunda ise, “usul”e riayet etmediği için, isabet bile etse mesul olur.

Keşif ve ilham, hata ve yanılgıya açık bir alandır.

Hiç kimse keşfini esas alarak itikat sahibi olma hakkına malik değildir.. Herkes itikadını ayet ve hadîslere dayandırmak zorundadır.

Ariflerin kutbu Bahaeddin Nakşbend k. s., “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.

Bu, muhteşem bir sözdür.

Evet, esas olan “akla ve nakle” dayalı istidlalî/delillendirilmiş bilgidir.. Keşf o istidlalî bilgiye uyuyorsa ne âlâ, uymuyorsa atılır.

İbn Arabîci herzevekillere gelince.. İstidlâlî bilgi ile çelişen keşf zırvalarına bir “sırra mazharlık” etiketi yapıştırarak Batınîlik mezhebinin girdabında debeleniyorlar.

*

Dinî konularda delil, Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir..

Varis ulemanın icmaı da bir delildir.. Ulema bir konuda icma etmiş, görüş birliğine varmışsa ve sen de aynı şeyi söylüyorsan, senin bunu ayrıca söylemiş olman bir marifet değildir.

Kıyasa/içtihada gelince, o da Kur’an ve Sünnet esas alınarak yapılır.

Ve içtihat, usule uygun başka bir içtihadı nakzedemez.. Ayrıca içtihat sahibi, kendi içtihatına “yanılmazlık” izafe edemez.. İçtihadını kabul etmeyen başka içtihat sahiplerini (usule uygun olması ve delile dayanması durumunda) küfür, nifak ya da cehaletle suçlayamaz.

Edille-i şeriyye (şer’î deliller) bunlardan ibarettir.

Bunların dışında filanın rüyasını, feşmekanın keşfini, filancanın ilhamını dinî konularda delil olarak kabul edenler zır cahildir.

*

Pekçok alim, İbn Arabî’nin, Arap olması hasebiyle Arap diline hakim, edebiyatı kuvvetli ve malumatı geniş bir laf ebesi şarlatan olduğu kanaatinde.

Aynı kanaati paylaşıyorum.

Hayat hikâyesi karışık ve bulanık.

Yazdıklarının önemli bir bölümü muamma kabilinden boş gevezelik.

Keramet olarak anlatılan hikâyeleri ise resmen rezalet.


PARÇALANAN ÜMMET, UNUTULAN CİHAD

 





Avrupa’da tahsil görürken, sosyoloji ve psikoloji öğrencileri arayan bir araba fabrikasına iş için başvurmuştu. 

Şirketin halkla ilişkiler görevlisi ona, “İşimiz makine mühendisleriyle ilgili olduğu halde sosyologlar aramamız seni şaşırtmış olabilir” deyince, genç öğrenci, Ali Şeriati, cevap bekler şekilde susmuştu.

Görevli, ona önce bir Asya-Afrika haritası göstermişti. 

Ürettikleri arabalar bazı şehirlerde çok satılıyorken, kimilerinde hiç alıcı bulamıyordu:

“Bu şehirlerin sakinlerinin neden hoşlandığını ve bu arabaları niçin sevmediklerini araştırmak sosyoloğun görevidir, ki, mümkün olursa arabanın şekil ve rengini değiştirelim, yok olmazsa, onların zevklerini değiştiririz.”

 (Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, çev. Ahmet Yüksekoğlu, 4. b., İstanbul: Bir Yayıncılık, 1985, s. 27-28.)

*

Batılılar, sosyolojik araştırmaları salt bilimsel kaygılarla yürütmez. 

Onlar bilgiyi daha çok bir yönlendirme ve hükmetme aracı olarak kullanır.

Sömürgecilik faaliyetlerinde oryantalizm ve antropolojiden geniş ölçüde yararlandıkları meçhul değil.

İlham aldıkları teorilerin başında da, A. R. Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinowski gibi antropologların geliştirdiği “yapısal-işlevselcilik” denilen kuram gelmektedir.

Yapısalcılık, basit ifadesiyle, her toplumun “kendi tarih ve gelenekleri çerçevesinde örgütlenmiş” yapı ve kurumlara sahip olduğunu ileri sürer. 

İşlevselcilik ise, bu yapı ve/veya kurumların siyasal, ekonomik ve toplumsal işlevleri bulunduğuna dikkat çeker.

Bu iki tespiti bir araya getiren yapısal-işlevselcilik, sömürgecilere şunu öğretiyordu: 

Herhangi bir toplumu değiştirmek için o toplumun sahip olduğu yapılar yok edilmeli ve yerlerine başkaları ikame edilmeliydi. 

Bu durumda işlevler de otomatik olarak değişecekti

(Bkz. Asaf Hüseyin, Oryantalistler ve İslamiyatçılar, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, s. 20-22.)

*

Evet, kurum ve yapılar değişince işlevler kendiliğinden değişir.

Mesela, alfabe bir yapıdır.

Batı alfabesinin kullanılmasının işlevi, Batı ülkeleriyle daha güçlü bir kültür alışverişini, daha doğrusu kültür ithalini sağlaması, Batı'nın kültür emperyalizminin taşıyıcı aygıtı olmasıdır.

Arap alfabesinin işlevi ise, Kur’an okumayı ve İslam kültürüyle irtibatı kolaylaştırmasıdır.

İmam hatip lisesinin işlevi başkadır, genel liseninki başka.

Sarıkla şapka farklı işlevlere sahiptir.

Başörtüsünün işlevi başka, kuaför marifetiyle şekil verilip sergilenen saçlarınki daha başkadır.

Ortak bir şiâr/simge/sembol/alâmet olan Arapça ezanın işlevi bütün Müslümanlara yönelik bir çağrı olmasıyken; Türkçe ezan ancak Türkler’in anlayabileceği, Türkçe bilmeyenlerin ise tuhaf bir anons sayacakları bir duyurudur.

Miladî takvimin işlevi ile hicrî takviminki birbirine zıttır. 

Hicrî takvimi kabul ettiğinizde yılbaşı kendiliğinden 1 Muharrem’e kayar. 

Ve “Hicret” ile o hicreti yapanlar, kendiliğinden, tarihin dönüm noktası haline gelir.

*

Ümmet bilincinin yok edilmesi açısından bakıldığında, milliyetçiliğin laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte ortaya çıktığı, ikisinin birbirini tamamladığı ve desteklediği görülür.

Asaf Hüseyin’in belirttiği gibi, İslam dünyasındaki yapı veya kurumlardan biri de, dinin siyasetten ayrılmazlığı ilkesi ya da olgusuydu.

Dinle devletin ayrı olmaması durumunda, devleti savunmak dini savunmak anlamına geliyordu. 

Devlet dine karşı tavır aldığında ise, devleti savunmak, dine karşı tavır almak, dinsizleşmek anlamına gelmektedir.

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'yı mağlup eden İngiliz keferesinin, Türkiye'de din ile devletin ayrılmasına ihtiyacı vardı.

Batı'nın geleceğinin Türkler yönünden güvence altına alınması, ve Türk devletinin de İslam dünyasındaki müstesna ve itibarlı yerinin tarihin tozlu sayfalarına gömülmesi için Türkiye'de devlet ile dinin karşı karşıya getirilmesi gerekiyordu.

Ve İngiliz keferesi, İngiliz-Yahudi uygarlığı bu emeline nail oldu. 

*

Palmer şöyle der:

“Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çürüme belirtilerini teşhis etmek kolay, ama nasıl bu kadar dayandığını anlayabilmek zordur. O canlılık ve hayatiyetin kaynaklarından biri kesinlikle, yönetici seçkinlerle ulema arasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak İslam olduğu yolundaki inançtı.”

(Alan Palmer, Osmanlı İmparatorluğu: Bir Çöküşün Yeni Tarihi, 6. b., İstanbul 1997, s. 35.)

İngiliz keferesi bunu biliyordu, ve Türkiye topraklarındaki taşeronları vasıtasıyla gereğini yaptı.


İSLAM’I TASFİYE VE DÖNÜŞTÜRME ARACI OLARAK TÜRKÇÜLÜK

 








 

“Kelimelerin gücünü anlamadan,” diyor Konfüçyüs, “insanların gücünü anlayamazsınız”. 

Kur’an’da birçok ayette geçen “millet” kelimesi günümüz meallerinde “din” diye tercüme ediliyor.

Bu sözcüğün asıl manası terk edilip Batı’dan “anlam ithali” yapılmasaydı, sözkonusu tercüme farklılaşmasına gerek kalmayacaktı:

İbrahim’in milletinden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir.” (Bakara, 2/130)

Birçok yerde “İbrahim’in milleti”nden yüz çevrilmesi, Hz. İbrahim’in millet tanımından yüz çevrilmesiyle başladı.

Osmanlı’da Müslümanlar tek millet kabul edilmekteydi; millet, bugün bizim ümmet dediğimiz oluşuma karşılık geliyordu.

Müslümanlar tek millet olduğu için ibadethaneleri ve mezarlıkları birdi.

Buna karşılık Rum’u, Ermeni’si vs. ayrı milletlerdi, çünkü “mabet”leri (kiliseleri) ve kabristanları ayrıydı.

Batı’da yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmelerin anlaşılması, Osmanlı’nın son döneminde başlayan Batılılaşma maceramızın doğru değerlendirilmesini de sağlar: 

“Batı’da milliyetçiliğin ortaya çıkışı kapitalizmin gelişmesiyle yakından ilgilidir. Ticarî kapitalizmin doktrinini oluşturan merkantilizm, devletlerin dış piyasalarda kendi tüccarıyla bütünleşmesini, bu da ‘millî şuur’un varlığını gerektirmiştir. Yine feodal toplumda önemli olan din faktörünün Protestanlık ve laisizm ile zayıflatılması içtimaî birliğin en önemli unsuru olarak vatan fikrinin güç kazanmasını sağladı.Kapitalizm Hıristiyanlığı kendi amaçları doğrultusunda reforma tabi tuttu; Protestanlık bunun sonucudur. Yine Protestanlığın bir varyantı olan püritenliğin XVII. yüzyıldan itibaren İngiliz milliyetçiliğinin temelini teşkil ettiği biliniyor. Tevrat ve Yahudi kültürünün bu yeni oluşumda büyük bir yeri vardır.” 

(“Milliyetçilik”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, C. 3, İstanbul: Risale Y., 1990, s. 32.)

Protestanlığın kurucularından Martin Luther (1483-1546), Vatikan’a başkaldırarak İncil‘i ana dili olan Almanca’ya çevirmiş ve bu, Almanca’nın telaffuz ve kurallarının standartlaşmasına ve yayılıp güçlenmesine yol açmıştı.

Bu aynı zamanda, Almanlar’ın dinlerini millîleştirmelerini, bir Alman Hıristiyanlığı meydana getirmelerini de mümkün kıldı.

1532 ila 1536 yılları arasında da İngiliz Kralı Henry VIII ve İngiliz Parlamentosu, Papalığın otoritesine son vermek için altı yasa çıkardı. Vatikan’dan bağımsız bir yapı kuruldu: İngiliz Anglikan Kilisesi.

*

Bütün bunlar, (şu sıralarda sahte ve çarpıtılmış bir Ehl-i Sünnetçilik maskesi altında sürdürüldüğü görülen) Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı projesinin Batılılaşma ile olan ilgisini de açıklamaktadır.

Türk İslamı kavramı, adı üstünde milliyetçi bir bakış açısını yansıttığı gibi, Protestanlıkta görüldüğü şekilde dinde reformu da (dinin yeniden biçimlendirilmesi) hedefler.

Kısacası, Türk Müslümanlığı projesinin ilham kaynağı Protestan Reformu’dur.

Nasıl Protestanlık Vatikan’dan koparak ayrı bir kilise hiyerarşisi kurduysa, İslam ülkelerindeki milliyetçiler de ibadet dilini farklılaştırarak ve millî bayrakları camilere asarak mabetleri bölmeyi amaçladılar.

Böylece herkes kendi millî camisine devam edecek, ortada müslümanların “birliği” diye birşey kalmayacaktı.

Bir başka deyişle, nasıl Rum Kilisesi ile Ermeni Kilisesi ayrıysa, Ortodoks ve Protestan kiliseleri farklıysa, Türk camisiyle Pakistanlı ya da Arap camisi ayrı olacaktı.

Türk, Türkçe ibadet edilen camiye, Pakistanlı Urduca ibadet yapılan camiye, Arap da Arapça ibadet edilen camiye gidecekti.

Müslüman olan İngilizler’e düşen de, kendileri için İngilizce ibadet edilen bir cami açmalarıydı.

*

Türk Müslümanlığı projesinin mimarlarının sıkça vurguladıkları bir nokta da, dini bizzat Kur’an’dan öğrenmek gerektiğidir.

Bu tutum, Sıffin Savaşı’nda hakem tayin etmesi nedeniyle kendisine “Hakem ancak Allah’tır” diye itiraz eden Haricilere Hz. Ali’nin verdiği cevabı hatırlatmaktadır: “Hak bir sözle batılı kastediyorlar.”

Türk Müslümanlığı projesinin Kur’an’a yaptığı vurgu, Avrupa’daki Reform hareketlerinden esinlenmektedir. Batı’da İncil’i okuyup yorumlamak Katolik papazların tekelindeydi; dinde bireyselliği öne çıkaran Protestanlar (reformcular), herkesin İncil’i okuyup anlayabileceğini savundular.

Çağımızda İslam’ın temel kaynaklarının mahalli dillere çevrilmesi, bazen anlaşılmaları için değil, dinin millîleştirilmesi ve orijinal kaynaklardan koparılması amacıyla yapıldı. Bu tür faaliyetlere Kur’an ve ezanın orijinalinin kullanılmasının önüne geçilmesi tekliflerinin eşlik etmesi düşündürücüdür.

Dinde reformun ve Protestanlar’ı taklidin kaynağının milliyetçilik olduğunu itiraf etmek zorundayız. Baydur şöyle der:

“… milliyetçiliğin, modernleşmenin bir işlevi olduğu kuramları yakın dönemdeki literatürde oldukça ön plana çıkmıştır.” 

(Mithat Baydur, Milliyetçilik, İstanbul 1994, s. 62.)

Modernleşmenin “tarihsel” anlamının protestanlığı içerdiği dikkate alınırsa, Baydur’un ifadesinden, milliyetçiliğin protestanlaşmanın bir işlevi olduğu sonucu çıkarılabilir. Anthony D. Smith, modernlik kavramı hakkında şunları söyler:

“İkinci anlamı tarihseldir. (…) belirli zaman dönemlerini ifade eder. Avrupa’da Rönesans ve Reformasyona kadar gerilere giden söz konusu dönem, laikleşme ve kapitalizmin doğuşu ile ayırt edilir.”

(Anthony D. Smith, Toplumsal Değişme Anlayışı, çev. Ülgen Oskay, İzmir 1988, s. 66.)

*

Lapidus, milliyetçilik ile dinde reform ilişkisinin Türkiye’de aldığı biçimi şöyle değerlendirir: 

Türklük düşüncesi, laiklik ve modernizme olan temayülü daha da güçlendirdi. Çünkü bu düşünce, Doğu-Batı kimliklerini birbirleriyle uzlaştırmak gibi bir zahmete gerek kalmaksızın, Türkleri toptan İslam’dan uzaklaştırmayı mümkün kılmaktaydı. Türk kavramı, Türkler’in tarihî kimliğini ifade edebilen, fakat İslamî olmayan; modern olan, fakat Batılı olmayan yeni bir medeniyet tarifi ortaya koyabilmekteydi.” 

(Ira M. Lapidus, Modernizme Geçiş Sürecinde İslam Dünyası, çev. İ. S. Üstün, İstanbul 1996, s. 71.)

Batılı olmayan bir medeniyet tarifi yapılsaydı, bir kelime oyunu olmaktan öteye gitmeyecekti, fakat “Batı” kelimesi o kadar büyüleyiciydi ki, milliyetçiler bundan vazgeçemediler. Nitekim Ziya Gökalp “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” diyordu.

Böylece Türkçülük, Türk’ün kendi tarih, medeniyet ve kültürüne yabancılaşmasının ideolojisi haline getirilmişti.

Yani milliyetçilik, Batıcılıktı. 

Batı kavramını da açarsak, milliyetçilik aslında Türkçülük kisveli İngilizcilik, Fransızcılık ve Almancılıktı. 

İttihat ve Terakki hükümetinin başbakanı “Jön Türk” Talat Paşa şöyle der: 

“Bence dünyada bir tek uygarlık vardır ve Türkiye’nin kurtuluşu için bu uygarlığa katılması gerekiyor. Savaştan önce İngiltere’nin Türkiye’ye öğretmenlik yapmasını istemiştim…. Ancak İngiltere bunu kabul etmedi ve savaşa başladı.”

(Talât Paşanın Hatıraları, haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 2000, s. 155.)

İngilizler bu işi Talat’la değil, Selanikli Mustafa Atatürk ile yapacaklardı.

Ne yazık ki milliyetçilik, dinde reformun veya halkın din anlayışının reforme edilmesinin yegane meşruiyet kaynağı ve bazen de itici gücü oldu.

Bunu anlamak için uzun uzadıya araştırma yapmaya da gerek yoktur, bir zamanlar aşırı milliyetçi kalem erbabının olumsuz bir sıfat olarak üretip kullandıkları “ümmetçi” yaftası herşeyi açıklamaktadır.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...