İKİ ZIT VE PUT KAVRAM: MİLLİYETÇİLİK VE LAİKLİK

 

 

Gerçek bir hukuk devleti olmak için gerekli yeni bir anayasayı yapmakta zorlanıyor olmamızın nedenlerinden birini, eski vesayetçi düzeni sürdürmek isteyen statükocu ve yeniliğe kapalı zihniyet damarının ülkemizde çok güçlü olması oluşturmaktadır.

Bu statükocu zihniyet yüzünden, mevcut Anayasa’mızda yer alan kimi kavramlar hakkında ülkemizde bir konsensüs ya da uzlaşma sağlanması mümkün olmamaktadır.

Bu kavramlardan birisi, milliyetçilik.. CHP’nin milletin bağrına ve böğrüne saplanan “altı ok”undan biri.. 1924 Anayasası’nın 1937 yılında geçirdiği değişiklikle, Cumhuriyet’in nitelikleri arasında milliyetçilik ilkesine yer verilmiş olduğu hâlde, 1961 Anayasası’nda bunun yerine millî devlet ifadesinin kullanıldığını görüyoruz.

1961 Anayasası’nın Kurucu Meclis’te görüşülmesi sırasında bu konu, uzun tartışmalara yol açmıştır.

Millî devlet tabirini savunanlar, milliyetçiliğin anlamı açık olmayan bir kavram olduğunu, mesela Almanya ve İtalya’da kurulmuş bulunan Nasyonal Sosyalist ve Faşist rejimlerin de kendilerini milliyetçi olarak adlandırdıklarını ifade etmiştir.

*

Sonunda, orta yolcu bir formül olarak 2. maddede “millî devlet” deyiminin kullanılması, buna karşılık Başlangıç bölümünde Türk Milliyetçiliği’nin uzun ve ayrıntılı bir tanımının verilmesi kabul edilmiştir.

Böylece milliyetçilik ilkesinin, yanlış anlama ve yorumlara yol açması tehlikesi önlenmek istenmiştir.

1982 Anayasası ise aynı gaye doğrultusunda 2. madde metninde “Atatürk milliyetçiliği” ifadesini kullanmıştır.

“Atatürk tipi Türk milliyetçiliği” de “ilerleme ve gelişme yolunda ve milletlerarası temas ve ilişkilerde, bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla uyum içinde yürümekle beraber, Türk toplumunun özel karakterlerini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumaktır” diye tanımlanmıştır. 

Muğlak ve kendi içinde çelişkili olan bu tanım, “Ateş ile su bir arada bulunsun, ne şiş yansın ne kebap” demek gibi bir şeydi, ne millîlikten vazgeçiyordu, ne gayri millîlikten..

Kısacası, bir milliyetçilikten söz ediyoruz, bundan ne anlaşılması gerektiği başlı başına bir sorun oluyor. Millî devlet diyoruz olmuyor, Atatürk milliyetçiliği diyoruz, tutmuyor.

*

Ama bundan daha kötüsü, devletimizin laik niteliğinin ne demek olduğu konusunda bir kafa karışıklığı var.

Milliyetçilik iyi kötü, az buçuk tanımlanmış, laiklik ise tanımlanmadan bırakılmış. 

Bugün dünyada çok az sayıda devletin anayasasında laiklik ilkesi yer alıyor. Mesela ABD’de, Almanya’da, Avustralya’da, İsviçre’de, Norveç’te, anayasalarda laiklik diye bir hüküm yer almıyor. Meksika anayasasında, çok çağdaş bir devlet olduğu için herhalde, yer alıyor.

Fakat aslında, laiklik ile milliyetçiliği bir arada savunmak mümkün değildir. 

Çünkü, bir devletin, vatandaşlar arasında bölünme yaşanmasın, kavga çıkmasın diye bütün dinlere eşit mesafede olmasını savunuyorsanız, aynı mantıkla, devletin bütün etnisitelere ya da ırklara eşit mesafede olmasını da savunmanız gerekir. 

Ancak, CHP’nin “altı ok”unun mantığa ve tutarlılığa ihtiyacı bulunmamaktadır.. Onlara mantığı katledip mezara gömmüş mantık edebiyatı, bilimin defterini dürmüş “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sloganik ezberi yetip de artmaktadır.. Milletin mantığa meyli yoksa da göz kamaştırıcı safsataya karşı zaafı var.. CHP’nin ihtiyaç duyduğu iklim ve atmosfer de zaten bu.

Halkımızın yüzde 99’unun müslüman olduğunu söylüyoruz, “Yüzde 1 ile yüzde 99 belki kavga eder, müslüman olmayanları küstürmeyelim” diye bunlar arasında tarafsız kalıyoruz, fakat, bu ülkede kimisi kendisini Çerkez, kimisi Boşnak, kimisi Kürt, kimisi Gürcü olarak tanımlarken, “Devlet bunlar arasında tarafsız olsun, hiçbiri öne çıkmasın, biri öne çıkarılıp da diğerleri küstürülmesin, belki kavga çıkar” demiyoruz.

Bir ara bu memlekette hiç Kürt yoktu, herkes Türk’tü.

Şurası önemli: Bu ülkenin tarihinde yaşanmış bir din savaşı yok. Mesela, laik olmayan Osmanlı’da Ermenilerle dinimiz için savaştık mı? Hayır, Ermenilerle son dönemde etnik nedenlerle anlaşmazlık yaşandı.

Ermeniler hiçbir zaman “Bizim din hürriyetimiz yok” demediler, diyemediler.

Bu memlekette Osmanlı’da bir Alevî-Sünnî kavgası bile yaşanmadı; devlet, İran yanlısı ve yandaşı olup da devlete isyan eden Alevileri Yavuz Sultan Selim döneminde biraz takip etmiştir, onun dışında birşey yok.

Yeniçeri ocağının kendisi bir defa Bektaşî-Alevî..

Ama laik Türkiye’de Çorum, Sivas, Kahramanmaraş olayları yaşandı.

Hani laiklik, din ve mezhep kavgalarını önlüyordu, barışı sağlıyordu?

*

Bugün Türkiye’deki terör olaylarının temel nedeni din ve mezhep farklılığı mıdır, yoksa devletin bir dönem aşırı bir etnik milliyetçilik gütmüş olması mıdır? 

Milliyetçiliği savunursanız, adam milliyetçi oluyor; ama kendisini Kürt olarak görüyorsa, Kürt milliyetçisi oluyor. Ondan sonra da al başına belayı.

Din bu ülkenin çimentosuyken, birleştirici unsuruyken, sen tutar pratikte dinsizlik ve din düşmanlığı anlamına gelen bir laiklik propagandası ve uygulaması yaparsan, adam tam laik olur, üstüne de Marksizm sosu döker, biraz da devrimcilik ekler, ondan sonra “Ben bu terör sorununu nasıl çözerim” diye düşünür durursun.

*

Devletin din kurallarına uydurulmaması ifadesi de yanlış yorumlanmaya ve istismara açık bir düşünceyi yansıtmaktadır.

Din sana “İnsanların canına, malına, namusuna göz dikme, tecavüz etme” diyorsa, sen de devlet olarak bu kötülükleri yasaklamaya çalışıyorsan, bu, laikliğe aykırı mıdır? 

Devleti din kurallarına uydurmak mıdır? 

Peki neden devletin dinsizlik kurallarına uydurulmaması diye bir düşünceyi dile getirmiyoruz?

*

Öte yandan, bugün, Batı’da “sosyal devlet” kavramı geliştirilmiş bulunduğu için bunu alıp anayasamıza eklemişiz.

Bu kavram ya da anlayış, 20. yüzyılda ortaya çıktı. 

Kapitalist sistemin düşünce temelini oluşturan liberal felsefeden esinlenen “jandarma devlet” anlayışı, devletin görevlerini ülkeyi dışarıya karşı savunma ve yurt içinde düzen ve güvenliği sağlamaktan ibaret görmekte; devletin ekonomik hayata müdahalesini sadece gereksiz değil, aynı zamanda ekonominin doğal kanunlarının işleyişini bozucu nitelikte saymaktaydı.

Batı toplumlarının 19. yüzyıl içindeki değişimi, “devlet kontrolünden uzak biçimde kendi kurallarına göre işlemeye terk edilen” piyasa ekonomisinin sanayileşmeyi büyük ölçüde gerçekleştirdiğini, fakat ağır sosyal sorunlara yol açtığını, gelir ve servet eşitsizliklerini arttırdığını, sınıf çatışmalarını yoğunlaştırdığını ortaya koymuştur.

Bu durum karşısında Batı toplumları, klasik jandarma devlet anlayışını terk ederek, gerekli sosyal tedbirleri almaya başlamışlardır.

*

Ancak İslam, bu sosyal tedbirleri zaten çok önceden zekât, fıtır sadakası, kurban, sadaka vs. gibi mekanizmalarla kurmuş olduğu için biz Batı’daki türden sosyal çatışmaları yaşamadık.

Bazılarına göre, Hristiyanlık ile İslam farklı, o halde Türkiye’nin laikliği kendisine göre olmalı, Müslümanlara, Batı’da Hristiyanların sahip olduğu hakların benzeri verilmemeli, çünkü İslam, Hristiyanlığın aksine sosyal ve siyasî düzenlemeler de getirmiş bir din. 

Din “İlim Çin’de de olsa gidip alınız”, “Hikmet, müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” diyorsa, bu, geniş görüşlülüktür, ileri görüşlülüktür, akla ve hikmete uygun davranıştır.

Peki laik devlet neden, “İyi şeyler dinde varsa, onu da alırız” diyememektedir?

Laikliğe göre, dinde hiç mi iyi birşey bulunmamaktadır?

Evet, laikliği, “devletin din kurallarına asla uydurulmaması” olarak anlamak, bağnazlıktır, dar kafalılıktır, elindeki nimetin kıymetini bilmemektir.

Açıkça dini aşağılamak, bütün kötülüklerin başı gibi görmektir.

*

Bugün anayasamızda “eşitlik” ilkesi de yer almaktadır. “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” deniliyor.

Bizdeki laiklik ilkesi ile bu eşitlik hükmü de çelişmektedir. 

Çünkü bizdeki laiklik, başka siyasî düşüncelere, felsefî inançlara, bu milletin dini olan İslam karşısında ayrıcalık ve üstünlük tanıyor. 

Devletin din kurallarına uydurulmasını yasakladığın zaman, bundan kastedilenin İslam olduğu biliniyor. Ama, başka siyasî düşünceler ve felsefî inançlar için böyle bir yasak yok. 

Şimdi bu, eşitlik midir?

Eşitlik buysa, eşitsizlik nedir?

Bugün Türkiye’de cuma gününün tatil olması istenilse, hemen bazıları, bunun laikliğe aykırı olduğunu söyleyeceklerdir.

Peki, Hristiyan’ın pazar günü tatil olduğu halde neden bu, laikliğe aykırı kabul edilmiyor?

Neden Yahudi’nin cumartesi gününün tatil olması laikliğe aykırı değil? 

*

Anayasamızda bu eşitlik hükmü vardı, fakat daha yakın zamanlara kadar, bu ülkede birilerinin kendilerinin Kürt olduğunu söylemeleri suçtu.

“Türkiye’de Kürt var” diyen hapse atılıyordu.

Demek ki, anayasada parlak ve güzel ifadelerin yer alması tek başına yetmiyor. 

Eşitlik Batı’da gözde bir kavram olduğu için aynen alınıyor, fakat uygulamaya yansımıyor.

Üstelik, 2010 Anayasa değişikliği ile, özellikle kadınlar için pozitif ayrımcılığı kabul etmişiz. “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için” pozitif ayrımcılık yapılmasının eşitlik ilkesine aykırı kabul edilemeyeceği hükmünü getirmişiz.

Yani eşitlik ilkesi, birçok yerde faydasız ve gereksiz; pozitif ayrımcılık altında eşitsizlik kurmak gerekiyor.

Eşitliğin faydalı ve gerekli olduğu yerde de, çoğu zaman Türkiye Cumhuriyeti olarak bunu uygulamıyoruz.

George Orwell’ınHayvan Çiftliği” romanındaki anayasa hükümlerine benzer bir durum ortaya çıkıyor: “Bütün hayvanlar eşittir, domuzlar daha eşittir.”

Türkiye’de de böyle bir eşitlik var:

“Bütün siyasî düşünce, felsefî inanç ve dinler eşittir, ama İslam dışındakiler daha eşittir.”

“Bütün dinler eşittir, ama Hristiyanlık ve Yahudilik, İslam karşısında daha eşittir.”

“Bütün milliyetçilikler eşittir, ama benim milliyetçiliğim daha eşittir.”

“Bütün ırklar eşittir, ama benim ırkım daha eşittir.”


E-KİTAP: GAYRİMİLLÎ MİLLİYETÇİLİK: YAHUDİ KEPİNİ ÖRTEN BÖRK

 https://www.academia.edu/123182667/Gayrimill%C3%AE_Milliyet%C3%A7ilik_Yahudi_Kepini_%C3%96rten_B%C3%B6rk


GAYRİMİLLÎ MİLLİYETÇİLİK: YAHUDİ KEPİNİ ÖRTEN BÖRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

MİLLİYETÇİLİK BİR DEĞER MİDİR, YA DA MİLLİYETÇİ OLMASI BİR İNSANA DEĞER KAZANDIRIR MI? 5

MİLLİYETÇİLİKTEKİ OMURGASIZLIK, SİYASAL SÜRÜNGENLİK VE SEYYAR KIBLELİLİK 9

MEŞRUİYET VE MİLLİYETÇİLİK 12

“YENİ DÜNYA DÜZENİ” MİLLİYETÇİLİĞİ 17

İKİ put KAVRAM: MİLLİYETÇİLİK VE LAİKLİK 21

NEVRUZ VE BOZKURTÇULUK 28

İLBERKOS ORTAYLICAKİS’TEN “PUTPERESTLİĞE SON ÇAĞRI” 35

"ÇILGIN TÜRK" DEVLET BAHÇELİ COŞMUŞ 42

KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ 51

MİLLİ KARAKTER(SİZLİK) VE SOSYAL DEĞİŞME 81

TARİH ÖVÜNME DEĞİL, İBRET İÇİNDİR! 91

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ADI TÜRK, KENDİSİ FRANSIZDIR 94

İSLAM’I TASFİYE ARACI OLARAK TÜRKÇÜLÜK 97

KÜRTÇE EĞİTİM 102

MİLLİYETÇİLİK NEDEN SAVUNULMAMALIDIR? 110

ERDOĞAN’IN “TEK MİLLET”İ, (İSLAM’A GÖRE) MİLLET DEĞİL KAVİMDİR 114

TAKLİT MİLLİYETÇİLİK 116

MİLLİYETÇİLİK: SOYUNA SOPUNA TAPMA İLKEL İDEOLOJİSİ 120

TÜRK MÜSLÜMANLIĞI DEĞİL, TÜRKLER’İN MÜSLÜMANLIĞI 123

MİLLİYETÇİLİĞİN GERÇEK İŞLEVİ VE İSLAMCILIĞA KARŞI YÜRÜTÜLEN HAÇLI SEFERİNİN YERLİ PİYONLARI 127

MİLLİYETÇİLİĞİN MODASI 131

MİLLİYETÇİLİK  VE İHANETÇİLİK 136

ERDOĞAN’IN MODERN ASABİYETİ VE ŞEYTANLIK 143

PKK, KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ VE İSLAMCILIK 150

MİLLİYETÇİLİKTEKİ MİLLET DÜŞMANLIĞI POTANSİYELİ 159

MEVLANA’YA AHLAK DERSİ 163

PARÇALANAN ÜMMET, UNUTULAN CİHAD 177

BİR BÜROKRATA CEVAP 180

SEN KENDİNİ BİLMEZSİN… 188

VATANSEVERLİK MASKELİ YABANCI UŞAKLIĞI: ULUSALCILIK/MİLLİYETÇİLİK 195

LAİKSENİZ MİLLİYETÇİLİĞİ, MİLLİYETÇİYSENİZ LAİKLİĞİ SAVUNAMAZSINIZ! 201

MİLLİYETÇİLİK, BİR İHANET İDEOLOJİSİDİR 204

MİLLİYETÇİLİK AKILDIŞILIĞI 207

MİLLİYETÇİLİK VE TOTALİTARİZM 210

ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HANGİ TÜRKLÜKTEN İSTİFA ETMİŞTİ? 212

FAŞİZM’İN TEMEL SLOGANI: “TEK DEVLET, TEK MİLLET…” 218

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE ATATÜRK LAİKLİĞİ 223

MİLLİYETÇİLİĞE DAİR NOTLAR 228

ATATÜRKÇÜLERİN MİLLİYETÇİLİK TUZAĞI: “KEMALİST OLMUYORSANIZ BARİ TÜRKÇÜ OLUN!” (NASIL OLSA İKİSİ AYNI KAPIYA ÇIKIYOR) 237

YERLİLİK-MİLLİLİK VE MİLLİYETÇİLİK 245

TÜRKÇÜLERDE ZERRE KADAR BİLE “ADALET” DUYGUSUNUN BULUNMADIĞI KESİNDİR 248

MİLLİYETÇİLİĞE VE MİLİYETÇİLERE DAİR 263

 *

MİLLİYETÇİLİK BİR DEĞER MİDİR, YA DA MİLLİYETÇİ OLMASI BİR İNSANA DEĞER KAZANDIRIR MI?

 

“Bir ideolojiden bağımsız olarak ‘millet (kavim), dil ve kültürler‘in İslam’ın reddetmediği birer realite olduğunu söylemek yanlış mıdır?” sorusunun cevabı bellidir; yanlış değildir.

Bununla birlikte, birşeyin realite niteliği taşıması, onun ideal olarak benimsenmesi için gerekçe olamaz.

Mesela, domuzun varlığı bir realitedir, fakat bu, onun haramlık hükmünü ortadan kaldırmaz ve domuzculuk yapılmasını haklı hale getirmez.

Irklar da bir realitedir, fakat ırkların realite olması ırkçılık ve/veya milliyetçilik yapılmasını gerektirmez.

Kaldı ki, milliyetçilik çoğu yerde bir realite olmaktan çok ‘inşa’dır, bir ‘toplum projesi’dir.

*

Şayet milletleri bir realite olarak kabul ediyorsak, kendi milletimiz dışındakilerin milliyetini de realite olarak kabul etmemiz gerekir.

Halbuki milliyetçiler, kendi devletlerinin hâkim olduğu topraklarda buna razı olmazlar, kabullenmek istemezler.

Mesela, bazılarının savunduğu “Türküm diyen Türktür” anlayışı, milleti bir realite olmaktan çıkarıp, inanç/din gibi benimsenen birşey haline getirmektedir.

Benim Türk olmam bir realiteyse, bir diğerinin başka bir ırktan olması da realitedir; acaba farklı ‘realite’leri tanımaya hazır mıyım?

İşte tam da bu noktada milliyetçiler, aslında milliyet konusunda realiteyi tanımayan, tanımak istemeyen insanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

*

Millet bir ‘olgu’ ya da realite olarak kabul edilebilir, fakat milliyetçilerin zannettiğinin aksine ‘değer’ değildir; diller de öyledir, olgudur, değer değil.

Arapça, Kur’an’ın dilidir; ama bu dili konuşuyor olmak Ebu Cehil ile Ebu Leheb’e hiçbir şey kazandırmadı. 

Milliyetçilik, millet olgusunu değere dönüştürme çabasıdır, ama mahiyeti itibariyle hiçbir zaman evrensel bir değer haline gelemez.

Eğer milliyetçilik bir değerse, Türkiye’de bir Kürt’ün Kürtçülük yapmaması “değer”sizlik anlamına gelir.

Dürüst, merhametli, yardımsever, mütevazı, doğru sözlü, insaflı, hakka ve hukuka saygılı olan bir kişi hangi ırktan olursa olsun, saygı duyarız. Buna karşılık, bir insana sırf milliyetçi olduğu, milliyetçilik yaptığı için saygı duymamız beklenemez. 

Şayet milliyetçilik ‘değer’li bir tutum olsaydı, Yunan ve Ermeni milliyetçilerini de takdir etmemiz gerekirdi. 

*

İnsanın kendi milliyetçiliğini iyi, başkasınınkini kötü sayması ise, kendi bencilliğini beğenmesi, başkasının bencilliğini yermesi gibi bir tutumdur.

İyi şeyler, herkeste iyidir. Mesela cesaret, dürüstlük, alçakgönüllülük, yardımseverlik vs. gibi niteliklere sahip olan herkes takdir edilir.

Martin Buber, her milliyetçiliğin büyük bir umutla başladığını ve sonunda kutsallaştırılmış bir bencillik haline geldiğini söyler.

Onun ifadesiyle, kollektif bencillik, bireysel bencillikten daha az kötü değildir. 

Kitlesel (millî ya da ulusal) enaniyet ve kibir, ferdî enaniyet ve kibirden daha değerli olamaz. 

*

İnsanlar ancak, kendi çabalarıyla kazandıkları niteliklerle gerçek bir ‘değer’ kazanabilirler. Hiç kimse çaba sarf ederek şu veya bu ırkın mensubu olarak doğmaz. 

Fakat ancak bir çaba sarf ederek, kendisiyle/nefsiyle mücadele ederek adil, bilgili ve ahlâklı hale gelebilir.

İşte ancak böylesi nitelikler insana bir değer kazandırır.

*

Gerçekte milliyetçilik sadece uluslararası aktörler için önem taşıyan bir araçtır, gündelik hayatta karşılığı yoktur. 

Hiç kimse, günlük yaşamda bir soyguncuya, bir hortumcuya, bir ırz düşmanına, bir kapkaççıya, bir hırsıza, bir rüşvetçiye, bir soyguncuya, bir caniye, salt kendi milletinden olduğu için değer vermez. 

Acı çeken masum bir insanı gördüğümüzde de, onun milliyeti aklımıza bile gelmez, acımamız için ‘insan’ olması yeterlidir.

Milliyetçiliğin gündelik yaşamda karşılığı olsaydı, milliyetçi olduğunu söyleyen her insanın öncelikle anne ve babasına, kendisinin o milletten olmasına vesile olmalarından dolayı büyük bir saygı duyuyor olması gerekirdi.

Oysa insanlar ancak ya ‘insanî’ gerekçelerle ya da ‘inanç’ları nedeniyle anne ve babalarına hürmet ederler.

Siz hiç, “Türk olarak doğmama vesile oldukları için ana ve babama büyük saygı duyuyorum” diyene rastladınız mı?!

Gündelik hayatta millet yoktur, fertler vardır.

Fertlerin de milliyetlerine değil, ahlâk, karakter ve şahsiyetlerine bakılır.

Kapkaççı, yankesici, ırz düşmanı bir Türk genci, hiç kimse tarafından “dünyaya bedel” kabul edilmez.


MİLLETSİZ ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE KANLI ATATÜRK LAİKLİĞİ

 







Türkiye’de bir Atatürk milliyetçiliğinden söz edildiği malum.. Hatta Anayasa’ya bile girmiş durumda.

Ancak, Atatürk laikliğinden söz eden yok.

Oysa, bir Atatürk milliyetçiliği olabiliyorsa, Atatürk laikliğinin de olması gerekir.

Laikliği Türkiye’ye Selanikli Mustafa Atatürk getirdiğine göre, Türkiye laikliğinin Atatürk laikliği ya da laikçiliği olarak adlandırılması isabetli olur.

Gerçekten de Türkiye’deki laiklik Atatürk’e özgü bir laiklik.

Kanlı canlı.. Her anlamda “kanlı”.. Geçmişte görüldüğü gibi, biti kanlandığı zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir laiklik.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte milliyetçilik konulu bazı açıklamaları olmuştu:

“Bizde ayrım yok, bölücülük yok, bölgesel milliyetçilik yok, etnik milliyetçilik yok, dinsel milliyetçilik de yok. … Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” dedi.”

(https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/milliyetciligi-ayak-altina-aldik-227165/)

“Biz ne dedik yola çıkarken etnik milliyetçilik yapmayacağız bölgesel milliyetçilik dini millliyetçilik yapmayacağız dedik.”

(https://www.yenisafak.com/politika/erdoganin-tarihi-konusmasi-412292)

“Yola ilk çıktığımız andan beri etnik, bölgesel, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık.

(http://www.radikal.com.tr/politika/erdogan-alevilik-din-degil-ali-ile-alakalari-yok-1122494/)

“Etnik milliyetçiliği ayaklarımız altına aldık, bölgesel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık. … Tüm dini gruplar bizim güvencemiz altındadır. Hepsi ibadetini güvencemiz altında yapar, hepsine eşit mesafedeyiz.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2013/05/04/basbakan-erdogan-konusuyor)

*

Görüldüğü gibi, “dinsel/dinî milliyetçiliği” ayaklarının altına alıyor.

Ayaklarının altına almadan da konuşabilir ama alıyor.. Aldı.. (Konuşma metinlerini cahil cühela yazınca böyle oluyor.. Erdoğan da onlara allame-i cihan muamelesi yapıyor.)

Tabiî bundan kasıt aşağılama, hakaret, tahkir..

Çünkü dinsel milliyetçilik, ayaklar altına alınabilecek müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil.

Peki, dinsel milliyetçiliği, yani ümmetçiliği tahkir etmenin İslam’a göre hükmü ne olur?

Birçokları hiç sakınmadan, dinî bir değeri, dinin bir hükmünü aşağılamanın küfür (dinden çıkma nedeni) olduğunu söyleyecektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Kim olursa olsun, tâzimi (yüceltilmesi) vacip (şer’an zorunlu) olan birşeyi tahkir (aşağı görme) ve tahkiri vacip olanı tâzim eden kâfirdir.”

(Mehmed Zahid Kotku, Nefsin TerbiyesiKonya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 82.)

Erdoğan’ın başkanlık külliyesinde lüzumlu lüzumsuz sürü sepet “din cahili danışman ve karışman” var.. Makam ve mevkiye tamah etmeyen, hak sözü hatır gönül dinlemeden söyleyecek yaşlı başlı bir alimi de danışman olarak yanı başında tutsa, “içinden din geçen” lafları için onunla istişare etseydi ahireti için “eyi olurdu”.

Fakat iş işten geçmiş değil..

Hepimiz için ölene kadar hatadan dönme ve tevbe kapısı açık.

[Merhum Prof. Necmettin Erbakan’ın, alimlere danışma işini bir ölçüde yaptığı söylenebilir.. Erdoğan bu yönden Erbakan’dan da şanslı, İslam dünyasının seçkin alimlerinden de görüş alabilir. Prof. İhsan Süreyya Sırma, Erbakan’ın bu yönü hakkında şunu söylüyor:

 “… Allah rahmet eylesin, bir Mela [Molla] Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” 

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)]

*

Bu söylediklerimize karşı Erdoğancılar taifesi, ya dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını göstermek, ya da yaptıklarının aşağılama anlamına gealmediğini ortaya koymak durumundadırlar.

Dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını iddia etmeleri, kendileriyle çelişmeleri anlamına gelir, çünkü, adı üstünde “dinsel/dinî” (dine ait) diyorsunuz.

Aşağılama anlamına gelmediğini düşünüyorlarsa, o takdirde aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söylesinler.

Atatürk milliyetçiliği ayağımızın altındadır” diye konuşsunlar. İtiraz edenlere de “Burada aşağılama yok” desinler.

“Yanlış anlaşılsa” bile, şayet bu bir aşağılama değilse, fikir hürriyetlerini başkalarının “yanlış anlama” arızası yüzünden ayaklar altına almamalı, özgürlüklerinden taviz vermeyi kabul etmemelidirler.

*

“Son kale” Türkiye laik (siyasal dinsiz) ya, Allahu Teala’nın dinine, “dinsel” değer ve kurumlara atıp tutmak serbest.

Ama “içinden Atatürk geçen” bir şey söz konusu olunca birden ayarlar değişiyor.

Sonra da, “Efendim asıl din hürriyeti laiklikte var” masalları, mavalları, palavraları.

Şayet “Atatürk milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün Atatürk’e hakaret anlamına geleceğini düşünüyorsanız, “Din milliyetçiliği ayağımızın altındadır” sözünün de dine (İslam’a) ve dolayısıyla dinin sahibi Allahu Teala’ya (bilinçli veya bilinçsizce) hakaret demek olduğunu anlıyorsunuz demektir.

Yok, “Din milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün hakaret içermediğini kabul ediyorsanız, dediğimiz gibi, aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söyleyin.

*

Sizin senelerce dur durak bilmeden böylesi laflar söylemeniz, ve “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek müslümanlığı kimseye bırakmayanların da sizi açıkça ya da “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca zımnen onaylamaları yüzünden neredeyse başımıza taş yağacak, fakat haberiniz yok, kendinizi çok doğru yolda zannediyorsunuz.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...