DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR

 



İslam ve demokrasi, seküler sosyal bilimlerin kavramsal çerçevelerinden hareketle karşılaştırıldığında varılacak sonuç, ikisinin bağdaşmadığıdır.

Gerçekten de seküler ya da laik insanlar ikisinin bağdaşmadığını öne sürmekte ve tercihlerini demokrasi ya da totalitarizmden yana yapmaktadırlar.

İkisinin bağdaşacağını düşünen müslümanlar bu durumu, sözkonusu çevrelerin İslam’ı iyi bilmemeleri, anlamamaları ya da İslam’a karşı önyargılı olmalarıyla açıklamaya çalışmaktadır.

Oysa şunu görmek gerekir: Şayet Kur’an ve Sünnet’ten hareketle geliştirilmiş bir usul/yöntem, kavramsal çerçeve ve anlayış bizi demokratik hedefler olarak sunulan ilke ve uygulamalara götürüyorsa, İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını ancak o zaman söyleyebiliriz.

Aksi takdirde, İslam’ı iyi bilmemekle suçladığımız muhataplarımız, bizim hem demokrasiyi hem de İslam’ı iyi bilmediğimiz, neyi savunduğumuzdan habersiz olduğumuz sonucuna varacaklar ve haksız da olmayacaklardır.

*

Kullandığımız araçlar, varacağımız noktayı da belirler. Bir gemideysek, varacağımız yer bir limandır, otobüs terminali değil.. Kavramların genetiği de bu şekilde varacakları sonucu kendi içlerinde taşırlar.. Bir kayısı çekirdeğinden ancak bir kayısı ağacı yeşerir, ondan elma ya da ceviz ağacı olmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi tabirinin durumu da budur; o, "kolektif heva ve heves" olarak yeşeren küfrün meyvesidir, ve siyasî ideoloji veya rejim olarak bir nüve/çekirdek halinde savunulurken vaad ettiği şey de ya doğrudan doğruya küfrün hakimiyetidir ya da küfrün hakimiyetine giden yolun ideolojik zeminini oluşturmaktır. 

Burke kavramlar konusunda şunu demektedir:

“... kavramlar nötr ‘aletler’ değildir. Bunlar çoğunlukla, dikkatle irdelenmesi gereken varsayım paketleri içinde gelir.... kavramların --en hafif bir deyişle-- kültür-bağlı olmaları son derece yüksek bir olasılık taşır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 45.)

Evet, kavramlar belirli varsayımların kabulü durumunda anlamlı hale gelir ve belirli bir kültürün bakış açısını yansıtır. Pekçok kavram gerçekte kültür-bağımlıdır, nötr (kültürler ya da dünya görüşleri arasında tarafsız) değildir:

“... özellikle antropoloji alanında yapılan çalışmalar sonunda, modern Batı düşüncesinin en çok kullandığı referans noktalarından biri olan ‘insan doğası’ kavramının içeriğinin büyük oranda kültür bağımlı olduğunun gösterilmesi, tüm insanları içine alan genellemelerin aslında belli bir kültürün içinde anlamlı olan davranış biçimlerinin ve o davranış biçimlerini sembolize eden kavramların etnosentrik bir şekilde diğer kültürlere de dayatılmasından başka bir şey olmadığı sonucunu getirmiştir.”

(Ömer Demir, Bilim Felsefesi, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992, s. 91.)

Benzer şekilde Carr da şunları söyler:

Eşitlik, özgürlük, adalet ya da Doğal Hukuk gibi varsayımsal mutlak kavramların pratik içerikleri dönemden döneme ya da kıtadan kıtaya değişir.” (Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 98.)

Tarih (zaman) ve coğrafya (mekân) boyutlarına işaret eden “dönemden döneme, kıtadan kıtaya değişme” ifadesine dinden dine, medeniyetten medeniyete, kültürden kültüre, ideolojiden ideolojiye kayıtları da eklenebilir.

Eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramlar evrensel değerler gibi görünse de, muhtevaları evrensel değildir.. Kuzguna yavrusu şahan göründüğü gibi, herkese de kendi “algısı ve anlayışı” evrensel görünür.

Evrensel olan ilkeler, evreni yaratanın ilkeleridir.

*

Hülasa, düşünsel ve teorik açıklamalar gerçekliği her zaman olduğu gibi yansıtmaz, çoğu zaman, benimsenen “paradigmanın / kavramsal çerçevenin / kavramlar paketinin” imkân tanıdığı sonuçları verir:

“Bir dünya görüşünü içkin her paradigma, gerçekliği algılama biçimini belirler. Paradigmadan bağımsız bir düşün-gerçek, teori-olgu ilişkisinden söz edilemez.”

(Ahmet Kara, “Post-modern Epistemolojiler ve Modern Bilim”, Bilgi, Bilim ve İslam-II, haz. Ahmet Tabakoğlu ve Sadık Çelenk, İstanbul: İlmi Neşriyat, 1992, s. 157.)

Poulantzas’ın ifadesiyle, “Her düşünce veya kavram, yalnızca onun temelini oluşturan tüm teorik sorunsal içinde anlamlıdır”. (Nicos Poulantzas, “Kapitalist Devlet Sorunu”, Kapitalist Devlet Sorunu, haz. R. Miliband, N. Poulantzas, E. Laclau, çev. Yasemin Berkman, İstanbul: İletişim Y., 2. b., 1990, s. 20.)

Chalmers da, “kavramların anlamlarını, hiç değilse kısmen, bir teoride oynadıkları rolden aldıkları”nı ifade etmektedir. (Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul: Vadi Y., s. 139.)

Doğal olarak, teoriler için bir “kesin doğruluk”tan söz edilemez ise (Ki tanım gereği edilemez; fizik “yasa”ları da aynı durumdadır), anlamlarını o teorilerden alan kavramlar da zeminini yitirecek, muallakta kalacaktır.

*

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla dilimize çevrilen kitabın yazarı ünlü bilim felsefecisi Kuhn'a göre, bir paradigma, "genel teorik varsayımlar ve [o varsayımlar üzerine kurulu] yasalar" ile (Evet, “yasa”ların da kesin bir doğruluğu yoktur, varsayımların kabulü çerçevesinde doğru görünürler), ve de o yasaların olay ve olgulara uygulanmaları (giydirilmeleri) için belirli bir bilimsel topluluğun üyeleri tarafından benimsenen "teknikler"den oluşur.

Ona göre, olgunlaşmış bir bilim tek bir paradigmaca yönlendirilir ve bu paradigma, yönlendirdiği bilimdeki meşru/anlamlı çalışmanın standartlarını koyar.

Buna karşılık rakip paradigmalar, (egemen paradigmanın meşru/anlamlı saymadığı) farklı soru türlerini meşru veya anlamlı sayarak varlık gösterirler.

Bu paradigmaların standartları da farklılık gösterir.

Mesela gezegenlerin kütleleriyle ilgili sorular Newtoncular için "önemli", Aristocular için anlamsız sorulardır.

Belirli bir ölçüde açıklanamamış bir hareketi Newton "makul" saymış, fakat Kartezyenler tarafından "metafizik" ve hatta "büyü" diye reddedilmiştir, yani standart dışı görülmüştür.

Nedensiz hareket Aristo'ya göre "saçma", Newton'a göre ise "aksiyomatik"tir, başka bir ifadeyle ispata muhtaç olmayan doğrudur, veridir.

Modern mikrofizik içinde "tanımlanabilir" olan çok sayıda olay türü, Newtoncu programa göre, dikkate alınmaması gereken (makul kabul edilmeyen) bir "indeterminizm"i ihtiva etmekteydi.

Bu farklılıkların kaynağı nedir?..

Kuhn’un ifadesiyle şudur: Paradigması hakim konuma gelen egemen/galip ekol, “kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle”, bilgi birikiminin “belli kısımlarına ağırlık vermek” durumundadır. (Bkz. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, İstanbul: Alan Y., 3. b., 1991, s. 50.)

Bilgi birikiminin belli kısımlarına ağırlık vermek, diğer kısımlarına karşı kör ve sağır olmak, onları görmezden gelmek ve duymamak demektir.

Evet, maalesef bilimsel teoriler (yani kısaca bilim), “kendine özgü inançlar ve önyargılar” taşır.

Öyle bir inanç ki, Amerikalı kimyager ve zoolog Standen’in ifadesiyle, bilim, öyle olmadığı halde, Hindular’ın ineği gibi kutsal hale getirilmiş durumdadır. (Anthony Standen, Bilim Kutsal Bir İnektir, çev. Burçak Dağıstanlı, İstanbul: Çıdam Y., 1990.)

İşin kötü tarafı, sadece “avam” tabakası değil, birçok (özde cahil) sözde bilim insanı da ona kutsallık atfetmektedir.  

*

Benzer şekilde siyaset bilimci Talcott Parsons da bilimi, “gerçeğe seçmeli bir bilimsel yönelmeler sistemi” diye tanımlar. (Carr, s. 17.)

Bu seçim, bilgi birikiminin bir kısmının seçilmeyip ihmal edilmesi anlamına geliyor.

Bu durumda mutlak bir doğruluk ve geçerlilikten nasıl söz edilebilir ki?!

Mardin’in ifadesiyle, “bugünkü bilim anlayışımız artık bilimsel kuramların ‘mutlak’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini” kabul etmektedir. (Şerif Mardin, İdeoloji, İstanbul: İletişim Y., 3. b., 1995, s. 17.)

Chalmers, bu konuda oldukça kesin konuşur:

“Bilimsel teorilerin isbatlanmış doğru veya muhtemelen doğru olmalarını mümkün kılacak doğru hiçbir yöntem yoktur.... Bilimsel teorilerin kesinkes doğrulanmış veya yanlışlanmış olamayacakları tezini destekleyecek argümanların bazıları, büyük ölçüde felsefi ve mantıki düşüncelere dayanır. Diğer argümanlar bilim tarihinin ve modern bilim teorilerinin detaylı bir analizine dayanmaktadır.” (Chalmers, s. 27.)

Bu gerçeği, 1950’lerde Ord. Prof. Dr. Başgil şu şekilde ifade etmişti:

“Esasen dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, din gibi, bir inanç sistemidir. Şu farkla ki, ilmî inanç tecrübe [deneyim], müşahede [gözlem] ve muhakemeden [akıl yürütmeden] neş’et ettiği halde, dinî inanç sezilerden, hislerimizin akışından ve içimizin yalvarışından teşekkil etmekte; ilim, zekadan; din ve iman, his ve iradeden doğmaktadır.”

(Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, 4. b., İstanbul: Yağmur Y., 1979, s. 63.)

[Mesele tam böyle değil.

Başgil, İslamî ilimlerle fazla meşgul olmamış bulunduğu için meseleyi eksik biliyor.

İmanın his ve iradeyle de ilgisi varsa da, son tahlilde akla dayanır

Bu meseleleri İmam Matüridî Kitabu’t-Tevhîd’inde geniş bir şekilde ele almış ve sonraki devirlerin (Teftâzanî, Seyyid Şerif Cürcanî ve Fahreddin Razî gibi) muhakkik “kelâm” alimleri de derin bir vukuf ve büyük bir yetkinlikle çok daha ayrıntılı ve teferruatlı biçimde tartışmışlardır.]

*

Üzerinde durduğumuz mesele hakkında Wallerstein da şunu demektedir:

“... bilimsel pratik bütün diğer uygulamalar gibi toplumsal olarak biçimleniyordu ve dolayısıyla nesnel veya tarafsız telakki edilemezdi.... Böylece evrenseli [evrensellik iddiasını] ‘nispileştirme’ ve bilim uygulayıcılarını yönlendiren saikleri bulma arayışına girdiler.”

(Immanuel Wallerstein, “Sosyal Bilim Nereye Gidiyor?”, Tarih Risaleleri, ed. ve çev. Mustafa Özel, İstanbul: İz Y., 1995, s. 254.)

Konuyla ilgili olarak Carr şunları söyler:

“... bilim adamları artık eskiden olduğu gibi, doğanın yasaları hakkında konuşmaya fazla istekli değildirler. Günlük hayatımızı etkileyen bilimin yasaları denilen şeyler, aslında eğilim gösteren önermelerdir; bunlar, başka herşey değişmeden kalırsa ya da laboratuvar koşullarında ne olacağını söylerler. Somut durumlarda ne olacağını önceden bildirebileceklerini kendileri de ileri sürmezler.... Çağdaş fizik teorilerinin olan olayların ihtimalleriyle ilgilendiği söyleniyor. Bilim, bugün tümevarımın aklî olarak ancak ihtimaller ya da akla uygun inanışlara götürebileceğini hatırlamaya daha çok eğilimlidir....” (Carr, s. 81.)

Carr’ın bu sözleri, Doç. Nurettin Topçu’nun (ve Prof. Necmettin Erbakan gibi kimi meşhurların) hocası Nakşbendî şeyhi Abdülaziz Bekkine rh. a.’in “İlmin görevi ihtimalleri hesaplamaktır” şeklindeki sözünü akla getirmektedir.

*

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, siyaset biliminde benimsenen yaklaşımların “doğrudan ya da dolaylı olarak belli bir dünya görüşünü de içermekte” olduğunu söyleyen Saybaşılı’ya hak vermek gerektiği inkâr edilemez biçimde ortaya çıkar. (Bkz. Kemali Saybaşılı, Siyaset Biliminde Temel Yaklaşımlar, Ankara: Doruk Y., 1999, s. 91.)

Demokrasizm başlı başına bir dünya görüşüdür ve onun bilimsellikle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Duverger’nin şu sözleri, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Toplum bilimlerinin az-gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir ögesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha arttırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiç bir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanansa egemen ideolojiden beslenendir. Çünkü, egemen ideoloji en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha ‘nesnel’ görünür. Bu konuda; ‘Tarafsız bilimin öncülerinin ... sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?’ diyen Stanley Hoffman’ın bu sözünü hatırlatmak yerinde olur. Böyle bir durumun tekeli de Birleşik Devletler’e ait değildir.”

(Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul: Varlık Y., 1982, s. 21-22.)

ABD’deki sözde tarafsız bilimin öncülerinin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmeleri bir dereceye kadar normal karşılanabilir ve “hayatın olağan akışı”na uygun görülebilir; peki, müslüman olduğunu, düşüncesinin Kur’an ve Sünnet temeli üzerinde şekillendiğini söyleyenlerin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmelerini nasıl yorumlamak gerekiyor?

*

Ne yazık ki FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve hatta eski Milli Görüşçü AK Partililer (ekseriyet itibariyle) bu durumda.

Bediüzzaman’ın talebesi olduklarını söyleyenlerin bir bölümü de bu çığırtkanlar arasında yer alıyor.

Çığırtkanlık zincirinin son halkalarından birini ise, kurdukları Sağduyu Partisi ile bu hizmetkârlık kervanına gecikmeli biçimde katılmış olan İskenderpaşacılar (ya da Hakyolcular) oluşturuyor.

Böylelerine, uyanmaları için nasıl seslenmek gerekiyor?.. “Quo vadis?” mi demeliyiz, yoksa “Eyne tezhebûn?” mu?

*

Demokrasizm ideolojisine (laik demokrasiye, siyasal dinsiz halkçılığa) teslim olan sözde müslümanlık (Ki özde küfürdür), “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi” talebini “İslamcılık ideolojisi” diyerek reddediyor.

Kedi, yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

Kinci değil kindarım, emekçi değil emektarım” demek suretiyle zahmetsiz ve emeksiz “emekli” olmak isteyen açıkgöz üçkâğıtçılara rastlanmıyor, çünkü kimse bu numaraları yemez. Fakat, aynı akıl yürütüş ve mantıkla “İslamcı değil müslümanım, dinci değil dindarım” diyen istismarcı sahtekârlar alkışlanıyorlar.

Çünkü Türkiye’deki laik (siyasal dinsiz) “düzen” böyle müslümanımsılar istiyor.. Laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasını bu “İslamsız müslümanlık”ta görüyor.

*

Bundan 12 yıl önce, 2012’de medyada bir İslamcılık tartışması patlak vermişti.

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) Zaman gazetesi bu tartışmada başı çekiyordu.. İslamcılığı yerden yere vuruyorlardı.

Fakat AK Partililer ve (Saadet Partili) Milli Görüşçüler onlardan geri kalmadılar.. Her ne kadar FETÖ halay başı idiyse de, diğerleri de Anadolu irfanı folklor ekibinin oynak ve kıvrak üyeleri olarak, bu çılgınca naralar atarak kan ter içinde hoplayıp zıplama işinde FETÖ’yü yalnız bırakmadılar.

Temel Karamollaoğlu’nun Saadetçiler adına “İslamcı değilim müslümanım” diye konuşmasına o camiadan bir tepki geldiğine şahit olamadık.

AK Parti yandaşı ve yancısı yazar çizer taifesi de İslamcı olmadığını ilan etmek için sıraya girdi.

(Mesela AK Parti’nin gözde yazarlarından birinin Yeni Şafak gazetesinin 12 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayınlanan yazısının başlığı şöyleydi: “Neden İslâmcı değilim?”

Cevabı basit, onun ve diğerlerinin İslamcı olmamalarının ardındaki temel etken şu: Dünyalıklarının yolunda gitmesi için Batılılar’a ve onun yerli-milli derin acentalarına şirin görünmeye ve yaranmaya ihtiyaçları var.

Fakat bunu söylemelerini sağlayacak bir açık yüreklilik ve dürüstlüğe sahip değiller.)


MİLLETİNİ KAYBEDEN MÜSLÜMANIMSILAR İÇİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ OYUNCAĞI: MİLLETSİZ ‘MİLLİ İRADE’




İslam ile demokrasi karşılaştırılırken üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri şudur:

Bazı temel (ya da çok kullanılan) kavramların İslamî terminolojideki anlamlarıyla, demokrasi ve laiklik kurumlarına teorik çerçeve oluşturan seküler bilimlerin o kavramlara yükledikleri manalar örtüşmemektedir.

Mesela İslam açısından “din”, bir ülkedeki hukuk sistemi ve yasalar bütünü anlamına da gelir.

Kim hangi yasalara göre yönetilmek istiyorsa bunlar onun dinini oluşturur.

Dolayısıyla (İslam açısından) din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması imkânsızdır.

Dinsiz olmayı seçen devlet de son tahlilde dinî bir tercih yapmış, küfür devleti olmayı seçmiştir.

Oysa demokrasi düşüncesinin üzerine oturduğu seküler sosyal bilimler açısından din, sadece bildiğimiz anlamıyla (etliye sütlüye, özü itibariyle devlete karışmayan, “dünya” ile ilgisiz) yaygın inanç sistemlerini ifade eder.

Türkiye'nin sekülerleşmiş ve laikleşmiş müslümanımsılarına bu gerçeği bir türlü anlatamıyoruz. (Bunların bir kısmı Fethullahçı Takiyye Örgütü / FETÖ üyesi, bir kısmı AK Partili, bir kısmı da Haydar Baş belası örneğinde olduğu gibi tarikatçı vs. olarak arz-ı endam ediyorlar.. Bu virüs 20 yıl önce Sağduyu Partisi tabelası altında İskenderpaşa Cemaati'ne / Hakyolcular'a da bulaştırıldı.)

*

Fakat yukarıda sözünü ettiğimiz din tasavvuru ya da tanımı da, sosyal bilimlerin yapısı gereği, hiçbir zaman bir kesinlik taşımaz.

Nitekim Margoliouth şunu diyor:

“Her ne kadar İslâmiyeti, biz bir din olarak tanımlamaya eğilimliysek de, Peygamber’in onu daha çok bir millet olarak tanımlamış olması muhtemeldir,”

(Millet, Arapça bir kelimedir ve -merhum Elmalılı hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde açıklamış olduğu gibi- Kur’an’daki anlamı itibariyle “dinin toplumsal tezahürünü, sosyolojik boyutunu” ifade eder.)

Margoliouth'un "Peygamber'in tanımlaması"ndan söz ederken kastı Kur'an'daki anlam.. Çünkü ona göre Kur'an, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yazmış olduğu bir şey.. "Din-millet" ayrımı yaparken aklınca bunu İslam'ı kötülemek, ve “norm” olarak kabul ettiği Batılı din tanımı çerçevesinde İslam’ı “norma aykırı öteki” olarak damgalamak istiyor, fakat bir gerçeğe (eksik biçimde ve çarpıtarak da olsa) işaret etmiş durumda.

(İslam’ın Yahudilik ve Hristiyanlık’tan “din” olarak bir eksiği yok, fakat fazlası var.. Tüm dinler ve ideolojiler karşısında durumu budur.. Hepsiyle her hususta boy ölçüşür ve hepsine üstün gelir. “El-Hakku ya’lû ve lâ yu’lâ aleyh”: Hak daima üstün gelir, ona üstün gelinemez.) 

*

Şerif Mardin, Margoliouth’un söz konusu açıklaması için, “İslâmiyetin esaslarını anlatmak yolundaki girişimlerin içinde bize belki en derin görüşü sağlayandır” ifadesini kullanıyor. (Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, 7. b., İstanbul: İletişim Y., 1997, s. 68.)

İslam’ın bu şekilde bir “millet” boyutu bulunduğu için (“İbrahim’in milletinden kendini bilmez sefihten başka kim yüz çevirir?!” [Ve men yerġabu ‘an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh (Bakara, 2/130]), “millet iradesi”ni laiklik (siyasal dinsizlik) ile İslam’dan yalıtmak ve soyutlamak, küfür ve şirk olarak tezahür eden kendini bilmezlik ve sefihliğe karşılık gelmektedir.

Millet kelimesi bir başka ayette şu şekilde geçiyor:

Ve len terdâ ‘anke’l-Yehûdu ve l’en-Nesârâ hattâ tettebi’a milletehum (Sen o Yahudi ve Hristiyanlar’ın milletine tabi olmadıkça senden asla razı olmazlar)...” (Bakara, 2/120)

Evet, bu ayette din kelimesi kullanılmıyor, millet kullanılıyor..

İşte bu yüzden, “Biz Avrupa Birliği’ne girmekle dinimizden vazgeçmiyoruz” demenin bir anlamı yoktur. 

Onların milletine tabi olmuş oluyorsun. 

Ve bu, bir hadîs-i şeriften anlaşıldığı üzere, küfür milletine katılmak demektir: “El-Küfrü milletün vahidetün: Küfür tek millettir.

*

Bu durum gerçekte, bir insanın aynı zamanda hem müslüman hem de demokrat (ve de laik) olamayacağını da açıklar.

Laiklik (siyasal dinsizlik), müslümana “İbrahim’in milletinden olarak siyaset yapamaz, demokrasi oyununa ‘İbrahim milletinin iradesi’ ile dahil olamazsın” diyor.

Ve ekliyor

“Demokrasi oyununa ancak ‘laik (siyasal dinsiz) millet iradesi’ ile katılabilirsin.. Önce iradeni (niyetini) tashih edecek, samimi siyasal dinsiz olacak, siyaset alanında Müslümanlığı/İslam’ı ayaklar altına alacak, batıl/geçersiz kabul edecek, sonra gelip, iradeni laik (siyasal dinsiz) olarak ortaya koyacaksın.. Bizim ilke ve inkılaplarımıza (Ki en başta geleni laiklik yani siyasal dinsizliktir) bağlılık yemini edeceksin.

Yani sana, ancak küfür milletinden olmayı (siyasal dinsiz olmayı) kabul etmen durumunda demokrasi oyununa katılma ve millet iradesi olarak varlık gösterme (Ki bu, küfür milleti iradesi olmaktadır) hakkı verilir.

Aksi takdirde verilmez.. Oyunun bitiş düdüğü çalar.. Bazen "kan"la.

Eğer “İbrahim milleti” olarak millet iradesi sergilersen, iki kere suçlusundur: Birincisi, siyasal dinsizliğe (laikliğe) baş kaldırdığın, küfür milletinden olmayı kabul etmediğin için.

İkincisi, sadece küfür milletinin siyasal dinsizliğine hizmet etme durumundaki demokrasiyi, siyasal dinsizlik yerine siyasal dinliliğin (İslam’ın) hizmetine vermeye kalkıştığın için.

*

Buna göre, eğer millet iradesi, (siyasal dinsiz imansızların iradesi değil de) Afganistan’da olduğu gibi “İbrahim’in milletinin iradesi” olarak tecelli ediyorsa, demokrasi yok edilmiş demektir.

Milletin yüzde 99’u Şeriat istiyormuş.. Bu önemsizdir, çünkü asıl millet, yüzde 1’lik küfür milletidir.

ABD ve babasının çiftliği NATO (siyasal dinsizliğin yani laikliğin son kalelerinden Türkiye’yi de kuyruğuna takıp) Afganistan’a demokrasi götürmeli, “küfür milleti iradesi”ni orada hakim kılmalıdır.

Fakat Afganistan Müslümanları, “Biz irademizi oy pusulası kadar silahla da tecelli ettiririz” derse, o zaman teröristtirler.. Başları ezilmelidir.. Füze ve mermi manyağı yapılmalıdırlar.

Onlar, millet iradesini (siyasal dinsizlik ve imansızlığa teslim olmadan) Afganistan’da hakim kıldıklarında, bakarsın ki onları “devlet” olarak ne Türkiye tanır, ne İran, ne Suudi Arabistan, ne Malezya..

İsrail’i ilk tanıyan müslümanımsı devletler olan Türkiye ile İran’a da zaten bu yakışır.

Sözde İran İslam adına dünyaya kafa tutuyor, Türkiye de mazlumların umudu.

Masal anlatmak, palavra savurmak parayla değil ya.. Palavradan kim ölmüş!

*

Hem “laik demokrasi”yi (siyasal dinsiz “kolektif heva ve heves tapınmacılığı”nı) benimseyip hem de müslüman kalabileceklerini zannedenler bunu “İslamcı olmayan müslümanlık, dinci olmayan dindarlık” olarak adlandırıyorlar.

İnsanın, “kinci olmayan kindar, emekçi olmayan emektar” olabileceğine inanması için sefihlik katsayısının kaç olması gerekiyor?

Müslüman olmak demek, “mutlak” doğruya inanmak demektir. Demokrat olmak ise, izafi ya da görece doğrulara sahip olmak anlamına gelir.

Demokratlara göre doğrunun kıblesi her seçimde yeniden şekillenir, sabit bir kıblesi bulunmamaktadır. (Fakat onların da bir “görece olmayan, mutlak” doğruları var. Siyasal dinsizlik.. Kısaca dinsizlik imansızlık.. İslamî tabirle “küfür”.. Küfürden taviz vermezler.)

İslam, insan aklını aşan vahye (“Allah’ın indirdiği”ne) dayanırken, demokratik yönetim (iddiasına göre) ortak aklı (pratikte, "ulusal çıkar" kavramının da gösterdiği gibi menfaatperestlik ve bencillik zemini üzerine kurulu heva ve hevesi) esas alır.

Bir demokrat, kendisinin aklı ile vahiy çeliştiğinde kusuru aklında (akılsızlığında) aramaz, oysa bir müslüman, vahiyle aklı çeliştiğinde, insan algılarının ve muhakeme yeteneğinin, dolayısıyla bilgisinin sınırlı olduğunu düşünerek vahye uyar.

*

[Ancak, onun bu yaklaşımının esasını oluşturan “iman”ın kesin aklî bir temeli vardır.. Aklın zorunlu ilkeleri onu kesin biçimde Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul etmeye, varlığın tesadüfle açıklanamayacağını itirafa götürür.

Peygamberlerin ‘pozitif-materyalist’ temelde ortaya çıkan (Hristiyanlar'ın Teslis'i/"üçleme"yi kabul ettirmek için uydurdukları "Öyle hisseldiyorum, gönül gözümle öyle görüyorum, kalbimin sesini dinliyorum, Anadolu ya da Transilvanya irfanıyla öyle anlıyorum" hikâyelerine dayanmayan)  mucizeleri de, o mucizeleri görenler için, söz konusu peygamberlerin gerçekten Allahu Teala’nın elçisi olduklarının kesin delilidir.

O mucizelerin (mesela Kur’an mucizesinin) bize tevatüren (yalan üzerinde birleşemeyecek bir topluluk tarafından rivayetle) aktarılmış olması da, onları bizim için inkârı mümkün olmayan kesin delil haline getirir.

Dolayısıyla akıl, insanı Allahu Teala’nın vahyine itaatten başka bir sonuca götürmez.

Kâfirler, akıllarını kullanmayan sefih bir topluluktur.. Bazılarının IQ’sunun çok yüksek olması onları “akıllı” yapmaz, sadece daha zeki maymun haline getirir.. Teknolojik icatlar yapma becerisi gelişmiş maymun..]

*

Evet, bu IQ’su gelişmiş zeki maymunlar, teknolojik icat yapma becerisi gösterseler de, “doğru”ları bulma noktasında nal toplamaktadırlar.

Acizdirler.. Zalûm (çok zalim) ve cehûldurlar (çok cahil).

Allahu Teala onlara bazı konularda (salt akıllarıyla) “hakkı ve gerçeği” bulma yolunu kapatmış, buna karşılık, akıllarını vahiyle takviye etme ve aydınlatma nimetini bahşetmiştir.

İslam’ın nurundan yüz çevirenler, akılsızlık bataklığında kaybolup gitmeye mahkumdur.. Akılsızdırlar.. Maymunca IQ’ları var, insanca akılları yok.

Bu maymunlar “Bilim, bilim!” diye sayıklayıp duruyorlar, fakat bilim dedikleri, kendi bildiklerinden ya da bildiklerini zannettiklerinden ibaret; evrende insanın kendi müktesebatı dışında Güneş vs. gibi ayrı bir varlığa sahip bir “bilim” Kâbesi bulunmuyor.

Sanki "bilim"in insan zihninden bağımsız müşahhas bir varlığı varmış gibi “Ben bilim adına konuşuyorum” diyerek hava atan bir akılsız, “Ben, bendeki bilgi adına konuşuyorum” demiş olmaktan (yani kendi davasının şahidi olarak yine kendisini göstermekten) başka birşey yapmış olmaz, fakat IQ kurnazlığı ile şımarmış akılsızlığı bunu idrak etmesine engel teşkil eder.

*

Günümüzde bilimin (bazen yasa olarak da adlandırılan bilimsel teorilerin) mutlak doğruları yakalama iddiasından vazgeçmiş bulunduğu biliniyor.

Bundan habersiz olanlar, yarım yüzyıl önce okullarını bitiren ve daha sonra eline yeni bir kitap almayan “okumuş cahil” kuşaktan ibaret.

Özellikle fizik biliminde yaşanan gelişmeler, “doğru” ya da "doğrulanmış" değil, sadece “geçerli” (ya da teknoloji alanında “işe yarar”) bilimsel modellerden söz edilebileceğini ortaya koymuş bulunuyor.

Artık (bu konuları biraz bilen) hiç kimse, aşağılık kompleksi ile İslam’ı bilime uydurmaya çalışmak gibi birşeyi denemeye gerek görmüyor.

Şaşırtıcı olan durum şu ki, sosyal bilimler pozitif bilimlere göre daha az geçerliliğe sahipken ve değer-bağımlı oldukları reddedilmezken, İslam’ı pozitif bilimlere göre yorumlamaktan (eğip bükmekten) kaçınmak gerektiğini anlayanlar aynı hassasiyeti sosyal bilimler için gösterememektedirler.

İşte, Müslümanlar arasında demokrasizm gibi ideolojilerin revaç bulmasının temel nedenlerinden biri budur.

*

Kaldı ki, ideolojiler ve demokrasi gibi yönetim biçimleri sosyal bilim niteliğine de sahip değildir, bunlar bir tür inanç durumundadır.

Dahası, sosyal bilimler ile ideolojiler arasındaki sınır oldukça incedir.

Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmaların (pozitif bilimlerin teknolojik amaçlar gütmesi gibi) kimi zaman ideolojik, siyasal, ekonomik ya da kültürel amaçlar güttüğünü unutmamak gerekir.

O bilimler adına ortaya atılan iddialar, çoğu zaman “kendini doğrulayan kehanetler” kapsamına girmektedir.

Yani (David Hume’un izleyicisi) Popper’ın tabiriyle “yanlışlanabilir” (test edilebilir) olmaktan uzak bulundukları için “bilimsel” değildirler.

*

(Kendini doğrulayan kehanetler derken kastettiğimiz şey, şu olaydaki durum: 

İngiltere’de öğrenciler üzerinde yapılan bir çalışmada, bilgisayar, yanlış programlandığı için, öğrenim açısından zeki kabul edilen öğrencilerle zeka seviyesi düşük kabul edilen öğrencileri karıştırır. 

Fakat bu hatalı sonuçlar, öğretmenlerin öğrencilere yaklaşımlarında temel ölçüt olur. 

Beş buçuk ay sonra hata anlaşılmakla birlikte, kimseye birşey söylenmeden test tekrarlanır. Bilgisayarın hata sonucu “zeka seviyesi düşük” kategorisine dahil ettiği zeki öğrencilerin testteki puanları düşük çıkar.

Çünkü öğretmenler bu öğrencilere zihinsel bakımdan zayıf ve eğitilmesi güç çocuklar oldukları önyargısıyla yaklaşmışlardır. 

Bilgisayarın zeki olarak tanıttığı zeka seviyesi düşük öğrenciler ise yüksek puan almışlardı. Çünkü bunlara zeki muamelesi yapan, değer veren ve onlara umut aşılayan öğretmenler, bir süre sonra onların başarılı olmalarını sağlamışlardı. 

Öğretmenlerin öğrencilere yaklaşımı “kendi kendini doğrulayan bir kehanet”e dönüşmüştü.)

*

Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmaların kimi zaman yönlendirici ve manipülatif nitelikte olduğu, yani "kendini doğrulayan kehanet" durumunda bulundukları bir sır değil.

Evet, "algı operasyonu" sosyal bilimler alanında da söz konusu.. (Özellikle de Tarih'te.)

Bu, bazen bilinçsizce bazen de kasten yapılmaktadır.. Meşhur tarihçi Carr bu noktayı şöyle açıklar:

“Varolan iktisadi koşulları analiz eden bir iktisatçı, yaklaşan bir deflasyon ya da enflasyonu öngörürse, eğer otoritesi büyük ve kanıtları inandırıcı ise, öngörünün kendisi öngörülen olgunun meydana gelmesine katkıda bulunabilir. Bir siyaset bilimcisi tarihi gözlemlere dayanarak tiranlığın kısa ömürlü olduğu inancını savunursa tiranın düşüşüne katkıda bulunabilir. Adayların seçimlerdeki davranışlarını herkes bilir; onlar, öngörülerinin daha büyük bir ihtimalle gerçekleşmesi yolunda bilinçli bir amaçla zaferin kendilerinin olacağını ileri sürerler.”

(Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 84.)

*

Öte yandan, sosyal bilimlerin ve ideolojilerin kendi kavramsal çerçeveleri ve varsayımları, ulaşacakları sonuçları da daha baştan belirler.

Yani sonuçlar, kavramlarda mündemiçtir, içkindir.

O kavramların peşine takıldığınızda ancak "belirlenmiş olan hedef"e gidebilirsiniz, başka bir yere ulaşamazsınız.

Mesela tarihin bir sınıf çatışması olduğu varsayımından yola çıktığınızda Marx’la aynı sonuçlara ulaşmak zor olmaz.

Keynes, Neoklasik iktisatçıların varsayımlarının bir kısmını reddetmeseydi, varacağı sonuçlar onlarınkiyle aynı olacaktı.

O halde, farklı bir yaklaşımın farklı varsayımlara ve farklı kavramlara ihtiyaç gösterdiği kuşku götürmez.

Siyasal rejimlere totalitarizm, teokrasi ve demokrasi sınıflandırması çerçevesinde bakan bir kimsenin, hristiyan bir rahip ya da diktatörlükle yönetilen bir ülkenin kaymak tabakasından olma ayrıcalığını edinmiş biri değilse, tercihini demokrasiden yana yapacağı şüphesizdir.

Ama önümüzdeki tercihlerin bunlarla sınırlı olduğu ya da tam da bu adlarla isimlendirilmesinin yerinde olduğunun kanıtı nedir?!

*

Bir müslüman açısından burada sorun, olay ve olgulara İslamî bir kavramsal çerçeve ve mantıkla yaklaşmakla ilgilidir.

Seküler bilimlerin kavramsal çerçevesi içinde düşünmemiz, ve İslamî paradigmayı terketmemiz durumunda devlet, laiklik ve demokrasi gibi konular hakkında doğru bir fikre sahip olmamız mümkün değildir.

Yanlış araçla doğru sonuca varılması ve mesafe katedilmesi beklenemez.. Denizde yol almak istiyorsanız trene değil gemiye binmek zorundasınız.


SÖZÜN TAMAMI






 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 49

 

Önceki bölümde, (kendi itirafına göre “büyük ihtiraslar”ın adamı olan) Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Doğu Sorunu’nu (Şark Meselesi, The Eastern Question) çözmek için (en ince ayrıntısına kadar düşünerek inceden inceye planlayıp) hazırladığı projede baş rolü kapmış yetenekli ve mahir bir aparat olduğunu görmüştük.

İttihatçılara ve arkadaşlarına göre (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında aktardığı üzere) “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” olmak gibi sıradışı özelliklere sahip olan birinin, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla kendisine yapılan teklifi kabul edip anılan özelliklerinin hakkını vermiş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, onun Lord Curzon’un projesindeki yerini, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler, Selanikli’ye verdikleri sözde durdular, Selanikli de onlara verdiği bütün sözleri müsrifçe bir cömertlikle sonuna kadar yerine getirdi.

Üzerinde Güneş Batmayan Sinsi Hilekârlık, Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin gibi Arapları açıkça, Selanikli’yi ise bir danışıklı dövüş mizanseni çerçevesinde ‘örtülü’ biçimde, çaktırmadan, sağ gösterip sol vurarak destekledi.

Selanikli de bir yandan sıkı hilafetçi, Misak-ı Millîci ve mücahit görünürken, istismarcı, gösterişçi ve riyakâr dindarlığın hakkını sıradışı bir takiyye kabiliyetiyle verirken, diğer yandan da İngiliz emperyalistiyle mücadele ediyormuş numarası yaparak Misak-ı Millî’yi İngiltere’nin emperyal hedefleri doğrultusunda lime lime ve delik deşik etmiş, bir paçavraya çevirmiş durumda.

Asıl misyonu Osmanlı Devleti’ni yıkmaktı.. Şerif Hüseyin Osmanlı’nın bacağını kesmişti, Selanikli ise başını kesti.

*

İşte, Samsun’a çıktıktan sonra “Bekle beni Yunan! İzmir’e doğru geliyorum, dişlerini sökeceğim” diyerek silaha sarılmak yerine Erzurum senin Sivas benim havalarında avara kasnak gibi dolaşmasının ve bol bol nutuk atmasının nedeni buydu.

İngilizler üzerlerine düşeni yapıp Yunan’ı “Milne Hattı” ile İzmir dağlarında durdurup çiçeklerin açısını seyretmeye, ot yolmaya mahkum etmiş durumdaydı.

Selanikli de yönünü doğuya çevirip Erzurum’a postu serdi.. Sanki millet ne yapılması gerektiğini bilmiyormuş gibi kongre düzenliyor, Firdevsî’nin ifadesiyle “Nişestend u goftend u berhâstend” (Oturdular, konuştular, dağıldılar) geleneğini ihya için ter döküyordu.

Bu arada, Lord Corzon’un yeğeni İngiliz subayı Rawlinson da ona refakat ediyor, bir “kayyum”, teknik direktör ya da noter olarak "yolda düzülen kervanı" izliyor, halay başı Selanikli'nin performansı için not veriyor.. Dilipak’ın kitabından okuyalım:

“[Selanikli] Erzurum kongresinin sonunda Albay Rawlinson’la tekrar uzun bir görüşme yaptı. Mustafa Kemal’in bu görüşmede Rawlinson’a Misakı Milli’den sözettiği belirtiliyor. 11 Ağustos’ta görüşmeleri ile ilgili olarak İngiltere Harbiye Bakanlığına bir rapor gönderen Rawlinson şöyle diyordu: Konferansın [Kongre’nin] son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 46.)

İki saatten fazla..

İnsan samimi bir dostu ile bile bu kadar uzun konuşmaya katlanamaz.. En sürükleyici film bile iki saati bulduğunda insanı bezdirir.

İngiliz’in, işgalci düşmanın subayı ile bu Selanikli iki saatten fazla neyi konuşuyor?

Rawlinson’un raporundan anlaşıldığı kadarıyla ona Erzurum Kongresi ile ilgili olarak ayrıntılı tekmil vermiş, mufassal sözlü rapor sunmuş, İngiliz subayın gönlüne su serperek, onun hükümetine, bekledikleri müjdeyi vermesini sağlamış: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

Selanikli, Rawlinson’a şöyle şeyler demiş olabilir miydi: “Aziz dostum, bu Kâzım Karabekir enayısini de kafaya aldım, Kongre’de ‘Allah, ümmet, Muhammed, hilafet, cihat, vatan, millet, Sakarya’ filan diyerek, müftü gibi dua ederek dangalakların aklını başından aldım. Müsterih olun, herşey planladığımız gibi gidecek, ‘millet iradesi’ diye diye bu aptal milletin iradesinin canına okuyacağım.”

Neler dediğini tam bilmiyoruz, fakat Rawlinson’u ikna etmeyi başarmış: “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

*

Peki bu neyin başarısı, nasıl bir başarı?

Yunan’a, işgalci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlere karşı mı bir başarı?

Hayır, Osmanlı Devleti’ne karşı bir başarı.

Lord Curzon’un kafasındaki plan, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Osmanlı Devleti’nin yerini alacak yeni bir Türk devleti kurulması, başkentinin (ona imparatorluk mirasçılığı ve görüntüsü veren) İstanbul değil, (onu Lidyalılar, Frigyalılar ve Selçuklu sonrası Anadolu beylikleri gibi eften püften, derme çatma bir devletimsi gibi gösterecek şekilde) Anadolu’daki bir şehir olması, hilafetin (Türkler’in elindeki, tüm dünya Müslümanları üzerinde nüfuz sahibi) siyasal bir makam olmaktan çıkarılması, ve bütün bunlar sayesinde Türkler’in İslam dünyasındaki itibarının beş paralık hale getirilmesi.

Curzon’un projesinin ana hedefleri bunlar.

Rawlinson “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var” diye müjde verirken bütün bu hedeflerin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylemek istiyor.

Benzer şekilde, Erzurum Kongresi’nin beşinci günü, 27 Temmuz 1919’da Amiral Calthorpe, hükümeti için hazırladığı raporunda “Anadolu’da müstakil [bağımsız, istiklal sahibi] bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” diye yazmış durumda. (A.g.e., s. 46.)

İngiliz’in derdi, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümet, ve de ona bağlı olarak, devlet.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasındaki gizli gündem de bu.

Fakat Erzurum Kongresi’nde millete bunu söylemiyor (Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit hariç), yalanlarla aldatarak, palavralarla dolmuşa bindirerek alıştıra alıştıra, kazıklaya kazıklaya gidiyor.. Şimdilik söylediği, Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesinin faydalı olacağından ibaret.

Bir de, dokuz kişilik bir Heyet-i Temsiliye (temsilciler kurulu) oluşturuyorlar ve (tahmin edilebileceği gibi) başkanı Selanikli oluyor.

Bu Heyet-i Temsiliye üyeleri hiçbir zaman biraraya gelip bir toplantı yapamıyor, fakat ne gam, Selanikli başkan sıfatıyla millete emir yağdırmak, “7 Ağustos günü Erzurum Kongresi’ni tamamladık, şimdi sıra, 28 gün, yani dört hafta sonra Sivas’ta yapılacak kongrede” diye sağa sola yazı yazmak için bir gün bile beklemiyor.

Sivas’ta da yeni bir hükümet ve devletten bahsetmeyecek, bir millet meclisi kurulması gerektiğini söylemekle yetinecektir.

İngiliz, Fransız, İtalyan beklemektedir.. Yunan da.. 

Lafın tamamı ahmağa söylenir demişler.. Ama ahmaklar da merhameti hak ediyorlar.. İsmet İnönü ahmaklara acıdığı için sözün tamamını söylemiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Evet, Sivas’ta, bir millet meclisi toplanması için karar alınıyor.

Gerisini Dilipak’tan dinleyelim:

“28 Eylül’de, Mustafa Kemal, Sivas’tan vilayetlere yazı göndererek milletvekili olmak isteyenlerin isimlerini iki gün içinde bildirmesini istemek sureti ile, Anadolu’yu da fiilen, resmen ve hukuken kendisine bağlamak ve yeni meclisi teşkil etmek için harekete geçmiş bulunuyordu. Heyet-i Temsiliye adına gönderilen yazıda tanınan iki günlük süre, bu kişilere düşünme ve araştırma yapma [İstanbul Hükümeti’ne sorma] fırsatı vermemekte idi. Bu gelişmeler üzerine Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a gönderdiği mesajında şöyle diyordu: ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.’ Bu arada İngilizler, bölgedeki kuvvetlerini takviye etmeleri beklenirken, 4 Ekim’de Samsun’daki müfrezelerini geri çektiler.” (A.g.e., s. 51.)

İngilizler dört gün önce, 30 Eylül’de de Merzifon’dan çekilmiş bulunuyorlardı. (A.g.e., s. 50.)

Normalde, resmî tarihin (ve de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitaplarının) anlattığı masala göre, İngilizler’in, Selanikli Mustafa Atatürk’ün faaliyetlerinden rahatsız oldukları için baskıyı artırmaları gerekiyordu ama kazın ayağı öyle anlatıldığı gibi değil.

İngilizler’in cömertlik ve fedakârlığı Karadeniz bölgesiyle de sınırlı kalmadı. Peyderpey hem Güneydoğu Anadolu’dan hem de İç Anadolu ve Ege’den çekildiler. Samsun’u boşalttıktan 28 gün (dört hafta) sonra, 1 Kasım 1919’da da Antep, Maraş ve Urfa’yı terk ettiler; yerlerini Fransızlar aldı. (A.g.e., s. 52.)

Evet, kazın ayağı anlatıldığı gibi değildi.. İşin aslının resmî bir ağızdan söylenmesi için 1973 yılını ve İsmet İnönü’nün dilinin çözülmesini beklemek gerekiyordu:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Görüldüğü gibi, işin aslında, İngilizler birbirlerine keyifle müjde yetiştiriyorlar.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a, keyiften ağzı kulaklarında olduğu halde ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor’ muştusunu veriyor.

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi..
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi.
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar;
Semave’yi boşaltıp
Save’yi dolduranlar.
Atını hendeklerden -bir atlayışla-
Aşırdı aşıranlar.
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman’lar!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."