DEVLET EGEMENLİĞİNİN, ÇAĞDAŞ BATI EMPERYALİZMİNİN MÜDAHALE ARACI (YA DA SİLAHI) DEMOKRASİZM KARŞISINDAKİ SAVUNMASIZLIK VE ÇARESİZLİĞİ

 



Bir Arap atasözü, “İnsanlar meliklerinin (devlet başkanlarının, reislerinin, yöneticilerinin) dini üzeredirler” der.

Bu söze İbn Haldun da Mukaddime’sinde atıfta bulunmaktadır.

Bu, iki anlamda böyledir: Birincisi, “din”, bugünün Türkiye halkının zannettiği gibi salt “religion”a karşılık gelmez.. İnsanın benimsediği ve gönüllü biçimde tabi olduğu, uyguladığı, tazimde bulunup aziz tuttuğu yasalar manzumesi, “din” demektir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Din” maddesi.)

İkincisi, insanlarda kendilerine maddeten ya da manen üstün gelen kişileri taklit etme gibi bir eğilim mevcuttur.. Öncü sosyologlardan Gabriel Tarde’nin “Toplum, taklittir” şeklindeki sözü meşhurdur.. İbn Haldun da benzer bir yaklaşıma sahiptir.

Bu, uluslararası alanda da böyledir.. Geri kalmış olan ya da geri kaldıklarını düşünenler, kendilerinden ileri ya da güçlü olanları taklit ederler.

Bu, ideolojik açıdan da böyle.

Ahmet Öncü, İbn Haldun’un sıradan insanın yöneticinin dinini izleyeceği görüşü, Marx’ın ‘her dönemin hakim ideolojisi, o dönemin hakim sınıflarının ideolojisidir’ iddiasını hatırlatıyor” derken önemli bir noktaya parmak basıyor. (Bkz. Ahmet Öncü, Sosyoloji ya da Tarih: İbn-i Haldun ve Mukaddime Üzerine Bir Deneme, Ankara: Öteki Yayınevi, 1993, s. 55.)

*

Demokratizm ideolojisinin dünya genelinde sahip olduğu tartışılmazlık ve dokunulmazlık işte bu gerçeklikten kaynaklanıyor.

Batılı efendilerinin demokratizmi yücelttiklerini, sorgulanamaz bir “dogma” katına yükselttiklerini gören (aşağılık duygusuyla malul) geri kalmışlar “Biz de demokrasiye inanıyoruz, biz de, biz de” diyerek tezahürat yapmayı ilerlemenin ve insandan sayılıp kaale alınmanın ön şartı kabul ediyorlar.

Geri kalmış (özellikle de “zihniyet bağımsızlığı” açısından geri kalmış) toplumlardaki bu “özsaygısızlık” ve “özgüvensizlik”, Batılılar’ın sadece ekonomik emperyalizminin değil, siyasal ve kültürel emperyalizminin de sigortası durumunda.

*

Ve bu sadece ideolojik alanla da sınırlı değil.

Uluslararası ilişkiler tasavvur ve teorilerinden başlayıp etik/ahlâkî alana kadar uzanmakta.. Keyman’ın şu tespitleri önem taşıyor:

“... uluslararası ilişkiler kuramı güçlü bir şekilde Batı kökenli rasyonalist bir evrenselci bakış açısından türetildiği sürece de, Öteki’nin kendisini Batı evrenselciliğinden bağımsız olarak, yani kendi kültürel özelliği içersinde ve kendi tarihini sahiplenerek sunulabileceği ‘etik alan’ da o kadar daralır.... geçmişte ve bugün hala söz konusu olan gündem; bir yandan kültürler arası farklılıkları ve benzerlikleri keşfetmek için Öteki kültürleri egemen bilimsel söylemin içine yerleştirmek (ki bu Batı evrenselliğinin yeniden üretilmesidir), diğer yandan da, tarihsel gelişmenin rotasını ilerleme olarak tanımlamak ve bu ilerlemenin temel taşıyıcı gücü rolünü modern Batılı kimliğe vermek olmuştur.

“Bu ikili gündem çerçevesinde sorulacak pratik bir soru, Batı dışı kültürleri ve yaşamları ‘nesnel ve ampirik bir öge’ olarak tanımlamanın kültürel farklılıkları anlamaya ne kadar yardımcı olduğudur. Böyle bir tanımlama Foucault’nun dilinde modernist rejimin, Derrida’nın dilinde ‘Batılı logo-merkezciliğin’, ya da Gramsci’nin dilinde ‘hegemonya’nın özü olduğundan, bu sorunun yanıtı uluslararası ilişkiler kuramının Oteki’ni anlamadaki yetersizliğidir. Daha da önemlisi, bu kuramın farklı kültürleri ve kimlikleri ‘ötekileştirmesi’ ve modern kimliği tarihi okumada ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmesidir....”

(E. Fuat Keyman, “Farklılığa Direnmek: Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Öteki’ Sorunu”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, der. F. Keyman, M. Mutman ve M. Yeğenoğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 1996, s. 72.)

*

Keyman’ın dikkat çektiği çarpıklık ve anormallik sadece uluslararası ilişkiler kuramı (ya da disiplini) için söz konusu değil elbette.

Bu kriz siyaset bilim için de, iktisat teorisi/kuramı için de, hatta ilahiyat öğretileri için de geçerli.

Kenneth Waltz “kuram”ı (Ki bilim, son tahlilde kuram demektir) şöyle tasvir eder:

“Herhangi bir alandaki sonsuz sayıda malzeme sonsuz sayıda farklı biçimde düzenlenebilir. Bir kuram bazı faktörlerin diğerlerinden daha önemli olduklarını belirtir [ve önemsiz görülenleri gözardı eder] ve bunların arasındaki ilişkileri özgülleştirir. Gerçekte ise her şey her şeyle ilgilidir ve bir alan diğerlerinden ayrılamaz.... Kuramlar konusundaki sorun bir alanın diğerlerinden ayrılmasının gerçekçi olup olmadığı değil, yararlı olup olmadığıdır. Ve yararlılık, kuramın açıklama ve tahmin yürütme gücüyle yargılanır.”

(William E. Connoly, Kimlik ve Farklılık-Siyasetin Açmazlarına Dair Demokratik Çözüm Önerileri, çev. Ferma Lekesizalın, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995, s. 73.)

Benzer ifadeleri Burke, “gerçekliği anlamak amacıyla onu basitleştiren düşünsel bir yapı” şeklinde tanımladığı “model” kavramı için kullanır:

“Tıpkı bir harita gibi, onun da [modelin de] yararlılığı, gerçekliğin bazı öğelerini büsbütün göz ardı etmesine dayanmaktadır.”

(Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1994, s. 26-27.)

İnsanlıkla ilgili olay ve olgular (her ne kadar onların ortaya çıkması sayısız faktöre bağlı olsa da) gerçekte teklik ve bütünlük gösterdiği, sosyal bilimler onları kendi bakış açılarına ve ilgi alanlarına göre parçalayıp öznel bir zaviyeden yansıttıkları için, uluslararası ilişkiler disiplininde görülen çarpıklıkların muadillerinin ya da benzerlerinin diğer bilim dallarında da yaşanıyor olması gayet tabiîdir.

*

Nitekim, ilahiyat alanındaki tartışmalarda oryantalist söyleme (adı konulmadan, kaşla göz arasında el çabukluğuyla) evrensellik atfedilirken, İslam’ın doğrularına tarihsellik (yani evrensellik yoksunluğu) izafe edilmektedir.

İslam, “öteki din” olarak egemen oryantalist “bilimsel” söylemin içine “tarihsel” olarak yerleştirilmekte ve böylece oryantalist söylemin evrenselliği (evrensellik iddiası) tartışmasız bir ‘veri’ olarak yeniden üretilmektedir.

Bir başka deyişle, oryantalist söylem Doğu’yu, Batı kültürünün değer ve kurumlarını ters çevirerek tanımlamakta, böylece Batı’nın siyaset, din ve halk kültürüyle ilgili “önyargılar”ı, “bilim”in (başlangıç noktası durumundaki) evrensel ilkelerine dönüştürülmektedir.

Öyle ki, el-Azmeh’in ifadesiyle, “İslami olarak belirlenmiş şeyler, Batı’daki şeylerin bir tersine çevrilmesidir”. (Aziz el-Azmeh, “Oryantalizmin Eklemlenmesi”, Oyantalistler ve İslamiyatçılar-Oryantalist İdeolojinin Eleştirisi, ed. Asaf Hüseyin, Robert Olson ve Cemil Kureşi, çev. Bedirhan Muhib, 2. b., İstanbul: İnsan Yayınları, t.y., s. 251).

Böylece Batı’ya ait düşünce ve kurumlar birer norm haline getirilmektedir. Burke’nin dile getirdiği gibi, Batılı bilginler “çoğu kez Batı’ya öteki kültürlerin ayrılık gösterdiği norm gözüyle bakmışlardır”. (Burke, s. 25.)

*

Bu egemen oryantalist “bilimsel” söylemi benimseyerek Batılı efendilerinin bilimsellik sofrasından ziftlenme onuruna erişmek isteyen yerli beslemelerin, kendilerini “tarihsellik” gulu gulu dansına (oryantalistleri bile şaşırtacak ölçüde) coşkulu biçimde kaptırmaları şaşırtıcı değildir.

Bu beslemelerin kendilerini “aydınlanmış birer Batılı” gibi görmeye ihtiyaçları vardır, çünkü Doğulu olmak, sırtta taşınması mümkün olmayan ağır bir utanç kaynağıdır:

“Buna göre, Foucault’nun bilgi analizi perspektifiyle, Oryantalizmi, bireylerin tasnif edildiği tiplemeler yaratan bir söylem olarak ele alabiliriz: enerjik Batılı birey, şehvete düşkün Doğulu bireye; rasyonel Batılı, tahmin edilemez Doğuluya; kibar beyaz, gaddar sarı insana karşıdır.”

(Bryan S. Turner, Oryantalizm, Kapitalizm ve İslam, çev. Ahmet Demirhan, İstanbul: İnsan Yayınları, 1991, s. 119.)

Sanki Epstein Adası Batı’da değil, Doğu’dadır, ve sanki her türden LGBT sapkınlığının dünya genelinde sözcülüğünü ve avukatlığını yapan Batı değil Doğu’dur.

Ve de sanki hayvanca sınırsız ve kontrol dışı nikâhsız beraberlik furyası Batı’da değil Doğu’da başlamıştır.

*

Evet, Batılılar İslam’ın insanlığa sunduğu çözümlerin (mesajının) tarihsel (belli bir tarihe özgü) olduğunu söylerken, kendi “düzen”lerini dolaylı olarak (örtük biçimde, hissettirmeden, doğruluğu kendiliğinden belli bir aksiyom imişcesine) evrensel (tarih ve coğrafya üstü) olarak tanımlamış oluyorlar.

Benlik (Self) ile Öteki (the Other) arasında birbirlerini anlama bakımından bir ikizlik ilişkisi olduğunu söyleyen (Herşey zıddıyla kaimdir) Claude Levi-Strauss’a atıfta bulunan Keyman şunları söylüyor:

“Benliğin Öteki’nin ikizi olarak anlaşılması yeni bir şey olmasa da, Levi Strauss’un uyarısını ciddiye almak konusundaki başarısızlık henüz çözülmemiştir ve uluslararası ilişkiler kuramı da bu bağlamda istisna değildir. Bunu anlamanın bir yolu Öteki’ne yaklaşmak konusundaki genel eğilimler üzerinde durmaktır.... Öteki, hakkında ampirik bilgi toplanarak anlaşılabilecek bir nesne olarak görülür. Buradaki amaç, Öteki’ni onun hakkında sözde nesnel ve gerçeklere dayalı olan bilgiler sağlayarak açıklamaktır.... modern (Batılı) olanla geleneksel (Doğulu) olan arasında kurulan modernizasyoncu iki kutuplu görüşü niteleyen özcülüğün bir sonucu olarak, Öteki ne olduğundan çok ne olmadığıyla tanımlanır.... Batı dışı kimliklere rasyonel ve düşünen bir özne olarak tanımlanan modern Benlik kategorisiyle yaklaşılır ve Öteki modern olmayan olarak tanımlanır.” (Keyman, s. 75-76.)

Böylece genel olarak Doğu, özel olarak da İslam dünyası, modernleştirilmesi yani çağla buluşturulması gereken bir coğrafya olarak işaretlenir.

Hülasa ‘öteki’, ne olduğuyla değil, (Batı norm kabul edilerek) ne olmadığıyla tanımlanır: Çağdışıdır, geridir, ilkeldir, demokrasiden mahrumdur, evrensellikten uzak kalmasına yol açan bir tarihsellikte debelenmektedir, bilimsellikle ilgisizdir, uygarlaştırılması gerekendir.

Yapılan şey, Burke’nin ifadesiyle tam da şudur:

“Spencer’daki ‘geleneksel toplum’ da, Marx’taki ‘feodal toplum’ da esas itibarıyla tortusal kategorilerdir; sunduğu, ‘modern’ ya da ‘kapitalist’ toplumun belli başlı niteliklerini tersine çevirmekten ibaret kalan ayna görüntüsü dünyalarıdır. ‘Endüstri öncesi’, ‘siyaset öncesi’, hatta ‘mantık öncesi’ gibi terimlerin kullanılması, bu açıdan son derece aydınlatıcıdır. Oysa, böyle tersine çevirmelerle gerçekçi çözümlemeler yapılamaz.” (Burke, s. 142.)

*

Bu, “öteki”nin kendine özgü varlığının reddedilmesi anlamına gelmektedir. ‘Öteki’ üretilen, inşa edilen bir gölge varlıktır:

“O, modern’in evrensel meşruluğunun sağlanması amacıyla ‘modern olmayan’ şeklinde üretilir.” (Keyman, s. 78-81.)

Aynı zamanda bu, Althusser’in ifadesiyle, “bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla hayali ilişkiler” kurulması anlamına gelmektedir. (Burke, s. 93.)

Bir başka ifadeyle, Batı’nın “bilimsel” söylemi gerçekte bir hayal pazarlamacılığıdır.. Müşteri bulmasının nedeni ise, Batı dışı toplumlardaki (yenilmişlikten kaynaklanan) aşağılık duygusu, özsaygı ve özgüven eksikliğidir.

Batı’nın modernleşmişlik/uygarlaşmışlık tasmasını taşımak suretiyle ‘öteki’ olmaktan kurtulmaya heveslenen yerli beslemelerin acı acı inlemelerinin nedeni, içlerindeki böylesi marazların (erken teşhis eksikliğinden dolayı) tedavi kabul etmez noktaya gelmiş olmasıdır.

*

Bazı yazarlar benzer tespitleri “öteki” yerine “dışlaştırma” tabirini kullanarak yapmaktadırlar.

Mesela Balibar, “modern bir uluslarüstü Avrupalı ya da Batılı kimliği kavramının oluşturulması”nın, sömürgeciliğin mirası olan sürekli bir “dışlaştırma” sayesinde gerçekleştiğini söyler.

Öyle ki, “farklı tabiyetlerden/uyruklardan (İngiliz, Fransız, Hollandalı, Portekiz vb.) sömürgeci kastlar, bir “uygarlığı vahşilere karşı savunma hedefi” icat etmişler, onun meşruiyetini tekid için de yanına, uydurdukları “ ‘beyaz’ üstünlüğü düşüncesini” eklemişlerdir. (Etienne Balibar, “Irkçılık ve Milliyetçilik”, Irk, Ulus, Sınıf-Belirsiz Kimlikler, ed. E. Balibar ve I. Wallerstein, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Metis Yayınları, 2. b., 1995, s. 57.)

Sömürgecilikle bu “tanımlama” işlemi arasındaki ilişkiye daha önce Montesquieu da dikkat çekmiş, zencilerin “aşağı” oldukları tezinin, onların beyazlar tarafından sömürülmelerinin haklı kılınmasına ve meşrulaştırılmasına yaradığını dile getirmiştir. (Maurice Duverger, Politikaya Giriş, çev. Samih Tiryakioğlu, İstanbul: Varlık, 1964, s. 32.)

*

Uluslararası ilişkiler kuramının (disiplininin) Avrupa-merkezciliğinin kendisini farklı kimliklerin “ötekileştirilmesi”nde gösterdiğini belirten I. B. Neumann ve J. M. Welsh, “öteki”nin “kimliği”nin başta gelen özelliği olarak “barbarlığın” (uygarlıktan uzaklığın ya da geri kalmışlık ve ilkelliğin) gösterildiğine dikkat çekmektedirler. Onlara göre Avrupalı kimliğin inşası “Avrupalılığın ‘barbarlıktan’ dışsal farklılaşmasına bağlı”dır. (Keyman, s. 85-86.)

Kullanılan kavramlar farklı olsa da, temeldeki mantık aynıdır: Bir dizi iki kutupluluk aracılığıyla çözümleme yapma denemesi.. Böylece önümüze uygar-barbar, ileri-geri, modern-geleneksel, Doğu-Batı, merkez-çevre gibi karşıt kutuplar gelmektedir.

Ancak bu kutuplaştırıcı yaklaşım, incelenen bloklar arasındaki farklılıkların (elma ile armudu toplama kabilinden) gözardı edilmesi sonucunu vermektedir. Keyman’ın ifadesiyle “Birinci ve İkinci Dünyalar kendi özellikleriyle tanımlanırken, Üçüncü Dünya, kendisini oluşturan toplumların kültürel ve tarihsel yapılarına hiçbir göndermede bulunulmadan, dışardan bir bakışla tanımlanır”. (Keyman, s. 101.)

*

Gerçekte bu kutuplar arasında var olduğu öne sürülen farklılıklar da, onların her birinin kendi içinde yekparelik taşıdığı düşüncesi de büyük ölçüde kurgu ürünüdür, realitenin/olgunun kendisi değildir. Eric Hobsbawm “geleneğin icadı”ndan söz ederken bu kurgusallığa dikkat çekmektedir. (Burke, s. 2.)

Benzer şekilde Mazzini de uygarlık kelimesinin “geçen yüzyılın Fransız zihniyeti tarafından yaratılmış” olduğuna dikkat çekmiştir (Bkz. Lucien Febvre, Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 1995, s. 12).

Dolayısıyla uygarlık, Fransız zihniyetinde somutlaşan Batılı anlayışın tekelinde olan birşeydir.. Aynı şekilde (kerameti ve tartışılmaz yüceliği kendisinden menkul olan) demokrasi ve insan hakları söylemleri de “Fransız zihniyeti”nin tapulu malıdır. Modernlik de aynı durumdadır:

“Sonuçta yapılan yalnızca modern olmayan toplumlar arasındaki farklılıkların tipolojik bir yapı olarak geleneksel olana indirgenmeleri değil, geleneksel olanın var oluş koşullarının da modern olana göre belirlenmesidir.” (Keyman, s. 86.)

*

Bu kutuplaştırma şablonu, objektif/nesnel bir değerlendirme yapılmasını imkânsız hale getirmektedir.

Mesela bir ülkedeki bir politik kararın demokratikliğinin temel ölçütü, onun hangi coğrafyada gerçekleşmiş olduğu ya da kimler tarafından gerçekleştirildiği hususu olabilmektedir.

Somutlaştırmak gerekirse, belirli bir karar ABD, İngiltere ya da İsrail’de alınmışsa, o, “tanım” gereği demokratiktir.

Yine, ABD liderliğindeki NATO’nun Afganistan’da yaptıkları da “tanım” gereği demokrasi ile çelişmez.. İsrail’in Gazze’de yaptıkları için de aynısı geçerlidir.

Fakat benzer şeyleri Saddam ya da Kaddafi gibi biri yaparsa, daha küçük çapta bile olsalar, onlar demokrasi ile çelişirler.

 *

Böylece “dil” ile oynanmakta, kelimelere amaca göre ve eylemi meşrulaştıracak şekilde anlam yüklenmekte ve duruma göre kavram icat edilmektedir.

Mesela, Chomsky’nin belirttiği gibi, İsrail’in Filistinliler’e karşı yaptıkları “misilleme, karşı-terörizm veya negatif geri-besleme”, Filistinliler’in işgalci İsrail’e karşı yaptıkları ise “terör”dür. (Noam Chomsky, Korsanlar ve İmparatorlar - Gerçek Dünyada Uluslararası Terörizm, çev. Fatma Ünsal, İstanbul: Akademi Yayınları, 1991, s. 109.)

Chomsky şunu da söylemektedir:

“İsrailliler’in Filistin’de yaptıkları terörizmin ‘misilleme’, bazen “önleyici taarruz”, çok nadiren de olsa ‘herhangi bir ülkenin bu tür sıkıntılı şartlarda düşebileceği nadir zorbalıklarda bulunması’ olarak değerlendirilebilmesi için bir yeni dil ve tarih uydurulmuştur.” (Chomsky, s. 34.)

*

Bunun devletler hukukuyla ilgili bir örneğini, Cynthia Weber’in dikkat çektiği üzere, “egemenlik” ile ”müdahale” kavramları arasındaki karşıtlık ilişkisinin, (tanımlar üzerinde oynanarak) yeniden düzenlenmesi oluşturmaktadır.

Weber, ABD Başkan Wilson’ın bir tasarrufunu örnek gösterir. O, bir yandan (halkların kendi “kader”ini belirlemesi ilkesi çerçevesinde) herhangi bir ülkeye dışardan müdahale edilmesini reddederken, diğer yandan, savaş halinde olmayan Meksika’ya asker gönderebilmiştir.

Weber, bu eylemin meşrulaştırılması için yapılan şeyin, müdahale kavramının yeniden tanımlanması olduğunu belirtir.

Bundan egemenlik kavramı da payını almış, egemenlik Meksika devleti ya da yönetimi ile değil, Meksika halkı ile özdeşleştirilmiştir. (Bkz. Necati Polat, “Post-Yapısalcı Yaklaşımlar”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 278-279.)

Bundan dolayı Weber şu soruyu yöneltir:

“Kendinden, ya da işlev itibariyle, bir gönderilenden [kastedilen şeyden, açık bir anlamdan] yoksun oldukları düşünülürse, [bir devlete ait] egemenlik ile [o devlete yönelik dış] müdahale arasındaki sınır ortadan kaldırılabilir mi?” (Polat, s. 280.)

*

Bu kavram kargaşasının ardındaki etkeni, Ashley ve Walker’a göre, egemenlik sözcüğünün ideolojik kullanımı oluşturmaktadır.

Egemenlik doğrudan devlet kurumuyla ilişkili olduğu için Weber, ideolojik (ya da siyasal) nitelikteki bu anlam kaymasını dikkate alarak, “Devlet, gönderileni (referent) bulunmayan bir im’dir” demek gerektiğini öne sürmüştür.  (Polat, s. 277.).

Bu, devlet kelimesinin de kavram kargaşasına kurban gitmesi, devletten neyin anlaşılması gerektiği konusunda “efradını cami, ağyarını mani” bir tanımın kalmaması anlamına gelmektir.  

Ancak, devlet diye bir oluşum ya da kurum var olduğuna göre, bir “im” mevcut demektir. Eralp’a göre, “Doğru olan, devleti gönderileni bulunmayan değil, sürekli değişen ve yenilenen dinamik bir im olarak görmektir”:

“Nitekim D. Campbell’e göre, devletin ontolojik bir statüsü bulunmamaktadır ve statüsü zamansal ve mekansal olarak dış politika pratikleriyle kurulmaktadır.”

(Atila Eralp, “Uluslarası İlişkiler Disiplininin Oluşumu: İdealizm- Realizm Tartışması”, Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark, s. 256.)

*

Bu, devletin “itibarî” bir kavram olmasından kaynaklanmaktadır.

Realitede devlet diye birşey mevcut değildir, mevcut olan, yönetici sınıf, ülke ve halktır.

Buna karşılık. modernlik eleştirisini yine modernitenin (daha doğrusu Batı’nın) ürettiği modern-geleneksel karşıtlığı içinde geleneksel (ya da “modernlik karşıtı”) olarak tanımlanmayı kabullenerek sürdürenler, bunu yapmakla “kendilerini ötekileştirmek”te olmaları nedeniyle, bir yandan modern söylemin (kendileri üzerindeki) egemenliğini kurarken, diğer yandan da modern devleti mutlak bir veri ve olgu haline getirmektedirler.

Bunun tipik örneği Ali Bulaç’ın modern ulus-devleti tanımlamasında kendisini göstermektedir.

Ona göre, “Modern devlet bireyin iç dünyasını olduğu kadar, toplumsal bütün alanları da fethetme başarısını gösterdi”. (Ali Bulaç, Modern Ulus Devlet, İstanbul: İz Yayıncılık, 1995, s. 22.)

*

Batı’yla mücadelenin asıl eksenini onun zihniyeti ve söylemleriyle mücadele oluşturur.

Askerî, siyasal ve ekonomik mücadele ancak bu temel üzerinde yükselmesi durumunda bir anlam ifade eder.

Aksi takdirde Türkiye’nin İstiklal Harbi sonrasında yaşadığı savrulmaya benzer bir şaşkınlığın tekerrür etmesi ve Stockholm sendromunun uluslararası versiyonunun tekrar tekrar yaşanması engellenemez. 

Aynı şey demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar için de geçerlidir.

*

Bunları külliyen bir tarafa atıp görmezden gelmek ve (saf ve pür) İslamî bir dil kullanmak, Şeriat’i merkeze alan bir söylem inşa etmek gerekir.

Ne var ki günümüzde böylesi bir ilkeli ve tutarlı tavrı benimseyenler (Ki uluslararası siyaset alanında bunu bugün Afganistan İslam Emirliği sergilemektedir) sayıca çok azlar.

Genelde postmodernist söylemin, ve buna bağlı olarak bazen de, septisizmden (şüphecilikten) başka bir şey olmayan agnostisizmin (bilinemezciliğin) tuzağına düşülmektedir.

Demokrasi, ataerkillik, erkek egemenliği, toplumsal cinsiyet, kadın-erkek eşitliği, özgürlük, insan hakları vs. türünden ithal kavram ve kuramlar etrafında geliştirilen söylemler, Türkiye’de özellikle kendisini dindar kabul eden kesimin zihniyet dünyasını tarumar hatta zîr ü zeber eylemiş durumdadır.

Bunun siyasal alandaki uç örneğini (diğer partiler de onu pek aratmamakla birlikte) AK Parti adlı seyyar kıbleli siyasal hareket oluşturuyor.

Gelecekte tarihçiler AK Partililerin neyi savunduğunu ortaya koymak istediklerinde muhtemelen işin içinden çıkamayacaklar, ve “Bunlar, Erdoğan’ın birbirini tutmayan lafları yüzünden sürekli çark etmek zorunda kaldıkları için zihinsel omurgaları zarar görüp çarpıklaşmış bir topluluktu” demek zorunda kalacaklar.


HENİYYE’NİN ŞEHADETİ VE İRAN

 







İnsanlar hakkında salt suizannımızla hüküm veremeyiz.. Eğer bir suçlamada bulunacaksak, buna medar olan söz ve eylemlerini ortaya koymamız gerekir.

Bu suçlama içkicilik, zinakârlık, faizcilik, tefecilik, (17-25 Aralık’ta gündeme gelen türden bir) yolsuzluk, faili meçhul canilik de olabilir, itikadî/inançsal bir sapıklık da, küfre düşme de..

Biri için “Bunun böyle bir işi, böyle bir özelliği, böyle bir durumu var” diyorsak, delilimizi ortaya koymamız gerekir.

Bu delil bir (üzerinde oynanmamış fotoğraf, kaset vs. türünden) belge de olabilir, bir ("gizli tanık" komedyasına dayanmayan adil ve güvenilir) şahitlik de, kişinin itiraf anlamına gelen kendi davranış ve beyanı da..

Ortaya böyle birşey koymadan birilerine (salt suizan üzerinden) suçlama yöneltmek ise, ahlâksizlıkta nirvanaya ulaşmak demektir.

Ve Türkiye, böylesi utanmaz ahlâksızlar bakımından gayet zengin ve münbit bir ülke ne yazık ki.

*

Türkiye’nin bir zamanlar kendilerini Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim zannetme hadsizliği ve kendini bilmezliği sergilemiş stratejik hayalperestlik müptelası kodamanlarının (Amerikan gâvurunun verdiği “gaz”la) altı ayda Suriye’nin altını üstüne getireceklerini, Emevi Camii’nde namaz kılacaklarını iddia ettikleri biliniyor.

Memleketin başına açtıkları gaile ve sürüklendiğimiz bataklık ortada.

Kendilerini suçlamak, “Nerede yanlış yaptık?” demek yerine, başarısızlıklarının suçunu Suriye rejimine destek veren Rusya ve İran’a yüklüyorlar.

Rusya’ya efelenecek cesaretleri (tıpkı ABD karşısında olduğu gibi) yok.

Fakat, “kullanışlı kalem”lerini devreye sokarak İran’a ağızlarına gelen herşeyi söylüyorlar.

*

Şia’nın büyük çoğunluğunun derdi hubb-u Ali (Ehl-i Beyt sevgisi) değil buğz-u Muaviye (onun şahsında Arap düşmanlığı) olduğu gibi, bunların derdi de esas itibariyle İranlılar’ın batıl itikatlarıyla (ashab düşmanlığı, “masum imamlar” inancı, saçma Mehdîlik düşüncesi) değil.

Öyle olsa, İranlılar’ın yanlışlarının bin, hatta milyon katını sergileyerek (şahsiyet sahibi bir asker olduğu herkesçe müsellem Kâzım Karabekir’in şahitliğine göre) Kur’an’la “Arapoğlu’nun yaveleri” diyerek alay etmiş, bütün bir milletin gözünün önünde “gökten indiği zannedilen” diyerek vahyi aşağılamış, memleketi darağaçlarıyla süslemiş olan Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk hakkında da ağızlarından olumsuz bir çift laf çıkar.

Hayır, sıra ona gelince, bulabildikleri her fırsatta “izinde olduklarını” söylüyor, “vatana hizmetlerini” (Ki hizmetlerinin ne olduğu malum) takdir ettiklerini, zekâsına hayranlık duyduklarını ifade ediyorlar.

Var senin elbette aklın izanın vicdanın kandedir?

*

Evet, beyzadelerin Rusya ve İran’a hınçları büyük.

Onları anlıyoruz.

İran’a (Rusya’ya karşı cesaretleri yok) küfretmek için fırsat kolluyorlar.

Bunu da anlıyoruz.

Ancak işi abartmış, saçmasapan bir noktaya getirmiş durumdalar.

İran'a suizan kumaşından kefen biçiyor, suizan kerestesinden tabut imal ediyor, ateş saçan gözlerle vahşi çığlıklar atarak ve de dişlerini gıcırdatarak suizan darağacında sallandırdıkları İran'ın cesedini kör bıçakla delik deşik ediyor, onu histerik kahkahalarla suizan kabristanına gömüyorlar. 

Öyle ki, merhum İsmail Heniyye’nin gerçek katili olarak İran’ı kabul etmemizi, İsrail'i unutmamızı istiyorlar.

*

İran'da İsrail'in adamları ve ajanları, işbirlikçileri bulunduğu kesin, fakat “devlet” olarak (evet, "devlet" olarak) böyle bir cinayette İsrail’in suç ortağı olmayı kabul etmesi mümkün değildir.

Bu, “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

Çünkü İran, İsrail’in müttefiki değil.. Onunla doğrudan ya da dolaylı herhangi bir müttefiklik bağı yok.

Fakat mesela Türkiye Cumhuriyeti, 28 Şubat’ta, müslüman millete karşı “derin devlet” düzeyinde İsrail’le işbirliği yaptı.

Sebebi, Türkiye’nin (İsrail’in etkisi altındaki) ABD’nin sadık müttefiki (ya da izleyicisi) olmasıydı.. "Çifte kavrulmuş" bir müttefiklikti bu, NATO "büzük kardeşliği" fırınında pişirilmiş, "our boys"lu darbeler tarihiyle nakış nakış işlenmişti.

Bununla birlikte yine de laik (siyasal dinsiz) “devlet”imiz 28 Şubat'ta İsrail’le yekpare halde işbirliği yapamadı, çünkü Erbakan’ın başında bulunduğu hükümet milletin safında yer alıyordu.

Buna karşlıkı dönemin cumhurbaşkanısı Demirel haini, TSK’nın başındaki darbeciler ve MİT’teki işbirlikçiler İsrail’in safındaydı.

Erbakan hükümeti yıkılıp yerine Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti gelince “dört dörtlük bir İsrail yandaşlığı” tesis edilmiş oldu.

Ve, 28 Şubat’a (perde arkasındaki “üst akıl” olarak İsrail’i işaret etmek suretiyle) fiilen değilse de söylem düzeyinde çok sert tepki vermiş olan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaefendi, o hükümet döneminde trafik kazasıyla aramızdan ayrıldı.

İsrail, İsmail Heniyye, ve şamar oğlanı İran..

İsrail, Türkiye, Mahmud Esad Coşan..

“Bir hakikat kalmasın âlemde Allahım nihan!”

*

İsrail’in İsmail Heniyye suikastinden bile İran için (delilsiz, senetsiz sepetsiz) suizan kumaşından cinayet elbisesi biçip dikmeyi başaran eliçabuk illüzyonist hokkabazların biraz ağır olmalarında yarar var.

Dünyada bir tek kendileri akıllı, başka herkes de ayakta uyuyan enayi değil.

Tam da bu noktada MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’ın analiz mantığını hatırlamak yararlı olur.

Bu suikast, İran’da işlenmiş haliyle kimin işine yarar, kime zarar verir, bu soru üzerinde durmak gerekiyor.

Şu da unutmamalıdır: Türkiye'nin ittifak ilişkilerine ve İran'ın dünya siyaset arenasındaki yerine "dışardan" bakan birileri, bu ülkede Heniyye suikastinin ardından başlatılan "İran'ı suçlama" furyasının ardında başka şeyler de görebilirler.

Mesela, Türkiye ile İsrail'in İran karşıtlığı ekseninde buluştukları ve "örtülü" işbirliği yaptıklarını düşünenler çıkabilir.

Evet, AK Parti yandaşı kalemler yazdıklarıyla böylesi bir değerlendirmeye davetiye çıkarıyorlar.. Akılsız dostun zararı akıllı düşmanınkinden fazla olur.

"Zan"la fikir ve kanaat sahibi olanların; söz konusu kalemlerin bir bölümünün İsrail ajanı (ya da "ortak dostları"nın hatırı için İsrail'le "örtülü" işbirliği yapanların ajanı), geriye kalanların da o ajanlardan etkilenen budalalar sürüsü olduklarını düşünmeleri de mümkündür.

*

İran bu işin içinde olsa, herhalde bunun kendi topraklarında yapılmasına izin vermez, şüpheleri üzerine çekmeme ve itibarını beş paralık etmeme kaygısıyla suikastin başka bir yerde yapılması için istihbarat desteği vermekle yetinirdi.

Çünkü bu suikast, misafirinin güvenliğini sağlayamayan, İsrail karşısında acziyetin en utanç verici olanını yaşayan bir İran tablosu ortaya çıkardı.

İran’ın “itibar”ı yerle bir oldu.

Onun, zedelenen onurunu onarması çok zor.

Üstelik, İran’ın Heniyye’nin ölümünden kazanacağı birşey de yok.

Heniyye gidiyor, İran’ın dinî lideri Hamaney’le sarılıp kucaklaşıyor, samimi pozlar veriyordu.

HAMAS lideri, İran’la olan ilişkileri kesmek istiyor olsa, böyle birşeyi düşünmek için elimizde bir neden bulunabilirdi.. Uçuk kaçık da olsa, “Belki İran, yandaşı birini HAMAS’ın başına getirmek istemiştir, bunun için de İsrail'le anlaşmıştır” diye düşünmek mümkün olabilirdi.

Fakat, böyle birşey yok.

*

“Kullanışlı kalem”lere, kendileriyle ilgili söyleyeceğimiz çok şey var, fakat onlar gibi “zan” üzerinden çamur imalatçılığı yapmadığımız için susuyoruz.

Bunun kıymetini anlamalılar.


MAKASIDU’Ş-ŞERÎA (ZARURAT-I HAMSE) İSLAM DEVLETİNİ ZORUNLU KILMAKTADIR

 



İslam alimleri, Şeriat’in temel gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) beş madde halinde sıralar:

Dinin korunması, nefsin (canın) korunması, neslin (meşru ve sahih nesebin, soy-sopun) korunması, malın korunması (insanların mallarının haksız olarak gasp edilmemesi, meşru kazanç kapılarının kapatılmaması), aklın korunması (içki ve uyuşturucu gibi şeylerle çalışmaz hale getirilmemesi).

Bu beş husus, “makasıdu’ş-Şerîa” olarak adlandırıldığı gibi “zarurat-ı hamse” (beş zorunluluk) olarak da isimlendirilmektedir.

*

İnsanların “akıl”larıyla oluşturdukları hukukî düzenlerin amaçları, Şeriat’in amaçlarıyla kısmen örtüşür.

Şeriat, hukuk düzeni demektir; nitekim dilimizdeki “meşru” kelimesi “Şeriat’e uygun olan” anlamına gelmektedir.

Bir ülke, gerçek anlamda (yani adil) bir hukuk düzeni oluşturmayı başardığı nisbette Şeriat’e de yaklaşmış olur.. Şeriat’e yaklaştığı nisbette de adaleti gerçekleştirme yönünde mesafe alır.

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette de hukuk ve adalet ortadan kalkmış olur.. İnsanların can, mal, akıl, ırz ve namus güvenliğinin bulunmadığı bir toplumda (ya da devlette) hukuktan söz edilemez.

Hukuk düzeninden ve adaletten söz etmek, Şeriat’in gayelerini (makasıdu’ş-Şerîa) gündeme getirmek demektir.

Bu yüzden her devlet (Ki devlet, hukuk düzeni demektir), Şeriat’te olduğu gibi insanların can güvenliklerini sağlamaya çalışır. (Ancak, İslam devletinin aksine, İslam dışı devletlerde, rejim muhalifleri kimi zaman "örtülü" yöntemlerle öldürülür, faili meçhul [yapanı (sözde) bilinmeyen] cinayetlerin kurbanı olurlar.)

“Mal” da korunmaya çalışılır, fakat birilerinin “faiz” gibi uygulamalarla emek sarf etmeden ve risk de almadan başkalarının kazancına ortak olması (sömürü düzeninin kurulması) pek engellenmez. (Ki bu sömürü düzeni günümüzde küresel çapta yürürlüktedir.)

*

Aynı şekilde başka düzenlerde de (Şeriat’te olduğu gibi) aklın korunmasına önem verilir.

Fakat bu, akla zarar veren etkenlerin tümden ortadan kaldırılması şeklinde olmaktan genellikle uzaktır. Aklı korumadan çok, korunmayan aklın yol açacağı zararlardan korunma üzerinde durulur. Mesela (trafik kazalarına yol açtığı için) sürücülerin alkollü içki kullanmaları, (üretimin ve verimliliğin azalmasına neden olduğu için) çalışma saatlerinde sarhoş olunması yasaklanır.

Böyle olmakla birlikte, bir arabayı bile bir sarhoşa emanet edemeyen insanlar, koskoca bir devlet gemisini alkoliklere, ayyaşlara, sarhoşlara, saraylarda her akşam çilingir sofra başına kurulanlara emanet etmekte beis görmezler.

Hatta kimi ülkelerde resmi törenlerde ve kutlamalarda içki içilmesi teşvik edilir.

*

Bir ülkede yönetim, Şeriat’e aykırı olduğu ölçüde akla da aykırı hale gelir. Aklın yolunu tuttuğu ölçüde de Şeriat’e yaklaşır.

İmam Şatıbî’nin “el-Muvafakat”ta (çev. Mehmet Erdoğan) belirttiği gibi, insan ya Şeriat’e ya da heva ve hevesine tabi olmaktadır:

“... Allah, davranışların kaynağını iki şeyle sınırlamıştır: Bir: Vahiy ki bu Şeriat olmaktadır. İki: Heva ve heves. Bir üçüncüsü de yoktur. ... Hak ve hakikatin vahiyde olduğu kesin olarak bilindiğine göre, hakkın zıddının da heva ve heves peşinde olduğu ortaya çıkacaktır. Yine Yüce Allah daha başka ayetlerde şöyle buyurur: ‘Ey Muhammed! Heva ve hevesini tanrı edinen, (bu nedenle) bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı ... kimseyi gördün mü?’....”

Evet, Şeriat’e (Allah’ın indirdiklerine) tabi olmayan kişi, heva ve hevesini, nefsanî arzu ve tutkularını tanrı edinmiş olur.

Bu, kendi kendisini tanrılaştırması anlamına gelir.

Şimdi bu noktada birileri, “Sadece vahiy ve heva seçeneklerinden söz edilemez, bir de akıl var” diyebilirler.

Evet, akıl da var.. Fakat mesele, akıldan neyin anlaşılması gerektiği noktası üzerinde düğümleniyor.. Günümüzde akıl adına öne sürülen hususların çoğu aslında heva ve hevesin ürünüdür.

Gerçekten akıl ürünü olan karar ve tutumlar ise Şeriat’e uygunluk gösterir.

*

İşte bu yüzden, Şeriat’in karşısında konumlandırılan millî irade (millet iradesi) ve demokrasi gibi söylemler, heva ve hevesin tanrı edinilmesi, tanrılaştırılması, yani putperestlik ve müşriklik (şirk ve küfür) anlamına gelmektedir.

Martin Buber, milliyetçilik eleştirisinde, “Kolektif bencillik, bireysel bencillikten daha saygıdeğer değildir” der.

Heva ve heves de, millet heva ve hevesi (iradesi) haline geldiğinde makul ve meşru hale gelmiş olmaz.

Tam aksine o, kümülatif heva ve heves, katmerli şirk ve küfürdür.

Bir ulusun kendi kendisine tapınması, kolektif heva ve hevesini ilah edinmesidir.

Ancak bu tapınma, söylemde/lafta kalmakta, pratikte yönetici sınıfın (Ki onlara “devlet” denilmektedir) tanrılaştırılması olarak tezahür etmektedir.

İşte böylesi devletler, Cemal Bali Akal’ın tabiriyle “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak kendisini göstermektedir.

Allahu Teala’ya, Allahu Teala’nın şeriatine tabi olmayı gurur ve kibrine yediremeyen ahmak toplumlar, kendileri gibi yiyip içen ve tuvalete giden insanlara “devlet” adını verip onların kulu olmaktadırlar.

*

“Beş zorunlu gaye”den “dinin korunması” hususu üzerinde (birçoklarınca yanlış yorumlandığı için) özellikle durmak gerekiyor.

Dinden maksat, “hak din”dir. Batıl dinlerin (hurafelerin) korunması diye bir gaye yoktur; zaten onların varlığı, dinin korunamamasının bir sonucudur.

İslam devletinde yaşayan kâfirler için “Dinde zorlama olmaması” ilkesi geçerlidir, yoksa, onların “dininin korunması” değil.

Dinin (hak dinin) korunması “gaye”si, insanların Allah’a (şirk koşmaksızın) kulluk etmelerinin şartlarının oluşturulmasını da içerir.

İnsan, Allahu Teala tarafından farz kılınan dinî vecibelerini (eksiksiz biçimde) yerine getirebilme imkânına her halükârda sahip olmalıdır.

Bu da ancak İslam devletinde mümkün olabilir.. O yüzden, devletin (Şeriat’le yönetilen) İslam devleti olması farzdır.

*

Bu noktada, Şeriat’teki “dinin korunması” gayesinin, Şeriat’le yönetilmeyen ülkelerde “rejimin korunması”na dönüştüğünün altını çizmek gerekir.

Zaten, “din”in tanımına bakıldığında, rejim adı verilen kurumun din anlamına geldiği görülülür.

Evet, Türkiye gibi ülkelerdeki rejimler de birer “din”dir. (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesi.)

Nasıl ki Şeriat, dinin korunması amacı çerçevesinde müslüman olmayanların yönetici konumuna gelmelerine izin vermezse, Şeriat dışı rejimler de genellikle “rejim karşıtı” olanları kamu görevlerinden (özellikle de etkili konumlardan) uzak tutarlar.

Böylesi rejimlerde insanların öncelikle rejime “iman ettiklerini” ispatlamaları, rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemeleri istenir.

Mesela Türkiye’de bu, “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini”dir.

“Hayır, bu, (adı konulmamış) resmî dinin (din olarak adlandırılmayan dinin) kelime-i şehadeti.. Benim dinim ve kelime-i şehadetim farklı” demeniz durumunda bütün vatandaşlık haklarınızın buharlaşıp yok olduğunu görürsünüz.

*

Müslümanların (müslüman olmanın ne anlama geldiğini bilen gerçek müslümanların), batıl rejimlerini korumak için insanlara (hakiki anlamda) hiçbir din hürriyeti tanımayanların “demokrasi” mavallarına inanması beklenemez.

Tam aksine, müslüman, demokrasi ve de “millet hakimiyeti” söyleminin (Allahu Teala’yı bırakıp toplumun heva ve hevesini ilah edinme anlamına geldiği için) saf ve som küfür ve şirk olduğunu bilir.

Ali Haydar Efendi rahmetullahi aleyh'in “Demokrasinin ‘d’sini ağıza almak bile küfürdür” demiş olmasının nedeni budur.


E-KİTAP: MİT'İN FRANKEŞTAYN'I FETÖ


https://archive.org/details/mi-tin-frankestayni-feto


MİT’İN 

FRANKEŞTAYN’I

 FETÖ

 

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

HAYATINI BOŞA ÇIKARMAK 4

GÜLEN’İN İZİNDESİNİZ, 30 YIL GERİDEN 7

AK PARTİ – THE CEMAAT, İHVAN-ORDU 12

İSLÂM’I PROTESTANLAŞTIRAN DİYALOGCULARLA YAHUDİLEŞTİREN DEVLETÇİLER NEYİ PAYLAŞAMIYOR? 16

BİR SİNEK VE BİR KARTAL 21

İSLAMCILAR ARASINDAKİ KRİPTO KEMALİSTLER VE FETÖ 24

VAR SENİN ELBETTE FESADIN KANDEDİR 33

LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SİYASAL “SİYASALSIZ İSLAM”I 36

15 TEMMUZ’DAN ÇIKAN DERSLER YA DA KADERİN ADALETİ 39

FETÖ DARBE DİLİN BİLİR DEDİLER, BİR FETÖ VAR FETÖ’DEN İÇERÜ 43

İSTİSMARIN DİNAMİĞİ: ERDEMSİZ ERDEMLİLİK TİYATROSU 101

"SİYASAL ANTİ-İSLAMCI" FETÖ, AK PARTİ'NİN SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIĞINI YETERSİZ BULUYOR 105

METASTAZ 112

MAHKEMEYE GÖRE ŞERİATÇI (SİYASAL İSLAMCI), DİYANET’E GÖRE SAPIK 116

GECİKMİŞ CEMAAT ELEŞTİRİSİNİN İLKESİZ VE FIRSATÇI YÜZÜ 120

HAYRETTİN KARAMAN VE FETÖ  122                        

DEVLETİN KODLARI VE GÜLEN-FİDAN GÖRÜŞMESİ 128

DÜŞENE VURAN ÇOK OLUR 134

SİYASET VE MİT’İN FRENKEŞTAYNLAŞAN FRANKEŞTAYN’I FETÖ 138

MİT’İN TARİKATLARI, CEMAATLERİ 142

FETHULLAH GÜLEN’İN DERİN GÖREVİ 146

GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ 151

FETÖ (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) KİMİN ESERİ? 159

NERESİ SİVİL? 164

GÜLEN Mİ MİT’İ BULDU, MİT Mİ GÜLEN’İ? 170

ARANAN ADAM: VAHŞİ DOĞU’NUN “WANTED”I 178

AKPARTİLİ UYUŞTURUCU SATICILARI 189

BUĞDAY VE SAMAN 195

“FETÖ SANA SÖYLÜYORUM, DİNCİ-DİNDAR SEN ANLA!” 200

MÜLKÜN TEMELİ ADALETSE… 208

FETÖ İLE MÜCATELENİN MANTIĞI 217

 

HAYATINI BOŞA ÇIKARMAK

 

Ankara’daki “FETÖ Ana Çatı” davasının bir celsesi Hüseyin Gülerce’nin tanıklığı ile başlamıştı.

FETÖ ile tanışmasını anlatan Gülerce, kendisinin “legal görünümlü illegal yapının legal görünümü” olduğunu, ama bunu bilerek yapmadığını söylemişti.

Dediğine göre, illegal yapının, bilmeyerek, legal görünümü olmuş..

Herşeyi bilmeden yapmış..

Biz de inandık (mı?)..

Tabiî, aslında herşeyin “bilerek” yapılmış olduğunu, Hüseyin Gülerce’nin “illegal yapı” içinde “görev icabı” yer almış bulunduğunu, sonra da, yine görev icabı tövbekâr olduğunu iddia edenler de var.

Onlara göre, Hüseyin Gülerce’nin tövbesi ile “devlet”in “Hizmet hareketi”nin aslında bir terör örgütü olduğunu keşfetmesi arasındaki olağanüstü senkronizasyon ve “paralel”lik mutlu bir tesadüften ibaret olamaz.

Bilmiyoruz deyip geçelim mi?

*

Hüseyin Gülerce mahkemede Fethullah Gülen için, “En büyük numarası tavşana kaç tazıya tut yapmaktır. İnsanlarla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar. İnsanların onuruyla oynayan biri” demişti.

Bunu da bilmiyor muymuş?

Gülen için, “Kendisini Mehdi zannediyor” da diyor.

Bunu da bilmiyor muymuş?

Bilmiyorduysa, tövbekâr olup ayrıldıktan sonra nasıl bilir hale gelmiş?

*

Hüseyin Gülerce şunu da söylüyor:

“Fethullah Gülen’i anlamak, bir şemaya oturtmak ancak Gülen’i konuşturmakla mümkündür. Tutuklular her şeyi söylemez. İtirafçılar da söylemez. Çünkü kendi hayatlarını boşa çıkarmış olurlar.”

Burası önemli..

Hayatını boşa çıkarmak“..

Evet, insanların pekçoğunun, “hayatlarını boşa çıkarmamak için”, yanlış yollarda bile bile yürüdükleri kesindir.

Fakat aslında, tam da bunu yapmakla hayatlarını boşa harcamış olurlar.

Ve bu, sadece FETÖ tutuklu ve itirafçıları için geçerli olan birşey değildir.

*

Mevlana’nın da anlattığı, çok bilinen bir hikâye vardır.

Bir dilbilgisi bilgini, rüzgârlı zamanda kayığa binmiş..

Bir süre sonra kayıkçıya, “Sen gramer bilir misin?” diye sormuş.

“Hayır” demiş kayıkçı..

Bilgin, “Hayatının yarısı boşa gitmiş” diyerek tebessüm etmiş.

Bir süre sonra, fırtınanın etkisiyle kayık sallanmaya başlamış.

Kayıkçı sormuş: “Sen yüzme bilir misin?”

Beriki endişeyle cevap vermiş: “Hayır!”

Kayıkçı tebessüm etmiş: “Hayatının tümü boşa gitmiş!”

*

FETÖ gibi örgütlerden ayrılanlar, “hayatlarının yarısı boşa gitmiş” gibi bir duyguya kapılabilirler.

Fakat, gizli servisler için şuraya buraya sızan, oradan oraya savrulanlar, yani kuklalar, kuklacıdan hiçbir zaman ayrılamazlar.

Çünkü..

Ayrılmak istediklerinde, hayatlarının yarısı değil, tamamı “boşa gider”.

Fethullah Gülen, CIA’in kanatları altına bir defa girdi, artık kendiliğinden çıkamaz.

Ve, bu “hayatı tümüyle boşa çıkaran” ilişki biçimi sadece Fethullah’ın şahsına özgü de değil..

Diğer gizli servislerin bu konudaki “teamül”lerinin CIA’inkinden bir farkının bulunmadığı da kesin.

Herkes “Hür Adam“lık taslayabilir, fakat bu inişli çıkışlı, upuzun, sarp yokuşlu, derin sularla çevrili dünya imtihanında herkes gerçekten “Hür Adam” olmayı başaramaz.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."