DİYANET’İN ŞER ODAKLARI

 








TBMM’de iki yılı aşkın bir süre müşavir olarak bulundum.

Bir ara işim, TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın konuşma metinlerini ve basın açıklamalarını kaleme almak, başkaları tarafından yazılmış olanları da redakte etmekti.

[Hayır, onun Ankara’da tsunamiye yol açan “anayasa ve laiklik” konulu ifadeleri benim kalemimden çıkmadı.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nün düzenlediği "Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa" konulu toplantıda kullandığı ifadeler kendisi tarafından orada irticalen söylenmiş şeylerdi.. Konuşma metninde yoktu.

O toplantıda yapacağı konuşmanın metnini bir hukuk profesörü yazmış, ben de üzerinde bazı rötuşlar yapmıştım.

Ancak, Başkan’ın önemsiz ve kıytırık üç beş cümlesi yüzünden Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener adeta çıldırmış, dişlerini gıcırdatarak “laik cihat” için kılıçlarını sıyırmış, öfkeden kan oturmuş gözlerini belerterek sövüp saymaya başlamışlardı.

Kana susamış bir Atatürkist vampir olarak CNN TÜRK canlı yayınına bağlanan CHP Grup Başkanvekili Engin Altay da “Laikliği korumak için kan da dökülür. Bakın ben ne dediğimi bilerek konuşuyorum” diyerek TBMM Başkanı Kahraman’ın kan değerlerinin ölçümü işlemini başlatmıştı.

Başkan’ın bu tepkiler üzerine yapılan savunma niteliğindeki basın açıklamasını yazmak bana düştü.. Sorun şu ki, yazdığım metnin üçte birlik kısmı, özür dileyici ve geri adım atıcı bir üslup kullanılarak değiştirilmişti. 

Buna gerek yoktu.. Geri adım atması ve özür dilemesi gerekenler Bahçeli, Kılıçdaroğlu, Altay ve Akşener'di.

*

Bu bahse girmişken, müşavirliğimin akıbetini de anlatayım.

Bir süre sonra özel kalem müdürü değişti.. Ben yeni geleni aramadım, o da beni..

Dahası, tek başıma kullandığım odaya bir başka müşaviri gönderdiler.

Gelen arkadaş daha önce milletvekili danışmanlığı yapmış, ardından TBMM müşavirliğine atanmış biriydi.

Odamda Atatürk resmi vs. asılı değildi.. Gelen şahsın ilk işi, tam karşıma gelecek şekilde dört kişinin resmini duvara asmak oldu: Selanikli Mustafa (Atatürk), Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM Başkanı Kahraman ve de Başbakan Binali Yıldırım.

Odam portre müzesine dönmüştü. (Biz "devletlu"ların değil Allahu Teala'nın kuluyuz.. Devlet kurumlarında odalara illa da birşey asılacaksa bu, Topkapı Sarayı'nın giriş kapısının üzerinde olduğu gibi "Kelime-i Tevhid" olmalıdır.)

Arkadaş, geçmiş maceralarını anlatma babından bana ince mesajlar vermeyi de ihmal etmiyordu.. Milletvekili danışmanıyken vatandaşlardan işe yerleştirilmeleri vs. türünden ricalar almaktaydı, o da hemen MİT’e telefon edip o kişiler hakkında gereken malumatı edinmekte ve ona göre tavır koymaktaydı.

Evliyaullahın alametlerinden biri, görüldüklerinde Allahu Teala’nın hatırlanmasıdır.. Bu arkadaşın bazı ziyaretçileri geliyor, beni onlarla tanıştırıyor, onları “işadamı” olarak takdim ediyordu.. Fakat onlar bana ne iş dünyasını ne de Allahu Teala’yı hatırlatıyordu, MİT’i hatırlamamı sağlıyorlardı.. Aklıma sanayi, icaret, para, ihaleler ve piyasa gelmiyordu.

Kibar ve az konuşan, konuşturup dinlemeyi tercih eden, konuşanın sözünü kesmeyen, bilgiçlik taslamayan, ukalalık yapmayan, efendi ve terbiyeli adamlardı.. İyi birer dinleyiciydiler.. Halden anlayan, gün görmüş, düşünceli ve dengeli insanlar oldukları izlenimi ediniyordunuz, fakat yine de insana Allahu Teala’yı değil, MİT’i hatırlatıyorlardı.]

*

Özel kalem müdürlüğü ile koordineli çalıştığım dönemde “şehit” haberleri geldiğinde ya da terör olayları yaşandığında Başkan adına tel’in açıklaması yazmak gerekiyordu, ve yazdığım metinlere özel kalem müdürlüğünün, “şer odakları” vs. türünden şerli ilaveler yaptığını görüyordum.

Oysa ben Arapça olan şer yerine Türkçe kötülük kelimesini kullanmayı tercih ediyordum.

Hayır, bu, Arapça’ya bir alerjimin bulunmasından kaynaklanmıyordu.

Sebebi şeriat anlamına gelen ve sonunda fazladan (Türkçe'de bulunmayan) bir "ayn" harfi yer alan şer’ ile kötülük anlamına gelen ("ayn"sız)  şerrin Türkçe’de, (Batı’dan apartopar alınan Latin alfabesinin yetersizliği yüzünden) birbirine karışıyor olmasıydı.

Fakat özel kalemin kötülük anlamındaki "ayn"sız “şer” kelimesine karşı tuhaf bir sevgisi vardı.

Tıpkı, 12 Temmuz 2024 tarihli son cuma hutbesinde Diyanet’in “küresel şer odakları”ndan bahsetmesi gibi.

Şeriat anlamındaki şer’a gelince.. 

Diyanet’in lügatinde bu kelime ne yazık ki yok.

*

Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! (Peygamber’e) ‘Râinâ!’ (Bizi gözet, birbirimizi gözetelim, gözetleşelim) demeyin; “Unzurnâ” (Bize bak!) deyin ve dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap vardır.” (Bakara, 2/104)

Râinâ!”, Türkçe’ye geçmiş olan reaya (gözetilenler), mer’a (otlak, gözetme yeri), raiyye ve riayet (gözetme) gibi kelimelerle aynı kökten geliyor..

Unzurnâ” ise nazar (bakış), nâzır (bakan, bakıyor olan), nezaret (bakanlık), manzara (bakılan yer), muntazır ve intizar kelimeleriyle aynı gruptan..

Râinâ!” kelimesinin kullanılmasının yasaklanması için tefsirlerde iki neden gösteriliyor.

Birincisi, “râinâ” kelimesinin mufâ’ale babından olması ve müşareket (ortaklık, işteşlik) bildirmesi. (Türkçe’ye geçmiş olan mukavele, mücadele, muhasebe, münasebet, münazara, müşahede, münakaşa, müsabaka, muaraza ve muhakeme gibi kelimeler bu baba aittir.)

Dolayısıyla bu kelimeden, edebe aykırı olarak, “Birbirimizi karşılıklı gözetelim, sen bizi gözetmezsen biz de seni gözetmeyiz” gibi bir anlam çıkıyor.

İkinci neden ise bu kelimenin Yahudiler’in lisanı İbranice’de bir hakaret ifadesi olarak kullanılıyor olması.

*

Evet, şeriat kelimesinden ürken ya da bu kelimeden nefret eden, ve Şer’-i şerîf (şerefli, onurlu Şeriat) tabirini unutturmaya çalışanların kötülük anlamındaki şer kelimesini bu kadar cömertçe kullanmaları akla yukarıdaki ayet-i kerimeyi getiriyor.

Bu şer’siz (şeriatsız) şerlilik (kötülük) neyden kaynaklanıyor?

Edeb, incelik, nezaket ve hassasiyet eksikliğinden mi, yoksa (Diyanet’e bile sızmış olan “yerli-milli şer odakları”na ait) yahudice sinsilik ve alçaklıktan mı?


VAR SENİN ELBETTE FESADIN KANDEDİR

 













Diyanet’in bugünkü (12 Temmuz 2024 tarihli) cuma hutbesinin ana konusu FETÖ ve 15 Temmuz idi. (Yan konu ise Kerbela.)

Hutbenin Türkçe kısmı şu cümleyle başlıyordu:

Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Hâlbuki onlar fesatçıların ta kendileridir. Lâkin onlar anlamak istemezler.”

Daha sonra şu söyleniyordu:

“Önümüzdeki Pazartesi günü Yüce Rabbimizin yardımı, devletimizin dirayeti, milletimizin cesaretiyle küresel şer odaklarına ve onların taşeronluğunu yapan FETÖ’ye karşı elde ettiğimiz destansı zaferimizin sekizinci yıl dönümü.

Görüldüğü gibi, küresel şer odakları Diyanet’in hutbesinin konusu olabiliyor, fakat Şer’-i şerîf olamıyor.

(Kötülük anlamındaki şerden farklı olarak şerîat anlamındaki şer’de fazladan bir “ayn” harfi var.. Bu harf Türkçe’de mevcut değil.. Şerrun/eş-şerru başka, şer’un/eş-şer’u [şerîat] başkadır.)

Siz hiç Şeriat konulu hutbe dinlediniz mi?. Dinleyebildiniz mi?

Anlaşıldığı kadarıyla Diyanet personelinin şerre ayıracak vakti bol, fakat Şer’a ayıracak vakti yok. (Ya da izinleri yok.)

Sen bana küresel şer odaklarından bahsediyorsun, iyi güzel, fakat yerli-milli şer odaklarından ne haber?

*

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) son tahlilde bir fesat hareketi olduğu doğrudur.

Dini laik (siyasal dinsiz) devletin ve küresel şer odaklarının (Adını da koyalım, NATO, Avrupa Birliği, Vatikan) arzusu doğrultusunda aheste aheste, kimseyi ürkütmeden, suret-i haktan gelerek güncelliyordu.

Kendisini “Siyasal İslam’ın potansiyel terörizmine karşı İslam’ın gülen yüzü durumundaki hizmet ve güzel ahlâk hareketi” olarak lanse ediyordu.

İddiasına göre, Anadolu irfanını temsil ediyordu.

Ne Arab’ın selefîliği ve Vehhabîliği, ne Acem’in (Yemen’in Husiler’inde görülen türden) Şiîliği, ne de Taliban’ın cihatçılığı ile ilgisi vardı.

Anadolu'nun bağrından çıkmış olan bu hareket İslamcı değildi, Siyasal İslam'a karşıydı.

Onlar muhabbet fedaileriydi.

Asr-ı saadet simülasyonu demek olan tuhaf nostaljilere onların kitabında yer yoktu.

İslam'ı çakma İbrahimîliğin hoşgörü kazanında kaynatarak donmuşluk ve tutukluktan kurtarıyor, çağa uygun hale getiriyorlardı.

Bu, yerli-milli Anadolu irfanı demekti.

*

Gel gör ki, Diyanet’in bu son hutbesinde, “Anadolu irfanı”ndan da bahsediliyordu.

Hutbede yer alan bir cümle şöyle:  Milletimizin mayası olan ve dini hayatımızı ayakta tutan Anadolu irfanına sahip çıkalım.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Şam bölgesi (Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin) ve Yemen hakkında hadîsi var, fakat bilad-ı Rum (Anadolu) hakkında yok.

Demek ki Diyanet de, FETÖ gibi Şam irfanını ve Yemen irfanını beğenmiyor.

Gezdim (U)rum ile Şam’ı,

Yukarı illeri kamu,

Çok istedim bulamadım,

Şöyle garip bencileyin.

*

FETÖ, küresel şer odaklarının himayesinde yurtdışında gelişip büyüyen ve Türkiye’ye sirayet eden bir hareket değildi.

Tam aksine, onun gerisinde Genelkurmay’ın Özel Harp Dairesi ve MİT vardı.

Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı olarak hizmet vermiş olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harb’ın adamı olduklarını açıklamıştı.

Yine, Fethullah’ın çok yakınında bulunmuş olan isimlerden Latif Erdoğan da bu hareketin bir CIA-MİT projesi olduğunu ifade etmişti.

Dolayısıyla, bu fesat hareketinin küresel şer odaklarının yanı sıra bir yerli-milli ayağı da var.

Ancak Diyanet, hutbede yerli-milli şer odaklarından nedense bahsetmiyor.

Niye ki acep?


DEMOKRASİ MÜNAFIKLARIN REJİMİDİR, ÇÜNKÜ MÜNAFIKLIK REJİMİDİR

 













Birçok ülkede sahte demokratlık diyebileceğimiz bir olgunun ortaya çıktığını, “demokrasi münafıklığı”nın sahnelendiğini görüyoruz.

Küresel ölçekte de böyle.

Mesela ABD, rahatça sömürdüğü Suudi Arabistan’da, Mursi’yi darbe ile deviren Mısır’da demokrasinin olup olmamasını önemsemiyor, hiçbir zaman önemsemedi, fakat Afganistan’a demokrasi götürmek için bütün bir NATO’sunu (Türkiye de dahil olmak üzere) peşine takıp Afgan halkının üstüne “çullandı”.

Afganistan’a demokrasi götürmeyi başarsaydı, sadece kendisinden vize alanların (demokrasiye iman ettiklerini beyan ederek) partileşip seçimlere katılabildikleri, “İslamcı değiliz, müslümanız” demeyi kabul etmeyen Taliban gibi oluşumların önünün ise yasal engellerle kapatıldığı bir düzen kurar, muradına ererdi.

Bugünün demokratları, birilerinin “demokratik yoldan gelip demokrasiyi rafa kaldıracağı” iddiasıyla bizzat kendileri demokrasiyi yok edebiliyorlar.

Yani demokratlığı muhataplarından bekliyorlar, kendilerini ise bununla kayıtlı kabul etmiyorlar.

Bu olguya “demokrasi münafıklığı” demek yerinde olur.

Ve bu olgu, eskiden sadece “demokrasisi gelişmemiş” ülkelere özgü bir durum gibi görünüyordu, bugünse ABD başta olmak üzere bütün bir Batı dünyasının dış politikasının temeli haline gelmiş bulunuyor.

*

Buna karşılık İslam, İslamî ilkelerin uygulanmasını İslam düşmanlarından değil, bizzat inananlardan ister.

Mesela Selahaddin-i Eyyubî Kudüs’ü fethettiğinde Hıristiyan halka karşı katliam ve zulüm uygulamadı.

Oysa şöyle diyebilirdi: “Onlar bizim yerimizde olsalar yaparlardı, o halde biz de yapmalıyız.”

Bu bir vehim olarak nitelendirilemezdi, çünkü geçmişte Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde bunu fazlasıyla gerçekleştirmişlerdi.

Fakat Selahaddin-i Eyyubî, İslamî ilkelere uymakla sorumlu olarak muhataplarını değil, kendisini görüyordu.

*

Olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmak önemlidir ve bunun aksi tutumun İslamî terminolojideki karşılığı münafıklıktır.

Demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi (bütün kurum ve kurallarıyla) savunmak da, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramını akla getirmektedir.

Türkiye’de demokrat ve halkçı geçinenlerin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu ve demokrasi münafıklığı yaptıklarını “darbeler tarihi” gösterdi. 

Aynı şekilde Batılılar’ın da demokrasi konusunda çifte standart sergiledikleri, çıkarlarına uygun düşmeyen demokratik hükümetlerin darbelerle devrilmesi için ellerinden geleni yaptıkları biliniyor.

Son örnek, Türkiye’deki hain 28 Şubat.

O sürecin lokomotifi ABD ve İsrail’di, yurtiçindeki dinamosu ise MİT’ti.

Müyesser Yıldız şunları yazmıştı:

28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası “irtica” raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle “28 Şubat”ın düğmesine basan da MİT’ti.

[https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/]

*

28 Şubat hedefine ulaştı ve MİT’in, ülke içindeki operasyonları için yurtdışından akıl ve destek almasına ihtiyaç kalmadı.

Görebildiğim kadarıyla şimdi bütün mesailerini şu noktalara teksif etmiş durumdalar:

Tarikatçıların Selanikli Mustafa Atatürk gibi boş kurtçu ya da yoz kurtçu olması, “İslam’ın güncellenmesi” dolmasının “dindar”lara yutturulması, “İslamcılığa karşı yani İslam’dan taraf olmayan” bir müslümanlık tanımının “içindeki çocuğu öldürmemiş” ve dolayısıyla çocuk akıllı kalmış kazık kadar angut heriflere benimsetilmesi, laikliğin yani siyasal dinsizliğin İslam’a aykırı olmadığı fakat Şeriat’in yani İslam hukukunun -güncellenmemiş olduğu için- İslam’a aykırı olduğunun kabul ettirilmesi, ahlâk adına LGBT’cilik de dahil olmak üzere her sapıklığın önünde secdeye kapanılmasının kibarlık, incelik ve nezaket olarak gösterilmesi fakat böyle bir ahlâk kalpazanlığının önünü kestiği için Şeriatçılığın kabalık olarak nitelendirilmesi..

Özetle İslam’ın içinin boşaltılması, laiklik (siyasal dinsizlik) tarafından istismar edilebilecek öğelerine müsaade edilmesi fakat laik rejim için tehlikeli olabilecek yönlerinin ise unutturulması, unutturulamıyorsa itibarsızlaştırılması, İslam’ın (laik dinsizlik tarafından keşfedilmiş olan sözde) ruhuna uygun olmamakla suçlanması.

*

Müslüman olmanın ne anlama geldiğini bilen bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla benimsemesi mümkün değildir.

Ancak, çoğunluğun tercihlerinin yasalaştığı bir düzenin, yani demokratik bir sistemin, müslümanların ekseriyeti teşkil ettikleri bir toplumda onlar için faydalı sonuçlar üretebileceği izahtan varestedir.

Demokrasi, böyle işletilmesi, yani demokrasinin korunması adına yasaklarla demokrasiciliğe/demokrasizme dönüşmeyip demokrasi olarak kalması durumunda, hristiyan bir toplumda Hristiyanlar’a, budist bir toplumda Budistler’e, ateist bir toplumda ateistlere hizmet edecektir.

Ancak böyle olmuyor, “İslamcı/islamist değilim, müslümanım” diyenlerin haddi hesabı yokken, bir kişi bile çıkıp “Demokrasist değilim, demokratım” demiyor.

Evet, Türkiye gibi ülkelerde demokrasi değil, demokrasizm/demokrasicilik vardır.. Demokrasinin kendisi yoktur, ve hiçbir zaman olmamıştır.

Müslüman olduğunu söyleyen bir insan, müslüman olmanın ne anlama geldiğini biliyorsa, ülkemizde oynanan demokrasizm tiyatrosuna tepki göstermek, bunun bir aldatmaca olduğunu söylemek zorundadır.

Ancak, müslüman olmak, değil demokrasizme, has halis (münafıklık yapmayan, çifte standart uygulamayan, göstermelik bir tiyatro oyunu olmayı kabul etmeyen) gerçek demokrasiye de karşı olmayı gerektirir.

Çünkü demokrasi, Müslümanlar’ın azınlıkta bulundukları bir toplumda, siyasal süreçlerin “Allah’ın indirdiği”nin aleyhine işlemesine yol açar.

Sadece bu bile, bir müslümanın neden demokrat olamayacağını gösterir. Fakat bu, sadece müslümanlar için değil, her dünya görüşü mensubu için geçerlidir.

Bunun için, demokrat olduklarını iddia edenlerin çok büyük çoğunluğu gerçekte demokrat değildir, anti-demokrat demokrasisttirler.

*

Bununla birlikte, bir müslümanın demokrasi konusundaki tutumu ve kanaati pragmatik gerekçelere ve konjonktürel şartlara değil, ilkelere göre şekillenmek durumundadır.

İslam’ın, halkın seçimi, tercihi ve onayına bırakılamayacak “doğru”ları vardır ve bu nedenle demokrasi ile İslam asla bağdaşmaz.

Buna karşılık, kendi resmî ideolojisini tahkim eden bir düzeni “demokrasinin tezahürü” olarak kabul eden rejimler, bir yandan anayasalarına “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler yerleştirirken, diğer yandan da halktan, kendi kendilerini yönettiklerine inanmalarını istemektedirler.

Bu tutumu benimseyenlerin, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin baştan benimsenmesi durumunda İslam’ın da has halis bir demokrasi sayılabileceğini kabul etmeleri mantıken kaçınılmazdır, ama buna rağmen, bir müslümanın gönlü ikiyüzlülük ve çifte standart olarak da yorumlanabilecek böylesi bir tutumu savunmayı kabul edemez.

*

Demokrasiyi benimsemediği halde konjonktür gereği demokrasiyi savunmak, dürüstlükten uzak bir tavırdır ve münafıklık kavramı ile ifade edilmeyi hak etmektedir.

Bugünün “ulusalcı laikler”inin geçmişte yaptıkları demokrasi savunuculuğunun samimiyetten yoksun olduğunu ve demokrasi münafıklığı yaptıklarını (demokrat değil sahtekâr demokrasist olduklarını) zaman gösterdi.

Aslına bakılırsa onların cumhuriyetçi oldukları bile şüphelidir.

Buna karşılık, bir müslümanın, yani İslâm’ı bütünüyle benimsemiş bir insanın da, demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla kabul etmesi gerçekte mümkün değildir.

*

Demokrasinin sadece münafıklık değil, tutarsızlık, sözünde durmama ve “maç devam ederken oyunun kurallarını değiştirme” rejimi olduğu kesindir.

Üniversitede anayasa hukuku dersinde “parti yasaklama rejimi”nden söz edilirken bize verilen örnek, Almanya’daki ırkçı partilere karşı sürdürülen uygulamaydı ve tam da bu, “maç devam ederken oyunun kurallarını değiştirme” olayına karşılık geliyordu.

Buna göre, şayet söz konusu ırkçı partiler kayda değer bir oy oranına ulaşamıyorsa onların varlığına göz yumuluyor, bir halk tabanına sahip olmaları durumunda ise kapatılıyorlardı.

Yani, demokratik destekten yana nasipleri artınca, demokrasiden mahrum hale geliyorlardı.

*

Aynı şey, Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında merkez sağ ve sol dışındaki partilere karşı yapılmıştı.

Yüzde 10 barajı getirilmiş, bu partilerin önleri kapatılmıştı.

1991 yılında Refah Partisi, ancak MHP ile ittifak yaparak barajı aşabilmişti. Bu, tek başına kendisinin başarısı değildi.

1995’te barajı bir başına geçip en büyük demokratik desteğe sahip parti olunca, 28 Şubat’ın hışmına uğramaktan ve kapatılmaktan kurtulamadı.

Yerine Fazilet Partisi kuruldu. O da, aynı akıbete uğradı, kapatıldı. Halk desteğinin aşırısı zararlıydı.

Bu arada Fazilet milletvekillerinin önemli bir bölümü yeni kurulan AK Parti’ye gidip aşkla ve şevkle gömlek değiştirdiler.. TBMM’deki koltukların rahatına alışmışlardı.

Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi ise, 2002 seçimlerinde tüm oyların yüzde 2’sini ancak alabildi.. Bu oran, oyların zekâtı bile değildi.

Kısa vadede (hatta uzun vadede) barajı aşamayacağı anlaşıldığı için kapatılmadı.

“Bırakalım, durdukları yerde ot yolsunlar ya da otlasınlar” denildi..

Çıkmayan candan umut kesilmez, halihazırda, yanık bir sesle “Vallahi de billahi de İslamcı değiliz, saf gariban müslümanlarız” türküsünü söyleyerek ot yolmaya devam ediyorlar.

*

28 Şubat’ın Prof. Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş hareketini bir silindir gibi ezip geçmesi sayesinde ortaya çıkan AK Parti iktidarının Türkiye Müslümanları’nın hayatını kolaylaştıracak birçok adım attığı bir gerçek.

Ancak, madalyonun bir de arka yüzü var; ön yüzde amelî (eylemsel) rahatlık, fazla görünmeyen arka yüzde ise, itikadî ve söylemsel savruluş, çöküş ve çözülüş, zübük büzülüş ve büzüklüğü yer alıyor.

Ne yazık ki AK Parti iktidarı döneminde, önceden İslamcı/Şeriatçı olduğunu söyleyen birçok kişi (hatta cemaatler, “tasavvufsuz tarikat”lar) ideolojik açıdan laik ve demokrat hale geldiler.

Kuşkusuz AK Parti bunu zorla yapmadı, kimseye “Laikliği benimsemek, demokrasiye iman etmek zorundasınız” demedi.. İnsanları (derin devletin yönlendirmesiyle) buna davet ettiler ve birileri de “menfaat gereği” bu davete icabet ettiler.

Dolayısıyla, AK Parti’nin çağrısına uyup laiklik ve demokrasi havarisi haline gelen birey ve cemaatlerin, İslamcılıktan/Şeriatçılıktan vazgeçenlerin, ahirette hesap verirken herhangi bir mazeret gösterebilmeleri, suçu başkalarına yükleyebilmeleri mümkün değil..

Vebal, kendi veballeri.

Bununla birlikte AK Parti (ve lideri Erdoğan), yaptığı davetle, o laikleşip demokratlaşan kitlelerin vebaline ortak olmuş durumda.

AK Parti liderliği (lider ve etrafındaki [eskisi ve yenisiyle] “mele’” topluluğu) kendi veballeriyle birlikte o laikleşip demokratlaşan kitlelerin vebalini de yüklenmiş bulunuyor.

 

İSLAMCILIĞA (SİYASAL HAKÇILIĞA) KARŞI DEMOKRASİ (SİYASAL HALKÇILIK) ŞİRKİ




İslam, Hakk'a tabi olmayı ve teslimiyeti emreder, demokrasi ise Hakk'ın yerine halkı koyar.. Bu yüzden "kökten şirkçilik"tir.

Mesele bu kadar basittir.

Evet, vahiy kaynaklı olan İslam, beşerin (son tahlilde) heva ve hevesinin ürünü olan demokrasi ile bağdaşmaz.

Bağdaşması için ya İslam'ın içinin boşaltılması ve demokrasinin arzusu doğrultusunda güncellenmesi ya da demokrasinin "halk"la bağının kopartılıp "vahy"e göre yeniden tanımlanması gerekir.

O zaman da demokrasi, demokrasi olmaktan çıkar.

Güncellenerek demokrasiye uydurulan İslam'ın İslam olmaktan çıkması gibi.

*

Demokrasi, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devrimcilik, cumhuriyetçilik, devletçilik, ülkücülük, toplumculuk (sosyalizm), Atatürkçülük/Kemalizm/Atatürkizm vs. gibi fikir, proje, tasavvur, tasarım, ideoloji ve kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

İşte, Engels’in Eduard Bernstein’a yazdığı mektubunda belirttiği şekilde, Marx’ın, (kendisine ait görüşleri çarpıtarak savunduğunu düşündüğü) Lafargue’a “Kesin olan birşey varsa, o da benim bir Marksist olmadığımdır” demek zorunda kalmış olmasının nedeni budur.

İşte bu yüzden, “Hangi Sol?”, “Hangi Batı?”, “Hangi Atatürk?” vs. türünden başlıklar taşıyan kitaplar yazılmaktadır.

*

Evet, Marx’ın Marksist olmadığı doğrudur, çünkü Marx da dahil olmak üzere her insan sürekli fikir değiştirir.. Bir söylediği çok kere diğerini tutmaz, ayrıca fikirlerini muhkem bir şekilde ifade etmeyi beceremediği için farklı şekillerde anlaşılmasına ve yorumlanmasına engel olamaz.. Bazen kendisi de söylediği şeyin ne anlama geldiğini tam bilmez.

Öyle ki, bir yıl önceki Marx’la bir yıl sonraki Marx az veya çok farklı düşünür.. Bir yıl önce ne yazdığını ya da söylediğini kısmen unutur.

Bu, hepimiz için böyledir.

Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

*

Velhasıl, demokrasi gibi kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

Bunun en az iki nedeni bulunmaktadır.

Birincisi, bu tür kavramlarla anlamlandırılmaya ve anlaşılmaya çalışılan olgu ve süreçler, zaman ve mekân, diğer bir deyişle tarih ve coğrafya boyutlarına bağlı olarak büyük değişiklik gösterirler. Dinamiktirler.

İkincisi, bunlar insan düşüncesinin ürünü oldukları ve dogma (mutlak hakikat) niteliği taşımadıkları için, aynı zaman ve mekânda bile farklı anlaşılmaya ve yorumlanmaya açıktır.

Böyle olunca, demokrasi gibi kavram ve kurumların, üzerinde herkesçe ittifak edilen statik ve stabil bir teorik çerçeve ve uygulama biçimini bulmak mümkün değildir.

Kesin sınırlarını çizmek, düşünceyi sınırlandırmak olur, bu da söz konusu kurumların varlık nedenine ve hareket noktası kabul ettikleri temel (kurucu) ilkeye aykırıdır.

*

Chalmers’ın belirttiği gibi, önermeler ve onları şekillendiren kavramlar, “kendilerini şekillendiren teorinin dili kesin ve bilgi verici olduğu ölçüde kesin ve bilgi verici” olabilir:

“... Mesela Newtoncu kütle kavramının, demokrasi kavramından diyelim, daha kesin bir anlama sahip bulunduğunda uzlaşılacağını düşünüyorum; ilkinin anlamının nisbeten kesin olmasının nedeni, kavramın kesin, planlı bir teoride özgül ve iyi-belirlenmiş bir rol oynamasındandır. Aksine ‘demokrasi’ kavramının yeraldığı teoriler, dile düşmüş şekilde bulanık ve çeşit çeşittir.”

(Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul 1990, s. 138.)

Nitekim demokrasi kavramının içeriği zaman içinde aşama aşama değişip “genişlemiştir”.

Sosyalist gelenek demokrasiyi “halk gücü” (populer power) anlamında yorumlar ve halkın ekseriyetinin çıkarlarına öncelik verilmesini isterken, liberal gelenek demokrasiyi, “temsilcilerin açık seçimlerle belirlenmesi ve görüş belirtme hürriyeti gibi haklara sahip olunması” olarak görmektedir. (Bkz. Keywords, ed. Raymond Williams, 2nd ed, Glasgow 1976, s. 85.)

Yani tanımlar birbirini tutmamaktadır.

Tutamaz.

*

Bu belirsizlik, muğlaklık, esneklik ve “boş”luk, teorik açıdan beşerî ideoloji ve dünya görüşlerinin en zayıf yanı olmakla birlikte, pratikte onların gücünün kaynağı durumundadır.

Çünkü böylece, kendilerine yöneltilen bütün öldürücü ve susturucu darbeleri savuşturma, “Tamam ama bu kavram şöyle de anlaşılabilir ve yorumlanabilir” diyerek minderden kaçma imkânına sahip olmaktadırlar.

Dolayısıyla bu tür görüş, teori ve tezler, (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” olmaktan çıkmaktadır.

Yani doğruluklarını sınama, test etme, ve şayet yanlışsa yanlış olduğunu gösterme imkânı bulunmamaktadır.

Bu da onları (yine Popper’ın yaklaşımı çerçevesinde) “bilimsel (aklî) düşünce”nin konusu olmaktan çıkarmaktadır.

Bundan dolayı, gerçekte, demokrasi ve laiklik gibi düşünce akımlarını savunanlarla akla, mantığa ve bilimsel yönteme dayalı bir tartışmayı sürdürmek mümkün değildir.

*

Evet, İslam, demokrasi ile asla bağdaşmaz.. Bağdaşamaz.

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve sadece bu nedenle bile modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez.

İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi “adalet”le bağdaşmaz, zulümdür.

Mesela mahkemelerde görülen davalarda yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş kişilerin şahitliği ile dürüstlük ve güvenilirliği ile tanınan kişilerin şahitliği eşit değere sahip olamaz.. Seçmen olmak ve yöneticileri seçmek de en az şahitlik kadar ciddi bir iştir.. 

İslam'a göre yöneticiyi ehlü’l-hal ve’l-akd seçer.. (Bu, bazı demokrasilerde devlet başkanını parlamentoların seçmesine benzese de ondan farklıdır.. Çünkü ehlü'l-hal ve'l-akdi halk belirlemez.. Ehlü'l-hal ve'l-akd için ehlü’l-ictihâd tabiri de kullanılmıştır.)

Burada ilke, “eşitlik” değil “adalet”tir.

*

Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, böylesi durumlarda adaletin önceliğinin bulunduğunu belirtmektedirler. 

Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler:

“... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...”

(Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.)

Mutlak bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, liyakati olanla olmayanı, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi, dürüst ile sahtekârı aynı kefeye koyar.

Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır.

O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılık olarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir.

Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek, eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.

*

Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez.

Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez.

Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur:

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (En’âm, 6/16.)

“Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (Furkân, 25/44-46.)

(Çünkü davarlar, ‘akıl’ sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)

*

İnsanlar arasında, yönetime katılma ve kural koyma bakımından (azlık ya da çokluk olmalarına bakılmaksızın) eşitlik vardır, üstün olan ancak Allahu Teala’dır ve bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir.

Demokrasi dedikleri palavra ise “Herkes eşittir, fakat çoğunlukta olanlar daha eşittir” bile demiyor, “Sadece çoğunlukta olanlar eşittir” diyor.

Azınlıkta kalanları (yeterli oy alamayanları) yok sayıyor.

Ve onlara, "Sesinizi kesin, çoğunlukta olanların kararlarına, yanlış ve haksız bile olsa uyun" diyor.

*

Demokrasi terazisinde ağır basanların meşruiyet noktasından referansları, (kendi bireysel ve grupsal çıkarlarını, heva ve heveslerini bir yana bırakarak, bu noktada kendilerini azınlıkta kalanlarla eşit görerek) Hakk'a itaat ve hakkı savunma misyonuyla hareket etmeleri oluşturmuyor, meşruiyet ölçütleri kendilerinin çoğunlukta olmalarından ibaret.

Yani iddialarını aynı zamanda delil gibi gösteriyor ve ispat yükümlülüğünden kurtuluyorlar.. 

Bir başka ifadeyle, davacı olarak boy gösterdikleri davanın, tanıklığına itiraz edilemeyen şahidi, hatta hakimi/yargıcı durumundalar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...