İSLAMCILIĞA (SİYASAL HAKÇILIĞA) KARŞI DEMOKRASİ (SİYASAL HALKÇILIK) ŞİRKİ




İslam, Hakk'a tabi olmayı ve teslimiyeti emreder, demokrasi ise Hakk'ın yerine halkı koyar.. Bu yüzden "kökten şirkçilik"tir.

Mesele bu kadar basittir.

Evet, vahiy kaynaklı olan İslam, beşerin (son tahlilde) heva ve hevesinin ürünü olan demokrasi ile bağdaşmaz.

Bağdaşması için ya İslam'ın içinin boşaltılması ve demokrasinin arzusu doğrultusunda güncellenmesi ya da demokrasinin "halk"la bağının kopartılıp "vahy"e göre yeniden tanımlanması gerekir.

O zaman da demokrasi, demokrasi olmaktan çıkar.

Güncellenerek demokrasiye uydurulan İslam'ın İslam olmaktan çıkması gibi.

*

Demokrasi, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devrimcilik, cumhuriyetçilik, devletçilik, ülkücülük, toplumculuk (sosyalizm), Atatürkçülük/Kemalizm/Atatürkizm vs. gibi fikir, proje, tasavvur, tasarım, ideoloji ve kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

İşte, Engels’in Eduard Bernstein’a yazdığı mektubunda belirttiği şekilde, Marx’ın, (kendisine ait görüşleri çarpıtarak savunduğunu düşündüğü) Lafargue’a “Kesin olan birşey varsa, o da benim bir Marksist olmadığımdır” demek zorunda kalmış olmasının nedeni budur.

İşte bu yüzden, “Hangi Sol?”, “Hangi Batı?”, “Hangi Atatürk?” vs. türünden başlıklar taşıyan kitaplar yazılmaktadır.

*

Evet, Marx’ın Marksist olmadığı doğrudur, çünkü Marx da dahil olmak üzere her insan sürekli fikir değiştirir.. Bir söylediği çok kere diğerini tutmaz, ayrıca fikirlerini muhkem bir şekilde ifade etmeyi beceremediği için farklı şekillerde anlaşılmasına ve yorumlanmasına engel olamaz.. Bazen kendisi de söylediği şeyin ne anlama geldiğini tam bilmez.

Öyle ki, bir yıl önceki Marx’la bir yıl sonraki Marx az veya çok farklı düşünür.. Bir yıl önce ne yazdığını ya da söylediğini kısmen unutur.

Bu, hepimiz için böyledir.

Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

*

Velhasıl, demokrasi gibi kavramlar konusunda hiçbir zaman fikir birliğine varılamaz.

Bunun en az iki nedeni bulunmaktadır.

Birincisi, bu tür kavramlarla anlamlandırılmaya ve anlaşılmaya çalışılan olgu ve süreçler, zaman ve mekân, diğer bir deyişle tarih ve coğrafya boyutlarına bağlı olarak büyük değişiklik gösterirler. Dinamiktirler.

İkincisi, bunlar insan düşüncesinin ürünü oldukları ve dogma (mutlak hakikat) niteliği taşımadıkları için, aynı zaman ve mekânda bile farklı anlaşılmaya ve yorumlanmaya açıktır.

Böyle olunca, demokrasi gibi kavram ve kurumların, üzerinde herkesçe ittifak edilen statik ve stabil bir teorik çerçeve ve uygulama biçimini bulmak mümkün değildir.

Kesin sınırlarını çizmek, düşünceyi sınırlandırmak olur, bu da söz konusu kurumların varlık nedenine ve hareket noktası kabul ettikleri temel (kurucu) ilkeye aykırıdır.

*

Chalmers’ın belirttiği gibi, önermeler ve onları şekillendiren kavramlar, “kendilerini şekillendiren teorinin dili kesin ve bilgi verici olduğu ölçüde kesin ve bilgi verici” olabilir:

“... Mesela Newtoncu kütle kavramının, demokrasi kavramından diyelim, daha kesin bir anlama sahip bulunduğunda uzlaşılacağını düşünüyorum; ilkinin anlamının nisbeten kesin olmasının nedeni, kavramın kesin, planlı bir teoride özgül ve iyi-belirlenmiş bir rol oynamasındandır. Aksine ‘demokrasi’ kavramının yeraldığı teoriler, dile düşmüş şekilde bulanık ve çeşit çeşittir.”

(Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, İstanbul 1990, s. 138.)

Nitekim demokrasi kavramının içeriği zaman içinde aşama aşama değişip “genişlemiştir”.

Sosyalist gelenek demokrasiyi “halk gücü” (populer power) anlamında yorumlar ve halkın ekseriyetinin çıkarlarına öncelik verilmesini isterken, liberal gelenek demokrasiyi, “temsilcilerin açık seçimlerle belirlenmesi ve görüş belirtme hürriyeti gibi haklara sahip olunması” olarak görmektedir. (Bkz. Keywords, ed. Raymond Williams, 2nd ed, Glasgow 1976, s. 85.)

Yani tanımlar birbirini tutmamaktadır.

Tutamaz.

*

Bu belirsizlik, muğlaklık, esneklik ve “boş”luk, teorik açıdan beşerî ideoloji ve dünya görüşlerinin en zayıf yanı olmakla birlikte, pratikte onların gücünün kaynağı durumundadır.

Çünkü böylece, kendilerine yöneltilen bütün öldürücü ve susturucu darbeleri savuşturma, “Tamam ama bu kavram şöyle de anlaşılabilir ve yorumlanabilir” diyerek minderden kaçma imkânına sahip olmaktadırlar.

Dolayısıyla bu tür görüş, teori ve tezler, (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” olmaktan çıkmaktadır.

Yani doğruluklarını sınama, test etme, ve şayet yanlışsa yanlış olduğunu gösterme imkânı bulunmamaktadır.

Bu da onları (yine Popper’ın yaklaşımı çerçevesinde) “bilimsel (aklî) düşünce”nin konusu olmaktan çıkarmaktadır.

Bundan dolayı, gerçekte, demokrasi ve laiklik gibi düşünce akımlarını savunanlarla akla, mantığa ve bilimsel yönteme dayalı bir tartışmayı sürdürmek mümkün değildir.

*

Evet, İslam, demokrasi ile asla bağdaşmaz.. Bağdaşamaz.

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez ve sadece bu nedenle bile modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü olduğundan şüphe edilemez.

İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Çünkü İslam’a göre, herkesin her konuda eşit muamele görmesi “adalet”le bağdaşmaz, zulümdür.

Mesela mahkemelerde görülen davalarda yalancılık ve iftiracılığı tescil edilmiş kişilerin şahitliği ile dürüstlük ve güvenilirliği ile tanınan kişilerin şahitliği eşit değere sahip olamaz.. Seçmen olmak ve yöneticileri seçmek de en az şahitlik kadar ciddi bir iştir.. 

İslam'a göre yöneticiyi ehlü’l-hal ve’l-akd seçer.. (Bu, bazı demokrasilerde devlet başkanını parlamentoların seçmesine benzese de ondan farklıdır.. Çünkü ehlü'l-hal ve'l-akdi halk belirlemez.. Ehlü'l-hal ve'l-akd için ehlü’l-ictihâd tabiri de kullanılmıştır.)

Burada ilke, “eşitlik” değil “adalet”tir.

*

Nitekim hukuk felsefecileri eşitlik ile adalet arasında kimi zaman çelişki ortaya çıkabildiğini, böylesi durumlarda adaletin önceliğinin bulunduğunu belirtmektedirler. 

Konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Aral şunu söyler:

“... herkese eşit olanın verilmesi, herkesin eşit bir işleme tabi tutulması, bazı durumlarda bizzat eşitliğin bozulması sonucunu doğurur. Nitekim, her çocuğa eşit miktarda ve aynı türden yemek veren anne değil, büyük çocuğa küçüğüne oranla daha çok ve daha başka türden yiyecek veren anne adaletli görülecektir...”

(Vecdi Aral, Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları, 2. b., İstanbul 1992, s. 131.)

Mutlak bir eşitlik düşüncesi, haklı ile haksızı, iyi ile kötüyü, ehliyetli ile ehliyetsizi, liyakati olanla olmayanı, masum ile suçluyu, yetenekli ile yeteneksizi, bilgili ile bilgisizi, dürüst ile sahtekârı aynı kefeye koyar.

Doğal olarak bu, adaletsizliğin en aldatıcı biçimidir; çünkü kendisini adalet kılığında sunmaktadır.

O nedenle, günümüz demokrasi düşüncesinin büyük ölçüde adaletsizlik ve dayatmacılık olarak tezahür etmesini yadırgamamak gerekir.

Daha kötüsü, demokrat olduklarını düşünenler, Baudrillard’ın ifade ettiği gibi, başkalarını demokrat olmaya zorlama hakkını kendilerinde görerek, eşitlik düşüncesini de bir tarafa bırakabilmektedirler.

*

Öte yandan, çoğunluğa verilen önem de, adaletle bağdaşmaz. Çünkü haksızların çoğunlukta olması, haklıları haksız hale getirmez.

Bu nedenle İslam, çoğunluğa önem vermez.

Nitekim Allah Teala c.c. şöyle buyurur:

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar.” (En’âm, 6/16.)

“Yoksa onların çoğunu söz dinler ve akıllanır mı sanıyorsun? Onlar ancak davarlar gibidir. Belki yol bakımından onlardan daha da sapıktırlar.” (Furkân, 25/44-46.)

(Çünkü davarlar, ‘akıl’ sahibi olmadıkları için mazurdur. Buna karşılık, kendisine akıl bahşedilmiş olan insan, o aklı bahşedeni bırakıp da sürü psikolojisiyle başka canlı ve nesnelere itaat arz etmekle davardan daha aşağı duruma düşmektedir.)

*

İnsanlar arasında, yönetime katılma ve kural koyma bakımından (azlık ya da çokluk olmalarına bakılmaksızın) eşitlik vardır, üstün olan ancak Allahu Teala’dır ve bütün insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir.

Demokrasi dedikleri palavra ise “Herkes eşittir, fakat çoğunlukta olanlar daha eşittir” bile demiyor, “Sadece çoğunlukta olanlar eşittir” diyor.

Azınlıkta kalanları (yeterli oy alamayanları) yok sayıyor.

Ve onlara, "Sesinizi kesin, çoğunlukta olanların kararlarına, yanlış ve haksız bile olsa uyun" diyor.

*

Demokrasi terazisinde ağır basanların meşruiyet noktasından referansları, (kendi bireysel ve grupsal çıkarlarını, heva ve heveslerini bir yana bırakarak, bu noktada kendilerini azınlıkta kalanlarla eşit görerek) Hakk'a itaat ve hakkı savunma misyonuyla hareket etmeleri oluşturmuyor, meşruiyet ölçütleri kendilerinin çoğunlukta olmalarından ibaret.

Yani iddialarını aynı zamanda delil gibi gösteriyor ve ispat yükümlülüğünden kurtuluyorlar.. 

Bir başka ifadeyle, davacı olarak boy gösterdikleri davanın, tanıklığına itiraz edilemeyen şahidi, hatta hakimi/yargıcı durumundalar.


CHP'NİN GELECEKTEKİ İKTİDARINA GİDEN YOLUN TAŞLARINI DÖŞEYEN "ZÜBÜK KARDEŞLİĞİ"

















Şeriatçılığı bırakıp demokrasiyi (siyasal halkçılığı) savunma hastalığı, bildiğim kadarıyla, önce Nurcularda başladı.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, İşte Hayatım adlı otobiyografisinde resmen demokrasiyi savunuyor.

FETÖ’cülerin de (Fethullahçı Takiyye Örgütü) demokrat oldukları malum.. 

Akredite oldukları zamanlarda düzenledikleri Abant Platformu toplantılarında demokrasiyi (halk çoğunluğunun kuyruğuna takılmayı) ve laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorlardı.. 

Şimdi de öyle.

*

Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş hareketine gelince.. 

Erbakan Türkiye’yi demokrasiyi araç olarak kullanarak dönüştürmek istiyordu, demokrasiyi ideal olarak benimsemesi durumu yoktu.

İdealini Millî Görüş ve Adil Düzen gibi kavramlarla “yasal çerçevede” ifade etmeye çalışıyor, kendi tabiriyle “kuş dili” kullanıyordu.

Ancak, 28 Şubat’ta laik demokrasinin çiftesi ile yere kapaklanınca ideali (söylem düzeyinde) “yaşanabilir bir Türkiye” haline gelmeye başladı.

Halefi Temel Karamollaoğlu “kuş dili” kullanmadan “İslamcı değil müslümanım” diyebiliyor.

Çok zeki ya, İslamcı olmayan, yani İslam’dan yana olmayan bir müslüman.

Faydası neyse?

*

Onlardan ayrılan (Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki) grup zaten Millî Görüş gömleğini çıkarmış, çıkarmakla da yetinmeyip hışımla parça parça etmiş, ve de laik demokrasiyi (siyasal dinsiz halkçılığı) canla başla sacvunmaya başlamıştı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'leri ile barışmış, onun izine takılmışlardı.. (İzindeydiler ama tevazu gösterip Kemalist/Atatürkçü olduklarını söylemiyorlardı, bunu anlamayı bizim "irfan"ımıza havale ediyorlardı.)

Milli Mücadele’nin Mustafa Kemal’i ile laik Cumhuriyet’in Atatürk’ü arasında bir orta yol bulmaya çalışıyor, alternatif bir Kemalizm inşa etmeye uğraşıyorlardı.

Ve yeni ideolojilerini/davalarını “muhafazakâr demokrasi” diye adlandırıyorlardı.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun liderliğini yaptığı grup ise bu konularda net bir fikre sahip değildi.. 

Bu tür konuları halının altına süpürerek geçiştiriyorlardı.. 

Açık bir fikirleri yok gibi görünüyordu.

*

Tarikatçı Haydar Baş gibiler ise iyice zıvanadan çıkmış, ipi koparmış, Türk tipi siyasetin avara kasnağı fırıldaklar haline gelmişlerdi.

Resmî ideolojinin herşeyine imanları tamdı.

Atatürk büyük bir evliya/veli olmuş, peygamberliğine ramak kalmıştı.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaatine (İskenderpaşa Cemaati’ne, Hakyolculara) gelince.. 

Onun vefatından üç yıl sonra Sağduyu Partisi adlı tabela marka oyuncak aracılığıyla laikliğe (siyasal dinsizliğe) ve demokrasiye (siyasal halkçılığa) olan imanlarını ilan ettiler.

Düzen”e biat etmiş durumdaydılar.

*

Bu yetmiyormuş gibi bir süre sonra boz kurt kuyrukluğuna talip oldular ve Milli Görüş gömleğini yırtmış olan “muhafazakâr demokrat” Erdoğan ile Atatürkçü-laik-ırkçı (ve de kasetçi, kaset bağımlısı) MHP’nin “zübük kardeşliği”ni savunmaya başladılar.

2011 yılına gelindiğinde AK Parti'nin kalan tek kusuru, boş kurtun (ya da yoz kurtun) kuyruğuna takılmayı becerememiş olması gibi görünüyordu.. Neyse ki Merhum Esad Efendi'nin "varis"i Nureddin bu eksikliğin farkına varmış ve Erdoğan'ı irşad için kolları sıvamıştı. 

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile Esad Efendi merhumun hoca efendiliği "büzüklerin (hoşaf) efendiliği" halini almaya başlamıştı.

Hoca efendilik "out", hoşaf efendilik "in"di.

*

Fakat 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP’nin boş kurtlarına AK Parti değil CHP yanaştı.

Demek ki, bir dereceye kadar yoz kurtçu olabildiğine göre CHP bile gerektiğinde desteklenebilirdi.

Ancak, “yeni İskenderpaşa”nin hayali çok geçmeden gerçekleşecek, Cumhur İttifakı çatısı altında yoz kurtçuluk ile “muhafazakâr demokrasi”nin mutlu birlikteliği hayata geçirilecekti.

Yeni İskenderpaşa’nın “aziz başkan”ı Erdoğan liderliğinde asr-ı saadet yeniden yaşanmaya başlamış, Türkiye siyaseti olması gereken yörüngeye oturmuştu.

Evet, İskenderpaşa Cemaati’nin “istikamet”ini artık Atatürkist-laik yoz kurtun kuyruk izleri belirliyordu.

*

Böylece, Türkiye’deki bütün “dindar” cemaat ve gruplar aynı siyasî çizgiye gelmiş bulunuyorlardı.

Aralarında bir fark kalmamıştı

Bu, Türkiye’de hiç Şeriatçı kalmamış olması anlamına gelmiyordu, fakat Türk siyasetinde bir ağırlıkları ve etkileri kalmamış durumdaydı.

Bunun getireceği sonucu ise, en iyi Bediüzzaman’ın talebelerinin anlaması gerekiyordu.

Çünkü o, yersiz ve lüzumsuz bir muhabbetin, haksız, gayrimeşru ve cahiliye zihniyetine dayalı bir tarafgirliğin ve destekçiliğin, kaderin adaleti çerçevesinde tokat yemeye neden olacağını döne döne anlatmıştı.

Evet, Türkiye “dindar”ları demokrasiyi savunmakla, demokrasi adına kendilerine yapılacak zulümleri onaylamış, buna “Caizdir” fetvası vermiş durumdalar.

[Merhum Bediüzzaman şöyle diyor:

Bu asrın acip bir hassasıdır (tuhaf bir özelliğidir). Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği), binler seyyiatı (kötülüğü) işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı (kulların haklarını) mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl (azın azı) olan ehl-i dalâlet ve tuğyan (sapıklık ve azgınlık ehli), safdil taraftarla ekseriyet (çoğunluk) teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden (gereken) musibet-i âmmenin (genel belanın) devamına ve idamesine (sürmesine), belki teşdidine (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.]

*

Ektiklerini biçecek gibi görünüyorlar.. Demokles’in kılıcı her daim tepelerinde.

Yarın milliyetçilik, Türkçülük, laiklik, demokrasi, Atatürkçülük vs. adına zulme maruz kaldıklarında itiraz etmelerini sağlayacak (kendilerine ait) “bağımsız” bir “değerler manzumesi”ne artık sahip değiller.

Ellerindekinin hepsinden vazgeçtiler.. Hepsini konjonktürel dünyevî menfaatler uğruna sattılar.

Oysa, laikliğe ve demokrasiye karşı İslam eksenli “ilkesel” bir duruş sergilemeleri gerekiyordu.

*

Türkiye'de süreç CHP lehine işliyor.

CHP zihniyeti kazandı, geriye CHP'nin kendisinin kazanması, iktidar olması kaldı.

Şunu söylemek mümkün: Recep Tayyip Erdoğan, yaptıklarıyla CHP’nin gelecekteki iktidarını inşa ediyor.

Ve bu noktada diğer “dindar” gruplar ve cemaatler de Erdoğan’a yardımcı oluyorlar.

Çünkü, gerek Erdoğan’ın, gerekse diğer grupların savunmaya başladıkları görüşlerin asıl sahibi CHP.. Buna yoz kurtçuluk da dahil.

O görüşlerin patenti CHP’ye ait.

İmdi, siz, sizi CHP’den farklı kılan görüşlerinizden ve duruşunuzdan vazgeçtiğinizde, insanların CHP’ye yönelmesine engel olan şey, sadece şu ikisi olacaktır: 

Halk kitlelerindeki geleneksel CHP antipatisi, elinin CHP’ye oy vermeye gitmemesi, ve de CHP’deki aşırı din karşıtı söylemin ürkütücülüğü.

*

CHP’deki aşırı din karşıtı söylem Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu ile birlikte törpülenmeye başlamış durumda.. Ve bunun meyvelerini topluyorlar.

Halk kitlelerinin elinin CHP’ye oy vermemesine gelince.. Buna da “Altılı Masa” sayesinde son verilmiş durumda.

Gerek Saadet Partililer, gerek eski AK Partililer (Davutoğlu ve Babacan partileri), gerekse eski MHP’li Türkçüler (Akşener partisi), CHP’ye oy vermeme yönündeki tutumlarından (Altılı Masa ittifakı yüzünden) vazgeçmiş bulunuyorlar.

Yadırgadığınız birşeyi ilk kez yapmak zordur, fakat bir defa yaptınız mı, artık o, yol olur.

Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi ve İYİ Parti zamanla eriyecek, fakat tabanlarının bir kısmı CHP seçmeni haline gelecektir.

*

Onların bu noktaya gelmelerinde Erdoğan’ın büyük katkısı var.. Çünkü söylemlerinin bugünkü CHP’ninkinden kayda değer bir farkı yok.

Tabanını zihniyet olarak CHP çizgisine çekmede çok başarılı oldu, dolayısıyla bunun meyvelerini toplayacaktır.

Topluyor da.. CHP’nin oy oranının artması, İstanbul ve Ankara belediyelerini alması nedensiz değildir.

Mesele sadece ekonomik sıkıntılar kaynaklı tepki değil.. Aynı zamanda zihniyet olarak benzeşme var.

*

Senin zihniyet olarak CHP’den bir farkın kalmamışsa, CHP ile konformizm ve “düzencilik, rejimperestlik” bakımından aynı çizgiye gelmişsen, sana oy verenler yarın rahatlıkla CHP’ye de verirler.

Vereceklerdir.

Gidiş o yönde..

Bu süreci sadece CHP, Selanikli Mustafa Atatürk dönemindeki katı söylemleri tekrar benimsemek suretiyle tersine çevirebilir.

Buna da niyetleri yok gibi görünüyor.


İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."