LAİK DEMOKRASİ, ESARET VE KÖLELİK REJİMİDİR (BEN DEMİYORUM, MERHUM BÜYÜK ALİM ELMALILI DİYOR)

 



Laiklik (siyasal dinsizlik), Türkçe’siyle “dinler arasında tarafsız olmak”, aklı bir tarafa bırakıp doğru ile yanlış arasında tarafsız olmaktır.

Akılsızlıktır.

İyi ile kötüye eşit mesafede bulunacak kadar sağduyudan mahrum olmaktır.

Güzel ile çirkini denk tutacak kadar duygusuz olmaktır.

Duygu bozukluğudur.

İlim ve irfandan, temiz ile murdara eşit değer tanıyacak kadar uzak olmaktır.. Cehaletin zirve noktasıdır.

Yerlerin ve göklerin, herşeyin yaratıcısı Allahu Teala ile (Hindistanlı eşekten beter iki ayaklıların taptığı) ineğe aynı ölçüde saygı gösterecek kadar izan, idrak ve irfan fakiri olmaktır.. Densizliktir.

Allahu Teala ile ineği (veya inekten farksız putlaştırılmış bir lideri) aynı konumda görme ahlâksızlığıdır.

Ve bireysel ahlâksızlık, akılsızlık, densizlik, cehalet ve duygusuzluğu devlet düzeyine taşıması itibariyle laiklik (siyasal dinsizlik), dinsizliğin en fena türüdür.. Zirve noktasıdır.

Buna karşılık Siyasal İslam da, İslam’ın (Allah’a teslim oluşun) zirve noktasıdır.

İslam düşmanlarının “İslam’ın bazı yönlerini beğeniyoruz, mesela müslümanlar yoksullara sadaka versinler, yemek yedirsinler, yardım etsinler, çok iyi çok sevaplı, fakat Siyasal İslam kötü” demelerinin nedeni budur.

*

İnsanların kafalarını kullandıkları (ya da kullanıyor numarası yapmak zorunda kaldıkları) sıralarda itiraf ettikleri gibi, “bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla, ilme ve mantığa uygun olan ile, akılsız, mantıksız ve ilme aykırı olana eşit mesafede olmak, aklı başında bir insana yakışır mı?!

Bu iki cenah arasında tarafsız kalmak, akıllı insanların işi olabilir mi?

Böyle bir tarafsızlık, sapıtmak, yani doğru yoldan sapmak değilse, sapıklık nedir?!

*

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi (siyasal halkçılık), inanç açısından (İslam’a göre) küfürdür.. İnsan açısından ise, esaret ve kölelik.

Bu açıdan diktatörlük ile demokrasi arasında özü itibariyle bir fark yoktur.

Çünkü ikisi de kula kul olmaktır.. Birinde tek kişiye, diğerinde “çok kişi”ye.

Laikliği savunan kişi, yönetilense, kula kul olmak istiyordur; yönetici ise, tanrılık taslayan bir firavundur.. Tağuttur.

Laikler ve gayrimüslimler farklı düşünebilirler, fikir ve inanç hürriyeti var, biz İslam açısından konuşuyoruz.. Bizim dinimiz bize, onların dini onlara.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde Fatiha Suresi’ni açıklarken şunları diyor (sadeleştirilmiş metin):

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir…. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teâlâ olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahî nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah’ın koyduğu ve Allah’ın kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teâlâ’nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendisine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.

Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır (geçersiz ve hükümsüzdür).

Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din, hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıldır, din açısından da kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır….

İslâm literatüründe hürriyet, kişinin haklarına (hukukuna) sahip olması diye tanımlanır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, kişinin haklarına (hukukuna) başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların (hukukun) aslı ise, Allahu Teala tarafından konulmuş olmasıdır. Bundan dolayı insan, herhangi bir kişinin Allah’ın koyduğu hukuku değiştirme, bozma veya üzerinde oynamada bulunmasına mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız (ojektif/nesnel) hakkın gereği için değildir, şunun bunun (öznel/sübjektif/nefsanî) heves ve isteğine tâbidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teâlâ’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma (garanti verme, güvence sağlama), yalnızca Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluktur ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da yaratılıştan gelen (vehbî) nimetlerden olan hayat, ve sonradan kazanılan (kesbî) nimetlerden olan imandır.

Bu ifadelerin orijinali ise şöyle (https://vignette.wikia.nocookie.net/yenisehir/images/c/cf/1-Fatiha.pdf/revision/latest?cb=20100728153151&path-prefix=tr):

Filvaki Allah tealâ rabbülâlemîn olduğundan âlemlerin hepsinde onun kanunları caridir…. Tabiat dahi Hak kanunlarının mahkûmu olmak itibariyle bunların irade kanunundan maadasına kavanin-i tabiiye namı dahi verilir. Lâkin hepsinin vâzı’ı Hak tealâ olduğundan bunlara kavanin-i hak ve sünnet-i ilâhiye demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilm ü fen denildiği gibi onların hayra götürenlerine de din, millet, şeriat ıtlâk olunur. Vaz’-ı ilâhî ve kanun-ı hak haricinde din aramak batıldır ve bununla beraber her kanun-ı hak da din değildir. Meselâ beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir kanun-ı haktır. Hak tealânın hususî bir iradesi mani olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir hayır, bir din değildir, isyandır, şerdir, kendi milki olmıyan bina-i hakkı tahriptir. Bunun gibi insanların ef’alinden hangisi alınsa onun bir ciheti hayır veya şer ile muntabık olacağı bir kanun-ı hak vardır. Hayır cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak din, şer cihetiyle muntabık olduğu kanun-ı hak, hilâf-ı dindir. İki cihetten de kanun-ı hakka tatbik olunmıyan fiil, şer ve batıldır.

Hasılı her kanun-ı hak bir vaz’-ı ilâhî olduğundan müstakimdirler. Vaz’-ı beşerî olan kanunlar ne ilim, ne din hiç biri olamazlar, bunlar ilim nokta-i nazarından batıl, din nokta-i nazarından şer teşkil ederler ve gayri müstakimdirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde ve gerek dinde kanun vaz’ etmek değil Hakk’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşf ü ızhar etmektir….

Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukukuna malikiyet diye tarif olunur, [Keşf-i Pezdevî] ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir. Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binaenaleyh [insan] her hangi bir ferdin vaz’-ı beşer’i ile tebdil, tağyir veya tasarruf[un]a mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahz-ı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tâbidir. Binaenaleyh Hak tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manâsına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmın-ı hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.

 

E-KİTAP: KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

 

https://archive.org/details/kadin-erkek-ve-toplumsal-cinsiyet


KADIN, ERKEK, VE TOPLUMSAL CİNSİYET

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER 4

KADINLARIN GİYİM KUŞAMI, “BİRARADA YAŞAMA” VE İNSAN HAKLARI 11

EŞİTLİĞİN KADIN VE ERKEK HALİ 29

ÇOK EŞLİLİĞE DAİR 33

ŞERİAT VE EVLİLİK YAŞI 51

ERDOĞAN’IN GÜNAH GALERİSİ 65

AK PARTİ AMAZON BİRLİĞİNİN İLAHİYAT DESTEKLİ “İSLAM GÜNCELLEMECİLİĞİ” PİYADELERİ 72

İSLAM İLMİHALİNE KARŞI FEMİNİST İLMİHAL 80

AMAZON TÜMSEK ESRA ASLAN TURAN, ÖMER NASUHİ BİLMEN HİMALAYALARINI TARİHSELCİLİK HAVAN TOPUYLA DÖVERKEN 88

KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN 95

KADEM'İN AMAZON DOÇENTİNİN BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ'NDE BULDUĞU ACAYİP VE GARAYİP TOPLUMSAL CİNSİYETÇİ DONMUŞLUK VE ÇAĞDIŞILIKLAR 106

HOMOSEKSÜELLİĞİN (EŞCİNSELLİĞİN) TEORİK ZEMİNİ TOPLUMSAL CİNSİYET CİNNETİ VE SAPIKLIĞI 113

EŞCİNELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL CİNSİYET LAGALUGASI 122

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ 129

CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL (TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK 143

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR 151

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!” 160


HER ÜLKENİN MİLLİ TUZAKLAMA TEŞKİLATI'NDA HER ODAYA O ÜLKENİN TAĞUTUNUN RESMİ YERİNE ASILMASI GEREKEN AYET-İ KERÎMELER

 

Kendilerine bir korkutup uyaran gerçekten gelirse, herhangi bir toplumdan mutlaka daha doğru yolda olacaklarına dâir bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler. Fakat kendilerine bir korkutucu gelince, bu onlarda nefretten başka birşeyi arttırmadı.

Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzak kurarak.. Hâlbuki kötü tuzak, ancak sâhibine dolanır. O hâlde, öncekilere tatbîk edilen kanundan başkasını mı bekliyorlar?! Allah'ın kanununda (sünnetullahta) asla bir değişme bulamazsın! Ve Allah'ın kanununda asla bir sapma bulamazsın (kazdıkları kuyuya kendileri düşer, körükledikleri fakat kontrol edemedikleri fitne kendi başlarına bela olur)!

(Fâtır, 35/42-43)


SİYASAL İSLAM HÜRRİYET, SİYASAL HALKÇILIK (DEMOKRASİ) İSE SÜRÜLEŞMEDİR




Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler, siyasal milliyetçiliğe karşı olduklarını niçin söylemiyorlar?

Siyasal dinsizliğe (laikliğe) niçin karşı çıkmıyorlar?

Siyasal Batıcılığa (Avrupa Birliği hedefine) niye karşı değiller?

Siyasal halkçılığı (demokrasiyi) niçin sakat bulmuyorlar?

İslam, baştan sona iyiliktir.. Böyleyken, siyasal nitelikte olması onu zararlı hale getiriyorsa, başka şeyler niçin siyasal olunca kötü hale gelmiyorlar?

Siyasal neden bütün haspalara yakışıyor da, bir tek İslam söz konusu olunca yakışık almıyor?

Mesela siyasal Türkçülüğe neden karşı çıkılmıyor?

Siyasal Kürtçülük kötüyse -Ki sapına kadar kötü-, siyasal Türkçülük de kötü olmalı değil midir?!

*

Türkiye gibi yoğun Kürt nüfusun bulunduğu bir yerde bir Kürt’ün Kürtçe eğitim-öğretim istemesi, hatta Kürtçe’nin de resmî dillerden biri olmasını istemesi tabiîdir.. Mesela çağdaş ve uygar İsviçre’nin iki tane de değil, dört tane resmî dili var.

Kürt’ün kendi kimliğini, gelenek ve göreneklerini korumak istemesi kadar doğal birşey olamaz.

Ancak, ayrı devlet olmak istemesi doğru değildir.

Fakat, Kürt’e normalde sahip olması gereken hakları vermediğiniz, kimliğini ve dilini yok saydığınız, ona “Türk oğlu” olduğunu söyleme dayatmasında bulunduğunuz zaman, onu “ayrı bir devlet” olma yönünde ahmakça tahrik etmiş olursunuz.

Çünkü, kimliğini, dilini ve kültürünü korumanın yolunun devletleşmekten geçtiğini düşünecektir.

Bir de tutup “milliyetçilik” yaparsan yaraya tuz basmış olursun.. Bu durumda Kürt, “Benim başım kel mi, Türk için milliyetçilik iyiyse, Kürt için de iyi demektir, o halde ben de Kürt milliyetçisi olayım” der.

Ve olur.

Dünyada Türkiye’deki Türk milliyetçiliği kadar aptalca, içi boş, neyi savunduğundan habersiz, kendi ayağına kurşun sıkan, bindiği dalı kesen dangalakça bir ideolojimsi var mıdır?!

Ve de Türkiye’de gerçekten bir “devlet aklı” var mı?!

*

Evet, Türkiye’de Kürtler’in vatandaş olarak bütün “insanî” hakları istemeleri doğaldır.

Fakat “Siyasal Kürtçülük” yanlıştır.

Çünkü “siyasal”lık sadece İslam’a yakışır.

Mevcut durumda Türkçülük, Kürtçülük, laiklik (siyasal dinsizlik) vs., İslam’ın hakkı olan “siyasal”ı gasbetmekte, sonra da, tegallüb, tasallut ve yağmacılıklarını örtmek için “Siyasal İslam” düşmanlığı yapmaktadırlar.

Bir müslüman ne milliyet-çi (siyasal Türkçü, Kürtçü vs.), ne demokrat (siyasal halkçı) ne de laik (siyasal dinsiz) olabilir.

Sadece “Siyasal İslamcı” olabilir..

Kürdistancılık, Arabistancılık, Türkiyecilik vs. (ırkının adını yüceltme, ulusal çıkar putuna secde etme davası) müslümanın benimseyebileceği ideolojik duruşlar değildir.

Müslümanın davası ancak îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) olabilir.

*

Sapıklığın da (LGBT, feminizm vs. dalaverelerinde olduğu gibi) siyasalı var, fakat Siyasal İslam düşmanlığı yapanların siyasal sapıklığa (sapıklığın siyasallaşmasına) laf söylediklerini göremiyoruz.

Beşerin ürettiği (ve “Allah’ın indirdiği” ile çelişen) hukuk sistemlerini Şeriat’e üstün tutan herkes, (İslam nokta-i nazarından) siyasal sapıktır.

Dolayısıyla, laik demokrasi yanlıları da (çağdaşlık açısından normal, “norm”a uygun olmakla birlikte, İslam açısından) siyasî sapıktırlar, çünkü “millet çoğunluğunun iradesi”ni Allahu Teala’nın iradesine, milletin taleplerini Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına üstün tutmaktadırlar.

Bu da sapıklık (sapıtma) değilse, sapıklık nasıl birşeydir?. İslam açısından sapık olmak için başka neyi savunmak gerekiyor?

Dinin devlete hakim durumda bulunması (yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’ya itaat etmesi) gerekirken, dinin devletin emrinde ve kontrolü altında olması, yani adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar yığınının Allahu Teala’nın emir ve yasakları hakkında “Bu tamam, şuna gerek yok, şu reddedilmeli” diye hüküm vermeleri de sapıklık değilse, sapıklık nedir?

Sapıtmanın, haddini bilmezliğin bundan daha âlâsı olabilir mi?

*

Merhum İsmail Çetin Hoca şunu diyor:

“Beşerî sistemle İlahî sistem arasındaki farklardan biri de budur. Beşer, çıkardığı kanunu nefsi hakkında değil gayri [başkaları] hakkında icra eder. Peygamberler ise melek vasıtasıyla veya ilhamla Allah Teâlâ’dan telakki ettikleri vahyin hükmünü hem kendi nefsleri hakkında hem de başkası hakkında icra ederler…

“Beşerin çıkardığı kanun, sevdiği bir kimsenin aleyhine geldi mi, ondan cezayı kaldırmak için yeni bir kanunu çıkarır. Böylece Allah Teâlâ’nın veya kulunun hakkına tecavüz eden zalim dostunu kurtarır ve korur. Demek beşerden kanun çıkaran kimse kendisi çıkarttığı kanuna inanmamış oluyor….”

(İsmail Çetin, Şuur, 2. b., Isparta: Dil-ârâ Yayınları, 1992, s. 88.)

* 

Şeriat adalet ve hikmet, Şeriat‘le çelişen bütün beşerî düzenleme, ilke, kanun ve kurallar ise keyfîlik, zorbalık, tahakküm, baskı ve zulümdür. 

Akıl, yani akl-ı selîm, vahiyle birliktedir. 

Şeriat’le çelişen hükümler ise akla değil, heva, heves, zulüm, tekebbür, tefessüh, sefahat, tuğyan, enaniyet ve bencilliğe dayanır.

Bunların hepsinin temelinde menfaat/çıkar putu yatar.

Nitekim günümüzde uluslararası ilişkilerin temel kavramı “ulusal çıkar“dır.

Günümüz devletlerinin temel ideolojisi ise, söylensin ya da söylenmesin devletçilik ve milliyetçiliktir.

Yani bireysel değil, kitlesel/toplumsal bencillik ve enaniyet. Kendi kendine tapınma.. 

Kitlesel çıkarcılık.

Bireysel çıkarcılıkları topluyorsun, ortaya ulusal çıkar çıkınca bunu kutsal kabul ediyorsun. (Bazı kurumlarda alınan rüşvetlerin bir havuzda toplanıp sonra personel arasında bölüştürülmesi, şayet birisi çaktırmadan fazla alırsa “ahlâksız rüşvetçi, hırsız” kabul edilmesi gibi.)

Bireysel zulümleri topladığında ortaya çıkan ulusal zulüm, kötü olmaktan çıkıp iyi hale gelir mi?!

Bireysel ahlâksızlıklar üstüste yığılıp ulusal ahlâksızlık olarak tek torbaya doldurulduklarında fazilet haline mi gelir?!

*

Üç kişi bir araya geliyor “Biz devletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz devletçiyiz (Biz Türkiyeciyiz, biz Kürdistancıyız)” (yani “Biz, bizciyiz”) dediğinizde güya bir “fikir sistemi” ortaya koymuş, “yüksek bir ideal” sahibi olmuş oluyorsunuz.

Oysa savunduğunuz şey bayağı ve düşük bir çıkarcılık..

Milliyetçiliğin durumu da aynı.. Üç kişi bir araya gelmiş, kendinizi millet diye adlandırmışsınız.. Yani, “Biz, milletiz” diyorsunuz.. Ardından da “Biz, millet-çiyiz, milliyet-çiyiz” diye güya ideoloji üretiyor, felsefe yapıyorsunuz.

Halbuki yaptığınız şey, “Biz, bizciyiz” diyerek kendi varlığınızı put haline getirmekten ibaret.

*

Bunlar bir de millet iradesinden (milli iradeden) söz ediyor, “halkın kendi kendisini yönetmesi” diyerek heva ve heveslerini “demokrasi” adı altında allayıp pulluyorlar.

Millet iradesinden söz ediyorsan son tahlilde bireysel iradeyi yok sayıyorsun, önemsiz görüyorsun demektir.

Bunun Türkçesi “sürüleşme”dir. Sürü olmadır.

Bu durumda millet iradesine teslim olman, sürüde iradesiz bir “hayvan” (canlı) olmayı kabul etmen demektir.

Bireysel iradeni bu şekilde bir yana bırakıp başka bir iradeye teslim olacaksan, bu ancak ilahî irade olmalıdır.

Bir yöneticiye itaat de, ancak onun ilahî iradeye tabi olması durumunda makul ve meşru hale gelir.

İlahî iradeye, ilahî hükümlere (emir ve yasaklara), Şeriat’e tabi olman, seni “insan” yapar.

Şeriat’e aykırı olarak “milli irade”ye tabi olman ise seni (sürüdeki iradesiz ve şuursuz/bilinçsiz) “hayvan” (canlı) haline getirir.

Hatta, ayet-i kerimede geçtiği gibi “hayvandan da aşağı” (bel hum adall) hale gelirsin.

*

Sosyal demokrasi, muhafazakâr demokrasi, laik demokrasi vs. fark etmiyor, demokrasiyi (siyasal halkçılığı) benimsemek küfürdür.

Çünkü şirktir, insanları rab/tanrı haline getirmektir.

Bunu ben söylemiyorum.. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken söylüyor.

Hristiyanlar’ın rab haline getirdikleri papazların yerini laik demokrasi (siyasal halkçılık, siyasal milletçilik) ile birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını belirtiyor.

Aynı şekilde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, laikliğin (ister demokratik olsun ister diktatoryal) küfür olduğu fetvasını veriyor, bundan şüphe edenin de kâfir olacağını dile getiriyor.. (Ki laiklik, demokrasinin "olmazsa olmaz" bir rüknü kabul ediliyor.. Mesela Türkiye'de demokratik seçimlerle gelen bir hükümetin laikliğe aykırı bulunan düzenlemeler yapmak istemesi, "demokratik yolla gelip demokrasiyi ortadan kaldırma" olarak yorumlanabiliyor.. Yani demokrasiden anlaşılan, son tahlilde, milletin tercihlerine kulak verilmesi değil, milletin tercihlerinin "siyasal dinsizlik" parantezine hapsedilmesi.)

Yine, Allame Zahidü’l-Kevserî de laikliğin, yani Şeriat’le kayıtlı ve şartlı olmayan bir yönetimi benimsemenin küfür olduğunu yazmış durumda.

Merhûm Ali Haydar Efendi de, “Demokrasinin D’sini ağıza almak bile küfürdür!” demiş bulunuyor.. Ağzına almaktan kastı, benimseme. (Bkz. http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ziyaiyye-bekcisi/tenakuzlar-cukuru-mu-fikir-fahiseligi-mi.html)

*

“Derin”lerin yaptıkları rol paylaşımı çerçevesinde kendi aralarında horoz dövüşü yapan zamane “ehlî sünnetçiler”i ile modernist ilahiyat hokkabazlarına gelince..

Ehlî sünnetçilere örnek, Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın haram, Erdoğan’a (cumhurbaşkanı olması hasebiyle) itaatin de farz olduğunu söyleyen Cübbeli Zahmet.

(İslam’dan da, içinde yaşadığı düzenden de, kendisinden de habersiz bir şaşkın; çünkü, cumhurbaşkanına itaatin farz olduğunu söyleyerek din ile devlet işlerini birbirine karıştırmış, laikliği yok saymış durumda.)

Güncellemeci modernistlere örnek ise, Erdoğan için “ulu’l-emr” demiş olan (pırasasör kontenjanından ilahiyat prof.u) Şaban Ali Düzgün. (Erdoğan'ın İslam’a göre ulu’l-emr olabilmesi için “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini etmek şöyle dursun, TBMM kürsüsünde “Allahu Teala’nın ilke ve inkılaplarına aykırı her görüş ayağımın altındadır” diyebilmesi gerekiyor Şaban!. Lütfen uyan!)

(Görüldüğü gibi, Şaban’ın Cübbeli’yle ortak noktası, bunun da laikliği yok sayması.. Ondan farkı ise matruş ve şapkalı olması.. Bunun sarık ve cübbeyi rezil kepaze etmeme, rezaleti şapkanın ve sinekkaydı traşın gelir hanesine yazdırma gibi bir meziyeti var.)

Nedense, Cübbeli ve Şaban gibilerin bu tür “laikliğe aykırı” laflarına kimse itiraz etmiyor.

Derinler, “dinin devlete hizmet edecek şekilde güncellenmesi” durumunda laikliği hemen rafa kaldırıyor ya da sümen altı ediyor ve tezgâhın altına saklıyorlar.

Fakat devletin dine hizmeti söz konusu olunca bunları bir gam, keder, gussa ve tasa alıyor.


ŞERİAT’İN UYGULANABİLİRLİĞİ

 



Allame Eşref Ali Tehanevî’nin el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında belirttiği gibi, Şeriat’in uygulanmasında hiçbir zorluk bulunmamaktadır.

Her çağa uygundur.

Zorluk, çağa uygun olmamadan değil, (sapıklığı “yaşam tarzı”, zulmü ve sömürüyü siyasal rejim/düzen haline getiren) insanlardan kaynaklanmaktadır.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, hicret öncesinde Şeriat’i Mekke’ye hakim kılmayı başaramadı.

Nedeni, Şeriat’in çağa uygun olmaması mıydı?

Hayır, Mekkeli müşriklerin keyfine uygun olmamasıydı.

*

Birçokları Şeriat’i şu iki şeye indirgiyorlar:

Bir: Başından evlilik geçmiş olan zanilerin (dört “adil/güvenilir” şahitle suçun sabit olması durumunda) recmedilmesi (taşlanarak) öldürülmesi.

İki: Değeri bir altını bulan ya da aşan malı (belli şartlarda) çalan hırsızın elinin kesilmesi.

Birçok insan, yufka yürekliliğinden, şefkat ve merhametinden değil, kendisini zani ve hırsız olarak tahayyül ettiği (bazen de öyle olduğu) için, Şeriat’i korkunç buluyor.

Aynı kişiler, kendi malı çalındığı zaman hırsızın öldürülmesini bile isteyebiliyor.. Mafyaya öldürtebiliyor.. Mağdur kendisi olunca namus için kolayca katliam yapabiliyor.

İşte, özellikle bu iki noktada imansız, kâfir, fasık ve facir taifenin Şeriat’i çok sert ve ağır bulmasından dolayı, “güzel ahlâk, irfan, insan-ı kâmil olma, gönül ehli olma, tasavvufî incelik, İslam’ın özünü anlama vs.” edebiyatı yapanların, “Şeriat’i aşağılayan ahlâkçı” olarak arz-ı endam ettiklerini görüyoruz.

Nasıl bir imansa, nasıl bir ahlâksa?..

*

Evet, İslam’ın (Şeriat’in) özellikle bu iki hükmünün “dindar”lık iddiasındaki insanlara bile ağır gelmesi yüzünden, o sözde dindarların etkisi altında kalan herkes, Şeriat’in uygulanmasının zor olduğunu düşünüyor.

Sonra da buna, “Çağ böyle gerektiriyor” diye bir kulp takıyorlar.

Böylece çağ (zaman), Şeriat hükümlerini nesh ya da iptal edip yerine yenilerini koyan bir tür “paralel tanrı”ya dönüşüyor..

Allahu Teala’nın yerini bir bakıma Hegel’in Geist’ı (“zamanın ruhu”su) alıyor.

*

Halbuki, Şeriat’in uygulanmasında, (milletin ve milletin başındaki yöneticilerin) samimi bir şekilde istemesi durumunda, herhangi bir zorluk yok.

Mesela (başından evlilik geçmiş) zanilerin recmedilmesini alalım.. Bu memlekette, şapka giymediği için insanlar idam edildi.

Namus nerde, şapka nerde?

Bu kadar absürt, saçma, budalaca ve akla ziyan bir gerekçeyle adam öldürülmesini sorgulamayanlar, hatta bu saçmalığı “ilke ve inkılap” diye alkışlayanlar, Şeriat’in hükümlerini ağır ve sert bulabiliyorlar.

Madem öyle, şu namus cinayetlerine bir son verin bakalım.. O namus cinayetlerini işleyenlerin bunu katı ve sıkı şeriatçı oldukları için mi yaptıklarını zannediyorsunuz?

Şeriat o hükmü, o namus cinayetleri işlenmesin diye getirmiş durumda.

Sizin buna karşı tek önleminiz ise şu: Bütün insanları hem yaşayış hem de zihniyet bakımından namussuz yapalım, böylece namus cinayeti diye birşey de kalmaz.

Nitekim, "deha ürünü şapka devrimi"ni icat eden Selanikli Mustafa Atatürk bunu Kâzım Karabekir’e söylemiş:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

*

Şeriat’in uygulanmasındaki zorluk Şeriat’in kendisinden kaynaklanmaz.. Şeriat’i uygulamak istemeyen insanlardan kaynaklanır.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Allah uğrunda nasıl cihâd etmek gerekiyorsa, öyle cihâd edin! O sizi seçmiş ve dinde üzerinize hiçbir zorluk kılmamıştır. Babanız İbrâhîm'in dîninde de (böyleydi).O (Allah), gerek daha önce(ki kitablarda), gerekse bunda (Kur'ân'da) sizi Müslümanlar diye isimlendirdi ki, peygamber(iniz) size şâhid olsun ve (siz de) bütün insanlara şâhidler olasınız! Öyle ise namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'(ın dînin)e sımsıkı tutunun! O sizin Mevlâ'nızdır. İşte O ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!” (Hac, 22/78)

Şeriat uygulanabiliyor ki Afganistan İslam Emirliği bunu kararlılıkla benimsemiş durumda.. Halk da razı.. Çünkü genelde müminler..

Müslüman görünen münafık değiller.

*

Evet, şayet toplum (çoğunluk itibariyle) kâfir ya da münafıksa, Şeriat’i uygulamak mümkün olmayabilir.

Şeriat’in uygulanması Hz. Nuh aleyhisselam zamanında da mümkün değildi.. Ne yapacaktı, şeriatçılıktan vazgeçip devletçi/düzenci mi olacaktı?!

Şeriat’in uygulanması Hz. İbrahim a.s. zamanında da mümkün değildi.. Ne yapacaktı, şöyle mi diyecekti:

“Vatanımı, milletimi, devletimi en çok seven benim.. Rejime karşıyım ama devletimden yanayım, bir taraftan Nemrut’a itaat eder, devletimin yasalarına kayıtsız şartsız uyar, diğer taraftan yasaların izin verdiği kadarıyla (yasalar çerçevesinde) müslümanlığımı yaşarım.. Yasalar izin vermediği için putlara asla dokunmam, onlar aleyhinde konuşmam.. Sadece kendi doğrularımı anlatırım.. Zaten müslüman olarak ben iyi örnek olamadığım için kimse müslüman olmuyordur.. İyi örnek olmalı, İslam’ı sevdirmeye çalışmalıyım.. Vatanımı, milletimi, devletimi en çok seven benim.. Yerli ve milliyim.. Urfalıyam ezelden, gitmem bu illerden!”

Hayır, öyle konuşmadı, şöyle konuştu:

İbrâhîm'de ve onunla berâber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Doğrusu biz, sizden ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz! Sizi inkâr ettik (tanımıyoruz); artık (siz) tek olarak Allah'a îmân edinceye kadar, sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır.’ … (Ve onlar şöyle duâ ettiler:) Rabbimiz! Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır!

“Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için bir imtihan kılma! Rabbimiz! Bizi mağfiret eyle! Şübhesiz ki Azîz ve Hakîm ancak sensin!

“And olsun ki, onlarda (İbrâhîm ve berâberindekilerde) sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Bununla berâber kim yüz çevirirse, artık şübhesiz ki, Ganî (hiçbir şeye muhtâç olmayan), Hamîd (hamd edilmeye yegâne lâyık olan) ancak Allah'tır.” 

(Mümtehine, 60/4-6)

*

Evet, Şeriat’in kamusal düzeyde uygulanması Hz. Lut a.s. zamanında da mümkün değildi.

Ne yapacaktı, şunu mu diyecekti:

“Vatanımı milletimi seviyorum, yaşam tarzınıza, hür tercihinize, demokratik nitelikteki çoğunluk kararına büyük saygım var.. Çok toplumsalsınız, ‘toplumsal cinsiyet’in dar kalıplarını kırıp özgürleştiğiniz için gerçekten ilericisiniz, cinsiyet işlerini ‘donmuş’luktan kurtardınız, sizdeki ilericiliği dünya belki ancak 4 bin yıl sonra yakalayabilecek.. Sizin Sodom Sözleşmesi’ndeki özgürlük standartlarını, toplumsal cinsiyet aydınlanmışlığının bir benzerini bulmak için insanlar İstanbul Sözleşmesi’ni beklemek zorundalar.” 

*

Şeriat’in devlet işlerinde uygulanması Hz. Musa a.s. zamanında Mısır’da da mümkün değildi.

Nasıl davranmalıydı, şöyle mi konuşmalıydı:

“Şimdi bir seçim olsa Firavun yüzde 92 oy oranı ile yeniden devlet başkanı seçilir, yapacak birşey yok, devletimize bağlıyız, muhalefetimizi yasalar çerçevesinde yapmalıyız. Yasalar da Firavun’a kayıtsız şartsız itaati emrediyor.. Şapka için değilse de kendi iktidarının, devletinin bekası için kundaktaki bebekleri bile öldürüyor olmasını normal karşılayacağız, itiraz etmeyecek, eleştirmeyeceğiz.” 

Şeriat’in devlet tarafından uygulanması Hz. İsa a. s. zamanında da mümkün değildi.

Ne yapacaktı, “Vatanımı, milletimi, devletimi seviyorum.. Milletim beni devletime şikayet etmiş, hakkımda çarmıha gerilme kararı verilmiş, devletime itaat etmeli, gerçekten çarmıhta can vermeliyim, göğe çıkmak bana göre değil” mi demeliydi?!

*

AK Partililere “Devleti değiştirin, şeriat devleti yapın” demiyoruz.. Demedik.

AK Parti liderliğinin böyle bir niyetinin de, çapının da olmadığını gayet iyi biliyoruz.. Böyle birşeyi akıllarından bile geçirmezler.

Çünkü zor.. Bedel ödemeyi gerektirir.. Dünya nimetlerinden yararlanmaya fırsat vermez.

Kolay olan, İslam’ın güncellenmesi, bu “güncellenmiş İslam” çerçevesinde mevcut düzenin (laik demokratik sistemin) “İslam’a uygun” kabul edilmesi.

O yüzden, AK Parti’yi eleştirirken maksadımız millete, “aklını” ve imanını iktidara emanet etmemesi, siyasal reisinin elinde “gassalın (ölü yıkayıcının) elindeki mevta” gibi olmaması gerektiğini açıklamaktan ibaret.

*

Dediğimiz şu:

Ey "dindar" vatandaş, devlet değişip laik (siyasal dinsiz) olmak yerine Şeriat devleti (İslam devleti) olmuyor diye sen değişme!. 

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) mümini haline gelme!. 

Müslümanlığını koru! 

Demokrasiye (hakimiyetin kayıtsız şartsız halka ait olmasına, halkın Şeriat’e tabi olma yerine kendi kanunlarını kendisinin yapmasına) iman şirkinden/küfründen sakın!

*

Laik demokrasi, her türlü sapıklığı “yaşam tarzı” adı altında dokunulmaz hale getirebiliyor.

Fakat dinin emirleri “yaşam tarzı” haline gelemiyor.

Bir anlayış ve duyuşun yaşam tarzı olabilmesi için illa da içinde bir sapıklık, Allahu Teala’ya bir isyan bulunması gerekiyor.

Adamlar demokrasi adına parmak hesabıyla senin dine uygun davranış ve sözlerine sınır getirebiliyorlar, fakat sen (demokratik parmak hesabı şartını da yerine getirsen bile), onların “yaşam tarzı”na sınır getiremiyorsun.

Hatta onlar, camide bile, dini ne kadar ve nasıl anlatacağını talim edebiliyorlar; mesela cuma hutbelerinde “şeriat” kelimesini kullanmana izin vermeyebiliyorlar.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) dine aykırı olduğunu söyleme hakkın ise hiç yok.. 

Hayır, sadece TBMM’de, TSK’da filan değil, camide; cuma hutbesinde, vaazlarda bile yok.

*

Yani senin hak ve özgürlüklerin, fikir ve inanç hürriyetin sanki laiklerin (siyasal dinsizlerin) kölesiymişsin gibi, elinden alınabiliyor.

Asıl kölelik bu.

Fakat sen (onların hak ve özgürlük ilan ettiği) bir sapıklığı yasaklamaya kalkışsan, hatta yasaklamayıp sadece tartışma konusu yapsan, senin (varsa) siyasal partin laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırılık gerekçesiyle kapatılabilir.

Onlara göre, laikliğe (siyasal dinsizliğe) aykırılık, senin “hak ve özgürlüklerini (özellikle de siyasal hayatta, kamusal alanda) kaybetmene yol açan bir suç”, dine aykırılık ise “dokunulmaz hak ve özgürlük”tür.

Ve senin, gerçekte köle olduğunu anlamaman ne kadar acıdır!

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...