"DERİN" SİYASETİN MORT DİAMOND PİYONU

 














Diamand adlı sümsük ve sünepe süprüntü, "Şeriatın haricindeki hiçbir sistemde altı yaşındaki bir kızla evlenemezsin" diyormuş.

Örnek olarak da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Aişe r. a. validemizin evliliğini gösteriyormuş.

Bütün bu kavga ve gürültü buradan kopmuş.

Doğrudur, Selanikli Mustafa Atatürk’ün örnek alıp peşinden gittiği çağdaş ve uygar sistemlerde, Epstein Adası’nda olduğu gibi altı yaşındaki kızı becerip öldürme var.

Nikâh kıyıp evlenme, topluma haber verip düğün yapma yok.

Evlenip de kızın kahrını mı çekecek, ilerde yaşlılığına mı katlanacak?!

Öldürmeyip de beslesin mi?!

*

Sekiz yıl önce çağdaş Batı'da PizzaGate diye bir pedofili skandalı patlak vermişti.

Onların çağdaşı da, çağdaş olmayanı da aynı.

Mesela 15 Kasım 2016 tarihli bir haberde şu ifadeler geçiyor:

Obama'dan Clinton'a Kadar Uzanan Kan Dondurucu Bir Pedofili Skandalı İddiası: PizzaGate

1995'te (belki daha eski) belçika'nın bir kasabasında kaybolan kız çocuklarıyla başlayan bir olaylar zinciri var. dünyadaki elit çomarların makam/mevki ve para desteğiyle çocuklara hallendiklerini kanıtlamaya çalışıyor insanlar. henüz yeterli kanıt elde edilebilmiş değil. söylenene göre istihbarat birimlerinden, medyaya kadar uzanan bir oto sansür, sümen altı etme durumları var. çünkü zaman zaman bu komplo teorisi dillendirilmiş.

gel gelelim geçen abd seçimlerinde reddit'in trump subreddit'inde bu iş gerçekten büyümeye başlıyor. çünkü işin içinde clinton çifti de var. şunu söylemeliyim ki kimin ne işlere karıştığı henüz belli değil. çünkü bahsi geçen teori pedofiliden daha ileri boyutlarda. çocuklara işkence ederek tecavüz etmekten tutun, insan kesip onun can çekişmesini izlemekten zevk alan tipler falan. burada satanist, mason bilmem ne ayini gibi şeyler düşünmeyin. baya baya böyle bu işi sanatsal aktivite gibi görüp izleyen, eğlenen, çocuklarla birlikte olan yozlaşmış hastalıklı ucube zenginler.

işin pizza boyutu ise abd'de bu işi organize eden adamın meşhur bir pizzacı olması ve ünlülerin tüm yazışmalarda pizza kodlarını kullanması. 

işte peynir=kız çocuğumakarna=oğlan çocuğu gibi. sözüm ona ünlüler de parti verecekleri zaman yüksek meblağlar ödeyip peynirli pizza, bilmem neli makarna gibi terimlerle bu pizzacıdan mail ile sipariş veriyor ve bu çocuklar adrese teslim ediliyor.

olay örgüsü içinde hayvani iğrençliklere atıfta bulunuluyor, bir ton ünlünün, zenginin adı geçiyor. bazı patavatsız olanlarının instagram'da paylaştıkları gerçekten garip denebilecek çocuklu bebekli fotoğraflar ve onlara yapılan pizzalı bilmem neli şakalar kanıt olarak görülüyor. 

Gelgelelim olayın belgelerle anlatımına.

hillary clinton'un kampanya danışmanı john podesta'nın, ticaret ve yüksek bürokrasi çevresinden kimselerle comet ping pong adında bir pizzacıda düzenlenecek "pedofili" organizasyonuna ilişkin mail alışverişi wikileaks üzerinden sızdırılıyor

obama geçmişte comet pizza'ya bağışta bulunmuş ve fred burton'ın don kuykendall'a yolladığı bir e-postada "obama'nın, özel bir parti için, chicago'dan washington'a 65 bin dolarlık pizza sipariş ettiğinden söz ediliyor, pizzanın neye işaret ettiğini sanıyorum anlamışsınızdır. comet pizza ve alefantis'in demokrat partiyle olan ilişkileri bununla da sınırlı değil: james alefantishillary clinton'ın fundraiser toplantıları için hizmet veriyor.

geçmişte daha ilginç ilişkiler de var: bill clinton, pedofiliyle yargılanmış jeffrey epstein'in sahibi olduğu little st james adasına tam 26 defa epstein'in, adına dikkat, the lolita express adlı uçağıyla gidiyordailymail, adaya "underage sex slave island" lafzıyla refere etmiş.

(https://eksiseyler.com/obamadan-clintona-kadar-uzanan-kan-dondurucu-bir-pedofili-skandali-iddiasi-pizzagate)

*

Diamond tipi süprüntüler, bin 400 sene önce dokuz yaşında yapılan evliliği kafaya takacak kadar hassas gönüllüler de, Epstein Adası veya PizzaGate söz konusu olunca niye sağır dilsizler?

Mesela, şu kız çocuklarını evlatlık edinen Selanikli’ye, “Sen çocuk bakıcısı mısın, dadı mısın, çocuk esirgeme kurumu musun, ana okulu musun, senin ne işin var elin küçük kızlarıyla?! Seni bekleyen nice önemli devlet işleri var, vaktini onlara harcasana, nedir sendeki bu yeni yetme kız çocuğu merakı?” diye niye sormuyorlar?

Ortada ciddi sorular var: Selanikli onlara Şeriat ölçülerine göre babalık mı yapıyordu (Ki yapmaz, Şeriatçı değil, Şeriat düşmanı), yoksa başka konularda da uygulamalı çağdaş ve bilimsel, tabu ve hurafelerden arındırılmış eğitim verip evlilik hayatına mı hazırlıyordu?

Selanikli’ye kız çocuklarını emanet etmek, kurda kuzuyu, tilkiye tavuk kümesini emanet etmek gibi birşey.

Çünkü adamın namus diye bir değere inandığı yok.. Kâzım Karabekir’e şunu diyebilmiştir:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 84.)

Selanikli’nin, savunduğu ilke ve inkılapların gereğini önce kendisinin yapması gibi bir huyu var.

Mesela çağdaşlığın sihirli değneği şapkayı, “Efendiler, buna şapka derler!” diye seslenerek millete tanıtıp önce kendisi giymiş.

Aynı Selanikli, söz konusu kız çocuklara da “Kızlar, buna namussuzluk derler, zenginleşmenin en kestirme yoludur” demiş, kadın-erkek ilişkileri alanında çağdaş bir açılım yapmış olabilir mi?

Ya da, olamaz mı?

*

Atatürkistlerin, Pepygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i rahat bırakıp Selanikli’nin bu tür ilke ve inkılaplarıyla meşgul olmalarında fayda var.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in evlilik hayatından dillerini çeksinler.

Onlar bunu yapıp (namussuzluk da dahil her konuda örnek aldıkları) atalarının özel hayatını ihmal edince, konuya başkalarının el atması gerekiyor, hoş olmuyor.

Sırça köşkte oturanlar, kime taş attıklarına dikkat etmelidirler.

*

Tamam anlıyoruz, Selanikli’nin, başka bir adamın (Burhan Belge’nin) 15 yaşındaki karısıyla (Zsa Zsa Gabor’la) her hafta yatmasına Şeriat’te izin yok, bunun cezası recm (taşlanarak öldürülme), dolayısıyla Atatürkistlerin Şeriat düşmanı olmaları doğal.

Şeriat’e karşı olmak için bunların her birinin bin türlü gerekçesi var.

Şeriat kiminin faiz geliri, kiminin hırsızlığı, kiminin pezevenkliği, kiminin zinası, kiminin şarabı, kiminin domuz kebabı, kiminin de ibneliği için tehlike..

Ama canlarını bu kadar sıkmalarına gerek yok, Türkiye Afganistan değil.. Şeriat’i çağdışı kabul eden Atatürk’ün “namussuz” ilke ve inkılaplarıyla yönetiliyorlar.

Üstelik Türkiye halkı da (MHP’lilere göre Türk milleti de) Afganistanlılar gibi Şeriatçı değil.. Şeriatçılar üç beş tane “tuhaf nostalji” düşkünü “asr-ı saadet simülasyoncusu” dinciden ibaret.

Gerisi, gerektiğinde Atatürkist olmayı, dini donmuşluktan kurtarıp cıvıklaştırmayı bilen uyanık "dindar".

*

Lafa bak, sadece Şeriat’te altı yaşında evliliğe izin varmış.

Avrupa’da küçük yaştaki kız çocuklarıyla evlenmek yasak, fakat onları razı edip kullanmak da mı yasak?!

Batı’da kızların kaç tanesi bakire olarak evlenme yaşına geliyor?.. Gelebiliyor?

Demek ki, çağdaş uygarlıkçı namussuzların istediği şu: Evlenme, sahiplenme, kullan at, değiştir, yenile!

İYİ Parti eski Genel Başkanı Meral Akşener, 18 Kasım 2023 tarihinde İstanbul’da düzenlenen bir toplantıda, oteli olan polis müdürlerinin bulunduğunu ve bu otellerde yetiştirme yurtlarında kalan kimsesiz, öksüz kızlara fuhuş yaptırıldığını iddia etmişti. 

(Bu bir iddia, ispat gerektiriyor. Ancak Türkiye’de bugünkü düzende doğru da olsa ispat etme şansınız genelde olmaz. 

Çünkü polis müdürü, oteli resmen kendi mülkiyetine alacak kadar aptalca davranmaz.. 

Kullanılan kızların ifadesine başvurulduğunda da netice alınması çok zordur, istenilen doğrultuda ifade vermeleri genellikle bir şekilde sağlanır.)

Malum odakların Diamond tipi süprüntü aparatlarının böylesi konularda herhangi bir tepkisine rastladınız mı?

*

Dikkat ederseniz bu derin marka tüp çocuğu domuz tip, mevcut AK Parti iktidarını rahatsız edecek türden konulara hiç girmiyor.

Takip etmekte olduğu yol haritasının stratejik bir modellemesini yapmaya çalıştığınızda karşınıza tam da “İslam’da güncelleme” isteyen laik ve demokrat AK Partililerin işine yarayacak bir stratejik züppelikler ağı çıkıyor.

Eğer gelişmeleri "trene bakan öküz" hesabı tesadüfler seli bir "birbirinden kopuk" olaylar zinciri olarak görmek yerine kritik-analitik bir gözle okumayı denerseniz, karîne niteliği taşıyan bazı emarelerden hnareketle, bu şımarık Diamond’un tuzak ve kumpaslarda ustalaşmış bir odak tarafından güdülmekte olduğunu ve bu arada CHP’ye de bir elense çekmiş bulunduğunu kabul etmeniz kaçınılmazdır.

Haber şöyle:

Diamond Tema’dan CHP Genel Başkanı Özel’e sitem: ‘Tek kelime etmediniz’

Yayınlanma Tarihi 19/06/2024 - 19:02 GMT+2Son güncelleme 19:13

Tema, CHP Genel Başkanı Özel'i, son dönemde yaşadıkları hakkında 'tek kelime etmemesi' sebebiyle eleştirdi.

Katıldığı bir YouTube programında kullandığı ifadelerden ötürü hakkında yakalama kararı çıkarılan araştırmacı Diamond Tema, Çarşamba akşam saatlerinde X’te paylaştığı bir mesajda ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) başkanı Özgür Özel’e sitemde bulundu.

Özel’in bir televizyon programına katılacağını duyurduğu paylaşımını alıntılayan Tema, “Şeriat karşısında konuşan bir genci fikren alt edemeyince günlerdir iftira ile boğmaya çalışıyorlar, devletin bakanı sanki tek işi buymuş gibi 2 günde yakalama kararı çıkarttığı ile övünüyor ve siz bu konu hakkında tek kelime etmediniz Özgür Bey,” ifadelerini kullandı.

(https://tr.euronews.com/2024/06/19/diamond-temadan-chp-genel-baskani-ozele-sitem-tek-kelime-etmediniz)

Böylece Vehbi’nin kerrakesi de anlaşılmış oluyor.

Ortada, senaryosu derin zekâlar tarafından hazırlanmış bir tiyatronun mevcut olduğunu, Arnavutluk'ta yaşayan gâvur Arnavut züppenin bu açıklaması ortaya koyuyor.

*

Senin durumunun CHP ile ne ilgisi var?!.. Derdini git Arnavutluk hükümetine anlat!.. 

Hukuken haklı olduğunu düşünüyorsan o zaman da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) diye birşey var.. CHP, Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi olarak hizmet vermiyor.

Züppenin yaptığı şey, CHP'yi "siyaseten" kazanması mümkün olmayan, kesinlikle kaybedeceği bir maç için ringe davet etmekten ibaret.. Üstelik, CHP'nin bu daveti kabul etmesinin şımarık züppeye pratikte hiçbir faydası yok.

Hakkında yakalama kararı çıkarılmasına bakmayın, mevcut yasalar çerçevesinde bu yakalama kararından birşey çıkmaz.. Bunu bilmek için hukuk allâmesi olmak gerekmiyor.

Fakat, Özgür Özel bunun çağrısına uyup konuşmuş olsa, CHP için ciddi bir “siyasi hata” olur.

İslamcıları laikleştirmekle, demokratlaştırmakla, dincileri dindarlaştırmakla övünen, Afganistan’daki kızların eğitimi için dertlenip “İslam bu değil” diye fetva veren “güncellemeci” AK Partili aslan parçalarını o zaman siz seyredin.. CHP’nin din düşmanlığından girer kâfirliğinden çıkarlar.

Özgür Özel bu oyuna gelmedi, fakat CHP’den birkaç önemsiz çatlak ses çıktı.

Ne de olsa bu parti derinler bakımından boş değil.. Hiçbir zaman da olmadı.

(Tabiî, “Oyuna gelip AK Parti’nin ekmeğine yağ sürme sakın!” diyerek onu uyaran  başka derinler de bulunur.

Çünkü derinler arasında da rekabet, çekişme, çatışma, kamplaşma, hizipleşme var.

Mesela Kılıçdaroğlu’na, dediğine göre, MİT’te bazı tuzaklar kuruluyor, başka bazı MİT’çiler de bunu ona haber veriyorlardı.

Nitekim Kılıçdaroğlu, “Görevlendirilen MİT’çilerin ne yapmak istediklerini de, adlarını da biliyorum, istiyorsanız isimlerini teker teker sayayım” diye açıklamalarda bulunuyordu.)

*

İmdi, bu Diamond’un derdi üzüm yemek olsa, ve Özgür Özel’in desteğini gerçekten “samimi ve dürüst” bir şekilde almak istese, yapacağı şey, telefon veya e-mail üzerinden ona “özel” olarak ulaşmak olurdu.

Hayır, bunu kamuoyuna açık bir şekilde yapıyor.. Belli ki çocuğun derdi üzüm yemek değil, bağcı ağayı dayak yiyeceği bir tenha muhite çekmek.

Yaptığı sitem ve çağrıyla CHP’yi çift taraflı tuzağa çekiyor.. Bir kılıç ki iki tarafı da keskin.

Özgür Özel’in onun sitemine karşılık vermemesi, ona destek çıkmaması durumunda bu partideki aşırı Atatürkistlerin rahatsız olacakları kesin.. Böylece onlar nezdinde Özel puan kaybedecek..

Yok, bu sitem üzerine bu kullanışlı aparata destek verse, bu defa, son dönemde benimsedikleri dikkatli dil ile halk nezdinde yükselişe geçen ve sempati toplayan “ılımlı, mutedil, barışçı, gerginlikten uzak, kucaklayıcı siyaset” iddiaları yara alacak.

*

Sonra, Özgür Özel sana destek verse bile, bunun sahada sana ne faydası olacak?!.. Selahattin Demirtaş’a, Osman Kavala’ya destek verilmesinin faydası ne oldu?!

Selahattin’e destek açıklamasının Kürt oylarını alma bakımından CHP'ye faydası var.. Osman’a destek ise ABD ve Avrupa ile ilişkiler açısından önemli.

Verilen desteğin Selahattin ile Osman’a bir faydasının olmadığı ortada, faydası CHP'ye.. Peki ya sana verilecek desteğin faydası ne?.. 

Ne sana faydası var, ne CHP'ye!.. Kime faydasının olacağı malum.

Üstelik senin hakkında sadece lüzumsuz ve etkisiz, pratikte bir önemi olmayan kuru sıkı (dostlar alışverişte görsün kabilinden çıkarılmış) bir yakalama kararı var.. Yakalansan, yüzde 99 virgül 99 ihtimalle ifadeni alıp serbest bırakacaklar.

Birileri seninle gerçekten uğraşacak olsalar, yakalama kararı çıkarmazlar, takibe alırlar, Türkiye’ye geldiğinde hemen üzerine atlayıp ümüğünü sıkarlardı.

Ankara’dan Arnavutluk’a “yâ lelli” çekerek herkesin dikkatini senin üzerine çekmezler, “aranan adam” diye kahraman pozlarına girip şımarmana, hava atmana izin vermezlerdi.

Ankara’dakiler, kime nasıl davranacaklarını gayet iyi bilirler.

Birileri bir taraftan senin dolaylı reklamını yapıyor, seni balon gibi şişiriyorlar, diğer taraftan güya sana karşı dini savunuyor gibi görünüyorlar, öbür taraftan da senin üzerinden Soner Yalçın gibi tağut tiplere alan açıyorlar.

Oyun içinde oyun..

*

Şair boşuna dememiş:

Âlimin benzer misâli şol küheylâna ki;

Doğurur yüzbin kuruşluk tayı feryâd eylemez.

Câhilin benzer misâli şol bir tavuğa ki;

Vereceği bir yumurta, bağırır âr eylemez.

Bu arsız tavuk, bir de tutmuş, kendisine “fikren alt edilemeyen lavuk” madalyası takmış.

Sende fikir denilen nesneden bir kırıntıcık olsa, böylesi budalaca bir destek talebini Özgür Özel’e kamuoyu önünde yapmanın onu zor duruma düşürmek olduğunu anlardın.

Ama aslında bu destek talebi budalaca değil.. Kurnazca bir tuzak.

Bu geri zekâlı piyon bunu akledemeyebilir, fakat onu kullananlar neyi niçin yaptırdıklarını gayet iyi biliyorlardır.

Aslında AK Parti – CHP kavgası bizi ilgilendirmiyor.. Ve CHP, AK Parti’den daha iyi bir parti değil.. Birçok açıdan daha kötü.

Ancak, AK Partili derinler CHP ile kavgada Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in şeref ve haysiyetini “siyasi manevra” nesnesi haline getirdiklerinde, CHP’den daha kötü bir noktaya yuvarlanmış olmaktadırlar.

Allahu Teala, Rasulü’nün (s.a.s.) şeref ve haysiyetiyle oynanmasını sanmam ki sorumluların yanına bıraksın.

*

Odatv.com’un yazısını haberleştirmiş bulunduğu Ali Mevlüt Kaya şunu diyor:

Diamond Tema gibi Agnostik … birinin karşısına, o partiden ötekine geçen, para kazanmak için bir çok site kuran, her görüş ve fikirde dönüp dolaşmış, sonunda İslami kesimden para kazanacağını uman ve Emre Cemil Ayvalı’yı idol kabul etmiş Asrın Fahrettin Tok’un haddini bilerek bu yayına çıkmaması gerekirdi ama bu tür şan-şöhret ve para peşinde koşanların en büyük özelliklerinden biri de, haddini bilmeyip, cehaletiyle karşısındakine, ‘had bildireceğim’ vehmine kapılmalarıdır!..”

Bu mort Diamond zibidisinin Asrın Tok diye biri ile tokuşturulup gündeme getirilmesi ile Soner Yalçın’ın Tağut’unun yayınlanmasının aynı döneme denk gelmesi ilginç bir tesadüf.

Senkronizasyon mükemmel.

Böylesi şan şöhret para avcıları birisiyle kavgaya tutuşuyorsa orada mesele sadece “had bildirme” merakı olmayabilir.

Olmaz.. Bu, eşyanın tabiatına, "hayatın olağan akışı"na aykırıdır.

Belli ki birileri, bu Tok soytarı ile Diamond sümsüğünü özel olarak maça çıkarmış, bunu planlamışlar.

*

Bizim çocukluk-gençlik yıllarımızda Muhammed Ali’nin bir maçı olduğunda Türkiye’de millet sabahın köründe kalkar televizyonun karşısına geçerdi.

Peki, Muhammed Ali, karşısında bir rakip olmaksızın tekniğini ve becerilerini tek başına sergilese onu kaç kişi izlerdi?

İşte, insanoğlunda böyle bir özellik var.. Kavga ve tartışmayı izlemeye bayılır, hele de taraflardan birine sempatisi varsa, çok daha fazla merak duyar.. Bütün bir millet, Bizimkiler dizisinin Cemil'i gibi "Sevim koş!" diye bağırmaya hazırdır.

Diamond denen züppe istediği kadar video yayınlasın, normalde, zaten onun kafada olan üç beş kişi dışında kimse izlemez.

Fakat olay bir maça dönüştüğünde, karşısına bir başka soytarı çıkartıldığında, birçok kimse, “Hele şunları izleyelim bakalım ne diyorlar?” diye meraklanırlar.

Derin odaklar bunu iyi bildikleri için, bazen bir konunun gündeme gelmesini istedikleri zaman, karşıt kamplardaki iki aparatlarını dövüştürürler.. Kavga, Nasrettin Hoca'nın macerasında olduğu gibi "yorgan gidinceye kadar" sürer.

(Televizyonlardaki tartışma programları da aynı amaca hizmet eder. Ne kaa ekmek o kaa köfte, ne kaa kavga gürültü tartışma, o kaa izleyici.)

Kavgaya tutuşturulan o iki kullanışlı aparatın, birbirlerinin, aynı malum odağın adamı olduklarını bilmeleri gerekmez, çoğu zaman bilmezler de.


YÛNUS, 10/15

 


LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ

 










Demokrasiye iman etme eğilimi gösterenlerin gözde kavramı, (köken olarak IV. Henri'nin ilan ettiği "Nantes Buyruğu”na kadar giden ve Voltaire tarafından yaygınlaştırılan) “hoşgörü”dür.

Öyle ki, hoşgörü ve görecelik (herşeyin sana bana göre farklı yorumlanabilmesi) demokrasinin paradigmasıdır.

Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk şöyle diyor:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Selçuk, meseleyi çok güzel özetlemiş.

*

Hoşgörü kavramı “görecelik”ten ayrı düşünülemez. Prof. Dr. Gilles Veinstein şunları söyler:

“... 18. yüzyıldaki Aydınlanma filozoflarına göre, hoşgörü şöyle tanımlanabilir; başkalarının fikirlerine saygı göstermeliyiz, çünkü biz kendimizin düşüncemizin doğruluğundan emin değiliz, öyleyse kendimizin yanılabileceğimiz ihtimalini göz önünde bulundurarak, o zaman belki de başkaları haklı olabilirler, bunu tam olarak bilmediğimiz için de böyle bir şüpheli durumda bütün farklı düşüncelere yer vermek gerekir. Bu durum doğal olarak kesinlikle [Osmanlı İmparatorluğu'na hükmeden] padişahın tavrı olamaz, zira o hiçbir zaman [inandığı Şeriat’in] haksız olabileceğinden şüphe içerisinde olamazdı. O halde nasıl oluyor da tebaasının bazılarının başka dinden olmasını kabul edebiliyor? Bu sadece ‘zimmi’ kavramı, yani liberal İslam geleneği; hatta bu İslam cereyanını İslam’ın en yaygın şekli olarak da kabul edebiliriz.” (www.filozof.tripod.com/osmanli1.html)

Veinstein’ın sözünü ettiği “hoşgörü” gerektiren fikir ayrılığı İslam’da içtihadî meselelerde (hak mezhepler arasındaki ihtilaflarda) söz konusu olmaktadır.

Hakkında nass (anlamı açık ayet ve hadîs) bulunan konularda içtihat yapılamaz: “Mevrîd-i nassta içtihada mesağ yoktur.” (Mecelle, 14. kaide)

Ancak bu, içtihat diye ortaya atılan (çağdaş “güncelleme”ler gibi) tahrifat, tağyirat ve tahribatın hoşgörüyü hak etmesi anlamına gelmemektedir.

Hoşgörüyü hak eden içtihat, yanıldığını anladığı zaman (kendi imajını yerle bir etme pahasına da olsa) hemen hatasını itiraf edebilen, hakkın hatırını herşeyden yüce bilen ilimde rüsuh sahibi (ehliyet ve liyakati bulunan) müttekî müçtehitlerin nasslardan hareketle “usûl”üne uygun olarak yaptıkları içtihattır.

Yoksa, Batılılar’a şirin görünülsün, çağdaşlaşılsın, “toplumsal”laşılsın ya da laik (siyasal dinsiz) devletin devletlularından aferin alınsın diye yapılan güncel budalalıklar değildir.

*

Felsefe tarihi, "bilgi felsefesi" (epistemoloji) alanında esas itibariyle "dogmatikler" (doğru bilgiye ulaşılabileceğini kabul edenler) ile septikler (şüpheciler) arasındaki tartışmanın tarihidir.

Bu noktada demokrasi  görececiliğin/göreciliğin (rölativizmin) ve dolayısıyla septisizmin yanında durur. Aksi takdirde "doğru"ları çoğunluğun takdirine bırakamaz.

Bununla birlikte demokratlar da, insanın "tartışılamaz, vazgeçilemez hak ve hürriyetleri"nin bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Yani hayatın gerçekleri onları görecilikten vazgeçmeye, septisizmden dogmatizme yatay geçiş yapmaya mecbur etmektedir.

Benzer şekilde "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyen Türkiye Cumhuriyeti de, anayasasına “(millet tarafından bile) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler dercederek, hem “hakimiyetin millete kayıtsız şartsız ait olduğu” yönündeki iddiasına (halkı aldatmak için söylenmiş) palavra muamelesi yapmakta, hem de "milletin beğenisi"nden bağımsız (görece olmayan, mutlak; değişiklik kabul etmeyen) doğrular bulunduğunu söylemek suretiyle demokratik göreceliğin kalbine sivri mızrağı zerre kadar merhamet göstermeden saplamaktadır.

*

Evet, demokrasinin paradigmasının görecelik ve hoşgörü olması, epistemolojik açıdan septisizme/şüpheciliğe yaslanıyor olmasından kaynaklanıyor.

Bu şüphecilik, Tanrı’nın varlığı başta olmak üzere dinî konuları da kapsıyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği aklen zorunlu olmakla birlikte, insanların akıllarını kullanması zorunlu değil.. O yüzden, insanların birçoğu bu aklî zorunluluğu reddedebiliyor ve hatta buna bazen aklını kullanma adını verme kalpazanlığı da sergileyebiliyorlar.

Ancak, bu aklî zorunluluğu kabul etmedikçe (Descartes gibi düşünürlerin ifade ettiği gibi) agnostisizmden (bilinemezcilikten) ve septisizmden (şüphecilikten) kurtulmak mümkün değil.

Agnostik ve septiklere düşen mantıklı tavır ise, Spinoza’nın dile getirdiği gibi, “susmak”tan ibaret.

Onlardan beklenebilecek tek mantıklı ve tutarlı tavır bu. 

Çünkü demokrasi, bilgi, eylem ve ahlâk bakımından Allahu Teala’nın vahyine değil, çoğunluğun tercihlerine (heva ve hevesine, tutkularına ve dünyevî çıkar hesaplarına) dayandığı için, savunduğu değerlerin “mutlak doğru” olduğunu söyleme hakkına sahip değil.

*

O yüzden, demokrasi savunuculuğu bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından septisizme, siyaset felsefesi açısından ise göreceliğe sarılmak zorunda.

Bununla birlikte demokrasi, (içilen rakının şişede durduğu gibi durmamasına benzer şekilde) bir defa bir şekilde siyasî hayata hakim olma fırsatı yakaladığında, kitap sayfalarında durduğu gibi durmuyor.

Thomas Paine’nin ifade ettiği gibi kâfirce tanrılık davasına kalkışıyor, müminler üzerinde istibdat kuruyor, kendisini “mutlak doğru” ilan ediyor.

Göreceliği (ve buna bağlı olarak güncellemeciliği) “din”de mutlaka görmek istiyor.

Kendisi ise bundan vazgeçiyor.. “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler icat ediyor, falan ya da filan ölünün ilke ve inkılaplarına gökten inmiş vahiy muamelesi yapıyor.

İnsanları, Allahu Teala’yı bırakıp bir kula (diktatöre) ya da kullar topluluğuna (millete, halka) kayıtsız ve şartsız, mutlak biçimde tapmaya çağırıyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken dile getirdiği kulları “rableştirme” şirki, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, zorunlu sonucu, laızm-ı gayri mufarıkı durumunda.

*

Sağduyu” adlı kitabıyla (Adı “dünyayı değiştiren kitaplar” arasında anılır) ABD’nin bağımsızlık hareketine yaptığı katkı sonucu ün kazanmış olan Thomas Paine, demokratik göreceliğin mütemmim cüzü olan hoşgörü kavramına karşı çıkar.

Ona göre hoşgörü, hoşgörüsüzlüğün zıddı değil, onun sahtesidir. Kendisini hoşgörü olarak gösteren hoşgörüsüzlük ve istibdattır, zorbalık ve diktatörlüktür:

“Müsamaha, müsamahasızlığın zıddı değil, onun sahtesidir. Her ikisi de müstebitliktir. Biri kendinde vicdan hürriyetini vermemek hakkını, öbürü de onu bahşetmek hakkını var sanır.”

(Thomas Paine, İnsan Hakları, çev. Mehmet Osman Dostel, 2. b., İstanbul 1988, s. 83.)

Paine’ye göre, hoşgörü (ve dolayısıyla demokrasi), aslında Tanrı’nın yetki alanına küstahça ve kâfirce bir müdahaledir:

“... müsamaha dediğimiz hoşgörürlük, insan ile insanın değil, kilise ile kilisenin de değil, herhangi iki din arasına da değil, Allah ile insan arasına, yani kul ile Tapılacak [Allahu Teala] arasına girer; ve insanın ibadetini yapmasına göz yumarken takındığı aynı fuzuli, o hiç yeri olmayan gereksiz yetkilerle, küstahçasına ve kâfircesineUlu Tanrı’nın bu ibadeti kabul etmesine müsamaha etmeye kalkışır.” (A.g.e., s. 84.)

Paine, akıllı ve gerçekten bilge bir adamdı.

George Washington, kendisini ABD’nin bağımsızlığı mücadelesine ikna edenin Paine’nin Sağduyu kitabı olduğunu söylemişti.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de Elmalılı, ABD'de Paine olmak fark etmiyor, aklını kullananlar aynı kanaate sahip oluyor.

Çünkü aklın yolu birdir ve Bir’e götürür.

*

Evet, Allahu Teala’ya iman etmeyenlerin bilgi felsefesi noktasından agnostik ve septik, siyaset felsefesi açısından da en iyi ihtimalle görececi/göreci olması kaçınılmazdır.

Ancak bu görecelik sahte bir göreceliktir, hoşgörüsü de, Paine’nin ifade ettiği gibi, sahte bir hoşgörüdür.

Görecelik maskesinin altında dogmatik bir “mutlak doğruluk” iddiası ve ona eşlik eden bir istibdat, hoşgörüsünün altında da (“anlarsın ya” babından örtük bir şekilde hal diliyle ifade ettiği tanrılık iddiasının onaylanmasını şart koşan) bir hoşgörüsüzlük vardır.

Cemal Bali Akal’ın tabiriyle kendisini “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak gören çağdaş laik demokratik devletler, kendilerine tanrılık/rablik imtiyazı tanınmadığında, ve gerçek Tanrı’ya, Allahu Teala’ya itaat düşüncesi fikir hürriyeti bağlamında dile getirildiğinde, maskelerini hemen indirir, sopalarını ellerine alırlar.

*

Bilgi felsefesi açısından septik ya da agnostik, siyaset felsefesi açısından da sahte görececi ve sahte hoşgörülü demokrat olma durumundaki laik-seküler zihniyet, hukuk ve ahlâk felsefeleri açısından da tutarlı ve mantıklı bir temelden yoksunluğun derin fukaralığıyla meşbudur.

Çünkü, laik demokratik zihniyet üzerine kurulu hukuk ve ahlâk felsefelerinden söz etmek, deniz dalgalarının üzerine taş ve tuğlayla inşa edilmiş muhteşem sarayların varlığından bahsetmekten farksızdır.

Allahu Teala’ya ve onun vahyi sayesinde bilinen “mutlak doğru”lara inanılmaması durumunda görece olmayan (kaypak ve ilkesiz olmaktan uzak, "güc"ün karşısında şekilden şekile, renkten renge girmeyen bir katılık ve donukluğa sahip) bir hukuk ve ahlâktan söz etmek mümkün olmaz.

Göreciliğin olduğu yerde adaletten söz edilemez.

Bu görecelik düşüncesi, çağımızın seçkin siyasetçi, düşünür, sanatçı, yazar ve çizerlerinin mutlu olup daha nitelikli eserler vermeleri için, (değersiz birer hayvandan farksız görülen) kız çocuklarının Epstein Adası’nda onlara hizmet yolunda feda edilmesini akla ve mantığa uygun bulmaya elverişlidir.

Bütün mesele, kamuoyunun buna razı edilmesi, halk çoğunluğunun bunu makul bulup onaylamasından ibarettir.

Nitekim Türkiye’de de Manukyan’ın vergilendirilmiş kazancı kutsaldı.. Hem hukuka uygundu, hem de ahlâkîlikte zirveye tırmanarak kutsal hale gelmişti.

Vahye dayalı hukuk ve ahlâk ise, ne görecelik tanır, ne de seçkinlik.. Vahiy açısından her helal olan bile kutsal değildir.

*

İmdi, vahye teslimiyeti kabul etmediği için elinde görecelik ve hoşgörü edebiyatı dışında sarılacağı malzeme kalmayan laik demokratların eşcinsel evlilikler, zina, LGBT vs. gibi hususlarda ahlâkı hiç hatırlamazken İslam’daki âkil baliğ olmuş yaşı küçüklerin evliliği meselesi etrafında gürültü koparmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Normalde bunların olaya doğa bilimleri (biyoloji, anatomi vs.) ekseninde bakmaları gerekir.. Bu durumda, âkil baliğ olmuş bir kişinin cinsel arzu duyuyorsa istediği kişiyle evlenmesini (veya ilişkiye girmesini), ateist veya agnostik bir görececi demokrat olarak en azından hoşgörü ile karşılamaları gerekir.

Aksini de “özgürlüğü kısıtlayan tabulara teslimiyet” olarak yorumlamaları beklenir.

Ama hayır, bu noktada (İslam'ın nikâh izni söz konusu olduğunda) ahlâk edebiyatı yapmaya başlıyorlar.

Birer ahlâk abidesi kesiliyorlar.. Ahlâktan anladıkları da Karadenizli Dursun’ın “Temel anasını görmesin!” şeklindeki son arzusu türünden bir devasız İslam karşıtlığı.

*

Halbuki, Şeriat’in birtakım mükellefiyetler yükleyerek topluma ilan şartıyla verdiği (ve toplumun denetimine açık hale getirdiği) nikâh izni ile yapılan şeyler, laik demokratik düzende, hiçbir yükümlülük altına girilmeden, hiçbir bedel ödenmeden kitabına uydurulmak suretiyle gizli kapaklı biçimde rahatça yapılabiliyor.

Eksik gedik bir bedel ödenmesi ise “Allah’ın şaşırtması”na bağlı.

Takvimler 31 Mayıs 2024'ü gösterirken, Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yer almıştı:

ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına çıkan Selahattin Yalnız adlı şahıs, evden kaçan üvey kızlarına ulaşmak için yardım istedi. 14 gün sonra bulunan genç kızlar ise üvey babaları tarafından yıllardır istismar edildiklerini söyledi. Görüntüleri izleyen Müge Anlı, canlı yayında üvey babaya ateş püskürdü.

Canlı yayında görüntülü olarak Selahattin Yalnız'a bağlanan Müge Anlı " Sen utanmadan nasıl benim stüdyoma geldin? Allah seni şaşırttı mı, yanılttı mı ne oldu? Senin bu kızlara neler yaptığının videoları elimde, ahlaksız! Sen bundan sonra bana değil savcı ve hakime söyleyeceksin. Sen bu kızları istismar edip nasıl gelip bir de ararsın? Ben gözüme mi inanacağım sana mı? Bütün videoların elimde" dedi.

Hakkındaki iddiaları yalanlayan Yalnız, asıl mağdurun kendisi olduğunu söyledi. Üvey baba, "Ben böyle bir şey yapmadım. O videolar bize de geldi. Biz konuştuk, anlaşmaya çalışıyoruz. Ne anlatayım? Beni uyutup yaptıklarını mı? Beni uyutarak istediklerini yaptılar" ifadelerini kullandı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-canli-yayinda-uvey-baba-skandali-kayip-dedigi-kizlari-istismar-ettigi-ortaya-cikti-7135178)

Evet, haberde yer alan ifadelerin bir kısmı böyle.

Zavallı kızlar dertlerini anlatacakları bir makam, bir yetkili bile bulamamışlar, adamın Müge Anlı’nın programına çıkacağı tutmuş, yoksa laik demokrasinin özgürlük ortamında evlat edineceği başka kız çocukları da bulabilir, laik ve demokrat insanseverliğine yine devam edebilirdi.

İmdi, bu Selahattin adlı adamın adı Mustafa Cemal, soyadı da Hatatürk olsaydı, ve bu adam bütün devlet kurumlarının, bütün devlet erkânının, karşısında iki büklüm olduğu bir konumda bulunsaydı, ağzından çıkan laf kanun sayılsaydı, o kızlar evden kaçabilirler miydi, kaçtılar diyelim, sığınacak yer bulabilirler miydi?!

Ve de adam ölürken bu kızlara mirasından pay ayırsaydı, bunlar Mustafa Cemal’in kızları olmaları hasebiyle toplumda ayrıcalıklı muamele görselerdi, durum ne olurdu?

O kızlar hakkında hangi gerçek ne kadar bilinebilirdi?

*

Batılılar’ın demokratik “hoşgörü”sünün, çağdaşlığın (güncelliğin, zamanın ruhunun, modernliğin) izin verdiği sınırlar içinde kaldığını görmekteyiz. 

Böylece modernlik (çağa uygunluk), dogmatik (mutlak doğruluğa sahip, şüphe konusu olmayan) bir karakter kazanıyor.

Çağa uygunluk (yani hiçbir konuda “tuhaf bir nostalji” bağımlısı olmamak, “asr-ı saadet simülasyonları”na takılıp kalmamak) Batı’nın kendisine ait olan şeylere taktığı madalya olduğuna göre, modernlik (çağdaşlık); pratikte Batılılaşmak, daha müşahhas biçimde ifade etmek gerekirse, Fransızlaşmak, İngilizleşmek, Amerikanlaşmak olarak anlaşılmalıdır.

Ancak, Batılılaşmayı çağdaşlaşma (çağa uygunluk) diye adlandırma uyanıklığı sergilediğinizde, onu bölgesel (salt Batı’ya ait) birşey olmaktan çıkarmış, “evrensel” hale getirmiş oluyorsunuz.

Böylece Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi “nötr” bir kavramı maske yaparak, Batı etnosentrizmini ve egosantrizmini/benmerkezciliğini örtmekte, gözlerden saklamaktadır.

*

International Encyclopedia of The Social Sciences’a göre, sömürgecilik döneminde sömürge halklara, geleceklerinin imaj veya tasvirleri, Batılı sömürgeciler tarafından sunuluyordu.

Mesela Hindistan’dan söz edilirken İngilizleşiyor, Cezayir’den söz edilirken Fransızlaşıyor deniliyordu.

Daha sonra bu deyimler kullanılmaz oldu, “Avrupalılaşma”dan söz edilmeye başlandı.

İkinci Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflamasına ve Amerikan nüfuzunun yayılışına yol açınca Batı dilleri yeni bir kelime ile zenginleşti: Amerikanlaşma.

Bu defa Avrupa’nın kendisi bile Amerikanlaşıyordu. Ama, dünyanın diğer ülkeleri söz konusu olunca kullanılan yeni tabir “Batılılaşma” idi.

Ancak bütün bu kavramlar tabiri caizse sömürgecilik kokuyordu. Böylece, sömürülenleri avutup uyutmak için “modernisation” (modernleşme, çağdaşlaşma) kelimesi kullanılmaya başlandı. (İzzet Er, Din Sosyolojisi, Ankara: Akçağ Yayınları, 1998, s. 209.)

Evet, sömürgeciler, iddialarına göre, sömürdükleri toplumları uygarlaştırıyor ve çağdaşlaştırıyorlar, yani çağdaş uygarlık düzeyine taşıyorlardı.

Çağdaşlaşma ise, siyasal düzeyde (esasları Batı tarafından belirlenmiş) laik demokrasiyi benimsemek demekti.

*

İslam’da hoşgörü değil, adalet vardır. 

Bir İslam devletinde zimmîlere tanınan haklar, onlara karşı sergilenmiş bir hoşgörü örneği değildir, olay adaletin yerine getirilmesi, onların haklarına saygı gösterilmesinden ibarettir.

Hoşgörüyle çelişen adalet fikri, Türkiye’de hoşgörü kavramı için referans olarak görülen Mevlana’da da vardır:

"Padişah dedi ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu, doğru bir harekettir.

"Ruh yerine şah sürmek, işi harab etmektir. Şah yerine atı sürmek de bilgisizliktir.

"Şeriat'ta ihsan da var, ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at, ahıra bağlanır.

"Adalet nedir? Birşeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Layık olmadığı yere koymak.

"Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile.. hepsi doğrudur.

"Bunların hiçbiri mutlak olarak hayır değildir. Aynı zamanda mutlak olarak şer de değildir.

"Her birinin yerinde faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi vaciptir, faydalıdır.

"Yoksula yapılan öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir, helvadan da.

"Çünkü helva, vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde ona bir sille vurulsa kötülükten kurtulur.

"Vurmak hakikatte kötü huyadır. Kilim döğülmez, tozu döğülür.

"Meclis de var, zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan ham kişiye.

"Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş olursun.

"Yaranın altındaki eti yer. Yarı bir faydası olsa elli tane ziyanı olur."

(Mevlana, Mesnevî, C. 4, çev. V. İzbudak, İstanbul 1990, s. 205.)

Mevlana, Kur’an’da belirtildiği üzere Hz. Musa’ya verilen “Firavun’a yumuşak konuş!” emri ile ilgili olarak da şu yorumu yapar:

“Yumuşak söyle ama sakın doğrudan gayri bir şey söyleme.. yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!

“Toprak yemeyi adet edinmiş adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme.. şeker daha iyidir de!”

(A.g.e., C. 4, s. 305.)

*

Evet, demokrasinin paradigması hoşgörü, Şeriat’in (İslam’ın) paradigması adalet, “hukuk devleti” olamamış ulus-devletlerin paradigması da egemenliktir.

İslam’ın paradigması “el-Adlü esasü’l-mülk” der, yani “Adalet, mülkün/egemenliğin temelidir.

Makyavel’in tavsiye ettiği gibi misyon olarak “hakimiyetin devamı”nı (devletin bekasını) seçen ve bu amaçla adaleti çiğneyenlerin, eylemleriyle kendi amaçlarını tahrip ettiklerini tarih göstermektedir.

Uluslararası ilişkilere, insan hak ve hürriyetlerine, devlet ve birey ilişkilerine (kuruluş dönemindeki Osmanlı gibi) Şeriatçı misyon ve vizyon çerçevesinde yaklaşanlar, devletin bekasına da hizmet etmiş olurlar.

Türkiye'de, 1920’li ve 30’lu yıllara ait laiklik (siyasal dinsizlik), çağdaşlık (çağ kaderciliği), devletçilik (devleti sivil toplumun tanrısı yapma), halkçılık ("Uydum kalabalığa" diyerek toplumu putlaştırma), milliyetçilik (kolektif kibir, enaniyet ve bencillik) ve uygarlık (kendi eserine uygarlık adı verip secde etme) gibi kavramlara takılıp kalanların bugün ve gelecek için söyleyebilecekleri hiçbir şey bulunmamaktadır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."