"UYGUNSUZ" KADIN KIYAFETLERİ, BAŞÖRTÜSÜ, “BİRARADA YAŞAMA”, AHLÂK, HUKUK, VE İNSAN HAKLARI

 




Memuriyete ilk başladığımda, meslekte pişmiş yaşlı ve tecrübeli bir şube müdürü bana şu anlamda birşey demişti:

“Devlette herşeyi yazıya dökmeyeceksin.. İki satır birşey gelen evrak diye kayda geçti mi o durmaz çoğalır, dallanır budaklanır, kocaman bir klasör olur.”

Hürriyet gazetesinin “Lise mezuniyet töreninde kıyafet skandalı” başlığıyla verdiği haber bana bunu hatırlattı.

Tam Aziz Nesin’lik bir olay.

Tarih 12 Haziran 2024.

Kocaeli’nin Gebze ilçesinde bulunan Alaettin Kurt Anadolu Lisesi’nde okul yönetimi bahçede mezuniyet töreni düzenliyor.. (Ne lüzum varsa?.. Sanki "bizim zamanımızda" mezuniyet töreni vardı.)

Velileriyle birlikte okula gelen bazı kız öğrenciler giydikleri elbiselerinin “uygunsuz” olması gerekçesiyle törene alınmıyorlar.

Hikâye burada bitiyor mu?

Hayır!

Veliler “Uygunsuz muygunsuz bilmeyiz” diyerek çıngar çıkarıyorlar..

Bunu yaptıktan sonra “Tamam, tepkimizi gösterdik, okul yönetimini protesto ettik” deyip gidiyorlar da olay kapanıyor mu?

Hayır!.. Gerginlik çıkarıyorlar, okul yönetimi bunların “uygunsuz” hareketleriyle başedemediği için devreye jandarma giriyor.

Jandarmanın gelmesiyle olay kapanıyor mu?

Yine hayır! Bu defa olaya Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürü müdahil oluyor, okula gelip bahçe kapısını açtırarak “uygunsuz” kıyafetlilerin de mezuniyet törenine katılmasını sağlıyor.

Kıyafetler bir anda “uygun” hale geliyor.

Böylece olay kapanıyor mu?

Gene hayır!

Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okul müdürü hakkında soruşturma başlatıyor.

Müdürlük yetkililerinin açıklaması şöyle:

“Velilere öğrencilerin kılık kıyafetleri ile ilgili bir form imzalatıldı. Formda öğrencilerin okul ortamına uygun davranışlarda bulunması ve aile yakınları dışında dışarıdan kimseyi getirmemeleri de isteniyordu. Bu amaçla törene öğrenciyle birlikte katılacak yakınlarının isimleri de formda yer aldı. Daha önceden bilgi vermeyenler de içeri girmeye çalışınca kapıdaki görevli engel oldu. Ortadaki iddianın aydınlatılması için de okul müdürüne soruşturma başlatıldı.” 

Böylece olay kapanmış oldu mu?

Yine hayır!

Bu defa devrede Kocaeli Valiliği var.

Valilik bir yazılı açıklamayla iki müfettişin olayla ilgili olarak görevlendirildiğini duyuruyor.

Bitti mi?

Yine hayır!

Son olarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin devreye giriyor. Bir TV kanalına yaptığı açıklamada “Biz de gerekli incelemeleri yapıyoruz. Eğer bir ihmal varsa gereken yapılır” diyor.

Dört dörtlük bir “Türkiye klasiği”.

*

Sonrası tufan..

Fırsatçı vampirler hemen devreye giriyor, “Başörtüsü yasağına karşıydınız, bak siz de yasak getiriyorsunuz” diyor, sinekten yağ çıkarmaya çalışıyorlar.

Sanki “başörtüsü” uygunsuz kıyafetmiş gibi..

Bir zamanlar dönemin "cumhurbaşkanı"sı Kenan Evren, "engin ve derin" dinî bilgisiyle, başı örtmenin yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir adet ya da gelenek olduğunu savunmuştu.

Bunun yanı sıra, ülkemizde etkili ve yetkili konumda bulunan bazı çevreler de, “türban”ın dinî değil siyasal bir simge olduğunu ileri sürüyorlardı.

*

Başörtüsü dinî değil de siyasal bir simge idiyse, görevleri siyaset yapmak olan siyasal partilerin onu savunması doğal hale gelir, fakat böylesi bir durumda sözkonusu partiler, dünün Türkiye’sinde, dini siyasete alet etme suçlamasıyla yüzleşmek zorunda kalmaktaydılar.

Yok eğer türban siyasal değil de dinî bir simge idiyse, bu takdirde ona “siyasal simge” sıfatının takılmış olmasını bir iftira ve kurnazca fakat aşağılık bir siyasal manevra olarak kabul etmek gerekir.

Fakat bu noktada, geçmişin devletluları, ‘devekuşu’ politikası gütmeyi tercih ettiler.

Fıkradaki gibi, uçmasını istediğinizde ‘deve’, yük taşımasını istediğinizde ‘kuş’ olduğunu söyleyen devekuşunun tutumunu andıran bir çifte standart uyguladılar..

Yani, başörtüsünün dinî bir gereklilik olduğunu savunduğunuzda, dini siyasete alet etme suçlaması ile karşılaşıyorsunuz.

Buna karşılık, dinî değil de siyasal bir simge olarak olaya baktığınızda, "ilke olarak siyasetin ve siyasal simgelerin serbest olduğu siyaset arenasında başörtüsü karşıtlığının anlamının kalmayacağını" söylediğinizde de, o siyasal olmaktan çıkıp dinî bir mahiyet kazanıyordu.

*

Bununla birlikte mesele çok daha karmaşık bir nitelik taşıyor ve laikler, neyin ibadet olduğu konusunda son karar mercîi olmadıklarını fark etmek zorundadırlar.

Çağımızda insan hak ve hürriyetleri hareketi lafta altın çağını yaşıyor olsa da, ona ihtiyaç duyduklarının farkında olma talihsizliğini yaşayanlar, hâlâ, bütün insanların eşit bireyler olduklarını hatırlatmak zorunda kalanlardır.

Efendilerle köleler, güçlülerle zayıflar, varlıklılarla yoksullar, yönetenlerle yönetilenler, çoğunlukta olanlarla azınlıkta kalanlar, seçkinlerle halk arasındaki ortak payda insan olmaktır.

Ve bunu anımsatmak, “Biz insan değil miyiz?!” diye seslenmenin ezikliğini yaşamak, yalnız ikincilere özgü bir deneyimdir.

Birinciler, “sadece insan” olmayı genellikle yeterince onur verici bulmazlar. Onlar bazen, insan olmanın yanı sıra “laik ve milliyetçi”, bazen de “çağdaş”tırlar.

*

Hukuk ve ahlâk felsefeleri, insan haklarının sınırını üç temel ölçüte bağlar. İlki, bireyin, “başkalarının özgürlükleriyle çatışmaksızın kendi hürriyetini sınırsız olarak kullanabilmesi” hakkını ifade eden “bireysel özerklik”tir.

İkinci kıstas, “yararlılık”tır; hak ve hürriyetler zarar verici nitelikte olamaz.

Üçüncü ölçütü ise “adalet” ilkesi oluşturur.

Spinoza şöyle der:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 32.)

Buradaki “kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin” vurgusuna özellikle dikkat edilmelidir.

Yukarıda aktardığımız ölçütler açısından yaklaştığımızda, başörtüsü kullanmanın, sınırlanmaması gereken bir insan hak ve hürriyeti olarak görülmesi gerektiği açıktır.

Çünkü başını örten bir kimse “başkasının hürriyetini çiğnemiş” olmaz, bununla “zarar”a da yol açmaz.

Üstelik bunun (zararlı olmamak yeterli olduğu, toplumsal bir faydanın bulunması her zaman gerekmediği halde) ‘fayda’sı da vardır, saç kıllarının dökülmesini engellediği için hastane ve aşevleri gibi yerlerde başın örtülmesi hijyen açısından yararlıdır.

Ayrıca başörtüsü yazın güneş çarpmasından, kışın soğuktan korur.

Dahası, başını örten bir insan, inancının gereğini yerine getirdiğini düşünerek ruhsal bakımdan daha sağlıklı ve huzurlu da olabilir.

Bütün bunların ötesinde, başını açanlar ne kadar hak ve hukuk sahibiyse, özgürse, başörtülüler de o kadar hak sahibi kabul edilmelidir.

Bu, ‘adalet’in zorunlu sonucudur.

*

Diğer taraftan, başörtüsünün yurtdışı (yabancı) kökenli insan hakları istismarına konu olmadığı da açıktır.

Eğer böyle bir müdahale söz konusu olsaydı, başörtüsünün yasaklanması yönünde ortaya çıkardı.

Çünkü Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra Batılılar’ın, önüne bir “siyasal” kelimesi ekleyerek İslam’ı yeni tehdit ilan ettikleri herkesçe bilinmektedir.

Nitekim böyle de oldu.. Başörtüsünü düşman ilan eden 28 Şubat darbecilerinin arkasında ABD, İsrail ve beynelmilel masonluk vardı.

Darbeciler piyon, bunlar "üst akıl"dı.

Yerli-milli çağdaş kuklalar ile küresel kuklacılar, tıpkı Cumhuriyet'in ilk yıllarında olduğu gibi işbirliği yaparak milletin bütün değerlerine savaş açtılar.

*

Başörtülü öğrencilerin engellenmesi, sadece o öğrencilere ve yakınlarına değil, bütün topluma yapılan bir haksızlık durumundaydı.

Bunun neden böyle olduğunu John Stuart Mill’in şu sözleri kısmen açıklar:

“Herhangi bir kişinin bir fizikçi, bir avukat ya da bir parlamento üyesi olamayacağını belirlemek yalnızca onlara zarar vermekle kalmaz; bunun yanı sıra, fizikçileri ve avukatları istihdam edene de, parlamento üyelerini seçene de ve daha dar bir bireysel tercihe zorlananlar kadar, (...) rekabetin uyarıcı etkisinden mahrum kalanlara da zarar verir.” (Aktan, s. 99.)

Öte yandan, okullarda başörtüsüne serbestlik tanınması, sorunun tümden çözülmüş olması anlamına gelmiyordu.

Çünkü kamusal alanda başörtülü görev yapmak da yasakların kapsamı içinde yer alabiliyor.

“Bireysel özerklik”, “yararlılık / zararlı olmama” ve “adalet” ilkelerinden acaba hangisi başörtüsünün kamusal alanda herhangi bir şekilde kısıtlanmasına gerekçe oluşturabilir?!

Türkiye’de “kılık-kıyafet” ve (atlet devrimi, don devrimi, kilot devrimi vezninde) “şapka” devrimi gibi deha ürünü çok zekice “devrimler” yapılmasaydı, bazı kıyafetler yasaklanmasa ve kamusal alanın dışına itilmeseydi, sonraki yıllarda başörtüsünü acaba kim “siyasal simge” olarak gösterebilirdi?

Pijama, eşofman, atlet, gözlük, yüzük, saç traşı vs. devrimlerinin düşünülmemiş olması özgürlük alanımızın geniş olmasının sebeplerinden birini teşkil ediyor olabilir, ama unutmayalım ki, olağan bir uygulamanın “siyasal simge”ye dönüşmesi sadece bir “devrim” ve “yasak” meselesidir.

Mesela, bıyıkların dudağı kapatmasını bir “devrim”le yasakladığınız anda, Türkiye’deki bıyıkların en az üçte ikisinin “siyasal simge”ye dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez.

*

Başörtüsü konusunu bir tarafa bırakıp şimdi de şunu soralım: Alkollü içki kullanmak insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girer mi?

Bu sorunun cevabı basittir, uyuşturucu kullanmak girerse o da girer elbette.

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır.

Mesela aile yapımıza etkisi bu türdendir.

Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, sosyal güvenlik ve sigorta düzenek ve kurumlarının halkın vergileriyle sahip olduğu imkanlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal ‘tatlı’. Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekala düşünülebilir. 

Fakat, böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Birileri mezuniyet töreni olayında olduğu gibi çıngar çıkarabiliyorlar.

Demek oluyor ki, insan hak ve hürriyetleri olarak gösterilen şeyler, her zaman ‘insanca’ bir nitelik taşımayabiliyor.

*

Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen, sigara, içki ve konforlu yaşam tarzından kaynaklanan şişmanlık sorunu yüzünden “sosyal güvenlik kuruluşlarının çökmesinin kaçınılmaz” olduğunu savunmaktadır (Kemal Yeşilçimen, Hastalık Üreten Yaşam Tarzımız Nasıl Değişir?, 3. b., İstanbul 2006, s. 34).

Şu ifadeler de ona ait:

“ İngiliz Ulusal Sağlık Enstitüsü yetkilileri, halkın infialine rağmen şişmanların, sigara tiryakilerinin ve alkoliklerin hastanelerde tedavi edilmemesini önerdi.” (A.g.e., s. 60.)

Türkiye’de ise, tanımlanmamış bir irtica öcüsü ile halkı korkutmayı marifet zanneden bazıları, laik ve çağdaş olduğunu ispatlamanın en pratik yolu olarak, bir başbakanın verdiği davette rakı içmeyi görebilmektedir.

Evet, böylesi bir olay Türkiye’de yaşandı.. Başbakan Erbakan’ın irticasına haddini bildirmek isteyen Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya, menüde olmayan rakıyı isteyerek çağdaşlığını, ilericiliğini, medenîliğini ve Atatürkistliğini gösterdi.

Çağdaşlık ve laikliğin simgesi olarak rakıyı gören bir zihniyetin, başörtüsünü siyasal simge olarak lanetlemesi kadar doğal birşey olamaz.. (Dertleri salt "siyasal"lık değil, laik ya da dinsiz siyasalın başlarının üstünde yeri var.. Onların derdi İslamî siyasal ile.)

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı insan hak ve hürriyetlerini bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini içki savunucuları (ve her türlü ahlâksızlığın avukatları) da sergiliyor.

Hayvan haklarını ve hayvanî yaşam tarzını kısmen de olsa insan hakları olarak insanlara dayatıyorlar.

Başörtüsü söz konusu olduğunda ise onlardaki o muhteşem insan hakları duyarlılığı yok oluyor.

*

Hukuk kavramı ‘hak’ kelimesinden türetilmiştir ve adalet (her hak sahibine hakkının verilmesi), hukuk düzeninin temel hedefi ve ilkesidir. 

İnsan hak ve özgürlükleri ancak ‘hukuk devleti’nin kanatları altında korunabilir.

Fakat onu yeşerten iklim, ahlâk ve vicdandır.

Ahlâkın temel ilkesi ise, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemek, istemediğimizi başkaları için de istememektir.

Yaşama, eğitim, mülkiyet, inanç, dil, düşünce, seyahat, meslek edinme, seçim, dernek kurma, haberleşme ve toplantı gibi haklarının çiğnenmesini, keyfî tutuklama ve işkenceye maruz bırakılmayı kim ister ki?!

Ahlâkî değerlerin zayıfladığı bir toplumda hak ve hürriyetlere saygı bir erdem olmaktan çıkar, fırsat bulunduğunda çiğnenen yasal bir zorunluluk haline gelir.

*

Fakat sorun bu kadar basit değildir. Hak ihlali, “halka rağmen halkçılık”ta (halk düşmanı halkçılıkta) olduğu gibi, makul görünen gerekçelerle de yapılabilir.

Yani son tahlilde öznel/sübjektif bir niteliğe sahip olan ve kişiden kişiye değişen ahlâk ve vicdan, insanlar arası ilişkilerde “başkaları için kural koyucu” hale getirilemez.

Kişinin ahlâk ve vicdanı sadece kendisi için anlam ifade edebilir ve bağlayıcı olabilir.. Başkalarına dayatılan “ahlâk ve vicdan” ise, haddini aşıp kendisinde “hukuk kuralı” gibi hükmetme yetkisini gören ve böylece yetki gasbı sergileyen bir zulüm mekanizmasıdır.

İnsanlar, kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için kural haline getirdiklerinde (yani onu “hukuk” mertebesine çıkardıklarında), ahlâkî değerleri istismar etme ahlâksızlığı sergilemiş olurlar.

Ahlâkî olarak nitelendirdiğimiz bir davranış, şayet o davranışı sergileyen kişi bunu kendi içinden gelerek ve hiçbir baskı altında kalmaksızın özgür iradesiyle yapıyorsa gerçekten “ahlâkî”dir.. 

Aksi takdirde ya (ahlâksızlık demek olan) riyakârlık, ya da köleleşme (irade kaybı) ortaya çıkar.

*

Ahlâkî değerlerin ve vicdanî buyrukların aksine hukuk kurallarında gönüllülük ve özgür irade aranmaz.. Onlara herkes uymak zorundadır.. 

Çünkü onlar, “toplumsal yaşam”ın sorunsuz devam etmesi için mutlaka riayet edilmesi gereken kurallardır, ve bunlar insanların ahlâk ve vicdan telakkilerine emanet edilemez.

Ve böylesi kurallar ancak, Lord Acton’ın dediği gibi ilahî buyruklar (ahlâm-ı ilahiyye, şeriat) olabilir:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himselfwhich proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Şeriat’e aykırı hukuk kuralları ise, insanların kendi ahlâk ve vicdan telakkilerini başkaları için “hukuk” haline getirmeleri zorbalığı ve zulmünden ibarettir.

Türkiye’deki başörtüsü yasağı (ve Atatürk ilke ve inkılapları kapsamında savunulup da Şeriat’e aykırı olan bütün uygulamalar) bu durumdadır.. Saf, som, halis muhlis zulümdür.

Ve bunlar sözde toplumu kurtarmakta, özgürleştirmekte, mutluluğu için çalışmaktadırlar.

Kant, böylesi ‘kurtarıcılar’a şöyle itiraz etmişti: “Hiç kimse kendi mutluluk anlayışına göre beni mutlu olmaya zorlayamaz.” (Aktan, s. 61.)

Turgot aynı uyarıyı farklı kelimelerle yapar:

Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.” (Aktan, s. 51.)

Değildir, çünkü bu, bencillik olmanın da ötesinde, Mill’in ifadesiyle “bir yanılmazlık varsayımı”dır, kendini yanılmaz kabul etmektir.

Yanılmaz olan sadece Allahu Teala’dır.

*

"Birarada yaşama" ve farklılıklara tahammül konusunun hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde savunulması gerekir.

Bir toplumda masumlar da suçlular da bulunur ve bunlar birarada yaşarlar, fakat eşit konumda olamazlar. Suçlular hapishaneye gönderilir, bu da bir ‘birarada yaşama’ biçimidir.

AK Parti iktidarının ilk yıllarında, çıkarılacak olan yeni ceza yasası üzerinde çalışan bir doçent, “Yeni kanunla ilgili olarak her kesimden görüş alındığını, bu arada eşcinsellerle de görüştüklerini” yazılı ve görsel medya vasıtasıyla duyurmuştu.

“Birarada yaşama” bu olamaz, hukuk da bunun için değildir.

Bu, bir ceza yasası çıkarırken masum insanları unutup katillerden, tecavüzcülerden, hırsızlardan, kapkaççılardan, mafyadan vs. görüş almaktan farksız bir tutumdur.

*

Ahlâka aykırı (edep kışı, uygunsuz) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?!

Başörtüsü hak ve hukuka riayet etmeyen, ahlâkı umursamayan, "zenginleşmek için namustan vazgeçebilecek" baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır.

Buna karşılık mesela açık saçıklığın ahlâksızca olmadığını savunacak (akl-ı selim ya da sağduyu sahibi) insan sayısı azdır.. 

Bilinçli ve kasıtlı açık saçıklık (teşhircilik) ile ahlâksızlık arasında bir ilişki bulunduğunu (solduyulular hariç) kimse yadsıyamaz. 

(Psikoloji bilimiyle uğraşanlar şunu diyorlar: Erkekler çıplaklıkla, kadınlar ise hayal güçleri ve fantezileriyle tahrik olurlar.. Setr-i avretin / tesettürün kapsamının kadınlar için daha fazla olmasının nedeni veya hikmeti, erkek ile kadın arasındaki bu tür psikolojik farklılıklar olmalıdır.)

*

Bu nedenle, “Kamusal mekanlarda nasıl mini etek ya da plaj kıyafeti yasaksa, başörtüsü de yasak olmalıdır” denilemez. 

Böyle diyenlere şu cevabı vermek gerekir: “Siz kızlarınızı ve hanımlarınızı sokakta plaj kıyafeti ile mi gezdiriyorsunuz?.. Evinize gelen misafirin karşısına hanımınızı plaj kıyafeti ile mi çıkarıyorsunuz?!” 

(Toplumda belki böyle yapacak kadar çağdaşlaşmış, dinin “donmuş” kalıplarından tümden kurtulmuş tipler de bulunuyor olabilir, fakat onların “erimişliği” başkaları için ölçüt olamaz.)

Sokakta ve gündelik toplumsal yaşamda meşru (uygun) olan, kamusal mekanda da meşrudur. Birilerinin sokaktaki ahlâka uygun kıyafeti (başörtüsünü, çarşafı vs.) çağdaşlık vs. türünden ideolojik gerekçelerle yasaklaması bir anlam ifade etmez.. Bu, hukuksuzluk, ahlâksızlık, zorbalık ve zulümdür.

Yasağın gerekçesi, yasağın bizzat kendisi olamaz, yani birşeyi yasaklıyorsanız bunun hukukî (adalete hizmet eden) bir gerekçesinin bulunması gerekir.

“Başörtüsü yasağı haklıydı, çünkü bu konuda kanun vardı” demek, “Başörtüsü yasaktı, çünkü bu konuda yasak kararı vardı” deme anlamına gelecek şekilde ukalaca totolojik boş gevezelik yapmaktan başka birşey değildir.

Tek başına yasal dayanak birşey ifade etmez; Hitler’in yaptıkları da tamamen yasaldı, gerekli yasaları çıkarmıştı.

*

Geçmişte, “Başörtüsü serbest olursa başı açıklar üzerinde baskı oluşabilir” diyen sivri zekâlılar da çıkıyordu. 

Böylece, fiilî durum (var olan eylem) ile faraziyeyi (eylem potansiyelini) abrakadabra ile tersyüz ediyorlardı.

Çünkü fiilî durum, başı açıkların (başı açıklık adına konuşan başı açık bir azınlığın) başörtülüler üzerinde baskı kurmalarından ibaretti. 

Başörtülülerin başı açıklara baskı yapmaları ise Türkiye’de mümkün değil.. Nitekim, yazımızın başında değindiğimiz mezuniyet töreninde sorun edilen durum başını örtüp örtmemekle ilgisiz.. 

O olayda bile "uygunsuz"karşısında geri adım atılmış bulunuyor.. 

Soruşturmalar da kuralı çiğneyen, huzuru bozan, gerginlik çıkaran ve kargaşaya yol açan velilerin değil, kurallara göre hareket etmek isteyen okul idaresinin payına düşüyor.

*

Kuzuların tehdidi altındaki kurttan söz etmek insanları aptal yerine koymaktır; ya da bizzat kurtluk yapmak veya kurtla işbirliği içinde olmaktır.

Evet, farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir.

“Birarada yaşamak” da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir.

“Birarada yaşama”nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulabilecek bir değer değildir.

Farkların bir “ortak payda"sının olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela sanat eserlerinde ortak payda estetiktir.

Toplumsal alanda da farklılıklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşulması zorunludur.

Hukuk, bütün vatandaşlar için ortak yükümlülükler getirir.. Ahlâk da aklı başında hiç kimsenin itiraz etmeyeceği insanî değerler demektir.

Hukuk ve ahlâkı tanımayan, bunları devreden çıkaran bir özgürlük nosyonu kabul edilemez.

*

Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ sayıyor. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar.

Bütün bir toplumu hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘birarada yaşamaya’ davet ediyorlar. Fakat böylesi bir ‘birarada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir.

Hiç kimse, “farklılıkların mutlak biçimde hoşgörüyle karşılandığı, farklı olanların birbirlerine sonsuz ve sınırsız bir şekilde tahammül ettiği” bir toplum modelini savunamaz. Bu ahlâken yanlış olduğu gibi sosyolojik bakımdan imkânsız, hukuken de geçersizdir.

Normal (norma uygun olan) ile sapığın (normdan sapanın), doğru ile yanlışın birbirine tahammül etmesinden söz edilebilir mi?! Doğru yanlışa fırsat verirse, yanlış "doğruyu götürür".

Farklı olanı ‘yanlış’ buluyorsam, ona tahammül etmekle yetinmem değil, gücüm yetiyorsa onu değiştirmek için çaba göstermem gerekir.

Aksi takdirde, o farkı ‘hak’ kabul etmiş olurum.

*

Mesela mezheben Hanefî bir müslüman (müslim) olarak bir Şafiînin farklılığını kabul ederim, çünkü bana göre Şafiî mezhebi haktır, geçerlidir.

Müslüman bir toplumda hıristiyan, yahudi, mecusi vs. olan insanların bulunmasını da doğal karşılarım. Fakat bu, benim için bir tahammül meselesi değildir, inancımdan kaynaklanan bir ödevdir, ve zimmîlerin haklarının çiğnenmemesi gerekir.

Ayrıca, kendileriyle sözleşme yapılan insanlara verilen sözlerin de tutulması gerekir.. Verilen söz, söz vereni bağlar, ve vaad de, borç gibidir.

Zimmîlerin farklılığını kabul etmekle onlara tahammül etmiş (iyilik yapmış) olmam, kendi inancımı yaşamış olurum.

[Demokratların da böyle olması, demokrat olmakla kendilerini yükümlü görmeleri, ve demokratlık gereği, toplumun tercihini Siyasal İslam’dan yana yapması durumunda bunu kabullenmeleri gerekirken, demokratlığı İslamcılardan bekledikleri, kendilerinin ise, demokrasi tehlikeye düştü diyerek “demokratik seçimler sonucu” iktidara gelen İslamcıları anti-demokratik darbe ile devirebildikleri görülüyor.

Türkiye’de 28 Şubat Süreci’nde bu yaşandı.

Mısır’da da İhvan bu şekilde iktidardan uzaklaştırıldı..

Bir müslüman kendisini Şeriat’i uygulamakla yükümlü görmeyip bu yükümlülüğü ateiste, Hristiyan’a, Yahudi’ye yüklese, kendisinin de salt “Müslümanım” demesini yeterli görse, ona ne demek gerekir?]

*

Evet, hukukî ya da ahlâkî açıdan kabul edilemez bir farklılıkla karşılaşıldığında, bununla mücadele etmek gerekir.

Hukukla ilgili olan konular hukukî araçlarla engellenmeye çalışılır, ahlakî konularda ise insan, hak ihlaline yol açmayacak şekilde tepki gösterir. Uyarır, protesto eder, muhalefetini bir şekilde belli eder; tahammülle karşılamaz.

Hiçbir şey yapamıyorsa kalbinden buğzeder.

Sözünü ettiğimiz mezuniyet olayında bunun tersi yaşanmış, "uygunsuz"lar "uygun"ları protesto etmişler, kınamışlar, ve üç tane şirret "uygunsuz" karşısında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü pes edip geri adım attığı gibi, görünüşe göre Kocaeli Valiliği ve Milli Eğitim Bakanlığı da paniklemiş.


BİRİ İMAN KURTARMAYA ÇALIŞIYOR, DİĞERİ FİTNE ÇIKARMAYA









İki yazar..

Biri Millî Gazete’de yazıyor.. İsmi Burhan Bozgeyik.. Yılların gazeteci-yazarı.. İleri yaşında medresede dirsek çürütmüşlüğü de var.

Diğeri Yeni Şafak’ta yazıyor.. İsmi Mahmut Ay.. İstanbul İlahiyat’ın yeni yetme "artist" doçentlerinden..

İkisinin aynı gün (14 Haziran 2024 Cuma) yayınlanan yazılarına bakıyoruz, ilkinin iman kurtarmak, diğerinin fitne fesat çıkarmak için kalem oynattığını görüyoruz.

*

İlkinden başlayalım.

Yazısı şöyle:

Aslında her insanın birinci meselesi, “Cennete layık şekilde yaşayıp ölmek” olmalıdır. Bilhassa Müslümanların gece gündüz düşünmesi gereken mesele bu olmalıdır. Âl-i İmran Sûresi’nin 102. âyet-i kerimesi bize bu hakikati hatırlatmaktadır. Bu âyet-i kerimeye meâlen bakalım:

“Ey mü’minler! Layık olduğu vech üzere ittika ile Allah’a ittika edin. Yani, şirkten, meâsîden ve mâsivadan ictinab edin ve ancak mü’min ve Müslüman olduğunuz halde vefat edin. Ölünceye kadar ve ölüm anında yalnız İslâm dini üzere sebat edin, başka bir halet üzere bulunmayın ki; ebedî selamet ve saadete nâil olasınız.”

Bu meâli iktibas ettiğimiz “İ’câzü’l-Kur’an” isimli eserde, bu âyet-i kerimenin tefsiri de yapılmış. O tefsir kısmından bazı bölümleri iktibas edeceğiz. Buyrun birlikte okuyalım:

“(…) Dikkat edilirse, âyet-i kerimede mü’minlere hitap ediliyor ve ehl-i imana Müslüman olarak ölmeleri emrediliyor. Yani, sadece kelime-i tevhid ve kelime-i şehadeti söylemek suretiyle mü’min olarak ölmek kâfi değildir. Âyet-i kerime, ‘hem mü’min hem de Müslüman olarak’ ölmemizi emrediyor. Zira, mü’min; Hazret-i Muhammed (asm)’a indirilen ahkâmın tümünü birden kalben tasdik edip dil ile ikrar eden kimsedir. Müslüman ise ahkâm-ı İlâhiyyenin ilmî, amelî ve edebî alanlarda icrâ ve tatbikine taraftar olan kimsedir. Âyet-i kerimede geçen ‘Müslimûne’ ‘Müslümanlar’ ta’birinden murad budur.

“Demek, ehl-i necat olmak için sadece iman etmek kâfi değildir. Ahkâm-ı İlâhiyyenin icra ve tatbikine taraftar olmak da şarttır.” (İ’cazü’l-Kur’an, s. 59)

Bu eserde, Bediüzzaman Hazretleri’nin eserlerinden konu ile ilgili iktibaslar da yapılmıştır. Şöyle ki:

“Bediüzzaman Hazretleri îmân ve İslâm’ı şöyle tarif etmektedir:

“Ulemâ-i İslâm ortasında ‘İslâm’ ve ‘imân’ın farkları çok medar-ı bahs olmuş. Bir kısmı, ‘ikisi birdir’, diğer kısmı ‘ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:

İslâmiyet, iltizamdır; îmân, iz’andır. Ta’bir-i diğerle: İslâmiyet hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyâddır; îman ise hakka kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizler gördüm ki, ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek, o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamiyle İslâmiyyete mazhardı; ‘Dinsiz bir Müslüman’ denirdi. Şimdi bazı mü’minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; ‘Gayr-ı Müslim bir mü’min’ ta’birine mazhar oluyorlar.

“Acaba, İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

“Elcevap: Îmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz îman da medar-ı necat olamaz.” (Mektubat, Dokuzuncu Mektup, s. 34)

Şu anda bütün Müslümanlar zihinlerini bu mesele üzerine teksif etmelidirler. Zira İslâm’ın azılı düşmanı olan zındıka komitesi yaklaşık 150 yıldır bütün mesailerini bu konuya hasretmiş durumdadır. Bunun için trilyonlarca dolar ya da Avro, ya da her ne ise paralar harcıyorlar. Müslümanların inançlarını bozmak için adamlar yetiştiriyorlar. Filmler, dizi filmleri çeviriyorlar. Tiyatro oyunları hazırlıyorlar. Şarkı, türkü, aranjman, pop müziği sözleri yazdırıp bestelerini yapıyorlar. Moda festivalleri düzenliyorlar, bilhassa kadın kıyafetlerinde cinselliğin ön plana çıkması için çalışıyorlar. Bunun için yüzlerce sivil toplum kuruluşu, dernek, vakıf vs. kuruyorlar. Bütün bu kültürel dezenformasyondan etkilenmemek mümkün mü? Ne hazin ki, eğitim sistemi ve ülkemizdeki medya ve sosyal medya, film ve tiyatro sektörü de bu bozulmaya çanak tutmakta, inanç ve kültür tahribatını engelleyememektedir.

İşte bu bakımdan Müslümanlar olarak 1400 küsur senenin en tehlikeli atmosferine girmiş bulunmaktayız. Günümüzde imanla kabre girmek çok çok zorlaşmıştır. Kişi mü’min olsa bile müslim olarak kalamamaktadır. Miras, zekât, cihat, tesettür, kadınların evde oturması, evlilik, boşanma, ticaret hukuku, faizin haramiyeti, devlet idaresi ile ilgili meseleler, elhasıl yüzlerce temel konuda Müslümanların inancı sakat hale gelmiştir. Peki ne olacak? Olacağı şu: Nasıl imansız İslamiyet medar-ı necat değilse, İslamiyetsiz iman da medar-ı necat değildir. Yani ikisi de cenneti hak etmiyor. En iyi oturup derdimize yanalım ve ağlayalım. Ölmeden önce “cennetlik” hale gelmeye çalışalım…

*

Söz konusu ayet-i kerimenin daha yalın ve sade bir meali şöyle olabilir: 

Ey îmân edenler! Allah'tan, ondan nasıl sakınmak gerekiyorsa öyle sakının, ve ancak müslümanlar olarak can verin!

Hitap edilen kimseler kâfirler veya genel olarak insanlar değil, iman sahipleri, müminler.. Ve bu “mümin”lerden “müslüman” olarak can vermeleri isteniyor.

Yazıda geçen şu ifadeleri tekrar okumakta fayda var:

Müslüman ise ahkâm-ı İlâhiyyenin [Şeriat’ın] ilmî, amelî ve edebî alanlarda icrâ ve tatbikine taraftar olan kimsedir. Âyet-i kerimede geçen ‘Müslimûne’ ‘Müslümanlar’ ta’birinden murad budur.

“Demek, ehl-i necat olmak [ahirette kurtuluşa ermek] için sadece iman etmek kâfi değildir. Ahkâm-ı İlâhiyyenin icra ve tatbikine taraftar olmak da şarttır.”

Şeriat’in icra ve tatbikine taraftar olmayan gerçekten iman etmiş sayılır mı, belki bu da tartışılabilir.

Emrin Allah’tan olduğunu tasdikten ibaret bir iman İblis’te de vardı..

Adem a.s.’a secde edilmesi emrinin Allahu Teala’ya ait olduğunu biliyor, kabul ediyordu..

Fakat emrin icra ve tatbikine karşıydı.

Emrin, kendisinin sözde aklına (heva ve hevesine) göre güncellenmesi gerektiğini düşünüyordu.

Evet, kurtuluşa ermek için, Şeriat’in icra ve tatbikine taraftar olmak şarttır.

İnsan, bu taraftarlıkla Allahu Teala’ya herhangi bir iyilikte bulunmuş olmaz, O, alemlerden müstağnîdir.. Bu taraftarlıkla insan kendisini kurtarır.

*

Görüldüğü gibi, yazıda “müslüman” şu şekilde tanımlanıyor: 

Müslüman ise ahkâm-ı İlâhiyyenin [Şeriat’ın] ilmî, amelî ve edebî alanlarda icrâ ve tatbikine taraftar olan kimsedir.”

Buna günümüz Türkiye’sinde bazıları “Şeriatçılık” diyor.

Bazılarına göre ise bu, İslamcılık.

Bazıları da bu taraftarlığı Siyasal İslam diye adlandırıyor.

“Müslüman” olmak gerçekte buyken, Türkiye’deki birçok geri zekâlı cahilin ya da münafığın, “İslamcı değil müslümanız” dediklerine şahit oluyoruz, ve İslamcı olmamaktan kasıtları, ahkâm-ı İlâhiyyenin [Şeriat’ın] ilmî, amelî ve edebî alanlarda icrâ ve tatbikine taraftar olmamaktan, buna karşı çıkıp laikliği (siyasal dinsizliği) savunmaktan ibaret.

Yani, müslümanlık iddiasıyla müslümanlığı terk ediyor, gayrimüslim hale geliyorlar.

Biz de bu geri zekâlılara, İslamcılık adını verdikleri düşüncenin gerçek müslümanlık, müslümanlık diye savundukları anlayışın ise (merhum Bediüzzaman'ın belirttiği gibi) gayrimüslimlik olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

Peki bunu kabul ettikleri zaman bize bir faydası var mı?..

Yok!

Ehl-i necat olsunlar, kurtuluşa ersinler diye uğraşıyoruz, fakat onların derdi dünyalarını kurtarmaktan ibaret.

*

Burhan Bozgeyik Ağabey, son derece haklı olarak şu uyarıyı yapıyor:

“Şu anda bütün Müslümanlar zihinlerini bu mesele üzerine teksif etmelidirler. Zira İslâm’ın azılı düşmanı olan zındıka komitesi yaklaşık 150 yıldır bütün mesailerini bu konuya hasretmiş durumdadır.”

Evet, aynen budur.

Bunun için “İslam dindir, (Şeriat’in uygulanmasını isteyen) İslamcılık ise bir ideolojidir” palavrasını icat etmiş durumdalar.

Bunun için “İslamcı-müslüman” ayrımı yapıyorlar.

Bunun için “Siyasal İslam – kültürel İslam” mavalı anlatıyorlar.

Ve ne kadar münafık ya da dünyaperest soytarı varsa Batılılar’ın uydurduğu bu lafları kullanarak onların (ve yerli-milli acentalarının) gözüne girmeye, aferin almaya çalışıyor.

Evet, Bozgeyik Ağabey’in dediği gibi, “Bunun için trilyonlarca dolar ya da Avro, ya da her ne ise paralar harcıyorlar. Müslümanların inançlarını bozmak için adamlar yetiştiriyorlar. … Bunun için yüzlerce sivil toplum kuruluşu, dernek, vakıf vs. kuruyorlar”.

Biz ne yapıyoruz peki?

“Bizim” kurduğumuz (bizimkilerin kurduğu) vakıflara sızan “derinler” onları alıp dönüştürüyor, kuruluş gayesini unutturarak boş işlerle meşgul ediyorlar.

Hatta, batıla hizmet eder hale getiriyor, insanların imanını öğüten birer laik demokrasi değirmenine dönüştürüyorlar.

*

Gelelim Mahmut Ay’a..

Yazısının başlığı şöyle: “Kadızâdeliler neyi zedeler?”

Öllüğün körünü zedeler..

Yazısında tutmuş 1600’lü yılların Kadızadeliler-Sufiler kavgasını anlatıyor..

Sanki günümüzün sorunu bu.. Sanki hâlâ “Şeriat’in üstünlüğünü” asla tartışma konusu yapmayan Osmanlı Devleti’nde yaşıyoruz.

Ve de sanki tekke ve tarikatlar binbir aşağılama, tahkir ve tezyifle yasaklanmamış, tam aksine yasal güvencelerle donatılmışlar da, günümüz Kadızadelileri onların devlet nezdindeki bu itibarından rahatsızlar.

*

Lafa Mutezile’den girmiş, sonra Osmanlı’yla devam ettirmiş..

Hem Kadızadeliler’e vuruyor, hem Sufilere:

“Osmanlı tarihinde bunun bir benzeri, Kadızâdeliler diye anılan ilmiye sınıfından bir grup ham softa, ateşli vaiz ve ilimli cahillerin devlet desteğiyle sufîler üzerinde uyguladıkları baskı ve zulümlerdir. İkisinin de ortak yönleri; ilim adamlarından bir grubun, iktidarın nüfuzunu arkalarına alarak rakip gördükleri grubu acımasızca ezmeleri ve toplumda çok üzücü bir kamplaşma ve fitneye sebebiyet vermeleridir. İlginçtir ki, bazı toy sultanların yirmi otuz yıllık desteğinden sonra, sebep oldukları toplumsal kargaşa ve fitne dolayısıyla her ikisine de bizzat devlet eliyle son verilmiştir.”

İmdi, sufi diye bilinen toplulukların hepsi sütten çıkmış ak kaşık değil.. İhlaslısı da var, sahtekârı da var, sapığı da var.. 

Nitekim Kelabazî olsun, İmam Gazalî olsun, İmam Kuşeyrî olsun, kendi zamanlarındaki sufîlerden müştekîler..

Söz konusu ihtilafta Kadızadeliler’in (savundukları bazı görüşler doğru olmakla birlikte) ifrat sergiledikleri, bazen saçmasapan cahilce fetvalar verdikleri bir gerçek..

Ancak, bazı konularda Kadızadeliler’le aynı çizgide durun sufiler de her zaman var olmuştur.

Mesela bunlar camide na’t-ı şerif, yani Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i öven şiirler okunmasına karşı çıkmışlar.. Mehmed Zahid Kotku rh. a. de, Mevlid'in iyi birşey olduğunu kabul etmekle birlikte camide Mevlid merasimi yapılmasını yanlış buluyordu.. Ancak, camide okuyanlara saldırmak da gerekmez.. 

Kadızadeliler, fazladan minare yapılmasına karşı çıkmışlar, Mehmed Zahid Efendi de buna iyi bakmıyordu.. Ancak, Kadızadeliler’in yapmak istediği gibi bunları yıkmaya kalkışmak da yanlış.. Attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya değmez.

*

Mahmut Ay, yazısının devamında günümüz idarecilerini irşad etmeyi de unutmamış..

İfadelerine ve üslubuna baktığımızda bir “Cumhuriyet tipi Kadızadeli” ile karşı karşı olduğumuzu görüyoruz.

Kadızadeliler’de bulunduğunu söylediği bütün arızaları, eylem düzeyinde olmasa da zihniyet bakımından kendisinde toplamış olduğu anlaşılıyor.

Sözleri şöyle:

“Kadızâdeliler fitnesinden fert, cemiyet ve devlet olarak alınması gereken pek çok ders vardır. Bunlardan bir kaçını şöyle sıralayabiliriz:

“1. Kadızâdeliler, derin ilim sahibi kimseler değillerdir. Liderleri başta olmak üzere çoğunluğu ateşli vaizlerdir. İlmi kıt, aklı küt olan ateşli vaizlerin çıkarabileceği fitneler hususunda her zaman dikkatli olmak lâzım gelir.”

Mahmut efendi merak etmesin, Türkiye’de “ateşli vaiz” çıkmaz.. Çıksa çıksa Alparslan Kuytul gibi biri çıkar, onun da anasından emdiği süt burnundan getirilir.. Vakfını, derneğini başına yıkarlar..

Türkiye’de Mahmut Ay tipi “devlet yağcısı” ateşli yazarlar çıkar..

Bunlar için “aklı küt” denilemez, oldukça kurnazdırlar, "devlet"e, “iktidar sahiplerine” nasıl yanaşacaklarını, gözlerine nasıl gireceklerini çok iyi bilirler.

Laflarını laik (siyasal dinsiz) düzenin hoşuna gidecek şekilde akord etmeyi, onların istediği türden nağmeler üretmeyi çok iyi başarırlar.

İlmi kıt” olma bakımından da Kadızadeliler bunların eline su dökemez.. Kadızadelilerin sufilere karşı sergilediği tavrı bunlar, “laik devletçi” olmayan müslümanlara karşı sergilerler.

Önce onların üstüne bir Kadızadeli elbisesi giydirirler, sonra da "Vay Kadızadelilik hortlamış, söyletmen vurun!" derler.

"Devlet ne duruyor, bunların icabına baksın!" diye feryad ü figan koparırlar.. Kadızadelilerin yaptığı gibi..

İlahiyat mahmuru Mahmut, az anasının gözü değilsin, "mahur beste"den çok iyi anlıyorsun!

*

Mahmut hazretlerinin “devlete ikinci öğüdü”ne geçelim:

2. Bunlar, siyasî nüfuza pek meraklıdırlar. Ateşli vaazlarıyla toplumu efsunladıkları gibi iktidar sahiplerini de etkileyebilmişler ve bu sayede onların gücünden bolca yararlanmışlardır. İdareciler, ihtiraslı ve tefrikacı din adamlarına dikkat etmeli; zamanla devletin ve milletin başına bela olacak şekilde güçlenmelerine fırsat vermemelidirler.

Dünya değişti ey dost, 1600’lü yıllar çook geride kaldı..

Artık siyasî nüfuz kazanmak için salt “ateşli vaiz” olmak işe yaramıyor.. Ya “yerli-milli laik (siyasal dinsiz) düzen”in ya da “küresel küfür düzeni”nin vaizi olman gerekiyor.. Fethullah Gülen gibi..

İkisinin de adamı değilsen vay başına geleceklere.. Pişmiş tavuk bile sana bakıp haline şükreder.

İhtiraslı ve tefrikacı olmaya gelelim.. Görünüşte Fethullah’tan daha ihtirassız, daha birlik beraberlikçi, daha çok sevgi, hoşgörü, diyalog ve kardeşlik yanlısı kim vardı bu ülkede?

Kim?.. Göster de görelim.

Fethullah herkesi, tüm dünyayı sevgiyle kucaklıyor, “dini siyasete alet eden”, sevgi ve hoşgörüden pek fazla anlamayan zamane Kadızadelisi Erbakan gibilere karşı “tenafür” sergiliyordu.

Tıpkı sana benziyordu.. Hık demiş burnundan düşmüşsün maşallah.

*

Neyse.. Mahmud hocaefendi hazretlerinin devlet erkânına yaptığı diğer nasihate geçelim:

3. … Bu zihniyettekiler sosyal bilimlerden ve felsefeden habersizdirler. Bunlardan habersiz olan ham din adamlarının, basit dinî meseleleri büyük toplumsal kargaşaların sebebi yapacak kadar tehlikeli bir potansiyele sahip olduklarını unutmamak gerekir.

İlahiyatçı Mahmut kesinlikle sosyal bilimleri ve felsefeyi yalayıp yutmuş, altından girip üstünden çıkmıştır.

Bunlardan habersiz ham din adamı değildir.

Bunlardan habersiz olursan otomatikman ham din adamı oluyorsun.

Misal, İmam-ı Azam.. Misal İmam Malik.. Ne sosyal bilimlerden haberleri vardı, ne felsefeden.. Ham din adamıydılar.. 

Hele ashab, hele ashab, onlar hamın da hamıydılar.. Aristo'dan, Platon'dan, Zenon'dan, Heraklitos'tan, Demokritos'tan, Parmenides'ten hiç haberleri yoktu.. Varsa yoksa ayet, hadîs..

Ama anasının gözü Mahmut öyle mi, felsefeyi de, sosyal bilimleri de yalayıp yutmuş, hamlıktan kurtulmuş.. Olgunlaşmış.. Çok olgun maşallah..

Mahmud, müsaade buyur da, seni tanımlamak için, karaladığın yazının en başında Kadızadeliler için kullandığın ifadelerden yararlanalım: Ham softa, ateşli vaiz ve ilimli cahil.

Ancak bunlar, senin durumuna tam uymuyor, aradan koskoca dört asır geçmiş.. Senin için “güncelleme” yapmak gerekiyor: Ham akademikimsi, ateşlilik heveslisi acemi yazarımsı, ve de Cumhuriyet’in ezberci yarım hocası.

*

Bunu da geçelim..

Mahmud efendi hazretlerinin “devlet”e verdiği bir başka akıl şöyle:

4. … alaycı ve bayağı bir dil kullanır, sürekli sufîlere çamur atma derdinde olurmuş. Böyle pespaye bir dilin toplum nezdinde büyük bir infiale sebebiyet vereceği ortadadır. Günümüzde de bu tür dil kullananlar, toplumsal güvenlik açısından lisân-ı münasip ile uyarılmalıdırlar.

Vatandaş sanki ilahiyatta tefsir hocası değil de “güvenlik bürokrasisi”nin ihtiraslı ve gözü yukarılarda bir acar ateşparesi..

Hazret toplumsal güvenliğe de ne kadar duyarlı!.. Siyasî nüfuz sahibi olmayı sevmediği için olsa gerek..

Mahmur Mahmut, şu komedyen diye el üstünde tutulan, sanatçıedebiyatçı diye ortalarda gezen, tiyatrocu ya da sinemacı diye devlet erkanı ve halk tarafından evliya, büyük dahi ya da eşi bulunmaz bilge muamelesine layık görülen adamların skeçlerinde, filmlerinde, şiirlerinde, hikâyelerinde, romanlarında, sosyal medyadaki paylaşımlarındaTV yayınlarında kullanılmakta olan dilden senin haberin var mı?

Madem sen dil konusunda bu kadar hassassın, neden bunlar karşısında Kadızadelilerin dilinden duyduğun rahatsızlığın binde biri kadar olsun bir rahatsızlık duymuyorsun?

Sendeki bu çifte standart, bu bakar körlük, seçici algı, part-time hassasiyet acep nedendir?

*

Şikâyetçi olduğu şeye bakın!.. Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü.. Lağım çukuruna düşmüş, kafası bir taşa çarpıp aklı uçmuş, üstündeki pislikten lağım fareleri bile tiksiniyor, yukarıdan kendisine acıyarak bakan adama, “Bayım biraz temiz ol, ayakkabıların boyasız, böyle pespayelik olur mu?” diyor.

Senin o akıl verdiğin devlet erkânının bu taraklarda bezi olsa, gençliğin tiyatroculardan, sinemacılardan, stand-up'çılardan öğrendikleri şu iğrenç, müstehcen, müptezel, kirli, edepsiz, yoz, süflî, pis, çirkin ve hayasız dili dert edinir, bunu önlemek için tedbir alırlar.

Hayır, onlar daha önemli işlerle meşguller.. 

Mesela AK Parti iktidarının ilk yıllarında yeni ceza yasasını hazırlarken herkesten ve bu arada eşcinsellerden görüş alıyorlardı.. Nitekim zinayı “suç” olmaktan çıkardılar.. Sonra sıra İstanbul Sözleşmesi’ne geldi, ardından bu sözleşmeye göre yasalar çıkardılar.. Daha sonra sözleşmeyi iptal ettiler fakat sözleşme mucibince çıkarılan yasalar yerinde kaldı.. Maksat hasıl olmuştu, milleti avutup oyalamak gerekiyordu.

Mahmut efendi hazretleri, bugünün gerçek sorunlarıyla yüzleşmeye cesaret edemediğiniz için “laik devlet”e ve devletlulara dalkavukluk olsun diye 1600’lü yılların Osmanlı toplumuna sövüp sayma kurnazlığı sergilemenizin bayağılık ve pespayeliğin daniskası olduğunu söylememize lütfen izin veriniz.

*

 Kurnaz Mahmut hazretlerinin bir başka “inci”si:

“5. … Eğer Türkiye’de IŞİD vb. terör örgütleri cirit atamıyorsa bunu şu iki şeye borçluyuz: 1. Tasavvuf mayası, 2. Diyanet İşleri Başkanlığı.”

Türkiye'de IŞİD benzeri bir terör örgütünün ortaya çıkmamış olmasının nedeni, ülkemizin ABD tarafından Irak ve Suriye gibi işgal edilmemiş olmasıdır. 

Ey dost, sözünü ettiğin tasavvuf mayasında Şeyh Said gibiler de var.. 1600'lü yıllardan bir çıkıp gelebilsen göreceksin.

Menemen bahane edilerek durduk yere tutuklanıp sürüm sürüm süründürülen, ve sonra (söylendiğine göre) zehirli iğneyle öldürülen Es’ad Erbilî rh. a. gibiler de var..

İdamla yargılanan Ali Haydar Efendi gibiler de var..

İskilipli Atıf Efendi’yi anmıyorum, bildiğim kadarıyla o sufi değildi.

*

Vatandaş bu kafayla, bu akl u fikr ile sosyal bilimlerden, felsefeden, hamlıktan, softalıktan bahsediyor.

Senden âlâ ham softa olur mu?!.. Baktığın ayna senin halinden utanç duyuyor, seninle yüzyüze geldiği için üzüntüsünden nerdeyse parçalanacak.. Ama sen zerre kadar utanmıyorsun.

Mahmur Mahmut, Türkiye’de IŞİD yoksa da PKK var.. Ve derin devletçilerin PKK’ya karşı kullanmak üzere ürettiği Türkiye Hizbullahı, Hizbul-kontra vardı.

Sonra CIA Abdullah Öcalan’ı MİT’e teslim edince, ve PKK bir süre durulunca bunları “emekli terörist” yaptılar.

*

Dahası, şu anki resmî söyleme göre Fethullahçılar terörist.. FETÖ diye bir terör örgütü var.. Her yaştan, her baştan, her kumaştan, her meslekten yüzbinlerce terörist; topla topla bitmiyor.

15 Temmuz'dan dolayı teröristler. (Bu durumda 28 Şubatçılar da, 12 Eylülcüler de, 27 Mayısçılar da terörist oluyor ya, neyse..) 

Evet, ortada FETÖ diye birşey var, devlet sekiz senedir bunların terörist olduğunu anlatmakla meşgul, ve Mahmut Ay hocaefendi hazretleri "Kulak asmayın, inanmayın böye şeylere" dercesine, tarikatlar ve Diyanet sayesinde “dinci bir terör örgütümüz” olmadığını söylüyor.

FETÖ’ye terör örgütü diyenleri yalanlıyor.

Sonra da devlet erkânına akıl veriyor.

Onların senin için, “Bu ham softa ya bizimle kafa buluyor, ya da daha FETÖ’nün dinci bir terör örgütü olduğunu bile öğrenememiş, kafayı 1600’lü yıllarla bozmuş, bugüne bir türlü gelememiş.. Dünyayı dört asır geriden takip eden bir zavallı” demeyeceklerinden emin misin, mahmur Mahmut?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...