"DEĞİŞİM MUHAFAZAKÂRLIĞI” SİYASAL İSLAM’A KARŞI

 






 

Bilindiği gibi, AK Parti, “siyasal kimlik” olarak “muhafazakâr demokratlığı” seçmiş durumda.

Buradaki muhafazakârlık, müslümanlık anlamına gelmiyor.

Muhafazakârlığı yeniden “tanımlamış” durumdalar.

Partinin internet sitesinde şöyle deniliyor:

“Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan, değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan, özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını vurgulayan, aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmalarını önemseyen yapısı, demokratik anlayışla telif edilebilecek bir siyasi öz ortaya koymaktadır. Bu süreçte eleştirel aklın, fikri ve davranış çoğulculuğunun, yanılabilirlik anlayışının geliştirilmesi kadar, temel hak ve özgürlükleri merkeze alan, sivillik ve toleransı gözeten bir siyasi tasavvurun ön plana çıkarılması, muhafazakârlığı demokratik formatta yeniden tanımlamıştır.”

(https://www.akparti.org.tr/parti/2023-siyasal-vizyon/siyaset/muhafazak%C3%A2r-demokrat-siyasi-kimlik/)

Görüldüğü gibi bu ifadeler, AK Parti’nin “demirbaş seçkin”i, “aşk, puro ve motosiklet” virtüözü, Gucci takım elbise ve Zegna gömlek tutkunu Ömer Çelik’in ağzından çıkmışcasına aptalca.

AK Parti’nin nasıl bir parti olduğunu sorarsanız ben şunu derim: Partinin demirbaşı, Erdoğan’ın ayrılmaz ve kopmaz derin yoldaşı ehl-i zevk ve keyf Ömer Çelik’in partileşmiş hali..

AK Parti’deki ruh ile Ömer Çelik’teki ruh aynı.

Dolayısıyla, partinin kimliği, kişiliği (manevî şahsiyeti), Ömer Çelik’in şahsında somutlaşmış, müşahhas hale gelmiş durumda.

Yukarıya aldığımız paspal, yavan, içi boş ve aptalca ifadelerin insanın aklına hemen üçüncü sınıf edebiyatçılık ve beşinci sınıf “siyaset filozofluğu”nun Türkiye şubesi Ömer Çelik’i getiriyor olması sebepsiz değil.

*

AK Parti’nin sitesindeki neredeyse bütün ifadeler, Ömer Çelik’in (yaldızlı ambalajı açtığınızda içinden küflenmiş ve kokuşmuş domuz sosisi çıkan ürün gibi) dışı parlak, içi bomboş laflarını hatırlatıyor. Aptalca..

Lafa Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan” yapısından söz ederek başlamışlar.. Salakça.. 

Muhafazakârlığın otoriterleşmeyle ne alâkası varsa?!..

Ömer Çelik tarzı beşinci sınıf siyaset filozofluğu sergileyecekler ya, “özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını” söylemeseler olmaz.

Aptal, birşeyin somutu soyutundan ayrılmaz!.. Özgürlük de böyledir.. Soyut anlamı yoksa somut anlamı da olmaz!. Eğer soyut bir anlamı yoksa, somut şekli de bulunmuyor demektir.

*

Bir de “aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmaları”ndan söz ediyorlar.

Dangalak, bunlar “ara koruma mekanizmaları” mıdır?

Ayrıca, aile ile gönüllü kuruluşlar ve vakıflar nasıl aynı kategoride değerlendirilebilir?! Allahu Teala akıl dağıtırken siz hangi zevk ve keyflerin peşindeydiniz, Harley Davidson’la millete hava mı atıyordunuz, puro mu tüttürüyordunuz, aşk mı yaşıyordunuz?

Aile “ara koruma mekanizması”ymış.. Dangalak, aile korunacak ana mekanizmadır.. Ara mekanizma devlettir.. 

Devlet, bireyi ve toplumun temeli olan aileyi (nesli) korumak için vardır.

*

Ulema Şeriat’in gayeleri (makasıd-ı şerîa) olarak şu beş hususu saymışlardır: Dini, canı, malı (mülkiyeti), nesli ve aklı koruma.. 

(Bu aynı zamanda, İslam'ın devleti zorunlu kıldığını, "devletsiz İslam" düşüncesinin, yani Siyasal İslam karşıtlığının ortada İslam namına birşey bırakmadığını da gösterir. Çünkü şeriat; canı, malı vs. ancak devletleşerek, devlete hakim olarak korur.)

Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlığını taşıyan 31 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu demişti:

İmam Gazali’nin taksimatıyla İslamiyet’in insanlara verdiği temel haklar şunlardır: Hayat, din, akıl, mal ve nesil emniyeti. Maalesef bunlar arasında özgürlük yoktur.”

On gün sonra, 10 Haziran 2024 tarihli “Gazali’nin Hegel’e cevabı” başlıklı yazısında ise şunu diyor: “Her sürçtüğümüzde Gazali yöntemi işimize yarayabilir.

Mustafa Özcan’da bir ilerleme varsa da yeterli değil.. (Ya da unutkanlık var, yazdıklarını çabuk unutuyor.)

İmdi, Şeriat’in maksatları arasında sayılan beş hususa “özgürlüğü” ilave etmeye gerek yoktur, çünkü özgürlük, bu beş hususta emniyetin sağlanmasıyla oluşan birşeydir.. Ayrıca bir de özgürlükten söz eden, özgürlüğün ne olduğunu anlayamamıştır. (Kölelik konusu ayrıdır.. Bazı insanların müebbet hapse mahkum edilmeleri gibi ayrı değerlendirilmelidir.)

İmam Şatıbî, el-Muvafakat’ta, bütün şeriatlerin (hukuk sistemlerinin) bunları az veya çok korumayı hedeflediğini, fakat kâmil manada korumanın sadece İslam şeriati ile mümkün olacağını söylemektedir.

*

Özgürlük, inancında hür olmandır, canının tehlikede olmadığını (mesela, farklı fikirlere sahipsin diye rejim tarafından zehirlenmeyeceğini, trafik kazasıyla ortadan kaldırılmayacağını) bilmendir. 

“Sen terör örgütü üyesi oldun” vs. denilerek malına mülküne el konulmamasıdır.

Senin ırz ve namusunu devletin en az senin kadar önemsemesi ve hassasiyetle koruma refleksi göstermesidir. 

Devlet düşmanı terörist vs. diye tutuklanan birilerinin, "hanımlarına vs. tecavüz ile tehdit" edilmemesidir. 

"Sen FETÖ'cüsün vs." denilerek gözaltına alınan kadınların mahremiyet ve tesettürüne saygısızlık vahşeti ve edepsizliğinin, insanlık ve müslümanlık şeref ve haysiyetinin ayaklar altına alınışının, “terörle mücadele” adı altında kutsanmamasıdır.

*

Dini koruma”, devletin kendisini, Allahu Teala’nın zaten koruyacağı dini koruma mevkiinde görmesi değildir.. İnsanlara dine göre yaşama, eğitim öğretim kurumları kurma hakkı vermesi, onlara belirli bir din anlayışını dayatmamasıdır.

Mesela bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dine, açık ve örtülü yollarla müdahale ediyor.. Diyanet İşleri Başkanlığı şeriat konulu bir hutbe okutma hakkından fiilen mahrumdur.

Ayrıca derin devlet denilen (ve devletin bazı kurumlarının destek verdiği, hatta o kurumlara yön veren çeteleşmiş “hukuk dışı”, kendisini “hukuk üstü” görerek bir tür tanrılık taslayan) mekanizma da, “din”le oynamaktadır.

Bunlar, satın aldıkları sözde dindar/müslüman yazar-çizer taifesini bu gaye doğrultusunda kullanmaktadırlar.

İslam’ın “tam ve eksiksiz” anlaşılması ve anlatılmasına “Siyasal İslam” damgası vurulmasının, birilerinin kendilerini paralarcasına (güya gerçek dindarlık adına) Siyasal İslam düşmanlığı yapmalarının, bunu "maaşlı eleman" gibi tam mesai sürdürmelerinin nedeni de budur.

*

Bu “Siyasal İslam” teranesini “küresel küfür sistemi” icat etti ve onun Türkiye’deki resmî/devletsel acentalarının karşısına (“gönüllü” ve sivil bir hareket şeklinde) rakip olarak çıkan FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Siyasal İslam karşıtlığının bayraktarlığını yaptı.

Bu konuda FETÖ ile hiçbir fikir ayrılığı bulunmayan (Ki zaten FETÖ’yü bu gaye doğrultusunda kendisi kurup palazlandırmıştı) “derin devlet” ise, “Siyasal İslam karşıtlığı bizim tekelimizde, küresel küfür sistemine en iyi biz hizmet ederiz, FETÖ’nin “paralel acenta” olmasına izin veremeyiz” dedi.

Bunun üzerine FETÖ, “resmî acenta”yı, “Bunlar aslında Siyasal İslamcı, ‘Laikiz, demokratız’ demelerine aldanmayın, takiyye yapıyorlar” diyerek Batılı efendilerine şikayet etmeye başladı.

Resmî acenta boş durur mu, onlar da Batılı efendilerine şöyle yanaştı: 

“Asıl Siyasal İslam düşmanı biziz, sizin istemediğiniz adama müslüman diye selam bile vermiyoruz, mesela Taliban’la, Hamas’la irtibatımız sizin makul kabul edeceğiniz sınırlar içinde.. Siz onlarla hangi esaslar çerçevesinde temas kuruyorsanız biz de öyle kuruyoruz.. Siz Taliban’a kadın düşmanı derseniz biz de hemen koroya katılıyoruz, ikiletmiyoruz.. İslam’ı sizin istediğiniz şekilde güncellemek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz, üstelik bunu Selanikli Mustafa Atatürk’ten bile daha iyi yapıyoruz.. O, dine açıktan cephe alarak mücadeleyi yüzüne gözüne bulaştırdı, biz Siyasal İslam’ın işini kimseye hissettirmeden, herkesi ayakta uyutarak içeriden bitiriyoruz, başarılı da olduk, neredeyse herkesi sizin istediğiniz şekilde laik demokrat yaptık.. FETÖ’ye aldanmayın, onlar Haşhaşî, terörist!”

*

AK Parti’nin düşüncesiz düşünürleri, yukarıya aldığımız “değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan” muhafazakârlık söylemiyle şunu demek istiyorlar:

Millet, rüzgârın önündeki yaprak, kendisini nehrin akıntısına bırakmış çöp gibi, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreçte değişmeli, zamana uymalıdır.

Herkes, "toplumsallık" adını verdiğimiz sürü psikolojisiyle, toplum nereye gidiyorsa oraya gitmeli, değişmelidir.

Biz değişimden yanayız, muhafazakârlıktan söz ediyorsak işte öylesine; ahmakların gözünü boyamak için ağızlarına bir parmak bal çalmak faydadan hali değildir.

Aile, gönüllü kuruluşlar ve vakıflar, toplumsal dinamiklerin belirlediği süreç için ara mekanizmalardır, ana mekanizmalar deriniyle yüzeyseliyle devletin elindedir. 

Gönüllü kuruluşlar ve vakıflar "devleti etkileme" gibi bir tavır içine giremez, hatta bunu akıllarından bile geçiremezler, fakat devlet, bu ara mekanizmaların hem hareket alanını belirler, onlara sınırlar getirir, hem de gerektiğinde içine sızar.

Gönüllü kuruluşlara gönül enjekte eder, hatta onların bazısını kendisi kurdurur.. Perde arkasındaki “üst akıl” olarak tulumbaya su koyma kabilinden onların lokomotif durumundaki ilk elemanlarını kendisi sahaya sürer, fakat sonrası “toplumsal”dır.. 

Toplumsaldır çünkü sinekler kara bulut gibi bal tabağına üşüşür, "inek"ler de kenardan hasretle ve hayretle seyrederler.

O toplumsal dinamikler, KADEM’in dergi adlı paçavrasında “değişim” kusan ilahiyatçı unvanlı densizlerin yaptıkları gibi, İslam’ın siyasal olanına da olmayanına da ağızlarına geleni söylemeye başlarlar.

Herşey toplumsal dinamiklere uygun biçimde seyreder, “değişim muhafazakârlığı” toplumsalın temellerini suhuletle usul usul dinamitler.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) dedikleri hareket ile AK Parti arasında “esas”ta çok fazla bir farklılık yok.

Davaları üç aşağı beş yukarı aynı, zihniyet bakımından “aslında yok birbirlerinden farkları”, fakat aralarında derin bir rekabet, çekişme ve çekememezlik var.

Galatasaray ile Fenerbahçe gibi.. İkisinin de derdi, ideali, sahada deli gibi koşmaktan, faydası neyse, meşin topu direkler arasındaki bir boşluğa göndermekten ibaret.

Dertleri, davaları böyle yaşamsal açıdan çok önemli "evrensel" bir mesele, fakat safları ayrı..

İşte, AK Parti ile FETÖ’nün durumu da bu..

Evrenselcilik”te, “uzlaşmacılık”ta, NATO’culukta, AB’cilikte, siyasal kimlik anlayışında aralarında bir fark var mı?

Yok!

Bir zamanlar "aynı dağın yeli" değiller miydi, aynı yağmurlarda ıslanmıyor ve sulanmıyorlar mıydı?!

*

Mesela AK Parti’nin eski milletvekilisi, halihazırdaki ekran sözcüsü ya da maydanozu, Yeni Şafak yazarı Mehmet Metiner ile, şu anda ABD’de yaşayan “FETÖ’cü” Mücahit Bilici arasında ne fark var?!

Bu Bilici, Taraf gazetesinin 20 Ağustos 2014 tarihli sayısında yer alan yazısında, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu iddiasında bulunmuştu.

Sanki Eski Yunan’dan beri demokrasi kavramı etrafında gevezelik edenlerin gayesi İslam Şeriati’ne uygun bir yönetim biçimi bulmaktı.

Ya da Allahu Teala peygamberleri, her toplumda “Batı tipi demokratik sistem” yürürlükte olsun diye göndermişti.

Cehaletin, izansızlığın, hakkı batıla karıştırmanın bu kadarı zor bulunur.

*

Bilmez Bilici, böylece, Batı’daki demokratik rejimlerin İslâmî sayılmaları gerektiğini söylemiş oluyordu.

Burada sorun, “İslamî bir demokrasi mümkündür” bile demeyip, herhangi bir “kayıt” koymadan, “mutlak” olarak demokrasiyi İslam’a/Şeriat’e uygun kabul ediyor oluşu.

“Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu şeklindeki iddiası doğru olsaydı, söz konusu yazısında Müslümanları demokrat olmaya çağırması anlamsız olurdu.

Sadece, “İslam’ı/Şeriat’i tam anlayın, tam uygulayın” demesi gerekirdi.

İslam’ın tam uygulanmasıyla, Bilici’nin hayranlık duyduğu demokrasi de gerçekleşmiş olurdu.

*

Bilici, Müslümanların demokrasi karşısındaki müstağnî tutumu hakkında şunu söylüyordu:

“Bu tavırda mazur görülebilecek tek şey Müslüman milliyetçiliğinin otantisite ve kendi kendine yeterlik duygusuna dayanan özgüvenidir. İslam’ın özgüvenin en iyisine hakkı var ancak bunun sahici temeller üzerinde yükselmesi gerekir.”

sahici temeller nedir? İşte, Bilici’nin asıl yapması gereken, o sahici temelleri göstermek olmalıydı.

Bunu yapmıyor, onun yerine, Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran bir özgüven, sathi ve temelsiz bir özgüvendir” diyordu.

Böylece, kendisiyle çelişerek, Müslümanların demokrasi karşısındaki entelektüel tutumunu kategorik olarak “düşmanlık” diye yaftalıyordu.

"Kendi dışına düşmanlıkla ayakta duran" kendisiydi, haberi yok.

Ona göre, ya demokratik zihniyeti benimseyeceksiniz, ya da, “kendi dışınıza düşmanlıkla ayakta durma” suçlamasını kabul edeceksiniz.

Şu ifadeleri ise, kafasında gerçekte bir “sahici temeller” bulunmadığını açıkça göstermekteydi: 

Mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur. Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir.”

*

Evet, mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması ancak ahirette olur, çünkü herkesin önüne, sevap ve günah hanesi açık ve net bir şekilde konulur. İnsanlar Cennet’te mutlak hayır, Cehennem’de de mutlak şerle karşılaşırlar.

Bu dünyanın ise mutlulukları ve kederleri, nimetleri ve musibetleri saf değildir. Hayırları şerle, şerleri hayırlarla karışıktır.

İnsan, bu dünya hayatında kendi durumuyla ilgili olarak da, kesin hüküm veremez. Ayrıca, amel düzeyinde, merhum İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’de ifade ettiği gibi, efdal (daha fazîletli) olan ile hayırlı olan farklı olabilir. Örneklerine burada girmeye gerek yok.

Ancak, biz, Allahu Teala’ya itaatin mutlak hayır, Şeytan’a uymanınsa mutlak şer olduğunu biliriz.

Yani mutlak hayır ve mutlak şer ayrışması için ahireti beklemek zorunda değiliz. (Bilici gibi tipler, bu tür konuları büyük ölçüde Bediüzzaman’dan öğreniyor, fakat onun kastını tam anlayamıyorlar.)

*

Kendisini mutlak hayırla özdeş gören veya hakikati malikiyet tekelinde zannedenler her zaman büyük bir istibdad ve aynı zamanda düşüncesizlik üretmişlerdir” şeklindeki ifade ise, düşüncesizlik ya da kafasızlık ürünüdür.

Evet, tam da budur.

Çünkü, peygamberler kendilerini mutlak hayırla (hak dinle) özdeş görürler; hakikat, onların tekelindedir.

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., “Musa bugün yaşıyor olsaydı, bana tâbi olmaktan başka yapacağı birşey yoktu” anlamına gelen bir beyanda bulunmuştur.

Bu tutum, neden istibdat ve düşüncesizlik üretiyor olsun ki!..

*

Burada gerçek istibdat, Bilici’nin demokrasiye verdiği “mutlak hayır” rolünde, düşüncesizlik ise, Batı demokrasisinin misyoneri olmayı kabul etmesinde yatıyor.

Demokrasiye “mutlak hayır” rolü veriyor, çünkü, “Eğer bugün Şeriat’a/İslam’a uygun bir yönetim biçimi formüle edilseydi bu demokrasi olurdu diyebiliyor.

Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorsun?

Bu konuda hakikate malikiyeti nasıl kendi tekelinde görebiliyorsun?

İslam, Allahu Teala tarafından vahiyle indirilmiştir, peki, demokrasiyi kim üretmiştir?..

*

Bilici şayet İslam’a/Şeriat’e uygun bir demokrasi tasavvuru önermiş olsaydı, belki sözlerini “Bu da bir görüş” diyerek hoşgörüyle karşılamak gerekebilirdi.

Fakat, bunu yapmıyor, İslam ile “mutlak anlamda” demokrasiyi özdeşleştiriyor.

Demokratlar bile kendi aralarında anlaşamazken, kimisi sosyal demokrasiyi, kimisi muhafazakâr demokrasiyi savunurken, bazıları liberal demokrasiden, bazıları da halk demokrasisinden söz ederken, yani, kendilerine göre farklı birer demokrasi tasavvuru üretirlerken, bu “düşüncesiz” adam, “Ben de İslamî demokrasiyi savunuyorum” bile demiyor, mutlak anlamda demokrasi ile İslam’ı özdeşleştiriyor.

Bir başka deyişle, demokrasiyi kayıtsız ve şartsız olarak “mutlak hayır”la özdeş kabul ediyor.

Adam, Şeriat’e/İslam’a uygun bir demokrasiden yana olduğunu söylese, böyle bir “icat” çıkarsa anlayacağız, fakat, İslam’ın “mutlak anlamda” demokrasinin ta kendisi olduğunu kabul etmemizi istiyor.

*

Gerçekte demokrasi, son tahlilde halkın çoğunluğunun, azınlıkta kalanlar üzerinde hâkimiyet kurmasına ve kendi koydukları kuralları yasa olarak onlara dayatabilmelerine imkân verdiği için, şu veya bu ölçüde zulüm rejimi olmaktan kurtulamaz.

Halkın büyük çoğunluğunun onayı alındığı için, bu zulmü fark etmek ve ona itiraz etmek zor olabilir, ama böyledir.

Çoğunluğa tanınan bu imtiyaz, “sosyal Darwinizm”le akrabalık bağı bulunan (Franz Oppenheimer gibi isimlerin savunmuş olduğu) “siyasal realizm”in zulmü meşrulaştıran “Kuvvet hak kaynağıdır” ya da “Hak kuvvetten doğar” anlayışının toplumsallığı eksen alan bir versiyonudur..

İslam ise, insanların (temel hak ve hürriyetler alanında) insanlar için kural koymalarını kabul etmez. Peygamberler bile, insanlar için mutlak anlamda kural/yasa koyucu makamda değildirler.

Bütün insanlar eşittir ve hepsi için kuralları/yasaları ancak onları Yaratan (Halik) koyar.

Yaratan’ın koyduğu yasalar, anayasa niteliğindedir ve insanların ürettiği diğer kurallar, o anayasaya aykırı olamaz, ona uygun olmak zorundadır.

Durum böyle olunca, hiç kimse bir başka kimse için kural koyucu, yasa yapıcı nihaî makam olarak ortaya çıkamaz.

*

O yüzden, İslam, insanlık haysiyet ve onurunu koruyan yegâne hayat nizamıdır.

Demokrasi de dahil olmak üzere tüm diğer siyaset felsefeleri ve kamu hukuku teorileri, son tahlilde kula kul olunmasından başka birşey değildir.


CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ

 


Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında “siyasal rejim” anlamında gerilikten de söz ediyor.

Şöyle diyor:

“[Müslümanlar] Hilafet döneminde bir nevi cumhuriyet sistemini uygulamalarına rağmen geriye düşmüş ve istibdat çukuruna düşmüşlerdir…. Siyasi rejim olarak da genelde istibdat ile birlikte anılan, yürüyen hanedanlık veya saltanat anlayışına kapılmışlardır.”

Batı ise böyle değilmiş.

Bunlar, “zamanın ruhu” açısından uygun ve doğru, “hak ve hakikat” nokta-i nazarından ise düzeltilmeye ihtiyaç duyan yalan yanlış “Cumhuriyet ezberleri” durumunda.

Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn (Liechtenstein), Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.

Hâlâ başlarında hanedanlar var.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da saltanatın son bulması doğal bir sürecin değil, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle oldu.. Ve Rusya, çarlık yerine “sovyet sosyalist cumhuriyet” olarak komünist diktatürlüğün, Almanya ise Nazi diktatoryasının eline düştü.

Türkiye ise, Osmanlı saltanatı yerine Selanikli diktatörlüğüyle müşerref oldu.

*

Görüldüğü gibi, Özcan’a göre hilafet, nebevî menhec üzere hilafet olmasından dolayı değil, bir nevi cumhuriyet sistemi olmasından dolayı kıymetli.

Hayır, bu ne satır aralarından çıkan anlam, ne de zımnen demiş sayılacağı şey; doğrudan böyle konuşuyor.

Cumhuriyet ile istibdadı da ayırıyor ki, bu da, kasten yapılan bir çarpıtma değilse de. en iyi ihtimalle dünyadan habersizlik ve koyu bilgisizlik olarak yorumlanabilir.

Saltanat (hanedan devleti) ile istibdadı birlikte anması da öyle..

*

Oysa, cumhuriyet denilen sistem sıkça diktatörlüğe sahne olmaktadır.. Öyle ki, bu cumhuriyetçi istibdat, istibdadın en koyu biçimidir.

Mesela Çin Halk Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, istibdadın en uç örneklerini sergileyegelmiş durumda.. O kadar ki, Doğu Türkistan’da şu anda yaptıkları zulümlerin çetelesini tutmak mümkün değil.

Türkiye’de de durum bir ölçüde benzer.. Bu toplum som, saf, pür ve halis muhlis istibdatla cumhuriyetin ilanıyla tanıştı..

Çözümsüzlüklerden çözümsüzlük beğenmekte olan, gittikçe içinden çıkılmaz hale gelen Kürt sorunu da bundan doğdu.. Devletin bir Kürt sorunu olmasa bile “Atatürkist cumhuriyet politikaları” sayesinde Kürtler’in artık devletle bir sorunu var.

Bütün Türk tarihi boyunca sultanlar tarafından uygulanmış istibdadı toplasanız, kemiyet değilse de keyfiyet bakımından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün tek parti diktatoryası döneminde uygulananın onda biri kadar etmez.

Adamın ölüsü bile istibdadın garantörü durumunda.. Başörtüsü meselesi etrafında Atatürk ilke ve inkılapları namına kopartılan fırtınaları hatırlayalım..

Düşünün, adam “Çorap giymedin, suçlusun, cezan idam” der gibi şapka giymeyenleri asabilmiş bir “çılgın Türk”.

Firavun, İsrailoğullarının çocuklarını (putu olan) devletinin bekası için öldürüyordu, bu “defolu dahi”nin şapka giymeyenleri hangi akla hizmetle öldürdüğünü anlayabilmek mümkün değil.

Onun cumhuriyetinin yaptığını ifade için istibdat kelimesi yetersiz kalıyor.. Ona has özel bir kavram icat etmek gerekiyor.

*

İmdi, olaya müslümanca (İslam’a göre) bakmak istiyorsak eğer, Batı’da yapılmış siyasal rejim tasniflerine değil, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebligatına itibar etmemiz gerekir.

O (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

Nübüvvet (peygamberlik) içinizde,Allah’ın dilediği kadar devam eder;sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde (menheci üzere) bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman– ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir mülk (hakimiyet, egemenlik) olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut (zorba) bir mülk ortaya çıkar; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/273)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz s.a.s. cumhuriyetten, saltanattan vs. söz etmiyor.

Bir nübüvvet menheci üzere hilafet var, bir de mülk (devlet egemenliği, hakimiyeti; ya da devletleşmiş egemenlik/hakimiyet/hükümranlık).

Mülk de ikiye ayrılıyor: Yanına fazla yaklaşıldığında ısırabilen hakimiyet, ve elinden uçanın kaçanın kurtulamadığı, herkesi bir şekilde "öpen" ceberut (zorba) hakimiyet.

*

Cumhuriyetmiş, meşrutiyetmiş, monarşiymiş, demokrasiymiş, şuymuş buymuş.. Bunları boşver, mesele şu: Bugün İslam ülkesi diye bilinen ülkelerin rejimi Peygamber Efendimiz s.a.s.’in tasnifi çerçevesinde hangi kategoriye girmektedir?

Isırıcı mülkle (egemenlikle, devlet otoritesiyle) mi yönetiliyorsun, yoksa ceberut (zorba) devletlerin tasallutu altında mısın?

Sen ceberut (zorba) devlet egemenliği altında inliyorsan devlet dükkanının kapısının üstünde cumhuriyet (cumhurluk) tabelası asılı olsa ne yazar! (Beşeriyet nasıl beşerlik demekse, cumhuriyet de cumhurluk demektir.. Cumhur ise “halk, topluluk” anlamına geliyor.)

*

Daha önce de birçok kez yazdık.. Nasıl bilim adamı olmak uğraşılan bilim dalının terminolojisini kullanmayı gerekli kılıyorsa, ve kullandığınız terimler sizin hangi teori ekseninde düşündüğünüzü ortaya seriyorsa, siyasal ve toplumsal meseleleri tartışırken başvurduğunuz kavramsal çerçeve de sizin dünya görüşünüzü ele verir.

Bir Atatürkist ile bir müslüman (İslamcı) aynı kavramları kullanmaz, kullanamaz..

Bir komünistle bir liberalin, bir milliyetçi (ırkçı) ile bir hümanistin kavramsal çerçevesi aynı değildir.

Kullandığın kavramsal çerçeve senin zihniyetini açığa vurur.

Mustafa Özcan’ın kullandığı kavramsal çerçeve, ve laflarının temelinde yer alan teorik zemin, “müslüman” bir yazara yakışır nitelikte değil.

*

Batı’da uzun süre, siyasî rejimleri "monarşi, oligarşi ve demokrasi" diye sınıflandıran Yunanlılar'dan kalma tipoloji kullanıldı.

Monarşi (saltanat) tek kişinin hüküm sürmesi, oligarşi birkaç kişinin yönetmesi, demokrasi ise halkın (daha doğrusu toplum çoğunluğunun) egemen olması olarak tanımlanıyordu.

Devlet-hükümet ayrımı yaparak “devlet biçimleri" ile "hükümet biçimleri"nden söz eden Bodin, bu üçlü sınıflandırmadan yararlanarak farklı kombinasyon ya da terkipler oluşturdu.

Mesela, egemenliğin kralın elinde bulunduğu "monarşik devlet"te bütün vatandaşlar kamu görevlerine aynı eşitlikte girebiliyorlarsa, "demokratik hükümet"in sözkonusu olduğunu söyledi.

Böylece, Eski Yunan’ın ayırdığı monarşi ile demokrasi biraraya gelebiliyor, devletin payına monarşi, hükümetin hissesine ise demokrasi düşüyordu.

*

Çağdaş hukukçularsa, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı teorisinden (yasama-yürütme-yargı) ilham alarak, siyasi rejimleri bu kuvvetler arasındaki ilişkilere göre sınıflandırma yoluna gittiler.

Böylece yeni bir üçlü tasnif ortaya çıktı: Kuvvetlerin birliği rejimi, kuvvetler ayrılığı rejimi, parlamenter rejim (kuvvetlerin işbirliği yaptıkları rejim).

Kuvvetlerin birliği rejiminde bir kişinin hakimiyeti sözkonusuysa ortada ya mutlakçı monarşinin ya da diktatörlüğün bulunuyor olduğunu söylüyorlar.

Birinci durum saltanata, ikincisi ise cumhuriyete işaret etmekle birlikte, aradaki fark sadece iktidara geçişle ilgili.

Saltanatın kralı veraset yoluyla, cumhuriyetin diktatörü ise zorla başa geçiyor.

*

Görüldüğü gibi, halk tarafından benimsenmiş olan veraset olgusu, zorla başa geçen cumhuriyetçi diktatörün durumuna göre daha demokratik bir noktada duruyor.

Selanikli Mustafa Atatürk de, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında ifade ettiği gibi, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek saltanatı anti-demokratik bir usulle zorla kaldırtmış, diktatörce davranmış, ve kendi cumhuriyetçi “ebedî” diktatörlüğüne giden yolun asfaltını döşemişti..

Ölüsü bile hâlâ bir diktatör olarak tepemizde..

Ve bu ölü diktatörlüğü dünyada bir tek Türkiye’de geçerli.

*

Kuvvetler ayrılığı rejimine gelince, bunun kralcı biçimi meşrutî monarşi, cumhuriyetçi şekli ise ABD'de görüldüğü üzere başkanlık rejimidir.

Parlamenter rejimin özelliği ise, devlet başkanı ile hükümet başkanının ayrı oluşudur.

Bu rejimde devlet başkanı sırf fahrî/onursal bir rol oynar; başbakan, kendisiyle birlikte parlamentoya karşı sorumlu olan bir bakanlar kurulu içinde yürütme yetkisini tek başına kullanır.

Bugün, meşrutî krallık olan İngiltere'de uygulanan hükümet biçimi parlamenter demokrasi olarak adlandırılıyor.

*

Ancak, bütün bu sınıflandırmaların, günümüzün siyasî rejimleri arasındaki farkları anlaşılır ve sade bir biçimde ifade etmede yetersiz kaldığı bazılarınca öne sürülmektedir.

Bu nedenle giderek terk edilmekte ve onların yerini (iyi bir teorik modelden olay ve olguları basitleştirerek ve karmaşıklıktan kurtararak açıklamasının beklenmesinden hareketle) çokçu ya da demokratik rejimler ile tekçi ya da otokratik rejimler arasındaki ayrım almaktadır.

Çokçu ya da demokratik rejimlerde herşeyden önce birkaç tane siyasî parti bulunur. Basın, fikir, teşkilatlanma, gösteri ve haberleşme hürriyeti vardır.

Tekçi ya da otokratik rejimlerde ise mevcut rejime itiraz edilemez, otoritesi vatandaşların etkisinin dışındadır.

*

Rejim sınıflandırmalarını bu şekilde özetleyen Duverger'ye göre, günümüzde "XIX. Yüzyıl Avrupası'nı parçalamış olan 'monarşi-cumhuriyet' karşıtlığı değerden düşmüş, bütün anlamını kaybetmiştir".

Kaybetmiştir, çünkü, "Parlamenter cumhuriyet ile parlamenter monarşiler arasındaki gerçek fark çok ufaktır, çünkü 'kral' olsun, 'başkan' olsun, devlet reisi pratik olarak bir yetkiye sahip değildir".

Peki, ya parlamento var da parlamenter demokrasi yoksa?.. O zaman da "monarşi (saltanat)-cumhuriyet karşıtlığı" yine anlamdan yoksun mu olacaktır?

Kuşkusuz, çünkü 'cumhuriyetin diktatörü' ile 'saltanatın kralı' arasındaki gerçek fark yine çok küçüktür. Sadece iktidarı ele geçiriş biçimleri değişiktir.

*

Türkiye'ye gelince, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmiş olması demokrasinin gelmesi demek değildi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün otoritesi son iki yüzyılda yaşamış bütün padişahlarınkinden daha fazlaydı.

Bu padişahlar, yapmak istedikleri reorganizasyon ve ıslahatları gerçekleştirmekten bile genellikle aciz kaldılar.

Selanikli diktatör ise, son üç asırda bütün padişahların yaptıkları değişikliklerin daha fazlasını kişisel olarak gerçekleştirdi.

Sorun şurada ki, bu değişikliklerin önemli bir kısmı gereksiz, büyük kısmı da zararlıydı.. Faydalı kısmı devede kulaktı.

Falih Rıfkı Atay, bütün “yağcılığına” rağmen, "Çankaya"sında bu adamın diktatör yönünü de anmadan geçmez.

Selanikli’nin kişisel hakimiyetini diktatörlük yerine monarşiye dönüştürme şansı da yoktu, çünkü mirasçıya sahip değildi.

1930 yılı Temmuz'unda Yalova'da Fethi Okyar, İsmet İnönü ile birlikte yeni bir parti kurması için kendisini ikna etmeye çalışan Selanikli Mustafa Atatürk'e şöyle demişti:

"Matbuat (basın yayın) hür olacaktır. Her türlü yazı yazılacak, Meclis'te her türlü acı tatlı tenkidat (eleştiri) yapılacaktır. Buna tahammül etmek zor olacaktır."

Tercüme edelim: Şu anda Türkiye'de basın hürriyeti yok.. Pekçok şey yazılamıyor.. TBMM'nin (parlamentonun) adı var, kendisi yok, hükümeti herhangi bir şekilde eleştirmek, muhalefet yapmak mümkün değil.

İsmet’ten usturuplu bir şekilde kurtulmak için denize düşen yolcu hesabı Fethi’ye sarılan Selanikli ise şöyle cevap vermiştir:

"Bunlara tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir Meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakılıyor."

*

"Cumhuriyet" kelimesinin bir devletin isminin ardında yer alması tek başına kıymet ifade etmez.

Eğer cumhuriyet faziletse, batıcılarımızın İran İslam Cumhuriyeti'ni İngiltere Krallığı'na tercih etmeleri gerekir.

Hatta ABD'ye de tercih etmelidirler, çünkü Felix Morley'den tutun da eski başkanlardan Harry Truman'a kadar pekçok kişi, ABD'nin bir cumhuriyet değil, sadece bir demokrasi olduğunu altını çizerek vurgulamışlardır.

Demek ki fazilete pek meraklı değiller.

Orta Asya'daki Türk devletleri de, Sovyet döneminde fazilet içinde yüzüyorlardı, çünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde yer alan cumhuriyetler durumundaydılar.

Çin Halk Cumhuriyeti de, yukarıda belirttiğimiz gibi, adı üstünde, bir cumhuriyettir.

Cumhuriyetçi zihniyete göre fazilet abidesi durumundadır.. Doğu Türkistanlı gericiler anlayamıyor, o ayrı.

*

Cumhuriyeti L. Lipson, "yönetenlerin devleti oluşturduğu ve halkın da onlara ait teba olduğunu kabul eden otoriter seçkinci düşüncenin reddi" olarak tanımlar.

Yönetenlerin devleti oluşturması ve halkın teba sayılması..

28 Şubat sürecinde başörtüsü için düzenlenen "Özgürlük Zinciri" eylemini laikler "devlete başkaldırı" olarak nitelendirmişlerdi.

Mantık şuydu: Postmodern darbe sayesinde iktidar koltuğuna kurulan ve 28 Şubat kararlarını uygulayan yöneticiler devletin ta kendisi, başörtüsü konusunda siyasal iktidarın aldığı kararları protesto eden halk ise devlete kayıtsız şartsız itaat etmesi gereken tebaaydı.

Yöneticileri (Ecevit-Bahçeli-Yılmaz troykasını) protesto etmek devlete başkaldırmak oluyordu, çünkü onlar devletti.

İşte bu, ülkemizdeki klasik laik demokrasi zihniyeti..

*

Montesquieu ise cumhuriyeti, "seçimle gelen devlet başkanının ülkeyi kanunlara uygun olarak yönetmesi" şeklinde tanımlar.

Bu tanımı geçerli sayarsak, seçimle gelenleri ihtilalle gönderenleri cumhuriyet düşmanı kabul etmek zorunda kalırız.

Siyaset bilimciler, cumhurî devlette egemenliğin milletin tamamına ait olmasını (daha doğrusu öyle olduğunun iddia edilmesini) "halk cumhuriyeti" ya da "demokratik cumhuriyet" olarak adlandırırlar. Anayasa'mıza göre Türkiye Devleti "demokratik bir cumhuriyet"tir, yani "egemenlik millete ait"tir.

Bunun yanısıra bir de (yukarıda da belirttiğimiz gibi) "aristokrasi" ya da "seçkinler cumhuriyeti"nden söz ediliyor. Tarihteki Venedik ve Roma Cumhuriyetleri böyleydi, halkın önemli bir kesimi vatandaş bile sayılmıyordu.

Evet, bir, demokratik cumhuriyet var, bir de seçkinler cumhuriyeti, "laiklerimiz" üzülecek ama, "laik cumhuriyet"i siyaset bilimciler bir cumhuriyet türü olarak kabul etmiyor.

*

Bugün demokrasi ile laikliği akıllarınca karşı karşıya getiren, sonra da tercihini laiklikten yana yapan, "Laikliksiz demokrasinin canı cehenneme" diyenler, cumhuriyeti değil, kendi imtiyazlarını savunmaktadırlar.

Demokratik bir cumhuriyette halkın (azınlıkta kalanların değilse de halk çoğunluğunun) "cumhuriyet düşmanı" olması mümkün değildir.

Bir cumhurî devlette, halk arasında "cumhuriyet düşmanlığı" varsa, bundan, orada demokratik bir cumhuriyetin değil, seçkinler cumhuriyetinin (cumhursuz cumhuriyetin) bulunduğu sonucunu çıkarmak gerekir.

Bu demektir ki halkın bir kesimi adeta "parya" muamelesi görmekte, eşit vatandaş olarak kabul edilmek istenmemektedir.


İSLAMÎ “İCMA”YA DEMOKRATİK ÇOĞUNLUK ELBİSESİ GİYDİRME HOKKABAZLIĞI



AK Parti iktidarının (“görüş”ün “millî” olanının kıymetten düştüğü, tuhaf bir nostalji muamelesi gördüğü) ilk yıllarında, Avrupa Birliği idealinin gölgesindeki “muhafazakâr demokratlığın” dayanılmaz hafifliğinin herkesin aklını başından aldığı o “ilginç zamanlar”da, istisnalar dışında bütün “dindar”ların, yükselen trend “laik (siyasal dinsiz) toplumsallık” otobüsünde bir yer kapmaya çalıştıkları görülüyordu.

Bunun yanı sıra,“donmuş” sayılarak artık aşağılanmaya başlanan bütün “dinî sabite”leri, eriyip cıvıklaşsınlar, çağa göre güncellenip yeniden dondurulabilecek hale gelsinler diye laiklik (siyasal dinsizlik) fırınının cehennemî ateşine atma furyası başlatılmıştı.

O sıralarda AK Parti kurucularından bir prof., Yeni Şafak’taki köşesinde”zamanın ruhu”na uygun olarak şunu yazmıştı:

“Gönüllü toplum, bütün ülkelerde azınlığın değil, çoğunluğun sesidir. Gönüllü toplumun önemi, çoğunluk yanlışta birleşmez’ ilkesinden kaynaklanır.”

Bu ilkeyi nereden çıkarmış ya da öğrenmişti?!

 “Akıl”dan mı, yoksa vahiyden mi?

*

Akıl, böyle bir ilke olamayacağını söylüyor.

Hiç kimse de böyle bir ilkeden söz etmemiştir.

Ayrıca tarihî tecrübe, ortadaki vakıa (gerçeklik) çoğunluğun yanlışta birleşebildiğini göstermektedir.

Mesela çoğunluk, Hz. İsa’yı terk etti.. Onun hakkında çarmıha gerilerek işkenceyle ve aşağılanmak suretiyle öldürülme hükmünü verdi.

Evet, çoğunluğa, ve onların “yasalarına” göre, Hz. İsa aleyhisselam, yaşamayı asla haketmeyen bir insandı.

Toplum için zararlıydı.. Toplum onun varlığından ve zararından kurtarılmalıydı.

Demokrasinin beşiği Eski Yunan’da çoğunluk, Sokrates’i idama mahkum etmiş, zehir içirerek öldürmüştü.

Mısır’daki halk çoğunluğu, Hz. Musa a.s.’ın değil, Firavun’un yanında saf tutmuştu.

Yahudi (İsrailoğulları) çoğunluğu bile, gördükleri bütün mucizelere rağmen, Hz. Musa’ya muhalefet etmişlerdi.

“Musa (şöyle) dedi: ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır’.” (Maide, 5/25)

*

Tarihî tecrübe bir yana, akıl da, çoğunlukta olmanın haklılık anlamına gelmeyeceğini söyler.

Bu, "Kuvvet, hak kaynağıdır" anlayışının toplumsal versiyonudur.

Tecrübenin itiraz edilemez sesi duyulmasaydı bile, akıl tek başına, ‘Çoğunluk yanlışta birleşmez’ diye bir ilke olmayacağını anlayacak kabiliyettedir.

B. Russell gibi “Akılsızca birşeyi milyonlarca kişi de söylese o şey yine akılsızcadır” diyebilmek için ne filozof olmak gerekiyor, ne öğrenim görmüş olmak, ne de dahi olmak.

S. Maugham’ın “Birçok insanın kabul etmesi, birşeyin gerçek olduğuna delil sayılmaz” şeklindeki sözünün doğru olduğunu anlamak için Hintli çoğunluğun inekçi sapıklığıyla tanışmak gerekmiyor.

*

Müslüman olduğunu söyleyen (tarihî tecrübeden habersiz, aklı da kıt) bir kişinin (aklının kıtlığına muvazi olarak dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söylese bile), hiç değilse müslümanlığından dolayı bu gerçeği öğrenmiş olması gerekir:

Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan onlar seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna tabi olurlar ve onlar ancak yalan söylerler.” (En’âm, 6/116)

Yoksa gerçekten onların çoğunun (hak sözü) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar..” (Furkan, 25/44)

(Çünkü onlar, hayvanî yanlarını norm kabul eder, akıllarını kullanmazlar. 

Hayvanlar akıl sahibi olmadıkları için mazurdurlar. Akıl nimetini kullanmayan insanlar hayvandan aşağıdır, daha sapıktır.)

*

Evet, söz konusu akılsız “ilke”, putperest Eski Yunan ile Roma’ya ait ideolojik bir sapıklıktan başka birşey değildir.

Demokratlık (özellikle de “yasama/teşrî” [kanun koyma] anlamında demokratlık), akılsızca, insanı hayvandan da aşağı hale düşüren bir sapıklıktır.

Demokrat eğilimliler, şu Latin atasözünü tekrarlamaya, ve çoğunluğu bir tür tanrı haline getermeye pek heveslidirler: “Vox populi, vox Dei.” Yani, “Halkın sesi, Hakk’ın sesi.

Halktan, Hakk’ın sesine (vahiy) uyması istenmiyor, tam tersi savunuluyor.

Halkın sesi Hakk’ın sesi olsaydı, Hz. İsa a. s. çarmıhta ölmeye mahkum edilir miydi?!

Hakk’ın sesinin ne olduğu Kur’an’dan/vahiyden öğrenilir, putperest Latin atasözlerinden değil.

*

Söz konusu AK Parti kurucusu yazar, belki de, edille-i şer’iyyeden icma ilkesine ve “sevad-ı azam” (büyük karaltı) ile ilgili hadis-i şerife dayandığını “zannediyordu”.

İcmada, halk çoğunluğu birşey ifade etmez:

“Bir mesele hakkında icma yapma yetkisine sahip olanlar, elbette müctehidlerdir.... Şevkani, ‘İrşadü’l-Fuhul’de şöyle der: ‘İlimde muteber bir icma, bu ilmi bilenlerin icmaıdır; ötekilerin icmaı değildir....’”

(Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi (Fıkıh Usulü), s. 179)

Ebu Zehra’nın naklettiğine göre, icmaın hüccet olduğunu söyleyen cumhur-u fukaha şu iki delile dayanmaktadır:

1. Ümmetin dalalet üzerinde birleşmeyeceğini ve müslümanların güzel gördüğü şeyi Allah’ın da güzel göreceğini haber veren hadîsler.

2. Kur’an’daki şu ayet: “Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamber’den ayrılıp müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisa/115)

Buna göre icma, müminlerin yoludur:

“Bu nass gösteriyor ki müminlerin yolundan başkasına uymak haramdır; çünkü böyle yapanlar, Peygamber’den ayrılmış olup .... Bir kimse, müminlerden ayrılır ve onların görüşlerinin zıddını ileri sürerse, elbette onların yollarına uymamış olur.”

Şimdi düşünelim: Müminlerin yolu Kur’an ve Sünnet’e, Şeriat’e bağlılık mıdır, yoksa Kopenhag ya da Brüksel kriterleri etrafında Hıristiyanlarla birleşmek mi?

Müminlerin yolu, fiilen Hıristiyan birliği olan, Hıristiyan değerlerinin resmen de benimsenmesinin tartışıldığı AB’yi savunmak mıdır?

Müminlerin yolu laiklik (siyasal dinsizlik) midir?. 

Dinsizlik siyasete bulaşmayıp evinde oturunca kötü de siyasal hale gelip başımıza bela kesilince iyi mi oluyor?!

*

Üstelik, icma konusunda İmam Gazalî gibi alimlerin çekinceleri bulunmaktadır:

“Bu gibi ayetlerin hepsi nassların zahirine göredir ve icmaı açıkça ifade etmez; hatta zahirin delaleti kadar bile ona delalet etmez. Bunların en kuvvetlisi, ‘Kendisine doğru yol...’ (Nisa/115) ayetidir. Güya bu nass, müminlerin yoluna, yani icma’a uymak gerektiğini ifade etmektedir.... Bize göre ise, bu ayet-i kerime, bu konuda maksada elvermez.”

(el-Mustasfa, C. 1, s. 175’ten aktaran Ebu Zehra, s. 176.)

Mevlana, topluluk (cemaat) ve "toplumsallık" hakkında şunu der:

Topluluk, suret bakımından olursa beyhudedir. Kendine gel de Tanrı’dan mana topluluğu iste.

“Topluluk, bedenlerin çokluğundan meydana gelmez. Cismi de isim gibi yel üstünde durur bir şey bil!

“Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı kızarlar, gayrete gelirlerdi de birkaç tanesi bir araya gelir;

“Fedai gibi aman vermeden kediye saldırırdı.

“Bir tanesi gözünü ısırır, oyar, öbürü kulağını dişleyip yırtar.

“Bir başkası yanını delerdi. Kedi de bu topluluktan kurtulamazdı.

“Fakat farede topluluk için yürek yoktur. Kedinin sesini duydu mu aklı başından gider.

“Hilebaz kedinin önünde kuruyup kalır. İsterse farenin sayısı yüz bin olsun, ne çıkar?

Koyun sürüsü çok olmuş, kasaba ne gam? Akıl çokluğu, uykuyu defedebilir mi?”

(Mesnevî, çev. Velid İzbudak, C. 6, s. 241)

 

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!”

 



Allahu Teala yarattığı canlıları eşit kılmamıştır.. Bazısı bazısından bazı özellikleri ile üstündür..

Mesela kedi ile kaplan, serçe ile kartal, boğa ile koyun, at ile eşek bir değildir.

Kurt ile kuzunun durumu da aynı değil, karşılaştıklarında kuzu kurda yem oluyor.

Bu, Allahu Teala’nın yarattığı mahlukata karşı bir zulmü, bir adaletsizliği midir?

Hayır!.. Mahlukat Allahu Teala’nındır, dilediği şekilde yaratır.. Kurt kuzudan güçlü ama insanlar kuzuları koruyor, kurtları öldürüyorlar.

İnsanlar da, hayvanlar da Allahu Teala’nın yarattığı canlılar, fakat insan bütün hayvanata üstün kılınmıştır.

Buna karşı hayvanatın “Bu adalet değil, biz eşitlik isteriz, insanla eşit olmalıyız” demesi haklı bir itiraz olabilir mi?!

*

Mevlana’nın Mesnevî’de anlattığı bir “eşek ve atlar” hikâyesi var.. Şöyle:

Yoksul bir oduncunun ağır yük taşımaktan zayıflamış, yarı aç yarı tok yaşayan eşeğine, oduncunun padişah sarayının ahırında görev yapan arkadaşı acır.

Saray ahırında birkaç gün rahatına baksın diye alır götürür.

Tertemiz ahırda bol yem yiyen, hizmeti görülüp tımar edilen gürbüz atları gören eşeğin bedeni rahatlarken kafası altüst olur, iç dünyasında fırtınalar esmeye başlar.

“Rabbim, ben bu kadar sıkıntı çekerken bu atlar neden bu kadar rahat yaşıyor? Ben de senin yarattığın bir mahluk değil miyim?” diye düşünüp söylenerek, elindekiler yetmiyormuş gibi kendisine yeni dertler bulur.

Derken bir savaş patlak verir, atlara gem vurulur, eğerlenip götürülürler.

Birkaç gün sonra ok, mızrak ve kılıç yaralarıyla perperişan ve bitkin halde, yarı ölü yarı diri geri dönerler.

Eşek manzaraya bakıp tevbe eder, şöyle der: “Rabbim, yoksulluğuma da, çektiğim sıkıntı ve açlığa da razıyım. Ne o refahı isterim ne de bu yaraları.”

Ancak, insanların çoğu zihniyet olarak bu eşekten daha kötü durumdadır.

O ibret almış, tevbe etmiş, bunlar ne tefekkür eder, ne ibret alır, ne de tevbe ederler.

*

Nimetle beraber külfet de artar, şükür borcu da.

Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şöyle bir sözü var: “Dünya nimetlerinin dışı tatlı, içi zehirdir.”

Çoğu nimet “Dışı seni yakar, içi beni” kıvamındadır.

Allahu Teala dağına göre kar verir, nimet sahiplerinin yükü ve sorumluluğu ağırlaşır.

Nimetin gereğini yapar, şükrünü eda ederse ne âlâ, aksi takdirde onun için felaket sebebi olur.

“İnsanın akıldan başka neyi artarsa helaki ondan olur” diyenler vardır.

*

Kâmil (olgun, bilge, hikmet sahibi) insan, iyi kul, kendisinden üstün olana haset etmez.

Hatta gıpta bile etmez, imrenmez.

İmrenmesi bile doğru değildir.. Anadolu irfanı denilen (“coğrafya” eksenli ve hakkı batıla karıştırma anlamına gelen “tarihsel” nitelikteki) safsata değil fakat evrensel, çağlar üstü İslam irfanı (Ehl-i Sünnet irfanı; Kur’an irfanı, Sünnet irfanı) bunu öğretiyor.

Onun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen, diğeri, Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten.”

(Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13; Müslim, Müsâfirîn 268. İbni Mâce, Zühd 22.)

*

İnsanlar, durumlarındaki farklılıkla imtihan olunmaktadır:

“Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan ve size verdiği şeyler husûsunda sizi imtihân etmek için bazınızı bazınızın üstüne derecelerle yükselten de O'dur. Muhakkak ki Rabbin, azâbı pek çabuk olandır ve şübhesiz ki O, elbette Gafûr’dur (çok bağışlayandır), Rahîm’dir (çok merhamet edendir).” (En’âm, 6/165)

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

“Celâlim hakkı için, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belli edinceye ve haberlerinizi (durumunuzu, nasıl insanlar olduğunuzu) ortaya çıkarıncaya kadar, sizi imtihân edeceğiz!” (Muhammed, 47/31)

Sabır; zorluk, meşakkat, bela ve musibetlerle birlikte olur.. Böyleyken (Riyazü's-Salihîn'de de yer alan) bir hadîste “Hiç kimseye sabırdan daha büyük bir hayır verilmemiştir” buyurulmuştur.

“Asr’a andolsun ki, hiç şüphesiz insan, kesinlikle hüsrandadır. Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (Asr, 103/1-3)

*

Allahu Teala’nın kendisine verdiğine “razı” olan, başkalarına gıpta etmeyen, onların elindeki nimetlere heveslenmeyen insan, kâmil insandır

Bir başka ifadeyle, kâmil insan (kâmil iman sahibi mümin), dünya hayatında çok nimete sahip olan insan değildir, Allahu Teala’nın kendisi hakkında takdir ettiği şeye “razı olan” insandır.

Nefs-i emmare (çok emredici nefs) ve nefs-i levvame (hatalarından dolayı kendisini çok kınayan nefs) gibi nefs mertebelerini aşıp nefs-i mutmainne (yatışıp itminan bulmuş nefs) mertebesine erişen insanların temel özelliği “Allah’tan razı” (Allah'ın emir ve yasaklarına, hükümlerine, şeriatine, ve kendisi hakkındaki takdirine razı) olmalarıdır:

“Ey nefs-i mutmainne! Râzı olan, (ve) kendisinden râzı olunan olarak Rabbine dön!” (Fecr, 89/27-28)

İblis, Allahu Teala’nın takdirine razı olmadığı, rıza lokmasını yiyemediği, Hz. Adem a.s.’ın kendisine üstün kılınmış olmasına katlanamadığı için rahmetten kovuldu.

“Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”

*

Dünyada devlet işleri de böyledir..

Bir devlet başkanı dilediği kişiyi bakan, genel müdür vs. yapabiliyor..

Bir kimse çıkıp, “Bakan olmaya layık olan bendim, devlet başkanı haksızlık yaptı, artık bu devleti de, devlet başkanını da tanımıyorum, böyle devlet de, böyle devlet başkanı da olmaz olsun.. Ortada (toplumsal cinsiyet lafında olduğu gibi) toplumsal devlet bile değil kişisel devlet var” diye yüksek sesle konuştuğu zaman ya “devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında cezaî kovuşturmaya uğrar ya da devletlular ona hayatı “örtülü” yollarla zindan ederler.

Evet, dünyada bir şekilde güç ve yetki sahibi olan insanlar, bazılarını bazılarına tercih edebiliyorlar, ve onların bu tasarruflarına “razı olmadıklarını” söyleyenler bunun bedelini ödüyorlar.

Halbuki hasbelkader devlet başkanı olan kişiyle sıradan vatandaşlar arasında insan olma bakımından hiçbir fark yok.

Hatta belki yönetilenlerden birçoğu devlet başkanından (manevî hasletler bakımından) “daha insan”dırlar.

*

Evet, herşeyi yaratan Allahu Teala erkeğe, kadın karşısında cüz’î bir üstünlük vermiştir.

Kulların buna itiraz etme hakkı yoktur.

Allahu Teala dilediğini dilediğine üstün kılar, Adem a.s.’ı İblis’e üstün kıldığı gibi.

Erkeğin üstünlüğüne “razı” olan kadın bahtiyar olur, olmayan İblis’in avanesi haline gelir.

“Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler; Allah'ın bazılarını bazısından üstün kılması ve erkeklerin kendi mallarından sarf etmeleri sebebiyle,. Sâliha kadınlar, itâatkâr olan, Allah'ın (kendilerini) korumasına mukabil, gaybı (kocasının yokluğunda koruması gerekenleri) muhâfaza eden kadınlardır,,,.” (Nisa, 4/34)

Hal böyleyken, KADEM’in dergisinde makalemsisi yayınlanan aklı kısa doç. gibi “ilahiyatçı” tipler, “tarihsel” diyerek İslam Şeriati’nin spesifik emir ve yasaklarını reddedebiliyor, laik (siyasal dinsiz) demokrasinin (topluma taparlığın) vaz’ ettiği (koyduğu) hükümleri onlara tercih edebiliyorlar.

*

Kadınların erkeklere verilen bu üstünlüğe itiraz etmemeleri gerektiği gibi, erkeklerin de bu üstünlüğün hakkını vermeleri, kadınlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri, bu üstünlüğü istismar etmemeleri gerekmektedir.

Erkeğin karısını koruması, onun ihtiyaçlarını karşılaması gerekirken, köle gibi çalıştırıp parasını yiyorsa, kendisi yatıyorsa, bu üstünlüğün hakkını vermiyor demektir.. Cezaya müstehak hale gelir.

Sorumluluğunun şuurunda olmayan bir erkeklik, üstünlük sebebi değildir.

[Bir zamanlar “âlemlere üstün kılınmış” olan Yahudiler’in durumu da budur.

Onların üstünlüğü Tevrat ileydi.. Hakimiyeti kayıtsız şartsız Tevrat’a vermeleri gerekirken onun işlerine gelmeyen bölümlerini (kelimelerin yerlerini değiştirerek ve ekleme-çıkarma yaparak) tahrif edince, görünüşte itaat ediyormuş gibi yaparken fiiliyatta millet olarak onun üzerinde hakimiyet kurmaya çalışınca, üstünlüklerini kaybettiler. Allahu Teala’nın gazap edip lanetlediği aşağılık bir kavim haline geldiler.]


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...