BATILI BEYAZ ADAMIN PİRÜPAK TARİHİ (DÜŞTEKİ ÇİĞDEM ÇİÇEKLİ BATI)

 









Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın, ashabdan Amr ibnü’l-As r. a.’in Rumlar’la (Batılılar’la) ilgili bazı övücü ifadelerini, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e ait hadismiş gibi aktarmış olduğunu önceki yazılarımızın birinde dile getirmiştik.

Özcan’ın, bir sonraki yazısında hatasını düzeltmesi gerekirdi, düzeltmedi.

(Hüsnüzanda bulunalım, bizi okumamış olduğunu kabul edelim.. Dinî konularda hata yapılması başka konularda yapılmasına benzemez, hata ettiğini anlayan kişinin mutlaka düzeltmesi gerekir, yoksa bunun hesabını ahirette veremez.)

Özcan’ın “Amr ibnu’l As tarikiyle rivayet edilmiştir” diyerek aktardığı ifadeler şöyle:

Batılıların (Rumlar) dört önemli hasleti vardır. Fitne sırasında çok halim ve yumuşak huylu olurlar. Felaket ve musibetler karşısında pek durur ve pes etmezler. Ardından çok tez toparlanırlar. Hezimetten sonra yeni bir hamle gücü kazanırlar. Yetim, biçare ve zayıf karşısında iyilikseverdirler. Beşinci güzel bir hasletleri daha vardır ve şudur: Kral ve yöneticilerinin zulmüne engel olurlar.

Özcan, bunun ardından şunları söylüyor:

“Kısaca Batı alemi sosyal devlet anlayışı ve istibdat ve siyasi zulme geçit vermeyişleri nedeniyle övülmektedirler. Batı üniversitelerinde öğrencilerin ve Batı toplumlarının, Gazze davasına sahip çıkmalarına bir de bu gözle bakalım.”

*

Batılılar’ın iyi tarafları da, kötü tarafları da var.. Herşeyleri iyi olmadığı gibi herşeyleri de kötü değil.

Ancak, “Batı alemi sosyal devlet anlayışı ve istibdat ve siyasi zulme geçit vermeyişleri nedeniyle övülmektedirler” diyerek bütün bir tarihlerini aklamak, pirüpak ilan etmek de doğru değildir.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyaya gelişinden altı yıl önce vefat eden Bizans (Doğu Roma) İmparatoru Jüstinyen, Kuzey Afrika ve Avrupa’daki muvahhid (teslisi kabul etmeyen, tevhid ehli) hristiyanların başını ezen, onlara olmadık zulümleri yapan adamdır.

Batılılar istibdada ve siyasî zulme geçit vermiyorlardı da Engizisyon neydi?

Batı’nın tarihinde “cadı” (büyücü) diye yakılmış binlerce kadın ve erkek var.. Cadılıkla suçlananların dörtte üçü kadınmış.. Vikipedi’nin “Cadı avı” maddesinde, "1480-1750 yılları arasında 40 bin ila 60 bin arasında kişinin cadılık suçlamasıyla idam edilmiş bulunduğunun" tahmin olunduğu belirtiliyor.

*

Batı alemi siyasî zulme geçit vermiyor da, bugüne kadar Filistin’de yapılan zulümleri İsrail kimlerin desteği sayesinde yaptı?

Ebu Gureyb, Guantanamo vs. kimin icadı?

Batı’nın istibdada ve siyasî zulme nasıl geçit vermediğini Irak’ta gördük.

Uydurma bahanelerle bu ülkeye girdiler ve bir milyon kişinin ölümüne neden oldular.

Sözde Saddam’ın istibdadını ve siyasî zulmünü engellemek için.

Aynı şeyi Afganistan’da da yaptılar.

Sözde Taliban’ın istibdadına ve siyasî zulmüne son vermek, özde sömürmek için bu ülkeyi işgal ettiler ve bir nice insanın ölümüne, bir nicesinin de sakat kalmasına neden oldular.

*

Batı aleminin sosyal devlet anlayışına gelelim.

ABD’de beyazların (Rumlar’ın, Batılılar’ın) siyah derililere ve Kızılderililer’e son derece “sosyal” davranmış oldukları kesin.

Öyle ki, ayrımcı sosyallik, birincilerin ikincileri kimi zaman “insan” tanımının dışında bırakması olarak kendisini gösteriyordu.

Bu, kolay ve etkili bir çözümdü, onlar ‘insan’ değilse hak ve hürriyetleri de olmayacaktı.. Tıpkı hayvanlar gibi..

Evet, şaka yapmıyoruz, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya’ya ayak basanlar, yerlilerin “bir tür hayvan” olduklarını savunuyorlardı (François de Fontette, Irkçılık, çev. Haldun Karyol, İstanbul 1991, s. 40).

Hayvan oldukları için de paylarına düşen, hayvan gibi avlanmak ya da boyunduruk altına alınmaktı.

Avustralya’daki “hayvanlar”ın “avlanması” ise yaklaşık 300 yıl sonra mümkün olacaktı.

Batılılar, “sosyal devlet anlayışı”nın bir gereği olarak, Kızılderililer karşısında siyahlara ayrıcalık tanımayacak kadar eşitlikçi bir tavır sergilediler.

Onlar da hayvandı.

ABD’de John Rankin, 1833 yılında hâlâ onların “insan” olduklarını göstermeye çalışıyordu:

“Afrikalılar insanoğlunun bütün orijinal niteliklerine sahiptirler ve onların doğalarının ispatladığı gibi özgür olmak için yaratılmışlardır….”

(Michael Palumbo [ed.], Human Rights: Meaning and History, Malabar, FL: Robert E. Krieger Publ. Co., 1982. s. 160’tan aktaran Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 78.)

Bu önemli keşfin tek kusuru birazcık geç kalmış olmasıydı.

Bununla birlikte, insan sayılmak “adam yerine konulma”ya yetmiyordu.

Orwell’in işaret ettiği türden bir anlayış (“Herkes insandır ama bazıları daha insandır” anlayışı), oldukça “sosyal”, ince ve derin yöntemlerle hak ve hürriyetlerin önünü kesmeye devam etti.

*

ABD’de kölelik Lincoln tarafından kaldırılmıştı fakat siyahlar ikinci sınıf insan ("daha az insan") muamelesi görmeye devam ettiler.

Ku Klux Klan örgütünün işlediği cinayetlerin haddi hesabı yok.. 

Örgütün sloganı şöyle: "Tek Tanrı, Tek Vatan, Tek Bayrak." Buna "America first"ü eklersek "tek devlet" demiş olduklarını da varsayabiliriz.. "America for Whites" sayesinde "tek millet" de cepte. 

Görüldüğü gibi dünyada fikir ve sosyallik alanında büyük ilerleme ve gelişme var. 

Naziler sadece "Ein Volk, ein Reich, ein Führer" (Tek millet, tek devlet, tek lider) diyorlardı.. Ku Klux Klan, "Sürünün olduğu yerde bir çoban zaten bulunur" diyerek lider kısmını atlamış.

Fakat, sloganı "tek vatan, tek bayrak" ile zenginleştirmişler.

Erdoğan'ın yıllar boyu belki yüzlerce kez tekrarladığı sloganın aynısı ortaya çıkmış oluyor.. Demek ki Erdoğan da (soy bakımından değilse de oy bakımından, zihniyet bakımından) az buçuk Batılı sayılabilir.

Yalnız, Türk tipi (daha doğrusu Selanikli Mustafa tipi) laiklikten (siyasal dinsizlikten) dolayı "Tek Tanrı" demeye cesareti yok.

Ya da satanistleri vs. incitmemek için kibarlıktan dili varmıyor.

Her neyse.. Görüldüğü gibi ABD, Almanya ya da Türkiye olması pek farketmiyor, "sosyal devlet" anlayışını benimsemiş insanlar şıp diye aynı sloganlarda (laik yani kul yapısı ayet ve hadîslerde) buluşuyorlar.

Evrenselliği yakalamış, "güncellenmesi gereken İslam"ın "tarihsel"liğini aşmışlar.

*

ABD’de 1960’larda bile bazı işyerlerinin kapısına “Zenciler ve köpekler giremez” levhası asılıyordu.

Otobüslerde ön sıralar beyazlara aitti.. Bir siyahî ön sıralara oturmuşsa, beyaz gelince “yasa gereği” kalkmak zorundaydı.. 1955 yılında yaşanan "Montgomery otobüs eylemi" buna tepki olarak patlak vermişti.

1965’te suikaste kurban giden Malcolm X ile 1968 yılında öldürülen Martin Luther King hâlâ zenci hakları mücadelesi vermekteydiler.

Siyahların oy kullanma hakkı bile yoktu, bu hakkı ancak 1965 yılında, büyük mücadeleler sonucunda elde edebildiler.

Çalışma hayatında da ayrımcılığa maruz kalıyorlardı.

Batılılar’ın (Rumlar’ın, Romalılar’ın torunlarının) bir başka “sosyal devlet” hizmeti Güney Afrika’daki Apartheid (ırk ayrımcılığı) politikası.

Nelson Mandela bununla mücadele ettiği için 27 yıl hapis yattı.

*

Özcan’ın yazısı üzerinde durmaya devam edeceğiz inşaallah.


TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR

 






Toplumsal cinsiyet konusuyla ilgili yazılarımızdan birinde şu noktaya dikkat çekmiştik:

Kâinatta (varoluşta, varlıkta) bir bütünlük bulunduğu halde, biz, onu anlamak için, zihnimizde bilimsel disiplinler çerçevesinde parçalama yoluna gidiyoruz.

Meramımızı ifade için “kavram”lar üretiyor, bu kavramlar ekseninde (zihinsel soyutlama yoluyla) teori ve modeller oluşturuyoruz.

Bu, tümden yararsız değilse de, bir süre sonra, esas olanın kâinatın/gerçekliğin kendisi olduğu unutulabiliyor, anlama çabamızda “araç” rolü üstlenen teori ve modeller, skolastik bir refleksle “amaç” haline gelebiliyor, ve gerçekliğin yerini almaya başlayabiliyor.

Bazen de bu, kasıtlı olarak yapılıyor..

Bu kasıtlılık durumu iki şekilde ortaya çıkıyor.. Birincisi ideolojik saplantı ve önyargıların devreye girmesi durumu..

Mesela evrimcilerin tutumu böyle.. Tezlerini desteklemek için sahtekârlık yaptıkları, sahte deliller ürettikleri biliniyor.

Teorinin gerçekliğin yerini alması (yanlış olduğunun bilinmesine rağmen savunulması) durumu bazen de tabiata/doğaya (Ki insan da tabiatın bir parçası) müdahale için yapılıyor.. Yani söz konusu olan anlama çabası değil, fıtrata müdahale ve ifsat..

Bunun örneği, toplumsal cinsiyet kavramı etrafında üretilen safsata ve hezeyanlar.

*

İnsandaki erkeklik ve kadınlık şeklindeki cinsiyet farklılığı, tabiatta/doğada var olan bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor, fakat birileri, bu “doğal (doğanın ürünü olan) farklılığı” “hayat”ın dışına itmek, “doğa”daki yerinden sürgün etmek için “toplumsal cinsiyet” kavramını kullanıyorlar.

“Tamam, cinsiyet biyolojik olarak var, bunun fizyolojisi de var, fakat toplumda bunun karşılığı olmasın, toplumsal cinsiyetin yerini toplumsal cinsiyetsizlik alsın” diyorlar.

Bunun çaresi yok.. Cinsiyetsizlik meleklere ve cansız nesnelere mahsus.. Cinsiyet olunca da bunun toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır.

Madem ki insanda biyolojik olarak bir erkeklik ve kadınlık var, bunun toplumsal bir karşılığının olmaması düşünülemez.

“Ama biyoloji başka, toplumsal ilişkiler, toplumsallık başka” diyemezsiniz.. Kâinatta (varlıkta, varoluşta) böyle bir parçalanmışlık, bölünmüşlük yok.. Bütünlük var.

Üstümüzdeki Güneş, insan değil.. Canlı bile değil.. Dolayısıyla biyolojik bir yanı da yok.. Fakat Güneş, yaydığı ışık ve ısıyla “toplumsal”ın (insana ait toplumsallığın) ayrılmaz bir parçası..

Güneş karşısındaki konumuna göre insanların toplumsallığı farklı biçimler alabiliyor.. Ekvator çizgisi üzerindeki toplumsallık ile Eskimolar’ın yaşadığı yerlerdeki toplumsallık aynı değil.

*

İşte, nasıl Güneş canlı bile olmadığı, bilinci/şuuru bile bulunmadığı halde salt varlığıyla/mevcudiyetiyle “toplumsal” alanda bir etkiye sahipse, bizzat toplumsalın bir parçası olan, toplumun kendisi durumunda olan insan da, kendi doğal yapısındaki biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerle “toplumsal”ı etkiler, ona şekil verir.

Ve cinsiyet bunların belki de en başında gelir.

İnsanda kalp, akciğer, karaciğer, beyin, mide, böbrek vs. ne kadar önemli uzuvlar ise, cinsiyetini belirleyen uzuvlar da o kadar önemlidir.

O "cinsiyetçi" uzuvlar bulunmasaydı, insan nesli ve dolayısıyla insan diye birşey de olmazdı.. Bugün insan diye bir canlı türü bulunmazdı.

Hiçbirimiz mevcut olmazdık.

İnsan denen canlının gözleri olmasaydı, nesli (insanlık) yine devam edebilirdi.. Körlerin de çocukları oluyor..

Kulak diye birşey olmasa, bütün insanlar sağır olsalardı, insanlık yine var olmaya devam ederdi.

Bacakları bulunmasa, sürünüyor olsa, yine bir şekilde varlığını sürdürür, üreyip çoğalmaya devam ederdi.

Fakat, cinsiyetsiz insanlık olmaz.. Nesil devam etmez.. Yeni insanlar doğmaz.. Ortada insanlık diye birşey kalmaz..

Toplumun, ve dolayısıyla toplumsallığın temelinde cinsiyet var.

Tabiri caizse toplum cevher, toplumsallık arazdır (Canlının kendisinin cevher, canlılığın araz olması gibi).. Arazın kendi başına bir varlığı bulunmaz, onu ortaya çıkaran cevherdir (Canlı yoksa canlılık diye birşeyden söz edilemez).. Toplumun temelinde cinsiyet yer alıyor olunca, toplumsallığın cinsiyetten bağımsız olması hiç mümkün değildir.

Cinsiyetsiz bir toplumsallık imkânsızdır.

*

Evet toplum (insanlar) demek, cinsiyet demektir.. Cinsiyet bulunduğu için toplum var..

Toplum var olduğu için cinsiyet var olmuş değil, cinsiyet var olduğu için toplum var.

Dolayısıyla, illa da “toplum” ve “cinsiyet” kavramlarını birlikte kullanacaksak, “cinsiyetin toplumsallığı”ndan (cinsiyetin ürettiği tophumsallıktan) söz etmemiz gerekir, “toplumsal cinsiyet”ten (insanların toplum haline gelmelerinden dolayı ortaya çıkan cinsiyet anlayışından) değil.

Velhasıl “toplumsal cinsiyet”e bir kurgu ya da inşa demek, bile bile ak’a kara, karaya ak demek türünden bir sahtekârlık veya “kafası çalışmazlık”tır..

Birilerinin toplumsal cinsiyet diyerek lanetlediği olgu, gerçekliğin ve hayatın ta kendisidir.

Dediğimiz gibi, nasıl Güneş olmasa hayat diye birşey ve dolayısıyla toplum ve toplumsallık da olmayacaktıysa, insandaki (kendisini erkeklik ve kadınlık olarak gösteren) cinsiyet olmasaydı, toplum olmazdı.

Çünkü insan olmazdı.

Cinsiyet, toplumun temeli ve üreticisidir, ve ondan ayrılamaz.. Hatta toplumun ta kendisidir.

Hülasa, toplumsal cinsiyet, toplumun temelidir.. Toplum varlığını onun sayesinde sürdürür.

*

Madem ki insanda cinsiyet var, o cinsiyet toplumu, toplumsal ilişkileri, toplumsallığı ister istemez etkileyecektir.

Nasıl etkilemesin ki, o toplumsallığı bu cinsiyet kuruyor.. O cinsiyet olmasa bu toplum da, toplumsallık da olmayacak.. Nasıl etkilemesin?!

Güneş gökte var olmaya devam etsin, fakat ışığı ve ısısı ile insanları, toplumsal hayatı etkilemesin.. Bu, mümkün müdür?!

Su, varlığını sürdürsün fakat toplumsal yaşamı etkilemesin, insanların sulak yerlere yerleşmelerine, ikamet için nehir ve göl kenarlarını seçmelerine yol açmasın.. Bu olacak şey midir?!

“Toplumsal cinsiyet” yaygarası yapanların dedikleri şu: Tamam, toplumda erkek ve kadın bulunsun.. Hem Malkoçoğlu, Battal Gazi, Köroğlu vs. bulunsun, hem de dansöz Mata Hari’ler.. Fakat Malkoçoğlu ile Mata Hari toplumda “erkek ve kadın” olarak boy göstermesinler.. Pantolonların, eteklerin vs. altında saklanan biyolojik cinsiyetleri onların toplumsal davranışlarına, konumlarına ve ilişkilerine yansımasın… Öyle ki, davranışlarına ve tavırlarına bakarak Malkoçoğlu’nun erkek, Mata Hari’nin de kadın olduğu hükmünü veremeyelim.. Dışarıdan bakan hangisi Battal Gazi, hangisi Mata Hari, seçemesin, ayıramasın.

Bu mudur yani?

*

Bireyin biyolojik ve fizyolojik yapısından bağımsız bir toplumsallığı olamaz.

Eğer böyle birşey olsaydı, insanların biyolojik ve fizyolojik bakımdan kendilerinden farklı olan hayvanlarla da bir toplumsallığının olabileceğini kabul etmek gerekirdi.

Nasıl yaşadığımız dünyada insanın ve hayvanların rolleri salt toplumsal inşa değilse, bunun biyolojik ve fizlolojik bir temeli varsa, kadın ve erkeklerin toplumsal rollerinin de biyolojik-fizyolojik-psikolojik bir karşılığı vardır.

Öküz çift sürecek, inek süt verecek, eşek yük taşıyacak, at, koşulduğu arabayı çekecek, köpek koyun sürüsünü kurttan koruyacak, bağlandığı bahçeye giren yabancılara havlayacaktır; insan da bunlardan faydalanacaktır.

“Hayır, bunlar toplumsal rollerdir, insanlar çift sürsün, öküz ve inekler Hindistan’daki gibi gönlünce gezip dolaşsın, inekler insanlara değil insanlar ineklere hizmet etsin ve saygı göstersin, atlar arabalara binsin, insanlar da bunları çeksinler” diyemezsiniz.

Öküzden savaşta sırtına binilen bir binek olmasını, attan köpek gibi koyunları kurttan koruyan bekçilik rolünü üstlenmesini bekleyemezsiniz.

Erkek ile kadın arasındaki “doğal” rol dağılımı insanlarla hayvanlar arasındaki kadar büyük ve keskin değildir, fakat hiç yok da değildir.

İslam bize gerçekçi olmayı, gerçekliği olduğu gibi kabul etmeyi öğretmiştir..

Ütopyalara, sapık ideolojilere, “toplumsal inşa” değilse de (sapık mahfillerin destekleyip dayattığı) “akademik inşa” durumundaki saçmasapan teorilere kulak asmayacak bir bilgelik İslam’da mevcuttur.

*

Erkek ve kadının biyolojisi, fizyolojisi ve psikolojisi farklı..

Bu, sonradan oluşmuyor, yaratılıştan geliyor.

Aynı anne babanın çocukları oldukları halde genelde kızların erkeklerden daha kısa olduğu görülür.. Evet toplumda bazı kadınlar birçok erkekten daha uzun boyludur, fakat genel ortalamaya bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha uzun oldukları müşahede edilir..

Diğer özellikler bakımından da durum budur..

Bazı kadınlar bazı erkeklerden daha cesurdur, fakat genel duruma bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha savaşçı olduklarına kimse itiraz edemez.

İşte, toplumsallık ister istemez bu “genel (evrensel) ortalama” etrafında şekillenir.

Mesela şunu diyemiyoruz: “Amerika ve Avustralya kıtaları Asya, Avrupa ve Afrika’dan kopuktu, aralarında bir etkileşim yoktu, buna bağlı olarak kadın ve erkeğin toplumsal rolleri buralarda farklıydı.. Mesela Kızılderili kabileleri arasında bir savaş olduğunda kadınlar cepheye gidiyor, erkekler de çadırlarında oturup cepheden gelecek haberleri bekliyorlardı.”

Cinsiyet (kadın-erkek ayrımı) çerçevesinde şekillenen toplumsallık salt “toplum” öyle istediği için ortaya çıkmış birşey değildir..

Hayat” (insanın doğası) bunu dayatmaktadır.

Cinsiyetsiz toplum ya da toplumsal cinsiyetsizlik bir inşa, bir kurgu olarak üretilmeye çalışılmaktadır fakat “hayat” buna izin vermez.

*

İşin aslına bakılırsa “toplumsal cinsiyet” modern toplumda (lanetlendiği halde) alttan alta farklı bir şekilde yeniden inşa ediliyor.

Mesela, “Arkadaşlar, toplumsal cinsiyet bağlarından kurtulalım, kadınlar ile erkekler arasında fark gözetmeyelim” diyen etkili konumdaki birçok erkek, (sözde toplumsal cinsiyet gözetmediği için) bazı pozisyonlara erkekler yerine kadınları atadığında veya getirdiğinde, bu, gerçekte, “toplumsal cinsiyete itibar etmeme” kamuflajı ile perdelenmiş cinsiyetçi (karşı cinse eğilimden kaynaklanan) bir seçim olabilmektedir.

Etkili ve yetkili konumdaki kadınlar da benzer bir tavır sergileyebilmektedirler.

Evet, etkili ve yetkili konumdaki birçok erkek, “toplumsal cinsiyet”e itibar etmediği için değil, kendi “kişisel cinsiyet”inin hatırı için bazı kadınları bazı yerlerde istihdam ederler.. Aslında o pozisyon için daha ehil ve liyakatli erkekler vardır fakat kadın tercih edilir.. Sırf “ilgi duyulan ya da ilgi çekmeyi başaran” bir kadın olduğu için..

Bazı mesleklerde (cazibeleri gibi nedenlerden dolayı) kadınların istihdam edilmesi de “toplumsal cinsiyet”ten haber verir.

Lafta toplumsal cinsiyete itibar edilmemiş olur, fakat saman altından akan su, kişisel cinsiyettir.. Böylece kişisel cinsiyet kendi toplumsal cinsiyet ağlarını örer.

Daha fazlasını söylemeyelim, anlayana sivrisinek saz..

*

Neyse hadi şunu da söyeyelim: Baykal’ın milletvekili yaptığı sekreterini hatırlıyorsunuz değil mi?

Sizce o bayan o konuma, Türkiye’de “toplumsal cinsiyet” kalıpları kırıldığı, kadınların da milletvekilliği makamını erkekler kadar hak ettikleri için “cinsiyet-bağımsız” olarak mı gelmişti?

Ha, ne dersiniz?

Sanat camiasında, edebiyat muhitlerinde, akademik dünyada, bürokraside vs. hızlı yol almış, önü açılmış birçok kadının bu şişirilmiş “başarı"sının altında işte bu sözde cinsiyetsiz “toplumsal cinsiyet” olgusu yatıyor..

Bunlar, (“karşı cins” tarafından şımartılmalarını sağlayan taravetleri pörsüyüp) önlerindeki kapılar yüzlerine kapanınca, sırtlarını dayadıkları duvarlar yıkılınca, gölgesinde eğlendikleri ağaçlar devrilince, hızla unutulmuş, bir kenara atılmış, yok olup gitmişlerdir.

Bütün başarılı bayanlar için demiyoruz ama birçoğunun durumu budur.


İSRAİL, ARZ-I MEV’ÛD, VE TARİHSELCİLİK

 






İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın lakabı..

Yahudiler’in devletinin adının İsrail olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk, muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.

Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde) meselesine gelince..

İnsanlar güçleri yetince vaad edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim” diyebiliyorlar.

Mesela Amerika kıtası Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı” muamelesi yapmaya başladılar.

*

Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de geçiyor.

Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte, böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.

Mesela Maide Suresi’nin 21’inci ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle seslendiği bildiriliyor:

“Ey kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddete’lletî ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış kimseler olursunuz.”

Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini yerine getirmiş durumda:

“Güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise, harâb ettik.”

Velhasıl, Kur’ân’a göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş durumda.

Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış, konu kapanmış..

Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış durumdaydı.

Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.  

*

İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene önce neden bir İsrail devleti yoktu?

Allahu Teala’nın sözünden dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.

Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?. Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?

*

Bu durumda Yahudiler, arz-ı mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku Yahudiler’in çabasına bağlı.”

Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline geçti.. 

İskender gösterince İskender’in toprağı oldu.. 

Hatta bir ara Persler işgal ettiler. 

Müslümanlar çaba gösterince de buralar Müslümanlar’ın vatanı oldu.

Bu topraklar (kıyamete kadar) özel olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla çıkmazdı.. 

Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.

*

Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin bulunmuyor oluşu ispatlıyor.

Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi için de.. 1900 için de..

Böyle bir vaad söz konusu olsaydı, Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.

Demek ki yok.

Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde.. 

Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.

Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı topraklarını kaybetmelerine bağlı.

Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!

Kıyamete kadar geçerli bir vaad yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş bir vaad var.

*

Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği” vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide ihtiyacınız kalmaz. 

Bu durumda davalarını haklı göstermek için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize bazen geçer, bazen geçmez.”

Bunu dedikleri zaman muhataplarının “O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!” deme hakları doğar..

Vaad “bazen gerçekleşen” bir vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği kalmış olabilir.

*

Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin olacak” diyor.

Ve bir müddet sonra veriyor..

Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.

Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat müdahale etmiyor.

Bizimki seneler sonra biti kanlanınca da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.

Bu adama, “Padişah senden başkasının olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!

Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş, olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye çıkışmazlar mı?!

*

Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.

Tarihsel olduğu halde bunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir.. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)

Bizdeki modernist ilahiyat ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.

Onlar için menfaatlerine uygun olan herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.

*

Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.

Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden haberleri yok.

Mesela şu prof. unvanını taşıyan tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı.. İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf etmiyor?

Etmez, çünkü onları eleştirirse mabadında ayak izi çıkacağını biliyor. 

(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda.. Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)

*

Bu tarihselcilerin (yahudisiyle, hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat nedense yararlanmıyorlar.

Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken.. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir.” (Haşr, 59/14)

Yahudiler’in Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu ispatlama şansları önlerinde..

Halihazırda ordularında 100 bini aşkın asker bulunuyor..

İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine şunu deme imkânı var:

Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500 kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şeirlerin içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz, fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”

Evet, Kur’an’ı küçük düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda yaktırmasına gerek yok.. 

Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği "kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp değerlendirebilirler.

Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri için yeterli.

Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.

Kim bilir belki de Kur’an’a Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir,

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da böyle yaptılar.

 “Muhammed, biz Araplar’a benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz s.a.s. anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya cesaret edemediler.

Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları için savaşamadılar.

Yahudiler ancak savaşmayan silahsız sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarında durabilirler.

Bir de düşmanları onlar daha ortada yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.

*

Yahudiler’in, Kur’an’ın “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri başka şeyler de var.

Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın “uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.

Söz konusu ayet-i kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ âinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.

Tarihselciler, “Burada Peygamber’e hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum bu..

Yahudi devleti ve hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikeri için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.

Erdoğan’ın bunlarla arasının açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu.. Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış gibi bir görüntü ortaya çıktı.

Erdoğan baktı ki pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaş da varmış, yeni farkettim” demek zorunda kaldı.

*

İsrail’in böyle oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..

Erdoğan'ın suç ortağı gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak sürdürdükleri üç yıllık gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava edildiğini söylüyordu.

Batılılar’ın uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..

*

Evet, Yahudi devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama şansları var.

Müslümanlar’la olan ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz, namustur; verilen sözden dönülmez, çark edilmez, hile yapılmaz” diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını indirebilirler.

Ancak, “Biz hain olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda hareket ediyorlar.

Çok fedakârlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."