DİN, TARİH, VE TARİHSELCİLİK

 



Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı bir yazı kaleme almış.

“Bir hadis bunun sırrını öğretiyor” diyor.

Sözleri şöyle:

“Amr ibnu’l As tarikiyle rivayet edilmiştir: Batılıların (Rumlar) dört önemli hasleti vardır. Fitne sırasında çok halim ve yumuşak huylu olurlar. Felaket ve musibetler karşısında pek durur ve pes etmezler. Ardından çok tez toparlanırlar. Hezimetten sonra yeni bir hamle gücü kazanırlar. Yetim, biçare ve zayıf karşısında iyilikseverdirler. Beşinci güzel bir hasletleri daha vardır ve şudur: Kral ve yöneticilerinin zulmüne engel olurlar.

Son kısmı Mustafa Özcan’ın kendisi bold (koyu) yapmış durumda.

Evet, yazar, bu “hadîs”ten hareketle büyük bir “sırr”ı keşfetmiş, bir gizemi açıklığa kavuşturmuş, Batı’nın “ilerleme”sinin dinamiklerini anlamış olduğunu öne sürüyor.

Sadece bu da değil, “hadîs”ten hareketle âleme nizamat veriyor, Müslümanlar’ın geriliğinin (Batı’nın gerisinde kalmasının) suçunu onların dini anlamadaki “donukluğuna”, “tutuk davranmalarına” ve nassların yorumlanmasında sofistike olamamalarına (Ne demekse?) bağlıyor.

Kocaman hata ve yanlış kabaklarıyla bir tutam küçücük doğruluk mercimek kırıntısını aynı sepete dolduruyor.

Sorun şurada ki, sözünü ettiği şekilde bir hadîs yok.

Yani ilk düğmeyi yanlış iliklemiş durumda.

Öyle böyle değil, büyük bir yanlış.

Arkadan gelen bütün düğmeler de yanlış ilikte tabiî.

*

Evet, öyle bir hadîs yok.

Şöyle var:

Müstevrid el-Kureyşî (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı işittim, diyordu ki:

"Rumlar insanların ekserisi olduğu bir sırada Kıyamet kopar."

(Bunu işiten) Amr İbnu'l-Âs (radıyallahu anh) atılarak:

"Söylediğine dikkat et!" dedi. Müstevrid:

"Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğimi söylüyorum! diye te'yid etti. Amr:

"Sen bunu söylersen (bil ki) onlarda dört haslet vardı: Fitne sırasında, insanların en halîmidirler. Musibete uğrayınca da onu en çabuk atlatanıdırlar. Kaçtıktan sonra geri dönmede insanların en çabuğudurlar. Miskin, yetim ve zayıflara en hayırlı olanlarıdır. Beşinci olarak hoş ve güzel bir hasletleri de kralların zulümlerine en fazla karşı koyan kimseler olmalarıdır."

[Müslim, Fiten 35, (2898).]

Hadîs, Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-i Sitte Tercüme Şerhi’nde bu şekilde Sahih-i Müslim kaynak gösterilerek veriliyor.

Prof. Canan şu açıklamayı yapıyor:

Bu hadiste Rum kelimesini, dilimizdeki ‘Yunanlı’ manasında anlamamız isabetli bir te'vil olmaz. O zaman için Rum, Roma devletini, bir başka ifade ile hıristiyan âlemini ifade ediyordu. Bu mânadan hareketle hadisteki ‘Rum'dan Batı âlemini, hıritiyan dünyayı anlayabiliriz.”

Burada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olan söz, "Rumlar insanların ekserisi olduğu bir sırada Kıyamet kopar"dan ibaret.

Bundan, Hristiyan Batılılar’ın her devirde insanların çoğunluğunu teşkil edecekleri sonucu çıkmaz, fakat Kıyamet koptuğu sırada çoğunlukta olacaklardır.

*

Müstevrid r. a.’in sözünü duyan Amr r. a.’in bunu şaşırtıcı bulduğu için “Ne söylediğine dikkat et!” (Ebsır mâ tekûlü!) dediği görülüyor.

Onun "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan işittiğimi söylüyorum!” demesi üzerine de, bunun, onlardaki bazı hasletlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünerek kendi kanaati olarak onların bazı özelliklerini sayıyor.

Tespitlerinin ne derece isabetli olduğu tartışılabilir.. Sonuçta ortada ayet ya da hadîs yok.

Doğru olduğunu kabul edelim.. İşte “tarihsel”lik tam da bu noktada devreye girer.. Amr r. a.’in saydığı özellikler o günün Rumlar’ı için geçerli olabilir, fakat Kıyamet sırasındaki Rumlar’ın da aynı özellikleri taşıyor olup olmayacakları konusunda birşey söylenemez..

Çünkü gaybı bilmek Allahu Teala’ya mahsus..

*

Buna karşılık, Rasulullah s.a.s.’in sözü için “tarihsel” nitelemesi yapılamaz.. Çünkü onun verdiği bu tür haberler “vahiy” kaynaklıdır.

“O sözü ‘tarihsel’dir, o sırada belki Rumlar’ın hatırı için şartlar gereği öyle söylemiştir, veya mecazî bir anlamda konuşmuştur, Kıyamet’e kadar kim öle kim kala, belki de Kıyamet sırasında hiç Rum bulunmayacak” denilemez.

Ayet ve hadîslerde verilen haberler veya emirler için “tarihsel” diye lagaluga yapılamaz.. Fakat, kendi kanaatini dile getiren Amr r. a.’in sözleri “tarihsel”dir.

*

Görüldüğü gibi, Mustafa Özcan, önce bir zühul eseri olarak Amr r. a.’e ait sözleri sanki Rasulullah s.a.s.’e aitmiş gibi gösteriyor, sonra da, modernist tarihselci ve güncellemeci ilahiyatçılara “Başlarım lan sizin tarihsellik lagalugalarınıza, Rasulullah s.a.s. birşey söylemişse mesele bitmiştir” dercesine Amr r.a.’in tespitlerine “mutlaklık” atfediyor.

Rumlar’ın tarihinin dinamik bir süreç olduğunu, Rumlar’ın hasletlerinin “donmuşluk” arzetmediğini, değişebilir nitelik taşıdığını, insanların da, onlardaki özelliklerin de “tarihsellik”le malul bulunduğunu, ölüp tarihe gömülebileceğini gözardı ediyor.

Hadîs, onun naklettiği gibi olsa, ve Rasulullah s.a.s. ayrıca bir de “Rumlar Kıyamet’e kadar bu hasletler üzere kalacaklardır” demiş bulunsaydı, Mustafa Özcan’daki “tarihselcilik karşıtı donukluk (daha ılımlı bir ifadeyle sabitlik, sebat, istikrar, kalıcılık, süreklilik, devamlılık, “her daim dirilik, canlılık”)” düşüncesini, ve de benimsediği “dinamik süreç” karşıtı “stabil (dayanıklı, sağlam, oturmuş, yerleşik, müstakar) hal” yaklaşımını alkışlamak gerekirdi.

O takdirde “Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası?!” diyen Yunus gibi İslam’ın evrenselliğini, tarih üstülüğünü, "eskimez pörsümez yeni" oluşunu kavramış bulunduğunu, tarihselcilerin buz tutup donmuş (beyin bakımından çok fakir) kafalarının “basmadığı” hakikatleri anlamış olduğunu kabul edebilirdik.

Fakat heyhat!

*

Özcan’ın yazısı üzerinde durmaya devam edeceğiz inşaallah.


TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


EŞCİNSELLİK/HOMOSEKSÜELLİK SAPIKLIĞININ KAYGAN TRAMPLENİ: TOPLUMSAL CİNSİYET LAGALUGASI

 











Bir önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim.

Toplumsal cinsiyet” yaygarası koparan, “Cinsiyet (erkeklik kadınlık) yoktur, bunlar toplumsal (toplum tarafından üretilen) birer inşadır/kurgudur” diyerek erkekteki erkekliğin, kadındaki kadınlığın ontolojik gerçekliğini reddedenlerin heybesinde “toplumsal cinsiyetsizlik” illüzyonu var.

Bu bir illüzyon, çünkü insanın (psikolojisini geçtik) biyolojisi ve fizyolojisinin karşısında körlük numarası yapıyor.

Bize, “Aslında erkek ve kadın yok, siz halüsinasyon görüyorsunuz” diyor, buna inanmamızı istiyorlar.

Var işte!..

Eğer bunun bir gerçekliği bulunmasaydı, cinsiyet sadece zihinsel bir inşa olsaydı, insanların cinsiyet değiştirmek için ameliyat masasına yatması, “beden”lerinin kesilip biçilmesine, kan revan içinde kalmasına razı olması gerekmezdi.. Cinsiyet değişikliği salt telkinle hallolan zihinsel bir işlem olurdu.

Realitede olmayan, salt zihinde bulunan birşeyin (bir kamyon dolusu para verilerek kotarılan) ameliyatı nasıl yapılabilir?! (Bülent Ersoy’un bile parası yetmemiş, İngiltere’de hastanede rehin kalmış da Türker İnanoğlu imdadına yetişmiş.)

Olmayan birşey nasıl değiştirilebilir?!

*

Bu “toplumsal cinsiyetsizlik” masalı, toplumda erkeğin erkek, kadının kadın olarak kendisini “karşı cins”ten farklı göstermesinin, farklılığının “tanınma”sını istemesinin yasaklanması anlamına geliyor.

Bir başka deyişle, dillere pelesenk olmuş bulunan farklılıkların zenginlik olduğu teranesi, cinsiyet söz konusu olunca buharlaşıp yok oluyor.

Totalitarizm ve tek-tipçilik dayatması devreye giriyor.

“Niye insanlar erkek ve kadın olarak doğuyorlar, böyle olmamalıydı, doğduktan sonra belli bir yaşa gelince herkes cinsiyetini seçmeli, insanda işte o zaman (sakalın sonradan çıkması gibi) seçtiği cinsiyete göre uzuvlar oluşmalıydı, hatta insanlar cinsiyetlerini istedikleri zaman gömlek değiştirir gibi değiştirebilmeliydiler.. Fakat böyle olmamış, o halde biz bu cinsiyet işini kökünden reddedip kurtulalım, cinsiyet diye birşeyi kabul etmeyelim, yok farzedelim” diye düşündükleri anlaşılıyor.

Fakat, var olan birşey senin yok saymanla, yokmuş gibi davranmanla yok olmaz.

*

Eğer senin (toplumsal tezahürü de bulunan, toplumsal ilişkilere de yansıyan) erkekliğin ya da kadınlığın, senin kendi varlığından bağımsız bir “toplumsal inşa” ise, insanlığını da toplumsal inşa kabul etmek mümkün hale gelir.

Belki de sen şekil değiştirmiş bir eşşeksindir, seninle eşşek arasında hiçbir fark bulunmuyordur; fark, toplumsal bir inşadan/kurgudan ibarettir..

Belki de eşşek de değil, kocaman bir tarla faresisin..

Evet, “toplumsal erkeklik” ve “toplumsal kadınlık” (toplumsal cinsiyet), insandaki “bireysel erkeklik” ve “bireysel kadınlığın” bir uzantısı, bir sonucu, bir yansıması değil de salt “toplum tarafından programlanma”dan kaynaklanan bir “algısal dayatma” ya da illüzyon ise, toplumsal ilişkilerde insan “birey” olarak kendisi üzerindeki hakimiyetini tümden kaybediyor, hatta kendi zihni üzerinde bile kontrol kuramıyor, ortada “insan iradesi”nin, özgür iradenin zerresi bile kalmıyor demektir.

Bu, özünde “toplumsal determinizme/belirlenime” dayanan bir tür kaderciliktir.

Hem de insanın psikolojisini, fizyolojisini, biyolojisini, duygularına tesir eden vücut kimyasını denklemden düşüren, tek parametre olarak “toplumsal telkin”i alan aptalca bir kadercilik.

*

Bunların “toplumsal cinsiyet” diyerek ontolojik mahiyetteki cinsiyetin yerine oturtmaya çalıştıkları “cinsiyetsizlik” illüzyonu (inşası/kurgusu), doğal olarak, meleklerdeki cinsiyetsizlik (meleklerde kadının erkeğin bulunmayışı) türünden bir cinsiyetsizlik değil.

Bu cinsiyetsizlik davası, homoseksüellik/eşcinsellik sapıklığına zemin hazırlamak ve alan açmak için icat edilen bir sözde cinsiyetsizlik..

Özde sapıklık..

Kısacası, (cinsiyeti gözboyamacılıkla gerçeklik olmaktan çıkarıp inşa/kurgu parantezine ya da hapishanesine tıkan bir “illüzyonist inşa/kurgu” durumundaki) “toplumsal cinsiyet” yaygarası, “toplumsal cinsiyetsizlik” kolonları üzerinde eşcinsellik sapıklığı bahçesine uzanan bir köprü durumunda.

Homoseksüellik şatosunun altındaki temelin harcını “toplumsal cinsiyetsizlik” zifti ve lağım akıntısı oluşturuyor.

*

Eğer “toplumsal cinsiyet” olgusu, bu kavram etrafında cinsiyetsizlik çağrısı yapanların iddia ettiği şekilde salt “toplumsal” bir nitelik taşısaydı, farklı dönem ve coğrafyalarda farklı toplumlarda kadın-erkek ilişkilerinin (sözü edilen türden) cinsiyetsizliği de içeren değişik tezahürlerine rastlanması, “toplumsal cinsiyet”in toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya, kıtadan kıtaya farklılık göstermesi gerekirdi.

Oysa, bilinen bütün tarihte, bütün coğrafyalarda ve dönemlerde, erkekler ile kadınların toplumdaki konumları üç aşağı beş yukarı aynı olmuştur..

Evet, “toplumsal erkeklik” ve “toplumsal kadınlık” olarak kendisini gösteren “toplumsal cinsiyet” evrensel bir olgudur, evrensel bir gerçekliktir, vakıadır.

Bunun temelini de ontolojik gerçeklik oluşturmaktadır.. İlk insan Hz. Adem a.s. erkektir, ondan yaratılan eşi Havva anamız ise kadındır..

Bu iki kişilik toplum, bir “toplumsal inşa” olarak kendi kafalarından erkeklik ve kadınlık icat etmiş değiller.

*

Gerçek şu ki erkek ile kadının biyolojjik, fizyolojik ve psikolojik farklılıkları böylesi bir toplumsal cinsiyetçi yapının ortaya çıkmasına neden oluyor.

Coğrafya değişiyor, tarih değişiyor, toplum/millet değişiyor, fakat bu durum değişmiyor.

Demek ki erkeğin ve kadının doğası bunu gerektiriyor.. Tabiî bir süreç olarak buna yol açıyor.

Ve bu “toplumsallık”, “bireysel” temel üzerinde yükseliyor.. Yani, erkeğin ve kadının “bireysel cinsiyet”inin bir ürünü ya da devamı olarak ortaya çıkan bir “toplumsal”lık var.

*

“Toplumsal cinsiyet” kavramı etrafında yaygara koparıp kadın ve erkeğe yeni kimlik ya da kişilik (toplumsal cinsiyetsizlik) dayatmaya çalışanlar, hem (demokratik zihniyetin ve millet egemenliği ideolojisinin bayraklaştırdığı) “toplumsal uzlaşma/konsensüs” nosyonuna savaş açıyarlar, hem de kadın ve erkeğin “özel”ine, “bireysel” yanına toplumsal düzeyde hayat hakkı tanımak istemiyorlar.

Bu, adaletsizliğin ve despotizmin, tek tip dayatmacılığının, farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine düşman bellemenin, bağnaz totalitarist dayatmacılığın ta kendisi.

*

Adalet, her hak sahibine hakkını vermektir..

Bazı haklar doğuştan elde edilir, bunlar salt “insan olmak”tan kaynaklanan haklardır, bazıları ise (elde edilebilirse şayet) sonradan kazanılır.

Mesela doğan her bireyin yaşama, varlığını sürdürme hakkı vardır; bu, doğuştan gelen bir haktır.. Fakat seçmen olmak, sonradan kazanılan bir haktır.

Yine, herkesin bir meslek edinme hakkı vardır.. Birtakım sanatlara ilgi duyabilir ve onlarla meşgul de olabilir.

Fakat insanların yetenekleri farklıdır.

Adalet ve eşitlik adına herkesten aynı meslekî ve sanatsal performansı beklersek, onlara zulmetmiş oluruz.

*

Bu noktada insanlar arasında (biyolojik ve fizyolojik farklılık bulunmasa, tıpatıp birbirlerine benzeseler bile), yetenek farklılığı ortaya çıkar.. 

Herkes herşeye yatkın değildir.. Ve böyle olması toplumun hayrınadır.. Bazısı şu işe, bazısı bu işe yatkın olacak ki, insanların farklı ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bir "toplumsal işbölümü ve uzmanlaşma" ortaya çıksın. 

Bu farklılığı tanımayıp bunun “toplumsal yetenek” (“Sende şu yetenek var” denilerek toplum tarafından üretilmiş, “sıfırdan yaratılmış” yetenek) olduğunu, aslında sanata, spora, mesleklere vs. yatkınlık ve yetenek bakımından bireyler arasında herhangi bir fark bulunmamakla birlikte böylesi bir yetenek farklılığının toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunu öne sürersek, elmalarla armutları toplamış oluruz.

Elma ile armut arasındaki tad, koku, lezzet vs. farkı toplumsal inşa değildir.

Bu yetenek farkını tanımamak, at’ın ot, it’in et yemesini “hayvanî toplumsallığın ürünü/inşası” kabul etmek gibi bir budalalıktır.

Bu budalalığı, adalet ve eşitlik adına her ikisinin de önüne et veya her ikisinin de önüne ot koyma sersemliği izler.. Adalet ve eşitlik adına..

At, attır ve ot yer.. İt, ittir ve et yer.. Adalet, ata ot, ite et vermektir.

Benzer şekilde erkek erkektir, kadın da kadın.. Adalet, toplumda erkeğe erkek muamelesi, kadına kadın muamelesi yapılmasıdır.

“Hayır, şunun erkek, bunun kadın olması toplum tarafından inşa edilip dayatılmış simülasyonlardır” derseniz, geri zekâlılık ile sapıklığı mezcetme başarısı göstermiş olursunuz.

*

Atın atlığının, itin itliğinin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunu söylemek, buna bağlı olarak ameliyatlar yaparak onları birbirine benzetmeye çalışmak, “doğal” olana (“toplumsal” etiketi yapıştırarak) savaş açmaktır.

En büyük adaletsizlik budur.

Toplumsal inşa, atın atlığı, itin itliği değildir, onları tek tipleştirme, farksız gibi gösterme çabasıdır.

İşte, kadın ve erkek hem biyolojik, hem fizyolojik, hem de psikolojik bakımdan farklılık gösterirken bunlara (bireyselliklerini yok sayarak) aynı toplumsal rolleri dayatmak, böylesi bir zulümdür.

Kadına erkek, erkeğe de kadın muamelesi yapmaktır. 

Tabiri caizse at’a it, ite at muamelesi yaparak onları canından bezdirmektir. 


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...