ELMALILI TEFSİRİ VE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİZM PUTPERESTLİĞİ/ŞİRKİ

 











Bu ülkenin merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi, “zor zamanda konuşma” edebiyatı yapmadan “zor zamanda konuşan”, ilahiyat stand-up’çılığına soyunmayan, takke-cübbeyi ekran ve kürsü soytarılığının aksesuarı haline getirmeyen, “devlet” ve “iktidar” yağcılığı yapmayan ciddi ve vakur, hakkı eğip bükmeden, dürüstçe ve saklayıp gizlemeden söyleyecek alimlere ihtiyacı var.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli Mustafa Atatürk’ün “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li saltanat döneminde kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şöyle diyordu:

Ve izâ messennase durrun, bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman, deav rabbehüm münîbîne ileyh, bütün o güvendiklerinden ve herşeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Sümme izâ ezâgahüm minhü rahmeten, böyle iken sonra O, onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de, izâ ferîgun minhüm bi-rabbihim yüşrikûne, ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır

Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.” 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 6, sad. İsmail Karaçam ve diğerleri, İstanbul: Azim D., s. 258.)

Kime isnad etmeye kalktıkları malum.

Dahası da var:

“Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun Yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslamî ayetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ihlas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardır ki, ‘Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren… mi?’ (Neml, 27/62) ayeti aynen ortaya çıkmıştı.

Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra ‘Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın’ (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslam’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar. 

(A.g.e., C. 6, s. 169.)


YÜZ YILDA DEĞİŞMEYEN: YÜZYIL KISALIR GÜN OLUR

 

GİTME EY YOLCU

 

Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:

Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:

 

Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?

Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!

 

Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan

Yatıyor şimdi nasıl yerlere geçmez insan?

 

Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,

Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!

 

Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn

Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!

 

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:

Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!

 

Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!

Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!

 

«Medeniyet» denilen vahşete lânet eder,

Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!

 

Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!

Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden!

 

Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât;

Sonra nâmusuna kurban edilen bunca hayat!

 

Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!

Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!

 

Teki binlerce kesik gözdeye âid kümeler:

Saç, kulak, el, çene, parmak bütün enkaz-ı beşer!

 

Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,

Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!

 

İşte bunlar o felâketzedelerdir ki, düşün,

Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!

 

Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük

Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

 

Ey bu toprakta birer naaş-ı perişan bırakıp

Yükselen, mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp

 

Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var

Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

 

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!

Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!

 

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün!

Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

 

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

 

Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne!

Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!

 

Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:

Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

 

Hele i'lanı zamanında şu mel'ul harbin,

"Bize efkar-ı umumumiyesi lazım Garb'ın";

 

O da ALLAH'ı bırakmakla olur herzesini,

Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini

 

Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün

Yine hicran ile çılgınlığın üstünde bugün,

 

Bana vahdet gibi bir yar-ı musaid lazım

Artık ey yolcu bırak, ben yalnız ağlayayım

 

Mehmed Akif Ersoy


SİYASAL YAHUDİLİK, İSRAİL, VE SİYASAL İSLAM

 


Siyasal İslam’ı savunmak kötüyse "siyasal milliyetçiliği" savunmak neden iyi oluyor?

Siyasal İslam yanlış birşeyse, Avrupa Birliği hedefi çerçevesinde “Siyasal Avrupa”yı savunmak neden fazilet kabul ediliyor?

Siyasal İslam savunulamaz birşeyse, "Siyasal Yahudilik" olan İsrail'in varlığına niçin karşı çıkılmıyor?

Yahudiler, yahudi olarak varlıklarını her yerde sürdürmekte serbestler.. Mesela Türkiye, her zaman "yahudi cenneti" oldu.

Hitler'in zulmüne uğradılarsa da, "Hitler sonrası" Almanya'da keyiflerine diyecek yok..

Siyonizm, Siyasal Yahudiliğin zirve noktasıdır, fakat "siyonist olmayan" bir İsrail devleti de esas itibariyle "Siyasal Yahudilik"ten ibarettir.

Çağdaş Yahudilerin yahudiliği siyasal bir yahudilik olmasaydı, devlet olmazlardı, İsrail diye bir devlet kurmazlardı.

Fakat, Batılı İslam düşmanlarının da, yerli-milli-ulusal İslam karşıtlarının da ağızlarındaki bayat sakız aynı, onlara göre bütün kötülüklerin anası "Siyasal İslam"..

Siz bunların ağzından hiç "Siyasal Yahudilik, Siyasal Hristiyanlık, Siyasal Budizm, siyasal dinsizlik, siyasal ateizm" vs. lafı duydunuz mu?

Bu "şeytanî cehpe"ye göre, LGBT'sine kadar her bir rezilliğe siyaset serbest olmalı, bir tek İslam'a yasaklanmalı..

*

Bugün İslam ülkelerindeki demokrasi bir palavradan ibarettir.

"Resmî ideoloji"nin bekası söz konusu olduğunda "demokrasi" sazıyla kafanızı ütülemeyi bırakırlar, çalgı aletini olanca güçleriyle kafanıza indirirler..

Ellerindeki saz tahadan değil demirden olduğu için kırılan, kafanız olur.

Demokrasilere özgü tekçilik-çokçuluk (çoğulculuk) ayrımının ne olduğuna Chomsky şöyle işaret ediyor: “Gerçekte bütün partiler, bir partinin hizipleri durumundadır.” 

Bütün partiler, aynı "resmî ideoloji" partisinin fraksiyonlarından ibarettir.

Hiçbiri, "Ben bu düzeni kökünden değiştireceğim" demez, diyemez.

Böyle bir "gizli ajanda" sahibi de olamaz.. Olursa, bir bahane üretilir, kapatılır. (Devletin ajanları ona sızar, faturası o partiye çıkan suçlar işlerler.)

Bununla birlikte, bu "yalancı demokrasi"ler, muhalifleri (takiyye yaparak) parti kurmaya da teşvik ederler.

Çünkü yaptıkları takiyye, karakter sınavını daha baştan kaybetmelerini, kişiliklerinin ölmesini sağlar.. 

Takiyye, omurgasızlık, ikiyüzlülük, kimliksizlik ve döneklik zamanla karakterleri haline gelir.. 

"Düzen"in istediği de zaten budur.

*

Bu demokrasilerdeki çokçuluk (çoğulculuk) büyük ölçüde bir yanılsamadır, bir aldatmacadır. 

Çok partililik de böyle, çok-kültürlülük de böyle. 

Gerçek bir “çokçuluk” ancak “Siyasal İslam”ın (bir an için bu kavramı benimsediğimizi varsayalım) varlığına bağlıdır. 

Çünkü Siyasal İslam dinsel, dilsel, ırksal, töresel vs. çokçuluğa izin verir. 

Buna karşılık “Kültürel İslam” denilen şey, “statüko”nun hizmetindedir ve heryerde “tekçiliğe” hizmet eder. 

Statüko Türkçülüğü önemsiyorsa, kültürel müslümanlar da milli (ırksal) bir söylem geliştirir. 

Statüko Türkçe dışında dil kabul etmiyorsa, onlar da sadece Türkçeci’dir, “kültür”e olan ilgilerinin sınırı orasıdır. 

Statüko cumhuriyetçi ise, kültürel İslamcılar da cumhuriyetçidir. 

Statüko AB yanlısı ise (en azından AB yanlılarına gücü yetmiyorsa, onları dövemiyorsa), kültürel İslamcılar da AB yanlısıdır. 

Statüko militaristse kültürel müslümanlar da “Peygamber ocağı”na hayranlık duyarlar. 

Statüko bir ülkede “tek” bir ulus, “tek” dil, “tek” kıyafet vs. istiyorsa kültürel müslümanlar da tekçidir.

*

Kültürel İslamcılar tekçiliği ancak “tek hak din”den bahsetmek gerektiğinde unuturlar. 

“Hak din” kavramının yerini “İbrahimi dinler” alır, çoğulculukları sadece burada kendisini gösterir, çünkü “global statüko” öyle istemektedir.

Siyasal İslam’ın varlığı, çokçuluğun temel şartıdır. 

Kültürel İslam ise tekçiliğin yedeğinde yol alır, onun emrindedir.

Siyasal İslam - Kültürel İslam ayrımı anlamsızdır. Ama illa da böyle bir ayrım yapıyorsanız ve çokçuluktan yana iseniz, tercihinizi Siyasal İslam’dan yana yapmak zorundasınız. 

Siyasal İslam’ın olmadığı yerde, İslam’ın kendisi bile tek(çi)dir; tek/sadece “kültürel”. 

Çokçu bir İslam’ı “Kültürel İslamcılık” kabul etmez; ona göre “Siyasal İslam”, “Ekonomik İslam” vs. yoktur. 

Ama “Siyasal İslam” çokçu olduğu için “Kültürel İslam”ı kabul eder.

*

Siyasal İslam çokçudur, çokçuluğun teminatıdır. 

Kültürel İslam ise, sahte çokçu rejimlerin uydurduğu “tekçi” İslam yorumudur. 

Bu anlamda Kültürel İslam, statükonun müslümanlığını (!) ifade eder. 

Kültürel İslam öyle “tekçi”dir ki, mesela Türk tipi kültürel İslam (Türk Müslümanlığı), "Arap İslamı" karşısında “cihat” naraları atar.

Onun düşmanı "kâfirler ve münafıklar" değildir, "Arap İslamı"dır.. 

Zaten, ona göre, kâfirler ve münafıklardan bahsetmek Siyasal İslamcılık yapmak ve Arap İslamı'nın ağına düşmektir.


KAFASINDAKİ KARARI ŞEYTANCA SAKLAYAN KİM, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK MÜ, PADİŞAH VAHİDEDDİN Mİ?

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 40

 

Önceki bölümlerde anlattığımız gibi, Selanikli Mustafa Atatürk, Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasını engelleyerek hükümet krizi çıkarma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından Padişah Vahideddin’le yeni bir görüşme yapıyor.

Falih Rıfkı’nın bu görüşmeyle ilgili olarak Selanikli’den yaptığı nakilleri önceki bölümlerde gördük..

Aynı konuda bir de İsmet Bozdağ rivayeti var.

Bozdağ, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“Görüşme isteği için, görevi bakımından aracılık eden Naci Paşa’ya düşüncelerimi çıtlattım. Naci Paşa’nın, bu görüşmeyi o gün, ya da ertesi günü olması için sağlamaya çalıştığına inanıyorum. Fakat kafasındaki kararı şeytanca saklayan Vahdeddin, halis duygular ve içtenlikler gösteren aldatıcı tavrı ile önümüzdeki Cuma günü Selamlıkta hazır bulunmaklığımı ve orada benimle görüşeceğini bildirtti. Cumaya çok gün vardı. Ama yapılacak bir şey de yoktu. Cuma günü Selamlığa gittim; namazdan sonra beni oradaki salona çağıran Vahdeddin ile dışarıda bekleyenlerce çok uzun olarak yorumlanmış bir konuşmada bulunduk. Gerçekten konuşma, zaman bakımından çok uzun sürdü; ama fikir alışverişi bakımından çok kısa olmuştur. Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler; bana güvence verir misin ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?

“Birden bire, böyle bir sorunun amaç ve anlamını kavrayamadım, sordum:

“- Ordu tarafından size karşı hareketler olacağı konusunda bilgi ve özel haberleriniz mi var efendim?

“Gözlerini kapadı. Olumlu ya da olumsuz bir şey söylemedi. Sadece, az önce sorduklarını tekrarladı. Karşılık verdim:

“- Gerçi ben İstanbul’a geleli birkaç gün oldu. Buradaki durumu yakından bilmiyorum. Fakat ordu komutanı ve subayları yüksek varlığınızla karşı karşıya bulunması için bir neden olabileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan temin ederim ki, hiçbir fenalığı beklememelisiniz.

“Belli belirsiz biçimde ekledi:

“- Yalnız bugünden söz etmiyorum; bugünden ve yarından…

“Son söz, bende bir kuşku uyandırdı; demek ki, yarın Padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardı ki, ordunun vatansever komutan ve subayları bundan üzüntüye düşebilirler… Padişah, beni aldatarak, aracılığımla onlardan emin olmak istiyor. Fakat bu düşüncemi kendisine nasıl açıklayabilirim? Ve böyle bir açıklamada bulunmak, kendim için, amacım için yararlı olur muydu?

“Karşımdaki adam, kararını çoktan vermiş görünüyordu. Biz ise, bu kararın ne olduğunu anlayamayan veya anlamak isteyen kimselerle ilinti kuramamış, hiçbir karşı önlem almaya zaman ve fırsat bulamamış durumda idik. Padişah, gözlerini açarken, ayağa kalktı ve şu sözlerle konuşmaya son verdi:

“- Siz, akıllı bir komutansınız, arkadaşlarınızı aydınlatacağınızdan ve yatıştıracağınızdan eminim.

“Çok umutsuz ve üzgün, fakat üzüntümün gerçek nedenini bile anlayamamış bir durumda Vahdeddin’in salonundan çıktım.

“Dışarıda, bir saati aşkın bir zamandan beri kapılarda, koridorlarda, şurada, burada ayakta bekleyen birçok devlet adamları ve diğerlerinin, bu uzun görüşmeden bezgin ve yorgun, fakat biraz anlamlı bakışlarla bana bakmakta olduklarını fark ettim.…”

(İsmet Bozdağ, Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, s. 81-83’ten aktaran Mehmet Fatih Cebeci, Mütareke Döneminde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri ve Anadolu’da Görevlendirilmesi, yüksek lisans tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013,, s. 39-40, dn. 103.)

*

Görüldüğü gibi Selanikli “Görüşme isteği için, görevi bakımından aracılık eden Naci Paşa’ya düşüncelerimi çıtlattım diyor.

Bu “çıtlatma”, Falih Rıfkı’nın anlatımında “ima”ya dönüşüyor:

“Meclis'ten çıkınca, Almanya seyahatindeki tanışıklığa güvenereksaraya telefon etti, Vahdettin'in kendisini kabul etmesini rica etti. Maksadı padişahla açık konuşmak, tedbir diye düşündüğünü açık söylemektiBu ricasını bildirecek zat, hocası Naci Bey'di (Mebus General Naci Eldeniz). Kendisine maksadını ima bile etti.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 125-126.)

Selanikli düşüncelerini Naci Paşa’ya “ima” ile “çıtlatmış”, fakat nedense bizden saklıyor.

Falih Rıfkı’ya göre, maksadı, “tedbir diye düşündüğünü Padişah Vahideddin’e açıkça söylemek”.

Neyin tedbiri, köftehor?

Madem aklında bir “tedbir” vardı, niye bunu dört gün önce (15 Kasım 1918 tarihinde) Padişah’la yapmış olduğun uzun görüşmede açıklamadın?

Ve bu tedbir, niye tam da Tevfik Paşa hükümetinin güvenoyu almasını engelleyemediğin gün aklına geldi?

Demek ki, Tevfik Paşa hükümeti güvenoyu alamasa, yeni hükümeti yine İzzet Paşa’nın (Mareşal Ahmet İzzet Paşa) kurması ve Selanikli’nin harbiye nazırı (savunma bakanı) olması ihtimali gündeme gelse, “tedbir”e gerek kalmayacaktı.

*

Maksadını Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmışmış..

O halde, “tedbir diye düşündüğü şey” konusunda Naci Paşa’ya birşeyler söylemiş olması gerekiyor.

Tedbir, tehlikeye karşı olur?

Burada, tedbir (önlem) alınmasını gerektiren tehlike ne olabilir?

Selanikli’nin anlattığı masala bakılırsa, görüşme sırasında tam bu tehlike ve tedbirden bahsedecekken, Padişah bunun önüne geçmişmiş..

Selanikli, şu yalana inanmamızı istiyor:

“Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti.”

Defolu dahi, niye konuyu “kestirme” vazifesini zayıf omuzlarımıza yüklüyorsun da sen söylemiyorsun?

Hani senin maksadın, tedbir diye düşündüğün şeyi Padişah’a açık biçimde söylemekti ya, ne duruyorsun, bari bize söyle!,, Açıkça..

Yok, Selanik’in defolu dahisinin ağzını kerpeten bile açmıyor.. “Kestirebileceğiniz” diyerek konunun üstüne sünger çekiyor.

Falih Rıfkı gibi düdüklerine “açık” konuşmak, edebiyatını yaptığı tedbirin ne olduğunu açıklamak işine gelmiyor.

İmdi, şayet bu tedbir “vatanî” bir meseleyle ilgiliyse, “Mevzubahis olan vatansa, Padişah’ın sözümü kesmiş olması da teferruattır” demen gerekmez miydi?!

Niye hemen dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi moduna geçtin?..

Padişah’ın karşısında niye sustun?

*

Hayır, aslında susmadı, defolu dahi Selanikli bizimle dalgasını geçiyor, yalanlarıyla bizi aldatıp avutmanın keyfini çıkarıyor.

Söylediklerinden anlaşılan şu: Padişah’ı ordu ile korkutmaya, kendisinin harbiye nazırlığının onun gelecekteki emniyeti için tek çare olduğuna inandırmaya çalışmış.

O an için bunda başarılı olamasa da, bu Selanik marka kurnazlığı, sonradan olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine katkıda bulunmuş durumda.

Onun bu “tedbir”inin bir sonucu olarak Vahideddin’in diğer subaylara güvenini kaybettiği, kuşkuya kapıldığı ortada.

Nitekim, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Anadolu’ya Selanikli yerine bir başkasını göndermesi için Vahideddin’e dökmedik dil bırakmadığı halde başarısız olmuştu. (Bkz.: Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ının ikinci cildi.)

*

Evet, Selanikli maksadını Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmışmış.. Öyle diyor.

Maksad da, Falih Rıfkı’ya dediğine göre, “tedbir diye düşündüğünü Padişah’a açıkça söylemesi”.

Bu durumda Naci Paşa’nın “Selanikli’nin görüşme talebini” Vahideddin’e arzederken bu “ima ile çıtlatma”yı ona aktarmış, “Selanikli’nin söylemek istediği tedbirler varmış” demiş olması gerekiyor.

Tedbir, tehlike için olur.

Doğal olarak, Padişah söz konusu tehlikeyi de, tedbiri de merak etmiştir.

Merak etmese, “Görüşmeye gerek yok, zahmet buyurmasın, yorulmasın, bayramda beklerim” gibi birşey derdi.

Kesin olan şu: Üç gün sonra Cuma namazından sonra gerçekleşen (ve bir saatten fazla süren) görüşmenin, bu tehlike ve tedbir konusu etrafında dönüp durmuş olması gerekiyor.

*

Tehlikenin ne olduğunu, Selanikli’nin lafları ele veriyor.. Padişah’a ordudaki subay ve komutanlar hakkında korkutucu, endişeye düşürücü şeyler söylemiş olduğu açık.

Tedbir olarak da, kendisinin harbiye nazırlığını göstermeyi ihmal etmemiştir.. Karakteri buna fazlasıyla müsait..

(Ki taa Suriye’den Saray’a çektiği telgrafta bunu talep etmiş, ve kabul edildiğini zannederek İstanbul’a doğru harbiye nazırı havalarında yola çıkmış, fakat hayalkırıklığına uğramış durumda.)

Evet, görüşmenin içeriği, konusu, Selanikli’nin laflarında kendisini gösteriyor..

Tek sorun, Selanikli’nin konuşulanları tersyüz ederek aktarıyor olması.

Padişah’ın, “Selanikli’nin Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmış olduğu” tehlike ve tedbiri “açıkça” dinlemek için görüşme talebine evet cevabı vermiş olduğunu anlamak için, Selanik’te dünyaya gelmiş bir defolu dahi olmak gerekmiyor.

Fakat Selanikli’ye göre, kendisi bu tedbir meselesini tam da açık biçimde söyleyecekken Padişah onun önüne geçmiş, engellemiş.. Niyeyse?

Bu tedbirin ne olduğunu Padişah’a güya söylememiş olduğu için Falih Rıfkı gibi adamlarına da söylemiyor, es geçiyor..

Normalde (karakteri icabı) “Bende yakası açılmadık ne tedbirler vardı bir bilseniz, ne tedbirler” diyerek bunları ortaya dökmesi, övünmesi gerekirken susuyor.. Çok mütevazi canım..

*

Gerçek şu ki, Selanikli bir manipülasyon harikası, eşine az rastlanır birinci sınıf “algı operatörü”..

Erzurum Kongresi gecesi hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e “Hele durun, ben bu Vahdettin’i nasıl suya götürüp susuz getireceğim, ocağına nasıl incir dikeceğim, bu milletin anasının avradının tesettürüne nasıl tüküreceğim, akılsız kafalarına nasıl şapka geçireceğim, nasıl Kur’an alfabesini yasaklayıp hepsini bir gecede okuma yazma bilmez adamlar haline getirecek ve Latin harflerini onlara nasıl yedireceğim, hele bir durun” anlamına gelen laflar söylemişken, sonraki günler, haftalar, aylar ve yıllarda “Ey millet, mukaddes hilafet makamını, din-i mübin-i İslam’ın hadimi olan devletimizi, devlet başkanımız olan esir Padişahımızı kurtarmak için yola düştük, cihat bayrağını kaldırdık” diyerek bütün bir milleti aldatıp dolandırma becerisi sergilemiş olan adama Allah’ın gariban saf kulu Vahideddin de aldanmış, çok görülür mü?!

*

Evet, Selanikli “Kafasındaki kararı şeytanca saklayan Vahdeddin, halis duygular ve içtenlikler gösteren aldatıcı tavrı ile önümüzdeki Cuma günü Selamlıkta hazır bulunmaklığımı ve orada benimle görüşeceğini bildirtti” diyor.

Sanki görüşme talebinde bulunan Selanikli değil de, Vahideddin..

Böyle bir durumda Vahideddin için söz konusu edilebilecek karar, ancak görüşme talebiyle ilgili karar olabilir.

Adam olumlu yönde karar vermiş, “Üç gün sonra görüşelim” demiş.. Daha ne desin!

Bu kararı kafasında şeytanca saklaması diye birşey de yok.. Naci Paşa vasıtasıyla Selanikli’ye tebliğ etmiş.

Kafasındaki kararı açıklamayan, Selanikli’nin kendisi.. Söylemiyor, “ima ile çıtlatıyor”.. Artık ne demekse?..

Fakat, kafasındaki kararı şeytanca saklamakla suçlanan, garibim Vahideddin..

Üstelik, bu kurnaz Selanikli, sözlerinin devamında şunu diyor:

“Padişah, beni aldatarak, aracılığımla onlardan emin olmak istiyor. Fakat bu düşüncemi [onun hakkındaki kararımı] kendisine nasıl açıklayabilirim? Ve böyle bir açıklamada bulunmak, kendim için, amacım için yararlı olur muydu?”

Görüldüğü gibi, kafasındaki kararı saklayan, Selanik’in arızalı dahisi..

Mustafa Atatürk için, “kafasındaki kararı bir Selanikli gibi saklayan” ifadesini kullanmak uygun olur, fakat belki kendisi, şahsı için “kafasındaki kararı şeytan gibi saklayan” tabirini tercih ederdi..

Nasıl düşünmeliyiz? “Yaptığı şeye yakışan sıfatı kendisi bulmuş, kullanmış.. Bizim araya girmemiz uygun olmaz” mı demeliyiz?

*

Padişah Vahideddin’le arasında geçen konuşmanın gerçek muhtevasını dahice saklayan, tersyüz edip aktarın Selanikli şunu diyor:

“Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler; bana güvence verir misin ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?”

Selanik tipi dahimiz, böylece, “kestirebileceğimiz konu” hakkında bizi aydınlatmış olduğunun farkında değil.

Ziya Paşa “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun, / Sen herkesi körâlemi sersem mi sanırsın?” diye boşuna dememiş.

Selanikli’nin yukarıdaki sözleriyle dahice saklamaya çalıştığı muhaverenin (karşılıklı konuşmanın, diyaloğun) aslı şöyle birşey olmalıdır:

“Ben, kestirebileceğiniz gibi, neden hükümeti benim ve arkadaşlarımın kurması gerektiği, neden benim harbiye nazırı olmam icab ettiğini anlatmaya çalıştım. Ordudaki subay ve komutanlara güvenilemeyeceğini, bunların birçoğunun, Almanya’nın “gazına gelip” bizi savaşa sokan Enver Paşa kafasında olduğunu söyledim.. Ecdadının ordudaki isyankâr subay ve kumandanlardan neler çektiklerini, nasıl askerî darbe ile devrildiklerini, tahtlarını hatta canlarını nasıl kaybettiklerini tam anlatacaktım ki, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subaylarından bana bir fenalık geleceğinden mi çekiniyorsun?”

*

Selanikli’ye göre, Padişah ona, “Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler” demişmiş.

Doğrusu şu: Bunu seven iki üç kişi..

Onlar da, “çete”sinin (hayalindeki “ihtilal komitesi”nin) üyeleri: Rauf Orbay, İsmail Canbulat, Fethi Okyar..

(Sarı Kemal’i Kara Kemal bile sevmiyordu.. İzmir Suikasti girişiminde Kara Kemal’in muhtemelen dahli vardı.. Selanikli Sarı Kemal, kendisine yönelik suikast girişimine destek vermeleri suçlamasıyla Canbulat’ı astırdığına, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koydurduğuna göre, geriye onu seven tek kişi kalıyor: Fethi Okyar.)

Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile gerçekte ona samimi bir sevgi beslemiyor..

Nitekim, önceki bölümlerde, Anadolu’ya gelen (zamanın Osmanlı Genelkurmay Başkanı) Fevzi Çakmak’ın, Kâzım Karabekir’i Selanikli’ye verdiği destekten vazgeçirmeye çalıştığını, ona, “Bırak da şunu alıp İstanbul’a götüreyim” demiş olduğunu (Falih Rıfkı’nın Çankaya’sına atıfta bulunarak) aktarmıştık.

Falih Rıfkı’nın söylediğine göre, Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü’nün Selanikli hakkındaki kanaati, onun “muhteris ve menfaat düşkünü” olduğu yönündedir.

İttihatçılar’a gelince.. Onların Selanikli hakkındaki kanaat portföyü daha zengin (Yine Falih Rıfkı’nın ifadesiyle): “Haris, ahlâksız, sefih, sarhoş, fırsatçı.

Dolayısıyla, söz konusu görüşmede Padişah’ın Selanikli’ye “Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler” demiş olması için bir neden yok.

Fakat Selanikli’nin, kendi reklamı ve propagandası için Vahideddin’e “Ordudaki komutan ve subaylar beni çok severler” demiş olduğu düşünülebilir.

*

Selanikli bütün bu yalan dolanlarının üstüne şu sözleriyle tüy dikiyor:

“Çok umutsuz ve üzgün, fakat üzüntümün gerçek nedenini bile anlayamamış bir durumda Vahdeddin’in salonundan çıktım.”

Umutsuz..

Üzgün..

Ve de şaşkın..

Öyle şaşkın ki, üzüntüsünün gerçek nedenini bile anlayamamış..

Umutsuz ve üzgün olduğu doğrudur da, üzüntüsünün gerçek nedenini anlayamamış olması yalan..

Vahideddin’i Tevfik Paşa hükümetini görevden almaya, kendisini harbiye nazırı yapmaya ikna edememiş; üzüntüsü bundan..

Fakat bu öyle büyük bir üzüntü ki, Selanikli’nin aklını başından almış, ona, neye üzüldüğünü bile unutturmuş.

Fıkradaki gibi: Adamın birinin karısı ölüyor ve daha üzerinden bir hafta geçmeden bir başka kadınla evleniyor, keyifle düğün yapıyor. Ölen kadının eş dost ve akrabaları buna öfkeleniyor, onu dövmeyi kararlaştırıyorlar: “Sen ne utanmaz adamsın! Sende hiç mi Allah korkusu yok?! Bari karının kırkının çıkmasını bekleseydin! Bir iki ay sabredemedin mi?” diyorlar.

Bunun üzerine adam “Ah dostlar ah” diyor, “ben üzüntüden ne yaptığımı biliyor muyum ki, kendimden haberim var mı ki?!”

 

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...