|
M. Bey kardeşim,
Şayet ilk gönderdiğim “Darwinizm’e
Farklı Bir Bakış” başlıklı yazım ile Elmalılı’nın “müteşabih” konusundaki
açıklamalarını okuduysan, hangi noktalarda seni eleştireceğimi zaten
anlamışsındır.
Bununla birlikte, bazı hususları
belirtmek istiyorum.
Öncelikle Elmalılı’nın müteşabih
ayetlerle ilgili tefsirinin mükemmel olduğunu belirtmeliyim. Elmalılı,
felsefe tarihine ve Batı felsefesine de vakıf bir isim. Fransızca’dan
felsefe tarihi ile ilgili bir kitabı “Metalib ve Mezahib”
adıyla tercüme etmiş bulunuyor.
Muhkem-müteşabih ilişkisi konusunda
Elmalılı şunu söylüyor:
“Binaenaleyh kitap, bütünlüğü
içinde ele alındığı zaman bu hikmetli üslup ile müteşabihatın muhkemata
dönüşmesi bakımından, o asla irca edilmesi bakımından hepsi
muhkem demektir: "Bunda hiç şüphe yoktur." (Bakara, 2/2) ve
"Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır." (Hûd
11/1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak
müteşabihat kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşabihat ile
te'vil edilirse, yani müteşabih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da
kitabın hepsi müteşabih olmuş olur.”
Daha önce de yazdığım gibi, her
benzetmeli (teşabühlü, müteşabih) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih
değildir. Nitekim Elmalılı şöyle diyor:
”Âyetlerinin fasılaları, uyumları
ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından
teşabüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde
muhkemliktir.”
Yani Kur’an’daki yaratılışla
ilgili benzetmeler müteşabih değildir.
Müteşabih, anlaşılması bakımından da
iki kısma ayrılır. Elmalılı şöyle diyor:
“Bu gibi âyetlerin bazısını bugün
anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah'dan başka kimse
bilmez ki, tam anlamıyla müteşabih işte budur. Ahiretle ilgili izahlar
kısmen böyledir.”
Elmalılı’nın, sana gönderdiğim
metindeki şu uyarısı önem taşıyor:
“Usûl-i Tefsir ilminde bunlar
bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve
hukuk meselelerini anlamak için bu usul ilmi, en zaruri bilgi şartlarındandır.”
Senin de öncelikle tefsir usûlü
okuman gerekiyor. Bu konuda iki ders kitabı okumuş biri olarak bunu
söylüyorum.
Öncelikle şunu belirtmek
gerekiyor: İnsanların yaratılışı vs. ile ilgili ayetler müteşabih
değildir.
Nitekim Elmalılı şöyle diyor:
“Müteşabihat için bir de şu
taksim vardır: Lafız cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her
iki cihetten müteşabih.”
Yaratılışla ilgili ayetler, her
iki açıdan da müteşabihin kapsamına girmez.
Mana bakımından müteşabihi Elmalılı şöyle açıklıyor:
“Mânâ bakımından müteşabih
olanlar Allah'ın sıfatlarıyla ahiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu
gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya
imkanımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya
yetişemeyeceğimiz mânâlardır.”
Ayrıca Elmalılı’nın şu ifadeleri de
önemli:
“Esbab-ı Nüzul'de zikredildiği
üzere hıristiyanların İncil'deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla
peder; Kur'ân'daki "O'nun Meryem'e ilka eylediği bir kelimesi
ve O'ndan bir ruhtur" (Nisa, 4/171) müteşabih âyetine, Allah'dan
doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ'nın doğma ve doğurma gibi üreme
şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve barî-i
musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmayarak, Allah'a çocuk isnat
etmeleri; yine bunun gibi, yahudilerin gibi hurûf-i mukattaa denilen başlıkları
"ebced hesabı" ile te'vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin
ömrünü, kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir
olaydır. Bunlar ya heva ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat
tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir
oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek
olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan isbat yoluna
yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri
şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde,
rumuz ve sembollerde, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı,
şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün tutarlar. Yine bunun
gibi, birtakım mülhidler de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve
anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün
muhkematı müteşabihata irca etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu
hale getirmek, hep garip ve acaip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri
bile birer efsane gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda
yürümekten hoşlanmazlar. Diğer bir kısımları da kendi bilgileri
herşeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde
veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik birşey yokmuş
gibi, müteşabihatın hakikatını kökünden red ve inkâr eder; anlamadığı,
anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurafe, efsane, esatir deyip
geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve
haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi
(uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam,
bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin
önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı da şöyle der: biz bu kitaba
inandık, muhkemi ve müteşabihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır
ve gerçektir. Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış
sahiplerinden başkası da hakkiyle düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice
seçip net olarak düşünemez, muhkematı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi
te'vili mümkün olan müteşabihatı bile doğru dürüst te'vil edemez. Bu
konuda te'vil ve ictihat başkalarının değil, muhkematın mertebeleri ile
müteşabihatın mertebelerini seçebilen, te'vili caiz olup olmayanları
ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan,
haddini bilen, ilâhî bilgiye havale edilmesi gerekenleri O'na havale eden,
kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru
düşünmesini bilen ve seven, hasılı hikmete mazhar olmuş rasih âlimlerin
hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve
müteşabih hepsinin hakikatına iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak
iyi düşünürler.”
Elmalılı’dan bunları aktardım, fakat
yazdıklarının tamamını dikkatli bir şekilde okuyup anlamak
gerekiyor.
Senin ifadelerine gelince..
Şöyle diyorsun:
“Akabinde ise inançlı çevrelerin,
bilimsel çalışmalara ve materyalist çevrelerin de Kuran’a
karşı oluşturdukları bağnazlık, bu durumun ana sebebini oluşturmaktadır.”
Burada öncelikle “bilimsel” kavramı
üzerinde durmak gerekiyor. Neyin bilimsel olduğu konusu bilgi teorisi ve
bilim felsefesinin (epistemoloji) alanına girer. Aslında bilimsel
çalışmalara karşı bağnazlık da bilimsellik tutkusunun sonucudur. Çünkü
belirli bir dönemdeki bilimi gözünde büyütüp kutsallaştıranlar, onun yanlış
olduğunu ortaya koyan yeni tespitler karşısında sarsılırlar. Çünkü iman ettikleri
bilim, yanlış çıkmıştır. Müslüman, meseleye böyle bakmaz. Müslüman için
mutlak doğru, Kur’an ve sahih Sünnet’teki kesin (anlamı açık)
bilgilerdir. Dolayısıyla müslüman, bilim konusunda bağnaz olamaz.
İkinci olarak, evrim teorisi bilimsel
değildir. Evrim teorisi, faraziyeler, varsayımlar üzerine kurulmuş
bir inançtır. Bilim-kurgu türünden bir senaryodur. Bunun neden
böyle olduğunu “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” adlı yazımda kısaca anlatmaya
çalıştım.
Yazın şöyle devam ediyor:
“Bilimsel düşünce ve araştırmalar
insanın da diğer canlılar gibi türleşme sonucu oluşmuş bir hayvan
türü olduğunu göstermektedir.”
Şakir Kocabaş’ın Wittgenstein’dan
ilham alarak yazdığı bir kitap var: İfadelerin Gramatik Ayrımı.
Senin yukarıdaki ifaden, bilimsel değil, deyim yerindeyse “inançsal” bir
ifadedir. Bilimsel düşünce ve araştırma olarak sunulan verilere inandığını
göstermektedir. Aslında “bilimsel düşünce ve araştırmalar” bize birşey
göstermez; bilimsel düşündüğünü ve bilimsel araştırma yaptığını söyleyen
insanlar bize birşeyler söylerler ve bunun “bilimsel” olduğunu iddia
ederler. Evrim teorisine gelince, bu teoriyi savunanların düşünce ve
araştırmaları “bilimsel” değildir. Neden böyle olduğunu, ilgili yazımda
açıklamaya çalıştım.
Sözlerinin devamı şöyle:
“Bu bilimsel tespite din camiası
içerisinden bir grubun önderlik ettiği bir kısım insan şiddetle karşı
çıkmakta ve insan dahil bütün mahlukatın birdenbire ve olduğu gibi, bir
yaratıcı tarafından oluşturulduğuna inanmaktadır.”
Bu ifadeler yanlış. Hiç kimse bütün
mahlukatın birdenbire yaratıldığını iddia etmiyor. Kur’an’da
“altı gün” ifadesi geçiyor ki, bu bildiğimiz “dünya günü” değil. Herkes
biliyor ki, Hz. Adem yaratılmadan önce melekler ve cinler yaratılmış
durumdaydı. Dünya da yaratılmış ve insanın yaşayabileceği bir hale
gelmişti. Ancak, ben de aralarında olmak üzere birçok insan, türlerin
birdenbire yaratıldığına inanıyor. Yani, insan türü birdenbire
yaratılmıştır. Ancak, Hz. Adem’in yaratılışı bile bir süreç içinde olmuştur.
Ondan Hz. Havva yaratılmıştır. İnsan nesli de ikisinden türemiştir.
Fosillerle ilgili araştırmalar,
türlerin bütün mükemmelliğiyle birlikte bir anda ortaya çıktığını ortaya
koymaktadır. Harun Yahya bu konuda epeyce malzeme toplamış bulunuyor. Bütün
türler bir anda bir arada yaratılmamış fakat her tür farklı zamanlarda kâmil
haliyle yaratılmıştır. Bunun en açık örneği Hz. Adem’dir.
Sözlerinin devamı şöyle:
“Bilim dünyası bilimsel bulgular
ile birdenbire ortaya çıkışı reddederken, Yaratan fikrine de karşı bir hale
gelmiş, inançlı çevreler de “maymundan gelmedik” söylemi
çerçevesinde bilimsel yönteme karşı bir hale gelmiştir.”
Bilim dünyası – inançlı çevreler
ayrımı yanlış. Bilim dünyası içinde “inançlı” insanlar bulunduğu gibi,
evrime inanan insanların hepsi bilim adamı kategorisine girmiyor.
Bilim dünyasının türler açısından
birden bire ortaya çıkışı reddettiği iddiası da yanlış. Harun Yahya’nın
atıfta bulunduğu fosil araştırmacıları farklı konuşuyor.
Müslümanlar için de mesele “maymundan
gelmeme” meselesi değil. Maymun yerine “at, deve” vs. denilse de durum
değişmez. Kur’an’da maymundan gelindiğini gösteren bir ayet
olsaydı, müslümanlar bunu sorun yapmazlardı.
Şöyle devam ediyorsun:
“Bu durumu oluşturan çatışmanın
iki önemli sebebi vardır: Birincisi kendilerini inançlı insanların
temsilcisi olarak isimlendiren bir grubun kendi egolarına ve
yanılgılarına esir düşmeleri, ikincisi ise bilimsel düşünmekle övünen
diğer bir kesimin koskoca bir camiayı tek söylem altında toplayan dar
görüşlü ve bilime yakışmayan tavırlarıdır.”
Bu iddianı ispatlaman gerekir. Yani bir
grubun kendi egolarına esir düştüklerini söylüyorsan, onların tezlerini tek
tek çürütmen, yanlışlığını ortaya koyman gerekir. Açıkça söyleyeyim, “Harun
Yahya’nın ‘Madde’ ile İmtihanı” başlıklı yazıda Harun
Yahya’nın hata ve çelişkilerini ayan beyan ispat ettiğimi düşündüğüm
halde, yine de ona karşı böyle bir üslup kullanmaktan kaçındım. Bu
durumda senin böyle bir suçlama yöneltebilmen için, öncelikle onların
tezlerindeki çelişki ve hataları göstermen gerekir. Aksi takdirde, yaptığın
sübjektif suçlamayı o çevreler sana da yöneltebilirler. Egolarına ve
yanılgılarına esir düşme, bizim dışımızdakilere özgü bir özellik midir?
Biz, daha yaratılıştan bundan muaf mıyız? Böyle bir bakış açısı, asıl
bizim, egomuza esir düştüğümüz anlamına gelir.
Şöyle devam ediyorsun:
“7,5 milyon yıl önce:
‘’ Şu iğreti hayatın durumu
gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri
yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış,
süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını
sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve
onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen
bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz. ‘’ Yunus
suresi 24. Ayet.
“Evrim türlerde coğrafi
zorlamalar ile gerçekleşir. Bölgesel iklimdeki ve besin miktarındaki ani
değişimler süreç içerisinde türlerin fiziksel yapısını değiştirir. Yunus
suresi 24. Ayette coğrafi ani değişimler anlatılmaktadır.”
Bu yazdıkların, tefsir usûlü
açısından yanlış.. Ayet ile evrim konusu arasında hiçbir ilişki yok..
Devam ediyorsun:
“İki önemli yeryüzü hareketinin,
insansılar diye adlandırılan, iki ayak üzerinde devinebilen insansı maymun
grubunun evrimleşmesinde etkili olduğu düşünülmektedir;
‘’ Yeri yayıp döşedik, ona
kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü/ahenkli her şeyden bitirdik. ‘’
Hicr suresi 19. Ayet.
“1. Hindistan yarım adasının
bundan elli milyon yıl önce, Asya anakarası ile çarpışmaya başlaması,
Himalayalar denilen sıra dağların oluşmasına sebep olmuştur. Milyonlarca
yıldır devam eden bu süreç Dünya iklim döngüsünü değiştirmiştir.
“2. Türkiye’den başlayarak İsrail
ve Kızıl Deniz’i geçtikten sonra, Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’dan kıvrıla
kıvrıla ilerleyerek Mozambik’e kadar uzanan iki tektonik levha, anakarasal
kabuğun derinliklerindeki devinimler sonucu birbirinden ayrılmıştır.
“Bu iki önemli yeryüzü hareketi
Doğu Afrika’daki yağmur ormanlarının on milyon yıl önce seyrelmesine ve
bozulmasına sebep olmuştur. Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün
seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya
çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi
kazanmıştır (Moleküler veriler insansıların 7,5 milyon yıl önce ortaya
çıktığını gösteriyor olsa da ilk varsayımsal insansı fosili 5 milyon yıllık
bir kafatası parçasıdır. Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde 3,5 milyon yıl
öncesine ait çene parçaları ile ayak izlerinin ortaya çıkarılmasına kadar
elde edilen buluntular gerçekten çok küçük parçalardan oluşuyordu). İki
ayak üzerinde devinebilme yeteneği insan evriminin ilk temel sıçrayışını
oluşturmaktadır.”
Bu yazdıkların da birkaç sorun
içeriyor: Birincisi, ayetle sonraki yazılanlar arasında bir ilişki,
mantıksal bağ yok. İkincisi, “Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman
örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı
altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde
yürüme yetisi kazanmıştır” şeklindeki ifade, delilden yoksun bir
yakıştırma, bir kurgudan ibaret. O gün Beşiktaş’ta, “delil” konusuna
değinmiş olmam tesadüf değildir. Coğrafya ile ilgili bilgilerin kesin doğru
olduğunu kabul edelim.. İnsansı denilen varlıkların ortaya çıkışı ile bu
coğrafya olayları arasında kurulan ilgi, delilden yoksundur. Üçüncü
olarak, bu ifadelerin, “bilim adamı” denilen evrimcilerin ifadelerine,
sanki peygamber hadîsiymiş gibi itimat ettiğini gösteriyor. Bu,
bilimsel bir yaklaşım değildir, bir inanç biçimidir. Tam aksine, onların
ifadelerini sorgulamak gerekir. Bilimsellik budur.
Devam ediyorsun:
‘’Peki, yüzüstü kapanarak yürüyen
mi daha düzgün gider yoksa dosdoğru yol üzerinde dik ve düzgün yürüyen
mi?’’
‘’De ki: "Sizi oluşturan
O'dur. O size, işitme gücü, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar da az
şükrediyorsunuz!"
‘’De ki: "Sizi, yeryüzünde
yaratıp yayan O'dur. O'nun huzurunda haşredileceksiniz.’’ Mülk
suresi 22, 23, 24.
“Ayetler.
“Mülk suresi 22. Ayette doğruluk
yolunda olmanın önemi ile birlikte, dik yürüyen tek tür olan insanın
fiziksel durumu anlatılmaktadır. 23 ve 24. Ayetlerde geçen ‘’sizi oluşturan
O’dur’’ ve ‘’sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur’’ ifadelerinde, evrimsel
bir atak olan iki ayaklı hareketin İlahi bir takdir ile gerçekleştiğinin
anlatımı bulunmaktadır. İnsan iki ayaklı hareketi sebebi ile yeryüzünün
bütün coğrafyalarında yaşayan bir türdür. 24. Ayette geçen ‘’yayan O’dur’’
ifadesi bu yayılışın anlatımını yapmaktadır.”
Ayetlerden hareketle vardığın sonuçlar
tefsir ilmi açısından geçersiz ve yanlıştır. Bu, bir.. İkincisi, dik
yürüyen tek tür insan değildir. Tavuklar da iki ayak üstünde ve dik
yürüyor. İki ayak üstünde yürümek evrimsel bir atak da değildir. Basitçe
düşünecek olursak, neden evrimsel atak bazılarına torpil geçiyor da
bazılarını yüzüstü yerde bırakıyor? Böyle bir atak matak yok. Allahü Teala
bazısını öyle, bazısını da böyle yaratmıştır; hepsi bu.. Yeryüzünün
bütün coğrafyalarında yaşama insana özgü de değildir. Mesela kuşlar her
yerde yaşar..
Devam ediyorsun:
“Fosil kayıtlarına Lucy diye
geçen, bu günkü Etiyopya’da bulunan 3,5 milyon yıllık fosil
(Australopithecus aferensis) kalıntıları bilinen en eski insansı fosil
kalıntısıdır. İnsansılar denilen bu grubun geliştirdiği en önemli evrimsel
yenilik iki ayak üzerinde devinebilmeleridir ( 2 ayaklı devinimin tahmini
ilk evrimi 5 ila 8 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen eldeki en
eski fosil kalıntısı lucy’dir). Bu geçiş aşamasını açıklamaya yönelik bir
çok varsayım ileri sürülmüş olsa da en mantıklı öneri besin sağlama
biçimi ile ilgilidir.”
Söylediğin gibi, birçok “varsayım”
ileri sürülmüş.. Besin sağlama biçimi “en mantıklı” olanıymış.. Aslında
hepsi varsayım.. Varsayım üzerine kurulan bilim, varsayım ve zan
olmaktan öteye gitmez.. Dolayısıyla, evrim teorisi gerçekte bilimsel
kesinlikten yoksundur. Mesele bu kadar açık..
İkinci olarak, Harun Yahya’nın konuyla
ilgili olarak şu yazdıklarına cevap bulmak gerekiyor:
“Lucy kandırmacası
(Australopithecus afarensis)
“Lucy, 1973 yılında Donald
Johanson tarafından Etiyopya'daki Afar bölgesinde bulunan ve bu bölgeden
hareketle Australopithecus afarensis olarak adlandırılan bir fosildir. Lucy
uzun yıllar insanın evrimi senaryosunda aranan kayıp halka olarak
gösterilmiştir. Ancak son bilimsel bulgular nedeniyle artık evrimci
kaynaklar tarafından da itibar görmemektedir. Son dönemlerde
Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağı, ünlü Fransız bilim
dergisi Science et Vie'nin Mayıs 1999 sayısında kapak konusu olmuştur.
Dergide "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığı
kullanılarak, Australopithecus türü maymunların insanın soy
ağacından çıkarılması gerektiği yazılmıştır. St W573 kodlu yeni
bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanılarak yazılan
makalede şu cümleler yer almaktadır:
“Yeni bir teori Australopithecus
türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... St W573'ü incelemeye
yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla
ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soy ağacını yıkıyor. Böylece bu
soy ağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük
maymunlar hesaptan çıkarılıyor... Australopithecuslar ve Homo türleri
(insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan
ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor. (Isabelle Bourdial, "Adieu
Lucy", Science et Vie, Mayıs 1999, no. 980, ss. 52-62.)
"ELVEDA LUCY"
“Bilimsel bulgular Australopithecus sınıfının en ünlü örneği sayılan
"Lucy" hakkındaki evrimci varsayımları da temelsiz bıraktı. Ünlü
Fransız bilim dergisi Science et Vie, Şubat 1999 sayısında "Elveda
Lucy" (Adieu Lucy) başlığını atarak bu gerçeği kabul ediyor ve
Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağını onaylıyordu.”
Devam ediyorsun:
“1,6 MİLYON YILLIK FOSİL
“1984 yılında Kenya’daki Turkana
Gölü’nün batı yakasında bulunan 1,6 milyon yıllık Homo erectus fosili
yüzyıl içerisinde ortaya çıkarılan en iyi fosillerden birisidir. Neredeyse
tam bir iskelet biçiminde çıkarılan ‘’Turkana’lı oğlan’’ yeni bir homo
cinsinin üyesidir. Homo habilisten, homo erectusa evrimleşme biçimi
belirsizdir. Ya doğrusal bir geçiş olmuş ya da benzer birkaç türden bir
tanesi olarak Homo erectus ortaya çıkmış olabilir.”
Bu konuda Harun Yahya şöyle diyor:
“Turkana Çocuğu fosili
“Afrika'da bulunan Homo
erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında
bulunan "Narikotome homo erectus" ya da "Turkana
Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve
büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m. boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik
iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır. Amerikalı
paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patolojistin bu
fosilin iskeletiyle bir insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç
olduğunu" söyler. (Boyce Rensberger, The Washington Post,
November 19, 1984.) Çünkü Homo erectus günümüz insanının bir
ırkıdır.
“Nitekim evrimci Richard Leakey
bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal
farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
“Herhangi bir kişi farklılıkları
fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı
vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan
ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle
bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı
tutuldukları zaman ortaya çıkar. (Richard Leakey, The Making of
Mankind, Sphere Books, London, 1981, s. 62.)”
Devam ediyorsun:
‘’Hatırla o zamanı ki Rabbin
meleklere, "Ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir
insan yaratacağım." demişti.’’
"Onu, amaçlanan düzgünlüğe
ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye
kapanın." Hicr suresi 28 ve 29. Ayet.
“Hicr suresi 28. ayette insan
yaratılışının kimyasından bahsederken, 29. ayette geçen ‘’amaçlanan
düzgünlüğe ulaştırılıp’’ ifadesi insanın süreç içerisinde,
belirlenen fiziksel bir noktaya ulaşması durumunu tanımlamaktadır.”
Burada da aynı şekilde tefsir usûlü
açısından geçersiz bir çıkarım var. Burada mesele salt yaratılışın
“kimyası” değil, aynı zamanda biyolojisi..
Devam ediyorsun:
“Bakara suresi 30,31,32,33.
ayetlerde Allah’ın, Hz. Adem’e dil yeteneğini vermesi durumu
anlatılır. 30. ayette geçen ‘’orada bozgunculuk etmekte olan, kan
döken birini mi atayacaksın?’’ ifadesi yeryüzünde var olan homo saphiens
türünün, dil yeteneğinden önceki, besin zincirinin en üstünde bulunan ve
gelişmiş fizyolojik yetenekleri ile vahşi bir şekilde yaşayan durumunu
anlatmaktadır. 31. ayette geçen ‘’Ve Adem’e isimlerin tümünü öğretti’’ ve
33. ayette geçen ‘’ Ey Adem, haber ver onlara onların adlarını.’’ ifadeleri
Hz. Adem aracılığı ile insanın dil yeteneğine ulaştırılması
anlatılmaktadır. 36. ayette Şeytan’ın yoldan çıkarması sonucunda cennetten
çıkarılan Hz. Adem’in ve insanoğlunun yeryüzüne inişi anlatılmaktadır. 37.
ayette geçen ’Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler
öğrenip belledi de O'na yöneldi’ ifadesi yeryüzünde dilin ilk kullanımının
anlatımını yapmaktadır.”
Yeryüzüne iniş meselesi, bunun
yeryüzündeki bir evrimle ilgisinin bulunmadığını tek başına göstermektedir.
Elmalılı, “isimler” konusuyla ilgili
olarak geniş bilgi veriyor. Aşağıya ilk paragrafı alıyorum:
“31-Cenab-ı Allah onlara bu
cevabı verdi bir taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti. Ya o isimleri
Allah kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bunları
gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi
takdir etti ki, önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani
öğretmek ile) bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin
esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin
sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme)
içinde belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve
bizzat Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer
türünün mahiyet ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve
türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.”
|