E-KİTAP: ZAMANIN İMAMI MESELESİ VE ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILAR

 

https://archive.org/details/zamanin-imami-meselesi-ve-siilesen-tarikatcilar



ZAMANIN İMAMI MESELESİ VE 

ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

ZAMANIN İMAMI, MÜSLÜMANLARIN HALİFESİNE KARŞI 4

ZAMANIN ZAMANSIZ TÜREYEN İMAMLARI 11

KRİPTO ŞİÎLERİN "ZAMANIN İMAMI" ABRAKADABRASI 17

"ZAMANIN İMAMI"NI "USÛL"ÜN (AKLIN VE NAKLİN) YOL GÖSTERİCİLİĞİYLE ARAMAK 28

“ZAMANIN İMAMI” VE ŞİÎLEŞEN TARİKATÇILIK 36

KUR’AN VE “ZAMANIN İMAMI” 43

“ZAMANIN İMAMI” YOK, “ZAMANIN İMAMSIZLIĞI” VAR 48

ZAMANIN NAYLON İMAMLARI 54

KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI 65

TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER 73

"ZAMANIN RABLERİ"NİN İRFANINDAN, NAZARINDAN, İRŞADINDAN SAKIN! 80

SÜNNET'SİZ SÜNNÎCİLİĞİN "ZAMANIN İMAMI" SAFSATASI 97

BİAT VE İNTİSAP MESELESİ 107

ŞEYHLER VE İLM-İ LEDÜN 112

NUREDDİN COŞAN’A TÂBİ OLMAK VEBALLİ MİDİR? 115

ZEHİRLİ ET 132

KEŞF, İLHAM VE GAYBÎ BİLGİ 135

MUTASAVVIFLAR VE İSTİKAMET 142

ŞERİAT VE TASAVVUF 149

*

KEŞF, İLHAM VE GAYBÎ BİLGİ

 

Şöyle diyennler var: Dinî konuları sufiler daha iyi bilirler. Onların söz ve eylemlerinde bizim bilmediğimiz hikmetler bulunur.

Öncelikle şunu belirtelim: Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e göre, bilgi sahibi olmanın yolları üçtür: Haber-i sadık (Vahiy bu kapsamda yer alır), akıl ve havass-ı selime (sağlam duyular).

Bunlarda ise insanlar ortaktır.

Bunun dışında keşif veya ilham, kesin bilgi kaynağı kabul edilmemiştir.

İmam-ı Rabbanî şöyle demektedir:

“Vahiy kat’i olup ilham zannîdir.... Bunun için, o meydanda hata dönebilir (ilhamda hata olabilir).”

(Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 147.)

Yine şöyle demektedir:

“Ne ilham, haramı ve helali isbat edebilir (belirleyip sabit hale getirebilir); ne de batın erbabının keşfi farzı ve sünneti anlatabilir.” (Mektubat, C. 2, s. 1119.)

Üstelik, keşf sahibi olmak bir üstünlük sebebi de değildir. İmam-ı Rabbanî şöyle demektedir:

“... Gayblerin keşfi, bunların velayetine birşey artırmaz.... Çoğu kez, gaybî suretlerin keşfine sahip olmayan; o suretlerin keşfine sahip olandan daha faziletlidir.” (Mektubat, C. 2, s. 1217.)

“Hakikat, ehl-i hak olan ulema yanındadır.... Zira, alimlerin ilimleri, nübüvvet (peygamberlik) kandilinden alınmıştır. O nübüvvet sahibine (Hz. Peygamber’e) salât, selam ve tahiyyet.. İşbu ilimlerin esas kaynağı, kat’i vahiyle teyid edilmiştir. Ancak, sofiye zümresinden bazı zatların maarifi (irfanı), keşf ve ilhama dayanır. Hem keşifte, hem de ilhamda hata yolu bulunabilir. Keşfin ve ilhamın sağlamlığına alamet odur ki: ehl-i sünnet ve vel cemaat ulemasının ilimlerine mutabık buluna.. kıl kadar olsa dahi, aralarında bir aykırı durum olursa, doğruluk çenberinden çıkar. Asıl sağlam ilim ve açık hakikat budur. Hakkın harici (gerçek dışı) olan da, ancak dalalettir (sapıklıktır).” (Mektubat, C. 1, s. 288-289.)

İmam-ı Rabbanî'nin şu uyarıları da önem taşımaktadır:

“... Meselelerden bir meselede; ulema ile sofiye ihtilaf halinde olduğu zaman, tam bir şekilde mülahaza edilince görülecektir ki: Hak ulema tarafındadır.” (Mektubat, C. 1., s. 645)

“Sofiyenin amelleri, helal ve haram işinde senet değildir.... Burada muteber olan, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Ebu Yusuf’un, İmam Muhammed’in kavlidir. Allah onlara rahmet eylesin....” (Mektubat, C. 1, s. 662.)

“Kulluk ve itaat makamı, ihtilafa dayalı meselelerde meşayihle (şeyhlerle) bir olup ulemaya (alimlere) karşı muhalif durmaya takat getiremez.” (Mektubat, C. 2, s. 1055.)

Günümüzün ilimsiz şeyhlerinin laflarına gelince, onların keşif ve ilham ürünü olduklarını söylemek lüzumsuz hüsnüzan olur.

*

Sûfîler genellikle nefs terbiyesi ve manevi haller ile ilgili mevzularda bilgi sahibidirler.

Bununla birlikte onların ayırıcı vasfı, şayet sahipseler, bu bilgilerinin tecrübî olması, kitaplarda yazılı olan teorik açıklamaların öğrenilmesine dayanmamasıdır.

Kitaplardaki bilgileri öğrenme bakımından sûfî olanla olmayan arasında bir fark yoktur.

Tecrübî bir bilgi olan (hale dayanan) tasavvuf, fıkhî konularda bilgi sahibi olmanın yolu değildir.

Dolayısıyla, sûfîlerin tasavvufla ilgisiz konulardaki görüşlerine ancak bunların şer’î delillere dayanması ve ait olduğu ilmin usul ve kurallarına uyması durumunda itibar edilebilir.

*

Ancak, sûfîlerin değil böylesi konularla, kendi alanlarıyla ilgili beyanları bile genellikle ihtiyatla karşılanmalıdır.

Konuyla ilgili olarak İmam Gazâlî şöyle der:

“Ne yazık ki mutasavvıfenin sözleri daima eksiktir. Çünkü onların âdeti, kendi hallerinden haber vermektir. Başkasının hallerine önem vermezler. Hallerin ihtilafı ile cevaplar da ihtilaf eder. Bu ise ilim derecesine nisbetle noksandır. Zira eşyayı olduğu gibi bilmek daha iyi ve daha üstündür. Ancak himmet, irade ve ciddiyete nisbetle de bir kemaldir. Zira herkes kendi durumunu açıklar, başkasına kıymet vermez ve onu benimsemez. Çünkü (kişinin) Allah’a giden yolu kendi nefsi, ve menzilleri, konak yerleri de kendi halleridir. Halbuki bazen kulun Allah’a giden yolu ilim olur. Her ne kadar yakınlık ve uzaklık itibariyle ihtilaf ederlerse de Allah’a giden yollar pek çoktur. Hidayetin aslında müşterek olmakla beraber, daha çok hidayete ermiş olanı (ancak) Allah bilir.”

(İhyâu’ Ulûmi’d-dîn, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir, C. 4, s. 76-77.)

İmam Gazâlî, eserinin başka sayfalarında konuyu daha ayrıntılı biçimde ele alır:

“… Herkes kendi vaziyetini (halini) açıklamıştır. Başkası hakkında da aynı hükmü vermek, doğru olmaz. İşte zahirî ilimlerde âlim (olan) ile sofunun [sûfînin] farkı buna göredir. Sofu ancak kendi halinden konuşur. Şüphesiz her sofu kendi haline göre cevap verir. Âlim, gerçeği olduğu gibi anlayan kimsedir. O, kendi vaziyetini (halini) örnek (esas) almaz, belki (nesnel) gerçeği açıklar. O gerçek ki, onda kimse ihtilaf etmez. Çünkü daima hak birdir. Hakkı bulamayanlar, sayılamayacak kadar çoktur…. Bunun için bunlardan (bu mutasavvıflardan, sufilerden aynı devirde yaşayan) hiçbiri diğerinin tasavvufta daha üstün olduğunu kabul etmez ve hiç biri diğerini medh ü senada bulunmaz. Belki her biri kendisinin hakka vasıl olup hakikati bulduğunu iddia eder. Zira onlar ekseriya kalplerindeki hallerin gereğine göre hareket ederler. Ancak kendi nefisleri ile meşgullerdir, başkasına bakmazlar. Fakat ilim, nuru ile parladığı zaman her şeyi kuşatır, hakkın yüzünden perdeyi kaldırarak ayrılıkları (ihtilafları) giderir.”

(İhyâu’ Ulûmi’d-dîn, C. 2, s. 616.)

Öte yandan, şu ayeti de akılda tutmak gerekir:

“(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i (İsa'yı) rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe, 9/31)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (daha önce de aktardığımız gibi) Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayeti şu şekilde tefsir etmektedir:

“Allah'dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler". Allah'ın emrine, Hakk’ın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler…. Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz' etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine, heva ve heveslerine uydular.

Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî'nin oğlu Adiy demiştir ki:

"Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı (ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı), Resulullah Berâetün (Tevbe) Sûresi'ni okuyordu, bana ‘Ya Adiy şu boynundaki veseni at’ buyurdu. Ben de çıkardım attım. (Surenin) ‘Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler’ anlamına olan âyetine geldi, ben, ‘Ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi’ dedim. Resulullah buyurdu ki: ‘Allah'ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?’ Ben de ‘Evet’ dedim. ‘İşte bu, onlara ibadettir’ buyurdu.”

Rebi' demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âli’ye sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı" dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.

Şu halde burada din âlimlerine, ulul'emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan "ahbar" ve "ruhban"a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor şeklinde düşünmeye gerek yoktur…. Böyle bir itaat Halık’a isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, Hakk’ın emrine uygun düşmesinde ve daima Allah’ın rızasını araştırmasında, Hakk’ın ahkâmını (hükümlerini) tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen, Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür…. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar…. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan (kasıtsız, kötü niyetli olmayan) hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir….”


 

HANİ YA KENDİM?

 



SÜNNET'SİZ SÜNNÎCİLİĞİN "ZAMANIN İMAMI" SAFSATASI

 






“Zamanın imamı” konulu önceki yazılarımızda sözlerini tartışma konusu yaptığımız Ayetullah Kemal Haydarî sözlerinin devamında Ehl-i Sünnet kaynaklarında rivayet edilen hadîsleri delil göstererek imametin (ümmetin imama / İslam devleti başkanına biatinin) vacip olduğunu vurguluyor ve ardından şunları söylüyor:

“,,, ‘bu biat kime yapılacaktır’ sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı şudur: Bir imama. Basit ve sıradan bir insana değil. Çünkü biat imama yapılır.,,,,”

Ehl-i Sünnet’e göre de imametin/hilafetin önemli şartları (halifede aranacak özellikler) bulunmakla birlikte (Ki ilk şart, herkesin tahmin edeceği gibi, biat edilen kişinin müslüman olmasıdır), “önceden belirlenmiş” bir imam söz konusu değildir.. İmamı imam yapan, Müslümanlar’ın biatidir.

İşte burası, Şiî çarpıtma, mugalata ve demagojilerinin başladığı yer..

Onlara göre nasıl peygamberler insanlar tarafından belirlenmiyorsa, insanlar bir kimseyi seçip peygamber yapamıyorlarsa, imam da öyle..

İmam, insanların biati ve seçimi söz konusu olmaksızın zaten imam.. Tıpkı peygamberler gibi..

Peygamberlerden farkı yok da, adı imam..

Sadece isim farklılığı var.

Ve insanlara düşen, peygambere iman eder gibi gidip o imama biat etmek..

Böyle olunca, mesela Hz. Ebubekir imam olmadığı için (Şîa’nın büyük çoğunluğuna göre) ona yapılan biat, imama yapılmış biat değildir.

Buradan anlaşılabileceği gibi, günümüzde bir taraftan Sünnî (Sünnet’e tabi) olduğunu iddia ederken diğer taraftan (Müslümanlar’ın biati vasıtasıyla belirlenmesi söz konusu olmaksızın) bir “zamanın imamı”nın varlığından söz edenler, bu mesele çerçevesinde Şiîleşmiş durumdadırlar.

*

Haydarî’nin şu sözleri ise tamamen mugalatadan ibaret:

Geliniz, şimdi Şeyh İbn Teymiyye'nin bu hadisi nasıl değerlendirdiğine bir bakalım.

İlk önce [Şiî alim] Allâme Hıllî'nin hadisi ele alışına ve yorumlayışına değinelim. Sonrasında da Şeyh İbn Teymiyye'nin belirtmiş olduğu -seviye düşüklüğünü gösteren- münakaşasına geçelim.

 Allâme Hıllî şöyle der:

Zamanının imamını tanımaksızın ölen kimse câhiliye ölümü üzere ölmüştür.

Bu rivayet aslında Ehl-i Beyt Okulunun rivayetidir.

İbn Teymiyye ise, Allâme'nin hadisi bu şekilde rivayet etmesine ilişkin olarak şu eleştirilerde bulunur:

Kendisine ilk olarak şöyle denilir: Bu hadisi bu lafızla kim rivayet etmiştir? Bu hadisin isnadı [rivayet zinciri] nerededir? Hz. Peygamber'e sabitliğini [ulaştığını] ortaya koyan kanalı açıklamaksızın O'ndan yapılan nakille kanıtlandırmaya gitmek nasıl caiz olabilir?

Ey miskin, ey câhil! Varsayalım ki hadisin bu varyantının bilinmediği doğru olsun. Ancak hadisin içeriği Resûlullah'tan (s.a.a.) mütevâtir olarak aktarılmıştır.

Görüldüğü gibi, Haydarî olayı getirip lafız-mana ayrımına bağlıyor.

Hadîsin içeriği”nden kastı, (ona göre) hadîsten çıkan anlam..

Dindeki tahrifatın esası işte bu lafız-mana ayrımı üzerine kuruludur.

 Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da böyle olmuştur.. Önce, “Bu ayetten şunu anlamak lazım” demişler, bir süre sonra o anladıkları şeyi ayet olarak söylemeye başlamışlardır.. Ayetin aslı silinip gitmiştir, buharlaşmıştır..

Bu tür “içerik”ler, “mana”lar bir defa çiçek açmaya başladı mı arkası kesilmez, bir süre sonra o anlaşılan “mana”nın da nasıl anlaşılması gerektiği tartışması çıkar ve olay tavşanın suyunun suyu kabilinden uzayıp gider.

*

Bu mesele modern hukukta “lafız-ruh” ayrımı olarak bilinir.

Batılı hukukçular, kendi hukuk sistemlerinde lafız-ruh ayrımına itibar etmezler ve hakimlerden kanunun metnine, akılları yatmasa ve adaletsiz olduğunu düşünseler bile, harfi harfine uymalarını isterler.

Çünkü bir defa ruhtan bahsettiğiniz zaman, insan sayısınca (herkesin heva ve hevesine göre) “ruh” ortaya çıkabilecektir. Böylece nesnel adalet diye bir şey de ortada kalmayacaktır.

Evet, Batılı hukukçulara göre, lafza bağlılığın zararı, “ruh” salgınının tahribatı yanında devede kulaktır.

Üstelik, lafızda bile anlaşamayanlar, “ruh”ta hiç anlaşamayacak, ortak bir kanaate varamayacaklardır.

*

Kur’an-ı Kerîm, Tevrat ve İncil’in aksine “lafız” olarak korunmuş bulunduğu için, İslam’ı tahrif ve tahrip etmek isteyenler ifsadatlarını tarih boyunca suret-i haktan gelerek, ve “ruh, mana, batın” vs. gibi tabirlerin arkasına sığınarak yapmaya çalışmışlardır..

Bu noktada tasavvufu da tepe tepe kullanmış, istismar etmişlerdir.

Günümüzde ise bu tahrifat özellikle modernistler ve tarihselciler tarafından yapılıyor..

Bunlardan bazılarının, İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat’ını okumadan onun kullandığı makasıd-ı Şerîa (Şeriat’in gayeleri) kavramını istismar etmeye çalıştıkları görülüyor. Bunlara göre, emir ve yasakların lafzına değil ruhuna/anlamına/maksadına bakmak gerekiyor.. Mesela hırsızın elinin kesilmesini alalım, maksat hırsızlığın önlenmesidir, dolayısıyla el kesilmeden başka bir ceza ile de bu gayeye ulaşılabilir..

Tam da laik (siyasal dinsiz) rejime göre bir müslümanlık..

Modernist ve tarihselciler bu usulsüzlüğü ümmetin geneline kabul ettiremeseler de kendi hayatlarına uyguluyorlar.. Mesela namaz için önce bir “maksat” uyduruyorlar.. Maksat ne, Allahu Teala’yı hatırlama.. Eh, bunun başka yolları da var.. Oruçtan maksat ne, şunlar şunlar.. O maksatlara ulaşmak için yemekten içmekten kesilmek, kadınlardan uzak durmak gerekmiyor, bunun başka yolları da vardır..

Böylece namazsız niyazsız, Şeriat karşıtı ve ahlâk edebiyatçısı çağdaş ilahiyatçı hergeleler zümresi türedi, türüyor.

*

Evet, lafız esastır, lafzın her zaman için önceliği vardır.. Lafzın (akıl, mantık ve dilbilgisi kuralları çerçevesinde) nasıl anlaşılması gerektiği de fıkıh usulü olarak bir bilimsel disiplin şeklinde sistematize edilmiştir.

İslam uleması, Kur’an’ın lafzının korunması hassasiyetine benzer bir duyarlılığı hadîsler konusunda da sergilemiş, hadîs usulü adı altında muazzam ve muhteşem, dünya tarihinde benzeri görülmemiş incelik ve dakiklikte bir bilim dalı tesis etmişlerdir.

Elinize bir tarih usulü/yöntemi ve bir de hadîs usulü kitabı alın ve karşılaştırın, aradaki farkın uçurum olduğunu görürsünüz..

Tarih usulü çerçevesinde tarihî gerçekler olarak sunulan çoğu malumat, hadîs usulü açısından asla delil olarak alınamayacak zayıflıkta rivayetler yığınından ibarettir.

*

Konuya dönersek, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den imama biatle ilgili olarak rivayet edilen hadîslerde “zamanının imamı” diye bir tabir yer almıyor.

Hadîs imamlarına ait sahîh ve muteber kaynaklarda böyle bir rivayet yok..

Fakat Şîa, böyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyor.. Doğal olarak kaynak gösteremiyor, isnad (rivayet zinciri) ortaya koyamıyorlar.

Varsa böyle bir rivayet, İbn Teymiyye’yi ilzam etmek kolay.. “Cahil adam, falanca muteber kaynakta bu hadîs var” dersin, olay kapanır.

Diyemiyorlar..

O zaman gelsin şark kurnazlığıyla “Ey miskin, ey cahil!” diye bağırıp çağırmalar..

Ve de gelsin “içerik” batınîliği ve modernizm “anlam”cılığı..

*

Haydarî ya hadîsin mütevatir olmasının ne anlama geldiğini bilmiyor ya da büyük illüzyonist, büyük abrakadabracı..

Bilinmeyen bir varyant nasıl mütevatir olabilir, sende hiç mi mantık yok?!

Ancak, Şîa'nın alimleri mantık eksikliğinin yerine ikame edebilecekleri gayet ikna edici maddî kanıtlara sahipler: Haşmetli sarık, görkemli cübbe, süpürge uzunluğunda göz kamaştırıcı sakal..

Adamların kalıbı "Ben ilmimle herkesi döverim" türküsü söylüyor.. Sarık, cübbe ve uzun sakal sayesinde "maç"a 3-0 önde başlıyorlar.

(Tevatür/mütevatirlik, bir haberin yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından nakledilmiş olmasıdır.

Mesela, gidip görmediğimiz halde Antarktika diye bir kıtanın varlığından şüphe etmeyiz.. Çünkü bu kadar çok sayıda insanın başka bir yere ait video kayıtlarını, fotoğrafları vs. Antarktika diye bize ‘yutturmak’ için anlaşmış olmaları mümkün değildir.. Buna karşılık mesela Amerikalılar’ın Ay’a gidiş meselesi tevatüren sabit değildir.. Bundan şüphelenilebilir.)

İmdi, söz konusu hadîsin lafzına Şîa’nın mana (içerik) diyerek monte ettiği “zamanının imamı” ibaresi çerçevesinde (yine Şîa’nın iddia ettiği anlamda) bir “zamanın imamı” mevcut olsaydı, ve bunun (Şîa’nın yüklediği bu anlamın) hadîsten çıkan anlam olduğu konusunda “tevatür” derecesinde kesin bilgi bulunsaydı, Hz. Ebubekir’e biat edilmesi mümkün olabilir miydi?!

Ardından bir de Hz. Ömer’e, dahası Hz. Osman’a biat edilmesi durumu var.

Hadîsin lafzı herkesçe biliniyor, onun (Şîa’nın gönlünün istediği tarzdaki) anlamı da güya tevatürle sabit, fakat ashabtan kimsenin bundan haberi yok.. Mantığa bakın!..

Hatta Hz. Ali’nin bile haberi yok, çıkıp “İmam benim, ey Ebubekir, sen nasıl biat alırsın, alan da kaçan mı!” demiyor..

Ya da imam olduğunu unutmuş, ancak Hz. Osman şehit edilince aklı başına geliyor, imamlığını hatırlıyor.

Şîa’nın masalları..

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ahirete irtihal eylediğinde ensar (Medineliler), kendi aralarından bir imam seçmek istiyor, muhacirler (Kureyş göçmenleri) itiraz ediyorlar, bu defa ensar “Bir sizden, bir bizden iki tane imam olsun” diyorlar, muhacirler buna da itiraz ediyorlar, ensar sonunda razı oluyor, fakat bir kişi de çıkıp, “Ya hu imam belli, nasıl oluyor da imam seçiyoruz, tek yapacağımz gidip imama biat etmek” demiyor.

Böyle bir saçmalık olabilir mi?!

Sanki ashab, “Hadîsmiş, boş verin şimdi bunu, hemen laikliğe geçelim dostlar, devletimiz dinî kurallara göre, ayete hadîse göre yönetilemez, kimin halife olacağına laiklik (siyasal dinsizlik) çerçevesinde biz karar verelim.. Zamanın imamıymış.. Bunlar ortaçağda kaldı” demişler..

Ehl-i Sünnet, Hz. Ebubekir r. a.’in fiilen var olan imamlığı için hadîs uydurmamış, olayı dürüstçe olduğu gibi haber vermiş, Şîa ise Hz. Ali r. a.’in olmayan imamlığı için hadîs uydurmuş..

*

Şiîler’in “zamanının imamı” inancının durumu bu..

Şîa özentisi Sünnî “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların durumu Şîa’nınkinden de berbat..

Çünkü Şiîler (çarpıtmalara başvursalar da) hiç değilse hadîslerden delil getirmeleri gerektiğinin farkındalar, bunlarda o da yok.

Mesela Huzeyfe r. a.'in rivayet ettiği, Müslümanlar'ın "imamının ve cemaatinin (devletinin)" bulunmayacağı zamanlar yaşanabileceğini gösteren sahih hadîs umurlarında bile değil.

Bunların delili falanın filanın keşfi, rüyası, kanaati, menkıbesi vs..

Bunların delil olamayacağını, edille-i şer’iyye arasında bunların yer almadığını bile öğrenebilmiş değiller.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İHTİRASTAN ZÜHDE NASIL GEÇİŞ YAPTI?

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 30

 

Bir önceki yazıda Selanikli Mustafa Atatürk’ün, (İngiliz gazeteci Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin iki aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olması gerektiğini söylemiştik.

Evet, Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.

Bu durumda, söz konusu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olması icab eder.

*

Dolayısıyla, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu altı aylık süre (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919) zarfında eylem ve söylemlerinin izlemiş olduğu seyri masaya yatırmak gerekiyor.

Bunu yaptığımızda şunu görüyoruz:

Selanikli başlangıçta bir yandan İngilizler’e “yağ” çekiyor, çiçek uzatıyor, gülücükler yağdırıyor ve diğer yandan Osmanlı hükümetinde bir bakanlık kapmak için kulis yapıp entrikalar çeviriyorken, İngilizler’le anlaşmış olması gereken dönemden itibaren aniden durulup olgunlaşıyor, vatanın kurtarılması için “büyük düşünen” bir dava adamı haline geliyor, hükümette bir bakanlık koltuğu kapmak gibi küçük hesapların muhasebecisi olmaktan çıkıyor, İngiliz’e şirinlik yapmayı bırakarak vakar abidesi ağırbaşlı bir devlet adamına dönüşüyor.

Anlaşılıyor ki “başbaşa gizli” görüşmelerinde Rahip Frew bunu yoğun ve hızlı bir tekâmül kursundan geçirip okuyup üflemiş, irşad etmiş.. Nefesi kuvvetliymiş..

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı "İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60) şeklindeki açıklaması çerçevesinde düşündüğümüzde, Selanikli’nin, senaristliğini ve yönetmenliğini İngilizler’in yaptığı bol figüranlı epik bir prodüksiyonda rol almış üstün yetenekli bir başrol oyuncusu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Başrol oyuncusunun figüranlardan farkı, onların tamamının aldığı ücretten daha fazlasını cebine koyabilme, senaryonun tamamını okuyabilme, oyunculuğu sayesinde ödüle layık görülüp alkışlanma, seyircilerin hayranlığını üzerinde toplayıp idolleri haline gelme, sinema tarihine adını altın harflerle yazdırma imkânına sahip oluşu..

Bu tür uluslararası kavga görüntülerinin aslı tiyatro benzeri bir danışıklı dövüş olunca kahramanlık kolay..

Kurgudan ibaret bir filmde kim kahramanlık yapmaz, yedi düvele kim meydan okumaz ki?!

Sorun şurada ki, sonunda İsmet İnönü gibi bir “siyasetin Molla Kasım’ı” çıkar, kamera arkasından ve senaryodan haber verir, bütün büyü bozulur.

Geriye buz gibi soğuk heykeller, Fatiha’sız yatırlar/türbeler kalır.

*

MHP’li siyasetçi Semih Yalçın’ın akademisyenken kaleme aldığı bir makalesinde yer alan şu satırlar, resmî tarihin olayı “okuma” ve değerlendirme biçiminin tipik bir örneği:

Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle iktidara gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O, Fethi (Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minher" gazetesine ortak olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda vasıtası olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde bir taraftan Tevfik Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer taraftan kendisini aynı gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye çalışmıştır.Mustafa Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı gazetede biyografisi ile birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere ait düşünceleriııi ihtiva eden bir mülakatını da yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah (iyilik sever) bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak, onun daha o zaman, zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılır. Ayrıca 18 Kasım 1918 tarihinde "Vakit" gazetesine verdiği bir diğer mülakatında da o, bir taraftan “İngiltere'nin Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" söylerken, diğer taraftan mütarcke hükümlerinin uygulanması üzerinde endişelerini belirtmekten çekinmez.

Anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal Paşa'nın bu demeçleri vermekten asıl maksadı, İngilizleri kandırmak ve gelmeyi arzu ettiği politik mevkiide takip edeceği politikaya kolaylık sağlamak idi. Fakat o, İstanbul'da kaldığı sürede arzu ettiği politik mevkiye hiçbir zaman gelemedi; dolayısıyla bu politik teşebbüsünün bu yönde bir faydası olmadı. Ancak bu sözlerin daha sonraki Damad Ferid Paşa Hükümeti'nin izlediği politikaya paralel gibi gözükmesi, Mustafa Kemal Paşa'nın 9. Ordu Müfettişliğine tayininde önemli bir kolaylık sağladığı düşünülebilir. Ayrıca Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir. Zira bu aldatıcı sözlerle hem İngilizlerin, hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır. Fakat gerçeğin böyle olmadığı, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmesinden biraz sonr anlaşılacaktır.”

[Kaynak: E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 183-184.]

Selanikli’nin İstanbul’a geldiği tarih, 13 Kasım 1918..

Dört gün sonra, 17 Kasım’da Minber gazetesinde bir röportajı yayınlanıyor.. İşe hızlı başlamış..

Biyografisini yayınlatmayı da ihmal etmemiş.. Kendisini İngilizler’e “pazarlayacak” ya, biyografisini yayınlatması lâzım.. Reklamsız olmaz. (Zaten özene bezene poz vererek fotoğraf çektirme tutkunu.. Bu huyu ölene kadar devam edecek, fazladan bir de yurtdışından heykeltraş getirerek millet kesesinden heykelini diktirme takıntısı başgösterecektir.)

*

Röportajında söylediğine göre, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında” pek duygulanmış.

Bu arada  “bütün Osmanlı milleti”ni kendisinin suç ortağı (pardon duygu ortağı) yapmayı da ihmal etmiyor. (Bu huyu da ölene kadar devam edecek, her yaptığını sözde milletle birlikte yapma alicenaplığını hiçbir zaman terk etmeyecektir.)

Kanaatine göre, bizim için “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliğimizi isteyen) bir dost” olamazmış. (Tabiî millet bu kanaatinde de onun yanında, öyle diyor.. Araplar bizi arkadan vuruyor, onları çil çil altınlarla satın alıp kışkırtan ve saldırtan İngiliz ise hem önden vuruyor, hem Araplar vasıtasıyla arkadan, demek ki daha hayırhah.. Hem arkadan kuyu kazıyor, hem önden darbe indiriyor, dört dörtlük dost.)

Selanikli İngiliz muhipliğini (severliğini) Vakit gazetesinin bir gün sonraki sayısında yayınlanan röportajında da sergiliyor, “İngiltere'nin Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" açıklıyor. (Hiç şüphe edilebilir mi!)

Ve bu kaypaklık ve omurgasızlık, Semih Yalçın’ın dilinde “zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü politik bir kişilik” oluyor.

Yani gelene ağam, gidene paşam derseniz, bükemediğiniz her eli öperseniz, münafıklık ve riyakârlığın destanını yazarsanız “güçlü politik bir kişilik” sahibi oluyorsunuz, fakat kuvvetli esen rüzgârların karşısında uçak pervanesi gibi dönen bir fırıldak olmayı şahsiyet ve haysiyetinize yakıştıramazsanız “zayıf bir politik kişilik” olarak nitelendirilmeyi hak etmişsiniz demektir.

Kabul etmek gerekiyor ki Selanikli kendisiyle beraber Türkiye halkını da “güçlü politik kişilik” sahibi hale getirdi.. Bunu başardı..

Maşallah bugünkü Afganistan halkı gibi “zayıf politik kişilik” sahibi değiliz; her yanımızdan “güçlü politik kişilik” dökülüyor..

Onun için NATO’dayız ve onun için 60 küsur yıldır AB kapısında bekliyoruz.  

Günümüzün devlet erkânı Türkiye halkının “güçlü politik kişiliği”ne güvendikleri için dış politikada gayet rahatlar.

*

Semih Yalçın’ın “Hem İngilizlerin, hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır” şeklindeki sözleri doğru..

Hem dönemin sadrazamı Damat Ferit’in şahsında Osmanlı hükümeti hem de Padişah Vahideddin, Selanikli’nin kendi saflarında olduğundan şüphe etmiyorlardı.

Nasıl şüphe etsinler ki, onların memuruydu.. Sonuçta Osmanlı subayı.. Türk askeri..

Eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa’nın Feryadım adlı hatıratında belirttiği gibi, ona tarihte görülmemiş olağanüstü yetkiler vermiş, Anadolu genel valiliği anlamına gelen geniş salahiyetlerle donatmışlardı..

Öyle ki, Anadolu’da hem subayları hem de vali ve kaymakamları görevden alabilecek, yerlerine atama yapabilecekti.

Kim kendi saflarında olduğuna inanmadığı bir adamı böylesi yetkilerle taltif eder ki?! (Memuriyet tecrübesi olanlar bu söylediklerimi daha iyi anlar.)

Evet, Selanikli Padişah Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini “kafaya almayı” başarmıştı.

*

Ancak, Semih Yalçın’ın belirttiği gibi Selanikli’yi İngilizler’in de “kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri” muhakkaktı.

Peki Selanikli bunu nasıl sağlamıştı?

Bu güven, iki tane demeçle sağlanabilecek birşey miydi?!

Normal şartlarda bir devlet (hele de İngiltere gibi istihbarat teşkilatı iyi çalışan bir devlet), başka bir devletin üst düzey yetkilisinin kendilerine böyle uluorta “yağcılık” yapması durumunda onun ajan olarak aralarına sızmaya, güvenlerini kazanıp onları manipüle etmeye ve yönlendirmeye çalıştığı değerlendirmesini yapar.. Kuşkuyla yaklaşır.

Dolayısıyla, İngilizler’in Selanikli’ye olan güveninin Semih Yalçın’ın naif ve çocuksu değerlendirmesinin ötesinde sağlam temellerinin bulunuyor olması gerekiyor.

Yoksa ona ne güvenirler, ne de İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği onun önüne sererlerdi.

Değil Fransa ve İtalya’yı “istiklal mücadelesi”ni desteklemeye mecbur etmeleri, kıllarını bile kıpırdatmazlardı.

Şurası çok açık: Önceki bölümde anlatmaya çalıştığımız gibi, Selanikli İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı müteaddit “başbaşa gizli” toplantılar neticesinde onlarla anlaştı.

Padişah Vahideddin ve Osmanlı hükümeti ona güvenirken yanılıyorlardı.

İngilizler ise yanılmıyorlardı.

Bugün bunu, hem daha sonra yaşanan gelişmelerden dolayı, hem de Selanikli’nin daha Erzurum Kongresi günlerinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya yaptığı “gizli gündem” ve takiyye ifşaatından dolayı kesin olarak biliyoruz.

*

Semih Yalçın’a göre ise, İngilizlerin Selanikli’yi “kendi saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkak”, bunda şüphe yok, fakat “gerçeğin böyle olmadığı (yani İngilizler açısından güvenilir biri olmadığı, onları aldatmış olduğu), Selanikli’nin “Anadolu'ya geçmesinden biraz sonra” anlaşılmışmış.

O biraz sonrasının da biraz sonrasına baktığımızda İkinci Adam İsmet İnönü’nün “tarihî” (her açıdan tarihî) açıklamasına “tosluyoruz”:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Ama sadece bu da değil..

Selanikli’nin Sivas’tan ayrılıp dokuz günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya vardığı gün, yani 27 Aralık 1919 tarihinde Yarbay Rawlinson, İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon’un mesajını Erzurum’da Kâzım Karabekir’e ulaştırmış bulunuyordu.

Buna göre, Curzon Türkler’le yapılacak bir barışta karşısında Osmanlı’yı, Osmanlı hükümetini değil, Selanikli Mustafa Atatürk’ü görmek istiyordu.

Yani İngilizler, Selanikli’ye sonuna kadar güveniyorlardı.

Semih Yalçın, al sana yalın ve yalçın gerçek, nereye çekersen çek!..

*

Semih Yalçın’ın şöyle bir cümlesi de var:

“Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve 9. Ordu Müfettişliğine tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da olsa bu demecin tesirine bağlanabilir.”

Ne demeçmiş ama!

Ve şu İngiliz ne kadar da saf, ne kadar da ucuzmuş!

Hem çok saf, bir göz kırpmaya tav oluyor, hem de ucuz, iki çift laf karşılığında sözde çok tehlikeli bir düşmanını tutuklamıyor, dahası onun Anadolu’ya müfettiş etiketi altında genel vali yetkileriyle gitmesine ses çıkarmıyor, derhal vize veriyor.

İngiliz bu, saf, aptal, Selanikli ise çok zeki, iki çift lafıyla İngiliz’i kandırıp aldatıyor, parmağında oynatıyor..

Güzel masal..

Kötü olan taraf şu ki, Semih Yalçın gibilerin “Çocuklara Masallar” serlevhasıyla yayınlanması gereken yazıp çiziktirmeleri bu ülkede bilimsel makale diye yayınlanıyor, ve masalcı dedeler ile ninelere dr., doç., prof. türünden unvanlar kazandırıyor.

Pahalılık ülkesinin ucuz akademisyenleri..

*

Evet, İngilizler, Semih Yalçın’ın yazdığı gibi, Selanikli’yi sıradan bir arkadaşları (hem de Falih Rıfkı’nın ifadesiyle “ahlâksız, sefih, sarhoş, haris, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” bir arkadaşları) olarak gören kişileri tutuklayıp Malta’ya sürerek onu gelecekteki baş ağrılarından kurtarıyorlardı.

Ve Padişah Vahideddin ile Osmanlı hükümetinin önündeki seçenekleri yok ediyor, ortada görevlendirilebilecek kalifiye ve işbilir adam bırakmıyorlardı.

Bu operasyonun tarihi ilginç: 30 Ocak 1919.

Bu tarihte, aralarında Selanikli’nin Fethi Okyar ve İsmail Canbolat gibi arkadaşlarının da bulunduğu 35 kişi tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’nde hapsediliyor (Şimdiki İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi binası).

Semih Yalçın’a göre, bu olay, “Mustafa Kemal'in siyasî faaliyetlerinin sonu, fikrî faaliyetlerinin başlangıcı olmuştur”muş. (A.g.m., s. 196-197.)

Yazıya başlarken demiştik ki, Selanikli’nin İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew ile yaptığı “başbaşa gizli” görüşmelerin iki ay sonra anlaşmayla neticelenmiş ve dolayısıyla 1919 yılının Ocak ayı sonlarında hem İngiliz politikasında hem de Selanikli’nin tavırlarında radikal bir değişiklik meydana gelmiş olması gerekiyor.

İşte anlaşmanın İstanbul ufuklarında yol açtığı fırtına ve buna bağlı olarak payitaht deryasında meydana gelen ilk çalkantı bu..

İngiliz atmosferinde yaşanan hava değişiminin deryada yol açtığı ilk dalga sahilde yakaladığı 35 kişiyi alıp götürmüş..

Kurtulması gereken kişi ise kurtulmuş..

Ayrıca bu felaket, Selanikli’ye rota değişikliği yapma, dümeni “siyasî faaliyetlerden fikrî faaliyetlere çevirme” bahanesi de sunmuş..

Böyle bir felaket yaşanmasa Selanikli’deki “radikal” değişiklik herkes için anlaşılmaz bir muamma olacak..

İngiliz, Selanikli’deki değişimi makul ve anlaşılabilir gösterecek adımı atmayı ihmal etmemiş.

Öyle ya, kim olsa memleketteki aklı başında adamların (hem de birçoğu arkadaşıyken) tutuklanması durumunda “dost İngiliz’in, hayırhah İngiliz'in" dostluğunu sorgulayacak şekilde “fikrî faaliyet” içine girerdi..

Durmuş kafasının dişlileri birden bire dönmeye başlardı..

Selanikli’de de öyle olmuş..

O güne kadar aklı fikri hükümette bir bakanlık koltuğu kapmadayken birden bire dervişane zühd ile vatanın kurtarılması davası için fikrî faaliyet moduna geçmiş..

Dervişin fikri de zikri de değişmiş..

Muhteris Mustafa gitmiş, zahid ve fedakâr Mustafa gelmiş..

Hayat bu, mucizeler eksik olmuyor.

*

Bu entrikacı muhterislikten dervişane zühde, siyasetten fikriyata, koltuk davasından vatan aşkına geçiş sürecini inşaallah bir sonraki yazıda yakından görmeye çalışalım.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...