“LORD CURZON – SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KUMPANYASI”NIN “SARAYDAN VAHDETTİN KAÇIRMA” OPERASI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 28

 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un açıklamaları ışığında “Lozan’a giden süreci” konuşuyorduk.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

“İngiliz ile Fransız murahhas heyetleri, ABD'nin bölgede herhangi bir manda yönetimi üstlenmemesi sonrası yapılan 22 Aralık 1919'daki ikili görüşmelerde, başkentin İstanbul'dan Anadolu'ya taşınması üzerinde anlaşmaya vardılar. İtalyanların ve Yunanların çekilmeleri ile Anadolu, herhangi bir manda yönetimi olmadan Türklerin eline bırakılacaktı. Toplantıda, Boğazlar'da kurulacak uluslararası komisyonun detayları belirlendi. Ayasofya için ise, dinî ibadet amacıyla kullanılmaması gereken eski bir anıt olması kararlaştırıldı.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Söz konusu maddede bunlar söylenip geçiliyor değil, birkaç dipnotla, ilgili birincil kaynaklara atıfta da bulunuluyor.

Görüldüğü gibi, İngiltere ile Fransa’nın anlaştığı tarih, 22 Aralık 1919..

Evet İngiltere, Fransa ile elele vererek Türkiye’nin İstiklal Harbi’ni (Kurtuluş Savaşı’nı, Millî Mücadele’yi) o tarihte başlatmış durumda..

İngiliz “millî iradesi / millet iradesi”; “Hakimiyet kayıtsız şartsız İngiliz milletinindir” diyerek Anadolu’daki bir şehrin başkent olmasına karar vermiş.

İstanbul zinhar olamaz.. İngiliz millî iradesi böyle istiyor.

*

O “millî irade”, “kayıtsız şartsız millet iradesi” Türkiye'de gelecekteki anayasalara da yansıyacak, başkentin tekrar İstanbul olmaması için, Anadolu’daki yeni başkent, “devletin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri”nden biri ilan edilecektir.

22 Aralık 1919 gerçekten büyük gün..

O gün İngiliz millî iradesi, diplomatik millî mücadelesi ile Anadolu’yu Türkler hesabına İtalyanlar’dan ve Yunanlar’dan kurtarmaya karar vermiş bulunuyor.

Türkiye’de herhangi bir manda yönetiminin bulunmasına da razı değil.

Peki niye (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bir Amerikan mandası teklifi ortaya attılar diyecek olursanız, cevap belli:

Vize vererek Samsun’a gitmesine müsaade ettikleri Selanikli’nin, bir direniş hareketi lideri olarak sivrilmesini sağlayacak şekilde kongreler düzenlemek için zamana ihtiyacı bulunuyordu.

*

Evet, İngiliz, “Kervan yolda düzülür” de demiyor, herşeyi inceden inceye planlıyor. O kadar ki, Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun “detaylarını” bile belirliyor..

Detaylarını bile..

Belirliyor ki, İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları Selanikli Mustafa Atatürk’e gelecekte fazla iş düşmesin, garibim fazla yorulmasın..

Yol haritası elinde bulunsun, daima ne yapacağını bilerek hareket etsin..

Ayasofya meselesi de kafasını kurcalamasın, orayı ibadete kapatsın, müze yapsın..

Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin.. İngiliz milletinin..

Millî irade böyle istiyor: Ayasofya’da ezan okunmasın, namaz kılınmasın, Kelime-i Tevhid söylenmesin.

Gelecekte İstanbul’da Kelime-i Tevhid bayrağıyla kimse yürümesin..

Yürüyen olursa “bedenen Türk, ruhen İngiliz” magandalar onların burnunu kırsın, kan revan içinde bıraksın.

*

Boğazlar için kurulacak uluslararası komisyonun (Ki Montrö Antlaşması’na kadar varlığını sürdürmüş, sonra İngilizler’in onayıyla kaldırılmıştı) ayrıntılarını bile belirleyen İngiliz, Türkler’e bırakmaya karar verdiği Anadolu’da ihdas edilecek yeni rejiminin “detaylarını” herhalde şansa bırakacak değildi.

Burada kilit isim, İstanbul’da anlaşmış oldukları Selanikli idi..

Peki, İngiltere’nin Fransa ile anlaştığı 22 Aralık 1919’da Selanikli ne yapıyordu?

Yoldaydı..

Sivas’tan Ankara’ya doğru yaptığı dokuz günlük yolculuğun ortasındaydı.

Beş gün sonra, 27 Aralık’ta Ankara’ya varacaktı.

Ve aynı gün, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson, Erzurum’da Kâzım Karabekir ile görüşecek, Curzon’un mesajlarını ona iletecekti.

*

Rawlinson'un Karabekir'e söylediğine göre, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler ile yapılacak bir barış antlaşmasında Türkler’i temsil eden ismin Mustafa Kemal (ya da onun adına konuşan biri) olmasını istiyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki performansıyla rüşdünü ispat etmiş, TBMM’yi kuracak bir Heyet-i Temsiliye oluşturarak başkanlığını uhdesine almayı başarmıştı.

Evet, daha ortada hiçbir şey yokken Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun ayrıntılarını bile belirleyen İngiltere, Anadolu’da kurulacak yeni “düzen”in başında bulunacak adamı da belirlemişti: Selanikli Mustafa Atatürk.

İngiliz millî iradesi, kayıtsız şartsız millet hakimiyeti, Selanikli’yi Türkiye’nin başında görmek istiyordu.

*

Selanikli’ye düşen de, Ankara’da TBMM’yi kurup, Türk millî iradesinin İngiliz millî iradesinin türevi olarak tecellisini sağlamaktı.

Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olmalıydı..

Burada millet kelimesi yerine İngiliz yazsan da oluyordu, Türk yazsan da..

Sonuçta ikisi de millet olduğu için bu söz her halükârda gerçeği yansıtıyordu.

*

İngiltere, Selanikli liderliğindeki Ankara güçleriyle asla çatışmaya girmedi, hatta (Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımızda örneklerini verdiğimiz gibi) yardımcı oldu.

İtalyanlar, işgal ettikleri yerlerden (geride pekçok silah ve mühimmat bırakarak) kendiliklerinden çekildiler.

Fransızlar da 20 Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak onu “resmen” tanımakta olduklarını gösterdiler. Onunla herhangi bir çatışma içine girmediler.

Ancak, Yunan cephesinde sorun yaşandı. Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Haziran’da [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere [İngiltere, Fransa ve İtalya’ya] emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Sorun yaşanmasının nedeni, Yunanistan’da yönetimin değişmiş olmasıydı.

1920 yılında, seçimleri kaybetmiş olan Venizelos hükümeti düşmüş bulunuyordu.

Ayrıca kral değişikliği yaşanmış, Alman kökenli olduğu için İngiltere’nin her lafına evet demeyen eski kral Konstantin tekrar tahta geçmişti.

Asıl sorun Konstantin’in bir kuyruk acısının bulunuyor olmasıydı. İngiltere’nin safında yer almak isteyen Başbakan Venizelos’un aksine Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmak istemiş, 1917 yılında İngiltere ile müttefiklerinin Atina’yı bombalama tehditleri üzerine ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

*

Venizelos iktidarda kalmaya devam etseydi, işi Müttefikler’e emanet eder ve böylece Selanikli (İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla bastırdığı iç isyanlar dışında) herhangi bir zorluk yaşamadan arzusuna nail olurdu.

TBMM’nin 23 Nisan 1920’de toplanmasının hemen akabinde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre, TBMM’nin ve başındaki Selanikli’nin “hakimiyet”ini tanımayan, Osmanlı Devleti tebası olduğunu ileri süren “millet” fertleri vatan hainiydi ve asılmayı hak ediyorlardı.

Selanikli ve ardındaki İngilizler, millete karşı İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla verilen milli mücadele ile herşeyin biteceğini hesaplamışlardı fakat işler umdukları gibi gitmemişti.

Konstantin İngilizler’in ve Selanikli’nin arabasının tekerine çomak sokmuştu.. Venizelos’suz Yunanistan çok kötüydü.

*

İşler ters gitmekteydi, Konstantin savaşı bizzat idare etmek için Anadolu’ya geçti ve Eskişehir yenilgisi yaşandı. 

Yine Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Nihayet Temmuz [1921] sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddî İngiliz yardımı da görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir şeydi. Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Tabiî “pek ciddi İngiliz” yardımı kısmı kuyruklu yalan.. 

Utanmaz ve uslanmaz Kemalist/Atatürkçü Cumhuriyet yalancılığı ve palavracılığı bu tür yalanları “psikolojik savaş” ve “algı operasyonu” gibi adlar altında “kutsal ibadeti” bellemiş durumda, fakat doğru olan, İkinci Adam İsmet İnönü’nün söylediği:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler Yunan’a değil fakat Selanikli’ye yardım ediyorlardı.

Nitekim, Talat Paşa’nın koruma polisliğini de yapmış olan eskinin İttihatçısı, sonrasının Atatürkçüsü bir Alevî-Bektaşî emniyet görevlisi, Ali Rıza Öge (1877-1957), hatıratında şunları yazacaktı:

“… 0 gün de İnebolu’ya dört direkli bir ingiliz gemisi ile top mermileri geli­yordu. Ne gariptir ki, bir yandan İstanbul [ve Osmanlı Hükümeti] işgale uğramış ve İngilizler’in ağır baskıları altında inlerken, diğer taraftan İngiliz sancaklı bir motorlu tek­ne ile İnebolu’ya [Ankara’ya götürülmek üzere] mermi çıkartılıyordu.

“Bunu anlamak benim için de kolay olmuyordu. Cesur ve gözüpek İnebolulular kısa bir sürede tekneyi fırtınaya rağmen boşaltıverdiler. …”

(Ali Rıza Öge, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Polis Şefinin Anıları, Bursa: Günlük Ticaret Gazetesi Tesisleri, 1982, s. 343.)

*

Evet, Eskişehir düşmüştü..

Falih Rıfkı’nın ifadesiyle, 70 bin kişilik Türk ordusu yenilgiye uğrayıp darmadağın olmuş ve sadece 30 bin kişilik bir kuvvet Sakarya’nın doğusunda mevzilenebilmişti (Atay, Çankaya III, s. 492-3).

Düşman Polatlı’ya kadar gelmişti.

Selanikli, psikolojik olarak pekçok şeye hazırdı, hazırlanmıştı, fakat buna değil..

Evdeki (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi kisvesi altında İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefliğini yapan Frew’nun evindeki) hesap, çarşıya uymamıştı.

Selanikli, kaçma ve ricat konusunda talimliydi, Filistin’deki gibi kirişi kırıp Kayseri’ye çekilmeyi kararlaştırdı.. Fakat, TBMM kabul etmedi.

Selanikli’ye, “Kayseri’ye kaçmakla vatan kurtarılmaz, ya istiklâl, ya ölüm! Sen istersen git, biz bir yere gitmiyoruz” dediler.

*

Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse TBMM gitmiyor, Kayseri’de dımdızlak ve cascavlak Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kalacak, Ankara’da durmaya çarnaçar razı oldu..

Fakat TBMM’nin talepleri bitmiyordu, ona, “Cepheye git, ordunun başına geç, hünerini göster, Ankara’da oturup nutuk atmakla bu iş olmaz” diyorlardı.

Selanikli ise Kayseri’ye güle oynaya gitmeye razıydı, fakat Sakarya tarafına gitmeyi canı hiç istemiyordu.

TBMM’de tam dört gün “Gidersin, gitmezsin” tartışması yaşandı. Tam dört gün..

Sonunda cepheye gitmeyi kabul etti, fakat, iki şartla:

Birincisi, TBMM bütün yetkilerini onun şahsına devredecekti, yani resmen diktatör olacaktı.

İkincisi de, bir yenilgi durumunda kendisi asla bu yenilginin sorumlusu kabul edilmeyecek, hesaba çekilmeyecekti.

Yani zafer kazanılırsa sahibi Selanikli olacaktı, yenilgi olursa sorumlusu başkaları..

*

Diktatörlüğü ve “sorumsuz yetki”yi yan cebine koyan Selanikli, Sakarya Savaşı’na katıldı, fakat orada da yine (Kâzım Karabekir ile Rıza Nur’un yazdığına göre) ricat/kaçış emri verdi.

Neyse ki Fevzi Çakmak’ın bu emrin duyurulmasını ertelemesi ve bu arada (gıdasızlık ve ishal salgını yüzünden sıkıntı çeken) Yunan ordusunun çekilmeye başlaması sayesinde kılpayı zafer kazanılmış oldu.

Ankara’ya zafer kazanmış komutan olarak dönen Selanikli (tarihte görülmemiş şekilde) üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı.

Diktatörlüğü de bir daha hiç bırakmadı.. Tadına doyamamıştı.

Dalkavuk tufeylî taifesi ise hemen “bir vuruşta yedi can alan (yedi sinek öldüren)” cesur terzi masalından ilham alarak Selanikli’yi “yedi düvelle (devletle) savaşıp zafer kazanan kahraman” ilan ettiler.

Güya yenilmiş olan “yedi düvel”in (yedi devletlerin) İngiliz’i ise gözlerindeki hin bakışı saklamaya çalışarak bıyık altından gülüyordu.

Çünkü “Saraydan Vahdettin Kaçırma” operasının devamını, Ayasofya’nın müze yapılmasına varıncaya kadar satır satır biliyordu.

Çünkü metinleri yazan da, besteleyen de, sahneleten de kendisiydi.

*

Ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim, dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta, İkinci Adam İsmet İnönü’nün abidevî cümlesinden başka birşey olmuyor..

Ne kadar yalan söylenirse söylensin, ne kadar masal anlatılırsa anlatılsın, herşey aşikâr, herşey belli..

Kahramanlık hikâyeleri, palavra şiirler ve marşlar, perde arkasındaki asıl gerçeği gözlerden saklamaya yetmiyor.

Şairin dediği gibi, herşey ortada:

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

“Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

“Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in

“Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin."

Şair, o “sen” belli olduğu için adını vermemiş..

İkinci Adam İsmet İnönü ise, aramızdaki aptallara değilse bile, aptal numarası yaparak milleti aptal yerine koyan düzenbazlara “lafın tamamını” söylemiş, isim vermiş:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER







Zamanın imamı” konulu bir önceki yazıda, İbn Teymiyye’nin “ilgili hadîsin bu ibareyi içeren versiyonunun” uydurma olduğuna dair yemin etmiş bulunduğunu görmüştük.

İbn Teymiyye, sadece İmam Müslim’in Sahîh’inde geçen “… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten)” şeklindeki rivayeti kabul ediyor (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 52-3).

Fakat nasılsa, "Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür" (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten) şeklindeki (yukarıda geçen hadîse benzeyen fakat sahîh/muteber hadîs kitaplarında yer almayan) bir rivayet (Aliyyü’l-Kârî’nin dikkat çektiği üzere) çok daha meşhur hale gelmiş.. Hatta Taftazanî bile Şerhu’l-Akaid’ine bu rivayeti almış.

İşte bu noktada devreye Şiî kurnazlığı giriyor, mesela olayı Aliyyü’l-Kârî’nin iki rivayet arasında mana birliği görüp görmediği meselesi haline getiriyor, ve böylece tartışmanın zeminini (kesin kaybedecekleri bir noktadan alıp) muhataplarıyla berabere kalacakları bir alana taşıyorlar.

İbn Teymiyye’nin itirazlarını da önce Ehl-i Beyt düşmanlığı yaftasıyla şaibeli hale getiriyor, sonra da onun böyle bir hadîsin bulunmadığı yönünde kesin konuşup yemin etmesini dillerine doluyorlar.. İbn Teymiyye’nin mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlayarak istismar ettikleri tavrı aşırılık içeriyor olabilir, fakat bu, söz konusu rivayetin savunulabilir sağlamlıkta olması anlamına gelmiyor.

Rivayetin kendisini bırakıp meseleyi İbn Teymiyye ve Aliyyü’l-Kârî tartışması haline getirmek, cehalet ve idrak yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, ilmî zihniyet ile bağdaşmayan bir taassub ve kurnazlığın varlığını gösterir.

*

İbn Teymiyye’nin, içinde “zamanının imamı” tabiri geçen rivayetin doğru olamayacağı yönündeki kanaati (Ki sahih kaynaklarda bu rivayet yok, sadece Müslim’de “boynunda biat” ifadesini içeren versiyon mevcut), Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği ve “imamsız ve cemaatsiz” zamanlar olacağını gösteren hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde tutarlı ve mantıklı görünmektedir.

Diyelim ki o söz gerçekten Rasulullah s.a.s.’e ait, o takdirde onun, ancak Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde yorumlanması, “zamanının imamı” tabirinden hareketle elçabukluğu ve gözbağcılığı ile “Her zamanın mutlaka bir imamı vardır” şeklindeki mesnetsiz bir çıkarıma vasıta yapılmaması gerekir.

Şîa çürük bir zemin üzerine böyle mesnetsiz bir çıkarım binasını kurduğu gibi üstüne bir de tüy dikiyor, “zamanın imamlığı” için Ehl-i Beyt’ten olma kayıt ve şartını getiriyor, zamanın imamlığını onlara tahsis ediyor.

*

Türkiye’deki şiîleşen (ve ilginç bir şekilde aynı zamanda devletçileşen, Türkiyecileşen, Türkçüleşen, laikleşen, hatta Kemalistleşen ya da boz kurtçulaşan) tarikatçılara ve tarikatımsı gruplara gelince..

Onlar da “zamanın imamı” ilan ettikleri kişiyi Ehl-i Beyt’ten göstermek için onu seyyid veya şerif (Hz. Fatıma’nın soyundan) yapıyor veya böylesi bir özelliği varsa onu dillerine pelesenk ediyorlar..

Tıpkı Nurcular’dan bazılarının merhum Bediüzzaman’ı Mehdî yapmak için onu seyyid ilan etmeleri gibi.

Turpun büyüğü ise (derin devletin “manen don-kilot” Don Kişot’u) Haydar Baş belasının heybesinde.. İngiliz şeyhtanı Lord Curzon'un medeniyet tarikatının Ankara'daki postnişini Selanikli Mustafa Atatürk’ü seyyid ve kutub ilan edip kendisini rezil kepaze etmiş durumda.

*

Meselenin daha iyi anlaşılması için Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsi de (Prof. İbrahim Canan'ın çevirisiyle) aktaralım:

İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

 [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247); İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.]

Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği bu sahîh hadîs şu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyuyor: Zamanın imamı olarak nitelendirilebilecek kişi, bütün bir ümmetin başındaki halifeden başkası olamaz. 

Fakat halifesiz ve dolayısıyla cemaatsiz (devletsiz) zamanlar da olacaktır. Yani “zamanın imamı” diye peşinden gidilecek hiç kimsenin bulunmadığı zamanlar gelecektir.

Günümüzde durum budur.. 

“Zamanın imamı” mevcut olsaydı, Gazze meselesi böyle ortada sahipsiz kalmazdı.

Ha, naylon “zamanın imamı” bol.. Onlardan istediğiniz kadar bulabilirsiniz.

(Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım, Mevlana’ya bir beldeden birileri geliyor, kendilerini irşad edecek bir şeyh görevlendirmesini istiyorlar. Mevlana da dönüp Hüsamettin Çelebi’ye şöyle diyor: “Kolay olanı istediler, şayet mürid/derviş isteselerdi ya sen gitmek zorunda kalırdın ya da ben.")

*

Bazıları da bir “zamanın vazifeli kişisi” lafı tutturmuş tekerleme kabilinden tekrarlayıp duruyorlar.

Dünyaya gelen herkes vazifelidir.. Vazifeler de bellidir, farzlar, vacipler..

Mesela emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme), özellikle eli ve dili güçlü (siyasî veya ilmî otorite durumundaki) kişilerin vazifesidir.

Ancak kimi (derdi makam mevki, şöhret, para pul, alkış, artistlik olmayan) samimi kişilere “Bölük dur, Kandıralı sen de dur!” babından bazen “özel talimat” gelebilir.

Mesela adam ilim sahibidir, büyük hocalar tarafından eğitilmiş, yıllarca medresede dirsek çürütmüştür, zekâsı da parlaktır, fakat gayreti ya da cesareti noksandır, motivasyonu bulunmuyordur; ona mesela rüyada emir verilir, gayrete gelmesi sağlanır.. Bu, onun başkalarına karşı “Ben vazifeli kişiyim” diye afra tafra sergilemesini sağlayacak bir meziyet veya üstünlük alâmeti değildir.. Belki, kusurdur.

Böylesi durumlarda rüya (ya da keramet) dopingi söz konusu olmaksızın harekete geçenler (ihlaslı ve istikamet üzere olmak şartıyla) zahiren daha düşük makamda gibi görünürler, fakat gerçekte onlar daha üstün olabilirler.. Mesela ashab bu durumdadır.. Onlardan çok fazla keramet zuhur etmemiştir. Onların yakîninin kuvveti onları bundan müstağnî hale getirmiştir.

Ayrıca, böylesi “vazife”lilikler, vazifeyi veren makama karşı söz konusu olur..

Yani bir başkasının böyle bir kişiyi “özel vazifeli” olarak tavsif etmesi gerekmez, hatta bu, haddini bilmemesi anlamına gelir.. Onu “özel vazifeli” olarak görmek zorunda da değildir.. Zaten esas olan Şeriat'in yüklediği genel ve ortak sorumluluktur, özel vazife vs. değil.

Ancak, diyelim ki böylesi “özel vazifeli kişi”ye vazife veren makam (Mesela Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem rüyada) sana da “O vazifelidir, ona yardım et, ondan istifade et” diyerek talimat verdi, işte o zaman senin için de böylesi bir özel sorumluluktan söz etmek mümkün olur.

Ancak bu sadece senin kendi şahsî sorumluluğundur, rüyandan hareketle başkalarını da aynı şekilde davranmakla sorumlu görürsen, yani kendi rüyanı başkaları için şer'î delil katına çıkararak onu edille-i şer'iyyenin beşincisi haline getirme hadsizliği sergilersen, büyük cahillik etmiş olursun.

*

Bu tür zamansız “zamanın imamı” palavraları Müslümanlar’ın fırkalaşıp parçalanmasına yol açar, ve gerçekten de Şiîliğin tarihte böylesi bir rolü olmuştur; Fatımîler ve Safevîler’de olduğu gibi.

Müslümanlar'ın seçip biat ederek üzerinde ittifak ettikleri bir halifenin (zamanın imamının) bulunduğu bir zamanda ona biat etmekten kaçınan ve boynunda biat bulunmayan kişi, cahiliye ölümünden haber veren hadîsin muhatabıdır.

Fakat mesela iki ayrı halifenin bulunduğu bir dönemde durum değişir.

Onun için, geçmişte ashabtan Abdullah ibni Ömer r.a. gibi isimler, birkaç halifenin birden bulunduğu zamanlarda, herkesin bir imam üzerinde ittifak ettikleri güne kadar hiç kimseye biat etmeyip beklemeyi tercih etmişlerdir.

Yine, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed rh. a., Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah bin Zübeyr r. a.’in iki ayrı halife olarak hüküm sürdükleri sırada ikisine de biat etmemiş, ikincisinin öldürülmesinden sonra Abdülmelik bin Mervan’a biat etmiştir.

O, Hz. Ali’nin oğlu olduğu ve Emevîler’in Hz. Ali’ye karşı tutumu bilindiği halde, o gün için “zamanın imamı” sayılan Abdülmelik bin Mervan’a biat etmeyi gerekli görmüştür. Ehl-i Beyt'ten bir zamanın imamından söz etmemiştir. (Mehdî meselesi ayrıdır, ilgili rivayetler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.)

 

LORD CURZON VE MEDENİYET TARİKATI LİDERİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE'DEKİ MİSYONU

 












UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 27


Bir önceki bölümde İngiliz savaş lordu Curzon’un “çağdaş ve uygar/medenî Türkiye” projesinin temel bileşenleri üzerinde durmuştuk.

Medeniyet/uygarlık tarikatının Londra tekkesinin kâmil ve mükemmil şeyhi Curzon’un irşad ve terbiye yöntemi, görünüşte sertlik ve dayatmacılıktan uzaktı; 16 Aralık 1918’de gerçekleştirdiği bir “vaaz”ında dile getirdiği gibi, onun yöntemi hassas konulara “doğrudan dokunmamagörünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” esası üzerine kuruluydu. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Ancak aynı tarikatın (medeniyet tarikatının) Ankara tekkesinde postnişin olup “tarikati neşre” başlayan Selanikli Mustafa Atatürk Curzon gibi sabırlı ve mahir değildi.

O yüzden terbiye etmeye koyulduğu müritlerine (Ki bütün milleti azat kabul etmez müritleri haline getirmiş, milleti toptan medeniyet tarikati müridi yapmıştı) azarı basıyor, uslanmayanlardan falaka hizmetini eksik etmiyordu.

*

Mesela Kastamonu vaazında (nutkunda), yaptığı devrimlerin gayesinin Türkiye Cumhuriyeti halkını “asrî” (modern) ve “bütün mana ve eşkali (şekilleri) ile medenî bir sosyal topluluk (heyet-i ictimâîye) haline ulaştırmak (irsal etmek)” olduğunu, inkılaplarının temel ilkesini (umde-i asliyesini) bunun teşkil ettiğini belirtmiş bulunuyor.

Bu kadarı kulak tırmalamayan Curzonvari uygarlık ve modernlik (medenîlik ve asrîlik) güzellemesi; fakat devamı kötü:

“… Bu hakikatı kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar bu milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihinlerde mevcut hurafeler kâmilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkansızdır.”

Zihniyetleri tarumar etmekten kastı, o zihniyetlerle “medenîce” fikir mücadelesi içine girmek değil..

“Zikrü'l-cüz iradetü'l-küll” (parçayı anarak bütünü kastetme) kaidesince zihniyetlerin tarumar edilmesinden kastı, o zihniyet sahiplerinin tarumar edilmesi.

*

Peki kimler bu hurafeci zihniyet sahipleri?..

Sözlerinin devamı onların kimler olduğunu ortaya koyuyor: “Türbelerden, yalancı evliyalardan, ölülerden istimdat edenler (yardım isteyen, imdat/medet bekleyenler)".

O yüzden, “…filan ve falan şeyhin irşadiyle saadet-i maddîye ve maneviye arayacak kadar iptidaî (ilkel) insanların Türkiye camia-i medeniyesinde (uygar topluluğunda) mevcudiyetini (varlığını) asla kabul etmiyorum” diyerek sözlerini sürdürüyor.

Onlar var olmamalılar.. 

Yok olmalılar.. 

Yok edilmeliler!

Tarumar edilmeliler!

Bunun ardından, “tarikat lideri” Mustafa Atatürk, herkesi kendi tarikatına çağırıyor:

“Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir.”

Türkiye’de Selanikli Mustafa Atatürk’ün “medeniyet tarikatı”nın diğer bütün tarikatları silip süpürmüş, kapılarına kilit vurmuş olduğu biliniyor.

O günden sonra kimse için yeni türbe de yapılmadı..

Bir kişi hariç: Medeniyet tarikatı lideri Selanikli Mustafa Atatürk.

Ona öyle devasa bir türbe yapıldı ki, İslam dünyasındaki gelmiş geçmiş en büyük türbe durumunda: Anıtkabir (anıt kabir, abide mezar).. 

Mezardan mamul anıt.

*

Sadece türbe inşasıyla kalınmadı.. Dahası var..

Türbelerden, yalancı evliyalardan, ölülerden istimdat etme” ritüeli (Ki buna Selanikli hurafe diyor) millî bayramların vazgeçilmezi yapıldı, resmî bir devlet uygulaması haline getirilldi.

Anadolu’da dinî bayramlarda bayram namazından sonra (onların da ruhu şad olsun diye) kabristana gidip geçmişlerin ruhuna Fatiha gönderme geleneği vardır.

Genelde herkes gider fakat gitmeyeni de kimse ayıplamaz ve buna zorlamaz.

Bu geleneğin tarikatlarla bir ilgisi de bulunmuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarikatı olan “Medeniyet Tarikatı” ise millî bayramlarda türbe ziyaretini zorunlu hale getirmiş durumda.

Ankara’da bu tarikat ritüeli âlâyı vâlâ ile, büyük bir tantanayla ifa ediliyor.

Protokolde yeri olan bir devlet görevlisi hele bir bu tarikat ritüelini terk edegörsün, yargısız infaza tabi tutulur, tarikatın militan müritleri tarafından resmen linç edilir, hatta darbeyle kafayı bozmuş müritler “Yetişiiin dostlar, cumhuriyet elden gidiyor” diyerek ortalığı velveleye verirler.

Olan hepitopu bir türbe ziyaretinin yapılmaması, ölüden istimdat edilmemesi, bazılarının “ölü tapıcılığı” ya da hurafe olarak niteleyebileceği bir faydasız zaman israfının terk edilmesidir.

Diğer şehir ve kasabalarda ise, heryere bir Anıtkabir şubesi açılamadığı için onu temsilen bayramlarda Atatürk heykelleri ziyaret edimekte, heykellerin demirinin ve çimentosunun ruhları şad olsun diye önlerine büyük bir huşu ve huzu ile çelenk konulmakta.. (Çok eskiden bu ritüellerin ifası sırasında cezbeye gelip ağlayanlar oluyormuş, şimdilerde sakin geçiyor.)

*

Konuya dönersek, dediğimiz gibi, “medeniyet/uygarlık tarikatının Londra tekkesi şeyhi” Curzon’un irşad ve terbiye yöntemi görünüşte sertlik ve dayatmacılıktan uzaktı; onun yöntemi, hassas konulara “doğrudan dokunmamagörünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” esası üzerine kuruluydu.

Onun “asrî ve medenî Türkiye” projesinin görünürdeki yüzünde, İstanbul’un, Anadolu’da kurulacak bir “çağdaş ve uygar” Türkiye’ye bırakılması vardı.

Hatta Türkiye’ye kapitülasyonlardan azat olma ve kabotaj hakkını elde etme imkânı da tanınmalıydı. (Fakat Musul ve Kerkük, petrolü çağdaş değil “çağdışı ve ilkel” fosil yakıt olduğu için, Türkiye’ye bırakılmamalıydı. Anadolu, görünüşe göre çağdaş tezekler diyarı olduğu için, Türkler’e gönül rahatlığıyla bırakılabilirdi.)

Curzon’un tarikatının irşat programının görünürdeki yüzü böyle.. Doğrudan dokunulmayan, görünür hiçbir adıma konu olmayan yüzüne gelince..

Orada Türk İmparatorluğu’na (Osmanlı Devleti’ne, Osmanlı hanedanının önderliğine) son verilmesi, (İslam dünyasının birlik ve beraberliğini sağlayan ilke/umde olma durumundaki) hilafet kurumunun yok edilmesi, ve Türkiye halkının tarikaten medenîleştirilmesi için (Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İnönü’ye gönderdiği mektubunda belirttiği gibi) İslamî eğitim ve öğretim kurumlarının (medreselerin) ve İslamî tarikatların kapatılması (tarumar edilmesi) vardı. 

*

Tarikatın Ankara şubesinin lideri Selanikli Mustafa Atatürk, tarikatın şeyh-i azamı Curzon’un gönlünden geçenleri harfiyen uygulamak için elinden geleni ardına koymadı, yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı.

Allah var, Londra’daki tarikat müntesipleri de kadir kıymet bilen insanlardı.. Selanikli’yi Dizbağı Nişanı’na layık görerek takdir ve teveccühlerini göstermekten geri kalmadılar.

Hatta İngiliz padişahı (kralı) Edward 1936 senesinde Türkiye’ye gelerek, (Türk padişahının sırtına tekmeyi indirme başarısını göstermiş olan) Selanikli’yi ziyaret edip sırtını sıvazlama centilmenliği ve alicenaplığı gösterdi. (Tarikaten medenî olmak başka şey canım..)

*

Bir önceki bölümde Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği sözleri aktarmıştık.

Bunun ardından gelen önemli açıklaması bir ay sonrasına ait.

Tarih, ilginç: 19 Mayıs 1919... Selanikli’nin Samsun’a vardığı gün.

“Türkleri İstanbul'dan göndermeliyiz. Onları tüm dış vilayetlerinden, yani Arabistan, Irak, Filistin, Suriye ve Ermenistan'dan mahrum bırakmalıyız. Bununla birlikte, ülkenin [Anadolu’nun] bölünmesi, kesinlikle bizim için ölümcül olacaktır.

“Doğu dünyasına olan güveni yeniden tesis edeceksek işgallere son verip Anadolu'yu Türklere bırakmalıyız. Eğer mümkün olursa Yunanları tekrar İzmir'den çıkarmalıyız. İtalyan iddialarına gelince, Anadolu'yu İtalyanlardan bütün bütün kurtarmalıyız. Tüm güçlerin, Türklere, kendilerine ait bir egemenlik bırakmak için, iddialarından genel bir feragat temelinde, Türkiye sorununu ele almaları mümkün olmaz mı?”

(Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Curzon, bunları söyledikten bir ay sonra, 20 Haziran 1919 günü ise şu açıklamayı yapacaktır:

“Hem Yunan hem İtalyan ilerlemesi ne kadar devam ederse onları tekrar Anadolu'dan çıkarmak o ölçüde zorlaşacaktır. Dışişleri Bakanlığında bu işgalleri savunan veya memnuniyetle karşılayan hiçbir kimseyi bulamıyorum.” (A.y.)

Curzon, işi lafta bırakmayacak, Yunan ilerlemesini durdurmak için gereken adımları atacak, General Milne’nin adından hareketle Milne Hattı diye bilinen bir sınır belirleyerek Yunanistan’a orayı geçmemesi talimatını verecektir.

Bu, Yunan güçlerinin İzmir ve civarında beklemesi, daha ileriye gitmemesi anlamına geliyordu. 

*

Curzon’un amacı, önceki bölümlerde de anlattığımız gibi, Anadolu merkezli, yani başkenti Anadolu’da bir şehir olan yeni bir Türk hükümetinin ve devletinin kurulmasıydı.

Türkler’in İstanbul’dan çıkarılmasından kastedilen buydu..

Başkenti İstanbul olan bir devlet, imparatorluk potansiyeli olan bir devlet anlamına geliyordu. Dolayısıyla İstanbul yeni Türkiye'nin başkenti olmamalıydı. Anadolu'daki uygun bir şehir başkent yapılmalı ve bu oldubitti, "Cumhuriyet'in temel nitelikleri"nden biri ilan edilerek devletin anayasasına "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" bir hüküm olarak yerleştirilmeliydi.

Türkler’in müslüman halklar nezdinde itibarsızlaştırılması, İslam dünyasındaki liderlik konumuna son verilmesi için atılması gereken adımlardan biri buydu: Türk devletinin Anadolu merkezli, eski devirlerin Lidya’sı ve Frigya’sı gibi bir gecekondu devlet haline getirilmesi..

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) yıkılmalı, yerine Afrika’daki muz cumhuriyetlerini hatırlatan tarihsiz ve hafızasız bir balo cumhuriyeti kurulmalıydı.

Hafızasızlaştırmada alfabe değişimi birebirdi.. Ondan daha etkili bir ilaç henüz keşfedilememişti..

Tarihsizleştirme ise, organ naklini hatırlatan bir tarih nakli ile halledilebilirdi.. Ortada henüz Hristiyanlığın, hatta Yahudiliğin bile bulunmadığı çağlarda yaşamış Sümer(li)ler, Etiler, Hititler vs. tarih olarak Türk’e iyi giderdi.

Böylece Türkler tarihî düşmanları olarak Hristiyanları, Haçlılar’ı, Romalılar’ı vs. değil Akadlar’ı, Asurlular’ı, Mısırlılar’ı vs. görerek onları nefretle anabilirlerdi.

*

Türkler’in müslüman halklar nezdinde itibarsızlaştırılması, İslam dünyasındaki liderlik konumuna son verilmesi için atılması gereken asıl köklü adım ise, hilafetin kaldırılmasıydı elbette..

Türkler halifelik sıfatı bulunmayan bir devlet başkanı tarafından yönetilen ve başkenti İstanbul olmayan yeni bir hükümet ve devlet kurduklarında, Batı dünyası “Doğu Sorunu”ndan kurtulmuş olacaktı.

Ancak, bunlar yapılırken Türkiye’deki gelişmelere doğrudan müdahale edilmemeli, olayların seyrini belirleme yönünde görünür hiçbir adım atılmamalı, herşey perde arkasından sinsice ayarlanmalı ve halledilmeliydi.

Curzon, siyasetlerinin esasını bu şekilde özetliyordu.

Doğal olarak, kendi politikalarını tasvir için sinsilik nitelemesi yapmıyor, sadece “doğrudan dokunmama, görünürde hiçbir adım atmama” tabirlerini kullanıyordu.. İstihbarat jargonunda yalan, hile ve aldatmanın adının “algı operasyonu” yapılması ve böylece bu nahoş özelliklere saygın bir kostüm giydirilmesi gibi.

*

Dolayısıyla, Curzon’un siyaseti, (Osmanlı padişahının Anadolu’ya vatanı kurtarmak için gönderdiği) Selanikli Mustafa Atatürk’e yardım edilmesini gerektiriyordu.

İkinci Adam İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet'in 50'nci yıldönümü münasebetiyle verdiği demecinde bu yardım konusuna şu şekilde değinecekti: 

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Curzon’un siyaseti ve çizdiği yol haritası, Selanikli'ye yardım edilmesini gerektiriyordu.

Fakat, Osmanlı padişahının belirlediği gaye doğrultusunda değil.. Ona, (Osmanlı Devleti’nin mülkü olan arazide gecekondu tipi) yeni bir devlet kurması için yardım edilmeliydi..

Ayrıca bu yardımın doğrudan yapılmaması, dolaylı yollardan sunulması gerekiyordu.. Bunun ilk adımını da Yunan’ı durduran Milne Hattı oluşturuyordu..

Curzon, daha Samsun’a hareket etmeden önce İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları Selanikli’nin yanı sıra Kâzım Karabekir ile de anlaşmak gerektiğini düşünüyordu. (Ki Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında daha ortada hiçbir şey yokken bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya “garantili bir zafer”in arkasından gelecek olan [onlara o sırada uçuk ve hayalperestçe görünmüş bulunan] cumhuriyetin ilanı, saltanata son verilmesi, ve [Latin harflerinin kabulü, tesettürün kaldırılması, millete uygar şapkanın dayatılması gibi uygulamalarla] çağdaşlaşıp uygarlaşma müjdelerini vermiş olması, İstanbul’dayken İngilizler’le anlaşmış bulunduğunun karînesi durumundadır.)

*

Evet, Curzon, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, yeğeni Yarbay Rawlinson’u Karabekir’e göndererek “yeni Türkiye” projesi için Karabekir’in desteğini istemişti. 

Bu arada gelecekte nasıl bir Türkiye görmek istediğini de ifşa etmiş bulunuyordu: Bu yeni Türkiye’nin Osmanlı ile bir ilgisi bulunmayacaktı, cumhuriyeti ilan edecekti, başkenti Bursa veya başka bir Anadolu kenti olacaktı.

Rawlinson’un Curzon’un anlaşma teklifini ve mesajlarını Karabekir’e ulaştırdığı gün Ankara’nın henüz herhangi bir özel önemi bulunmuyordu. Çünkü Selanikli tam da bu görüşmenin gerçekleştiği gün, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya varmış durumdaydı..

Ankara, bu tarihten sonra önemli hale gelecek ve yeni bir hükümetin (ve dolayısıyla devletin) tesisini haber veren TBMM’nin kuruluşuna sahne olacaktı.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."