OSMANLI'YA KARŞI İNGİLİZ-SELANİKLİ KOMPLOSU

 







 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 8

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okumaya devam edelim.

Şunları yazıyor (s. 54):

TBMM'nin 30.10.1922 günlü oturumu ilginçtir.

Meclis, Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında toplanır, gündemde iki konu vardır:

Sadrazam Tevfik Paşa'nın TBMM'ne çektiği telgraflar ve Hilafet sorunu.

İstanbu lhükümeti Sadrıazamı Tevfik Paşa'nın mektubu okunur. Tevfik Paşa, Lozan Konferansı'na İstanbul hükümetinin katılmasını istemektedir. M . Kemal Paşa da Tevfik Paşa'ya verdiği yanıtı okur, tartışma açılır. Milletvekilleri İstanbul hükümetini sert dillerle eleştirirler.

*

Evet, o günkü oturum ilginçtir.

Çünkü, iki gün sonra Osmanlı hanedanının saltanatına (daha doğrusu Osmanlı Devleti’nin varlığına) son verilecektir.

Selanikli liderliğindeki TBMM tarafından.

Osmanlı Devleti’nin yaşamına son verme ve toprağa gömme şerefi TBMM’ne ait olacakttır.

Büyük başarı.

Sadrazam Tevfik Paşa’nın teklifi ise, Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığının devam etmesi anlamına gelmektedir.

*

TBMM sözde, Lozan’da Türkiye’nin kim tarafından hangi hükümet namına temsil edileceğini karara bağlamak üzere toplanmıştır.

Halbuki Selanikli Mustafa Atatürk, bu konuda gerekli talimatı (bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde anlattığımız gibi) Fransız diplomat Franklin-Bouillon’dan almıştır.

TBMM kararı formaliteden, TBMM üyelerinin içi boş “milli irade”cilik oyunu ile kendilerini aldatmalarından ibarettir.

Olay, Selanikli’nin sonradan açıkça söylemek zorunda kalacağı gibi, bir emrivakiden, “oldu bitti”den ibarettir.

TBMM’deki “kendilerini milletin vekili” zanneden kuklaların, asıl efendinin millet değil, İngiliz ve Fransız’ın talimatıyla hareket eden Selanikli olduğunu anlamaları gerekmektedir.  

O yüzden, Selanikli gayet açık konuşur:

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

*

Evet, Selanikli sarı saç mavi göz, kendisini Mayıs 1919’da “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderen Osmanlı Hükümeti’nden değil, kuru kuruya bir “TBMM hükümetinin tanınması” karşılığında vatan toprağı Halep’i ve çevresini hibe ettiği Fransız’dan talimat almaktadır.

Franklin-Bouillon, ona, “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel ya beni oraya aldır” diyen şair gibi konuşmuştur: “İçimizden şu zalim Osmanlı’yı kaldır, Lozan’a ya sen gel ya İsmet’i saldır” demiştir.

Ve TBMM bunu bilmemekte, milletvekilleri, senaryosu düşman tarafından yazılmış bir tiyatro oyununun iradesi gaspedilmiş figüranları olarak boş beleş sanat işçileri haline gelmiş olduklarını fark edememektedirler.

*

Mumcu sözlerini şöyle sürdürüyor (s. 54):

Karabekir, o günkü oturumu şöyle anlatır:

“Orada Dr. Rıza Nur Bey de vardı. Bana mütalaamı sordu:

‘Saltanatın lağvı (kaldırılması) ile hiafetin Âl-i Osman'da (Osmanlı hanedanında) bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye (TBMM’ye) teklif zamanıdır’ dedim.

Mustafa Kemal Paşa da Dr. Rıza Nur Bey'e O takriri yaz’ dedi. Dr. Nur Bey ‘pekiyi’ diyerek çıktı. İkimiz yalnız kalınca M. Kemal Paşa bana şöyle dedi :

‘Kürsüden Padişah hükümeti hakkında şiddetli beyanatta bulunmanı, fakat hilafetin Âl-i Osman'da bırakılması hakkındaki fikrini izhar etmemeni rica ederim.’

Ben de ‘pekiyi Paşam’ dedim.”

*

Selanikli insanları manipüle etmeyi, yönlendirmeyi, kullanmayı çok iyi bilmektedir.

Konu daha önce Selanikli, Karabekir, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve daha birçok kişi arasında tartışılıp konuşulmuş, Osmanlı ailesinin saltanatına son verilmesi fakat hilafetin onlarda bırakılması kararlaştırılmıştır.

O yüzden Karabekir Dr. Rıza Nur’a, ‘Saltanatın lağvı ile hiafetin Âl-i Osman'da bırakılması kararımızın Meclis-i Ali'ye teklif zamanıdır’ diyor.

Ve Selanikli bunu onaylıyor. İtiraz etmiyor.

Ancak, kafasındaki plan başkadır.

Selanikli Osmanlı’ya hilafetin bile bırakılmasını istememektedir.

O yüzden, Karabekir’e “Mecllis kürsüsünde İstanbul hükümetini yerin dibine sok, fakat hilafetin Osmanlı'da bırakılması konusuna girme” demektedir.

Çünkü, farklı bir takrir (yasa önergesi) yazdıracaktır.

Klasik “gizli gündem”ciliği, yalancılığı, takiyye ve hilekârlığı tam gaz yol almaktadır.

*

Karabekir TBMM kürsüsüne çıkar ve Lozan’a İstanbul Hükümeti temsilcisinin neden gitmemesi gerektiği konusunda hakaret ve sövgü yoğunluğu çok yüksek bir konuşma yapar.

Selanikli kendisini yıpratmamakta, maşa varken ateşe elini sürmemektedir.

Garibim saf Karabekir ise, yaptığı konuşma ile aslında İngiliz’e ve Fransız’a hizmet ettiğinin, Franklin-Bouillon’un borusunu öttürdüğünün farkında değildir.

Yaklaşık üç sene önce, Lord Curzon’un yeğeni Albay Rawlinson’un, o sıralarda Anadolu’da (subaylıktan istifa etmiş) Sarı Çizmeli Kemal Ağa modunda dolaşan Selanikli için kendisine, bir barış konferansında karşılarında İstanbul hükümetini değil, Anadolu’da kurulacak (ve saltanatı kaldırıp cumhuriyet ilan etme “misyon”unu üstlenmiş) yeni bir hükümeti temsil konumundaki Selanikli’yi görmek istediklerini söylemiş olduğunu hatırlamamaktadır.

Daha sonra, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam sehpasına teğet geçme gibi tecrübeler yaşamasının ardından, geçmişin bir muhasebesini yapıp hatıralarını yazmak zorunda kalacak, ve bunu hatırlayacaktır.

Ba’de harabi’l-Basra..

Cennetâsâ Basra’nın yerinde yeller eser, ve viranelerinde baykuşlar, gözyaşlarıyla acılaşmış içli ağıtlar yakarken.

*

Evet, Karabekir TBMM kürsüsünde Selanikli’nin hatırı için İstanbul hükümetine bol bol sövüp sayar, Lozan'da Türkiye'nin menfaatlerini savunmaya haklarının olmadığını anlatır.. Hilafetin Osmanlı’da kalması konusuna ise hiç girmez. 

Fakat kürsüden iner inmez Selanikli’nin yeni bir katakullisi ile yüzyüze gelir.

Mumcu’dan dinleyelim (s. 56):

Karabekir, alkışlarla karşılanan bu konuşmadan sonra kürsüden iner inmez M. Kemal, 63 milletvekili tarafından imzalanan ‘hilafetin kaldırılmasına’ ilişkin yasa önerisini Karabekir'e uzatarak imzalamasını ister.

Osmanlı Devleti’ne ve millete karşı siyasetini yalan, takiyye ve tutulmayan vaatler üzerine kurmuş olan Selanikli, burada da, daha önce almış oldukları kararın aksine yönde hareket etmekte, ve işi bir oldubittiye getirmeye çalışmaktadır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarır (s. 56):

Esbab-ı mucibesini (gerekçesini) ve altı maddesini gözden geçirdim.

4. maddesinde:

«Hanedan Âl-i Osman madum (yok olan) ve tarihe ·müntekildir (devredilen)» kaydını görünce M. Kemal Paşa'ya dedim ki :

Paşam, kararımız bu mu idi? Hilafetin Osmanlı hanedanına ait olduğu hakkında apaçık bir takrir daha verilmek şartıyla imzalarım.”

«Bir endişeniz mi var?» diye sordu.

“Bu cümleyi okuyan herkeste aynı endişeyi tabii bulurum” dedim.

Ve takriri 64. imza olarak imzaladım. Benden sonra Dr. Adnan Bey'e (Adıvar) ve daha üç mebusa imzalattı.

Bir aralık odaya İcra Vekilieri Reisi (Başbakan) Rauf Bey (Orbay) girdi.

Takrir ona da imzalattırılmak istendi. Rauf Bey o cümleyi görünce ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? diye bağırdı.

Mustafa Kemal Paşa, işin ters bir mecraya gdeceğini görünce takriri aldı ve:

- Ben sizin endişenize hak verdim. Durun, o cümleyi silip tashih edeyim, diyerek masanın üstünde “Hanedan-ı Âl-i Osman” kaydını sildi “İstanbul'daki Padişahlık” diye yazdı.

*

Aslında Selaniklinin, itirazcılara hak verdiği filan yok.

Yalan söylüyor.

Köşeye sıkıştığı zaman hemen geri adım atıyor, yalanlarıyla insanları aldatıyor.

Klasik taktiği..

Adam serapa takiyye.. Baştan ayağa “gizli gündem”, yalan dolan..

(Aldığı soyadı bile yalan: Atatürk.. Nerden Türkler’in atası oluyorsa?! Tamam, Türklüğünü, soyunu sopunu, anasını babasını tartışmıyoruz, Türk’tür diyoruz.. Fakat Türkler’in atası mıdır? Türk oğlu olmak şerefsizlik midir ki öyle bilinmeyi yeterli görmüyor, gözü Türk milletinin atası olmada?.. Buna göre, Oğuz Han’ın da, Bilge Kağan’ın da, Kül Tigin’in de, Selçuk Bey’in de, Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın da, Sultan Alparslan’ın da, Ertuğrul Bey’in de, Osman Gazi’nin de, Fatih Sultan Mehmed’in de, Yavuz Sultan Selim’in de atası.. Soyadını aldığı sırada 3-5 bin yaşında olsa, olabilir diyeceğiz de, yaşı 55.. Memlekette babası dedesi yaşında binlerce insan var.. Adamın soyadı bile yalan, palavra.. Fakat tek sorun palavra olması değil.. Dolaylı olarak millete “Hepinizin ninelerini gördüm, hepinizin büyükbabası benim” demiş, milletle alay etmiş gibi birşey oluyor.)

*

Her neyse.. Biz Mumcu’nun kitabına dönelim ve Karabekir'den naklettiği sözleri görelim (s. 57):

Bundan sonra 69. olmak üzere Rauf Bey'e de imzalattı. Ve sonra 81. olmak üzere kendileri imzaladı. Ve takrir Meclise arz olunmak üzere içtima (toplantı) salonuna götürüldü.

Belki bizim münakaşalarımızın da etkisiyle ortaya şu söz yayıldı:

Mustafa Kemal Paşa, hilafeti ve saltanatı alıyor.

Tanıdığım ve tanımadığım bazı mebuslar (milletvekilleri) buna mani olmaklığımı, aksi halde birçok fenalıklar çıkabileceğini söylediler.

Ben de onlara Saltanatın kaldırılması ve Hilafetin de Osmanlı Hanedanında kalması” fikrinde olduğumu ve bu esasta bir takrir hazırlamak üzere bana bir gün kazandırmalarını rica ettim.

Bunun üzerine birçok mebus Meclisi terk etti. Bunun icin takrir tayini esamiye (ad okunarak) reye (oylamaya) konunca, 132 kabul, 2 red, 2 de müstenkif (çekimser) olmak üzere, reye iştirak edenlerin (katılanların) [toplamının] 136 olduğu görüldü.

Nisap (toplantı yeterlik sayısı) icin 25 reye lüzum olduğundan yarın tekrar reye vaz edeceğiz diyen Reise (başkana) «yarın içtima (toplantı) yok» sesleri cevap verdi.

«O halde çarşamba günü olur» cevabı verildi.

Karabekir’in sözlerinden anlaşıldığı gibi, Selanikli’nin yasa önergesini benimsemeyen milletvekilleri toplantıya katılmamışlar, toplantı yeter sayısı 161’e ulaşılamadığı için teklif yasalaşmamış.

Mumcu’yu dinlemeye, Karabekir'den yaptığı nakilleri okumaya devam edelim (s. 57-8):

Mustafa Kemal Paşa bu vaziyetten canı çok sıkılmıştı.

Beni odasına çağırdı ve bu vaziyetin manasını sordu.

Ben de şöylece söyledim:

Memlekete olan bağlılığım ve size olan samimiyetim her zaman olduğu gibi şimdi de fikrimi apaçık söylemeye beni mecbur kılar. Meclisin ekseriyetini kayıp etmiş olması (çoğunluğun sağlanamayışı) bir tezahürdür (belirtidir). Bu takrirle sizin hilafet ve saltanatı almak(ta) olduğunuz kanaati belirniştir. Kök de salmaktadır, korkarım ki, bu takrir çarşamba günü içtimaında (toplantısında) galiba daha az rey bulacaktır. Çok nazik bir iş üzerindeyiz. Hilafet ve saltanatın hanedan[ının] değiştirilmesine [yönelik iddialara] karşı vakit vakit beliren [tepkisel] tezahürün fiili bir şekile inkılabından (dönüşmesinden) [sözlü tepkinin fiilî bir çatışma halini almasından] korkarım.

Garp (batı) halkı ve ordusu hakkında söz söyleme selahiyetim yoksa da işin vahim bir neticeye varabileceğini, temasa geldiğim mebusların halet-i ruhiyesi göstermektedir.”

Ya fikren ve fiilen tezahürattan (tezahürlerden) endişe ederek Şarktan geldiniz diye kızgın cevap aldım. Dedim ki:

Evet, sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. Buna karşı şarkta [hiçbir şey yapmadan] emrivaki (oldubitti) beklemek ve zuhura gelecek tezahürat karşında işin nerelere kadar varabileceğini kestiremediğimden halimize ve tarihimize (şu anımıza ve geçmişimize) karşı fikrimizi Büyük Millet Meclisi'nde beyan etmek ve daho önce sevgi ve saygı ile bağlı bulunduğum başkomutanımı ikaz etmek istedim.”

*

Buradan anlaşılıyor ki, memlekette Selanikli’nin padişah ve halife olmak istediği şayiası yayılmış.

Ve Karabekir, buna karşı.

Selanikli’yi ikaz hakkının bulunduğunu düşünüyor.. Çünkü, Selanikli mevcut konumunu ona borçlu..

İstese, Hükümet’in emrini yerine getirerek Erzurum’da onu tutuklayıp İstanbul’a postalayabilirdi..

Yine, İstanbul Hükümeti adına İstanbul’dan Anadolu’ya gelip Selanikli’den desteğini çekmesini isteyen Osmanlı Devleti Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a olumlu cevap verebilir, ve Fevzi Çakmak da Selanikli’ye, “Hadi bakalım mavi göz, eşyalarını topla, İstanbul’a gidiyoruz” diyebilirdi.

Karabekir Selanikli’yi tutuklamamış, tutuklatmamıştı, fakat Selanikli, İzmir Suikasti girişimini bahane ederek onu tutuklatacak, idamla yargılatacaktı. 

Karabekir, kafasını yağlı ipten zor kurtaracaktı.

Fakat bu, Selanikli’nin elinden kurtulması anlamına gelmiyordu.

Sarı saç mavi göz, onu, öldüğü 1938’e kadar “emir kulu” hafiyelerine, ajanlarına takip ettirecek, rahat nefes aldırmayacaktı.

Adamın, kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmamak, mutlaka teşekkür etmek gibi ancak alicenap insanlarda rastlanan bir meziyeti var.

*

Selanikli padişah ve halife olmayı gerçekten istiyor muydu?

Kesin birşey söylemek zor, fakat o dönemde memlekette böyle bir kanaat oluşmuş..

Çünkü millet, padişahsız ve halifesiz bir Türkiye düşünemiyor.

Cumhuriyet kimsenin aklından geçmiyor.

Fakat, Selanikli’nin aklından geçenler, milletin aklından geçenler değil.. Onun aklından, Yarbay Rawlinson gibi "cumhuriyetçi" İngilizlerin aklından geçenler geçiyor.. 

İngilizler, "Biz, kralımızdan memnunuz, saltanat kostümü bizim üzerimizde iyi duruyor, fakat Osmanlı'ya cumhuriyet ihraç edelim" diyorlar.

Tesadüfen Selanikli de, daha Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, gelecekte ilan edilecek cumhuriyetin müjdesini veriyor..

Başka projeleri de var: Arap harflerinin atılıp yerine Latin harflerinin alınması, tesettürün (örtünmenin) kaldırılması, millete şapka giydirilmesi vs..

Tesadüf bu ya, bundan dört beş ay sonra Erzurum’a gelen (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, Selanikli’nin “gizli gündem”inin aynısını İngiltere’nin teklifi olarak Karabekir’e (Ki, Selanikli’nin o sırada tek dayanağıdır) söylüyor.

İngiltere olarak Türkler’le barış yapma arzusu taşıdıklarını, fakat karşılarında muhatap olarak Osmanlı Hükümeti’ni temsil eden birisini değil, Anadolu’da kurulacak olan yeni bir hükümeti temsil edecek olan Selanikli’yi görmek istediklerini açıkça ifade ediyor.

Evet, açıkça.. İsim vererek.

Rawlinson, bu yeni hükümetin başkentinin İstanbul değil, Anadolu’daki bir şehir olması gerektiğini de sözlerine ekliyor.

Ayrıca, rejim de saltanat değil, cumhuriyet olacaktır.

Görüldüğü gibi, Rawlinson büyük kâhinmiş, olacakların hepsini önceden bilmiş.

Mazhar Müfit ile Süreyya'nın, gelecekte olacakları bilmek için uykusuz bir gece geçirmeleri, Selanikli tarafından aydınlatılmaları gerekiyor.. 

Rawlinson ise, Selanikli'nin aklından geçenleri uzaktan okuyor..

*

Bu Rawlinson’un Anadolu’da Karabekir’den önce Selanikli ile defalarca görüştüğünü biliyoruz.

Karabekir’e söylediklerini Selanikli’ye de söylememiş olabilir mi?

İmkânsız..

Söylememiş olması “hayatın doğal akışı”na aykırıdır.

Ancak, Rawlinson’un Selanikli’ye yeni birşey söylemiş olduğunu düşünmemek gerekiyor.

Çünkü, Selanikli’nin Samsun’a gelmeden önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile yaptığı başbaşa gizli görüşmeler var.

Herhalde Selanikli onunla Hristiyanlık hakkında bilgilenmek için görüşmüş, ve “ajan rahip” de ona hristiyan ayinleri, vaftiz ve istavroz hakkında “sır olan” bilgileri “gizli saklı” anlatmış olamaz.

Ortada, Osmanlı Devleti’ne karşı kurulmuş bir İngiliz-Selanikli komplosunun bulunduğu açık.

Fakat ülkemizdeki Atatürkçü Engizisyon yüzünden bu hakikat “İnkılap Tarihi” ders kitaplarına giremiyor.

Türk Galileo’larının itibar görmesi, Osmanlı saltanatı gibi yalanların saltanatının da ortadan kalkması için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor gibi görünüyor. 

*

Milli Eğitim Bakanlığı, hakikate ve tarih bilimine saygı adına, hiç değilse, Atatürkçü engizisyonun diş geçiremeyeceği bir dokunulmaz akredite Galileo'nun, İkinci Adam İsmet İnönü'nün "tarihî" sözünü, İnkılap Tarihi ders kitaplarına almalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


BAZI FETÖ'CÜLERDEKİ (HÜKMÜ KÜFÜR OLAN) İTİKADÎ SAPMA





Reşit Haylamaz diye FETÖ’cü (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensubu) hin bir haylaz varmış, varlığından yeni haberdar oldum. 

Bu şahıs, "Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz" adlı bir kitap yazmış ve 252. sayfasında şu “küfür” ifadeyi peydahlamış:

"Ancak O'nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile La ilahe illallah diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, 'Kim La ilahe illallah derse cennete girer' buyuracaktı."

Buradan anlaşılıyor ki, bu şahsın gönül tahtında oturanlar Yahudi ve Hristiyanlar.. (Büyük ölçüde de Yahudiler olması gerekiyor, çünkü Hristiyanlar’ın önemli bir bölümü “teslis”ten/üçlemeden dolayı “La ilahe illallah” diyemiyorlar.)

*

Allahu Teala, Hûd Suresi’nin 17’nci ayetinde şöyle buyuruyor:

“Rabbi tarafından gönderilen kesin delile (Kur'ân'a) dayanan, peşinden de o delili destekleyen (diğer mûcizelerden şahitleri) bulunan, daha önce de rehber ve rahmet olarak gönderilmiş Mûsâ'nın kitabı ile tasdik edilen kimse, yalnız dünya hayatını arzu eden gibi olur mu? İşte bu kesin delile dayananlar Kur'ân'a iman ederler. Hangi zümre de onu reddederse bilsin ki varacağı yer ateştir. Bunda hiç şüphen olmasın. Çünkü o Rabbinden gelen hakikatin ta kendisidir; fakat insanların çoğu buna iman etmezler.”

Verdiğimiz bu meal, bir başka FETÖ’cüye, ilahiyat profesörü Suat Yıldırım’a ait..

Demek ki, kim Kur’an’ı reddederse, ateştedir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğini reddeden kişi, otomatik olarak Kur’an’ı reddetmiş, onu sahte bir peygamberin uydurması kabul etmiş olur.

Yeri ateştir.

Yok, böyle biri Kur’an’ı kabul ediyorsa, o zaman da Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğini tasdik ediyor demektir.

*

“La ilahe illallah” diyen Cennet’e girer de, insanların laf u güzafının hatırına Allahu Teala’nın kitaplarını reddeden, kulların peşine takılıp da Allahu Teala’nın hükümlerini (Şeriatlerini) ayaklar altına alan, fakat Allahu Teala’nın vahyi gereği insanların safsata ve herzelerini reddetmeye gelince bundan kaçınan kişi, gerçekten “La ilahe illallah” demiş olur mu?

“La ilahe illallah” demek, “Allah Teala’nın vahyi (özellikle de tevile müsait olmayan açık nasslar) karşısında insanların laflarının (adına ister bilim, ister felsefe, isterse akla tabi olma desinler) hükmü yoktur” demektir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri, Kur’an’ın açık hükümleri yok sayılarak yorumlanamaz.

Ayrıca, konuyla ilgili diğer hadîslerin de dikkate alınması gerekir.

Râmûz el-Ehâdîs’in dördüncü sayfasında yer alan 10 numaralı hadîste şu ifade geçiyor:

“… Allah'a iman nedir bilir misiniz? Allah'tan başka ma'bud olmadığına ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğuna şahitlik etmektir. …”

Görüldüğü gibi, Allah’a imana, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğini tasdik dahildir.

FETÖ’cü körlük, sağırlık ve akılsızlık, bu hadîsi görmüyor, duymuyor, akletmiyor.

Tıpkı, yukarıda mealini aktardığımız ayet-i kerimeyi görmedikleri, duymadıkları ve akletmedikleri gibi. (Böyle Kur’an’ı akletmeden okuyan o kadar çok akılsız var ki.. Mesela seçmece angut Mehmet Okuyan, mesela kifayetsiz muhteris şovmen/artist Mustafî İslamoğlu.. Bunların iki dakikalık konuşmalarına sığdırdıkları yanlışları ve mantıksızlıkları düzeltmek için neredeyse iki cilt kitap yazmak gerekiyor.)

FETÖ’cü mantığa göre, Cennet’e girmek için deist olmak kâfi gibi görünüyor.. (Yalnız, varlığını kabul ettikleri tanrının Allah olması şart. “Ben tek tanrıya inanıyorum, fakat o tek tanrı Hz. Muhammed s.a.s.’in Allah’ı değil” derlerse Cannet’i hak etmiyorlar.)

Reşit Haylamaz'ın ve onun gibi düşünen FETÖ'cülerin tevbe etmeleri ve itikatlarını düzeltmeleri gerekiyor.

Tabiî, şayet Cehennem'e gitmek istemiyorlarsa..

Bu batıl itikatları, yukarıda mealini aktardığımız ayeti yalanlamaları ve küfre düşmeleri anlamına geliyor.

*

Önceki ümmetlerden iman sahipleri de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliğine, müjdelenmiş ahir zaman peygamberi olarak iman ediyorlardı.

Aksi takdirde Allahu Teala’ya iman etmiş olmalarından söz edilemezdi.

Cehennemlik olurlardı.


MİLLET SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN AĞZINA BAKIYOR, SELANİKLİ DE FRANSIZ'IN, İNGİLİZ'İN

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 7

 

Uğur Mumcu, Karabekir’in (Selanikli Mustafa Atatürk’le görüş ayrılıklarına dair) şu sözünü naklediyor:

«Gerek hilafet ve saltanat meselesi ve gerekse teceddüt (yenilenme) hareketlerimiz hakkında diktatörlükle veya mütehassıslarımızla (ihtisas sahibi uzmanlarımızla, bilirkişilerimizle) yürümek meselesi Ankara'ya geldikten sonra anlaşmazlıklarımızın esasını teşkil etmiştir.»

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 49.)

Anlaşmazlıklar Ankara’da, TBMM’nin kurulması ve başına Selanikli’nin geçmesiyle başlıyor.

Çünkü öncesinde Selanikli Karabekir’e itiraz edecek konumda değil.. Ona muhtaç.. Karabekir, köprüdeki “dayı”..

Ankara’da köprü geçilmiş ve “dayı”nın sırtına tekme indirme zamanı gelmiştir.

Ve Karabekir, Selanikli’nin kendisi için bir diktatörlük inşa etmekte olduğunu görmüştür.

“Ben söylerim siz yaparsınız” modunda iş görmeye, kararlarını diktatörce dikte etmeye başlamıştır.

Karabekir ise, işlerin öyle bir kişinin kafasına bırakılamayacağını, millete güdülmesi gereken koyun sürüsü muamelesi yapılamayacağını, ihtisas sahibi uzmanların görüş ve tavsiyeleri doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

*

Selanikli’nin bir diktatör haline geldiğini, Uğur Mumcu’nun Karabekir’den yaptığı şu iktibas da ortaya koyuyor:

Mustafa Kemal Paşa, hakkımdaki düşüncesini apaçık şöylece ifade etti. Ve başka mütalaada da bulunmadı:

“[Lozan’a gidecek] Sulh (barış) heyelimize seni baş murahhas (delege) olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin. İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz.”

Ben de şu cevabı verdim:

«Hakkımdaki teveccühlerinize teşekkür ederim. Zaten Gümrü ve Kars konferanslarında baş murahhas olarak tayinime karşı diplomat olmadığım için affımı rica etmiştim. Israr buyurduğunuz için kabul etmek zaruretinde kaldım. Avrupa diplomatlarına karşı yine beni çıkarmanız Türkiye'nin biricik diplomatının bir ordu kumandanı olduğu manzarasını arz edeceğinden milli menfaatlerimize uygun düşmezdi.» (Mumcu, s. 52.)

Böylece, diplomasi tecrübesi bulunmayan İnönü’nün Lozan’da baş delege yapılmasının milli menfaatlerimize aykırı olacağını kibar bir dille ifade etmiş oluyor.

Fakat Selanikli’nin o sırada milli menfaatlere dair hesaplar pek fazla umurunda değil.

Umursadığı şey, kendisinin sözünden çıkılmaması.

*

Ancak, Selanikli’nin kendisinin de “sözünden çıkmadığı” birileri var, ve Karabekir bunun farkında değil.

Yine, “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi konuşalım: “Sakın Selanikli’nin sözü deme, Selanikli’nin sözünün üstünde bir söz vardır.”

Ve o söz, bazen İngiliz’in, bazen de Fransız’ın sözüdür..

Bazen de her ikisinin.

*

Bu defa Mumcu’nun değil, Selanikli’nin sofra arkadaşı, daimi milletvekili yaparak milletin sırtına yüklediği has adamı Falih Rıfkı Atay’a kulak verelim:

… Notlarımın arasında Mustafa Kemal’in şu fıkrası [ifadesi] var:

”Franklin Bouillon [Buyyon] barış konferansında [Lozan’da] benim bulunmamı istiyordu. O vakit konferansın İzmir’de toplanması lâzım geleceğini [yurtiçinde kalmam gerektiğini, işleri bir başkasına emanet etmeyeceğimi] söyledim. ‘Çalışırım, fakat birinci sınıf devlet adamlarını İzmir’e getirmekliğim güçtür,’ dedi. Ben gitmiyeceğime göre konferansa kimi baş delege yapmaklığımı düşündüğünü sordum:

- İsmet Paşa’yı gönder! dedi.

- Yapabilir mi?

- Evet… En iyisini…”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 146.)

Bouillon (Henry Franklin-Bouillon), Selanikli’den 11 yaş büyük bir Fransız diplomat..

Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak Halep gibi (Misak-ı Milli’ye dahil) vatan topraklarının, kuru bir “Ankara Hükümeti’ni tanıma, Osmanlı’yı yok sayma” jesti karşılığında Fransızlar’ın elinde kalmasını sağlayan kişi..

Ve Fransa, İngiliz’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiki sıfatıyla hâlâ onun yanında.

Ve de Selanikli Mustafa Atatürk, “düşman”ın karşısına, onun istediği kişiyi çıkartıyor.

Hatta, kimi göndermesi gerektiğine “düşman”ın karar vermesini istiyor.

Muhatabı da, emir verir bir tonla konuşuyor.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?..

Milletin/halkın temsilcileri, vekilleri?.. Millet?

Onların payına "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi düşüyor. (Sonradan "kesilecektir"in yerini fiilen "asılacaktır" alıyor, yanına da, Es'ad Erbilî ve Bediüzzaman gibi zatlarda olduğu gibi "İhtimal bazı hür kafa sahipleri zehirlenecektir" formülü ekleniyor.)

Selanikli, Lozan’a kimin gönderileceğini millete, milleti temsil ettiği söylenen TBMM'ye niçin sormuyordu?

Çıkardığı gazetenin adını bile Hakimiyet-i Milliye koyan Selanikli neden milleti umursamıyordu?

“Millet iradesi”nin yerini neden “Fransız iradesi” alıyordu?

*

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi için kendisiyle yaptığı röportajda, Falih Rıfkı’nın yazdıklarını doğrulamış durumda.

İpekçi’nin sorusu şöyle:

“Millî Mücadeleden sonra Atatürk’ün Lozan barış konferansının baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?”

Cevap:

Hiçi beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. … Atatürk ısrar etti.

“Bir Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanımız] var, devletin siyasîleri var…” dedim. …

Hülasa Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni. …

İşin içyüzünü sonra öğrendim… Ben Mudanya mütarekesinde konuşurken orada bir Fransız müşahidi [gözlemci] vardı: Mösyö Franklin Bouillon. … Mudanya mütarekesi müzakerelerini takip etti. … o bizde çok insan tanımış olarak … Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş….

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s. 226-7.)

*

Görüldüğü gibi, Selanikli Karabekir’e “[Lozan’a gidecek] Sulh heyelimize seni baş murahhas (delege) olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin. İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz” derken onu yine kandırmış.

Adam o kadar usta ki, İnönü'ye bile "Lozan'a sen gideceksin" derken "sırrını" söylemiyor.

Algı yönetimi ve yalan söyleme sanatında gerçek bir virtüöz.

Karabekir'e, “Bu barış konferansı meselesi önemli.. Kendi kafamla hareket edemem.. Fransız efendilerimiz İsmet’in adını verdiler, senin adını değil” demiyor.


DEDESİNİN MEZARINA TÜKÜREN BATILILAŞMIŞ UYGAR VE ÇAĞDAŞ TORUNLAR

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 6

 

O aşamada, birbirlerine bu kadar güvenen, birbirlerine bu kadar saygı dolu olan iki asker arasındaki görüş ayrılığı ne gibi çatışmalara dayanmaktaydı?”

Uğur Mumcu, Karabekir ile Selanikli Mustafa Atatürk hakkında bu soruyu yöneltiyor (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 45).

Yanlış bir soru.

Karabekir Selanikli’ye saygı duyuyor ve güveniyordu, fakat Selanikli Karabekir’e güvenmiyordu, sadece aldatıyor ve kullanıyordu.

Selanikli, daha İstanbul’dayken İngilizler’den söz almıştı ve esas itibariyle onlara güveniyordu.

Bu yüzden, Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e büyük bir özgüvenle “Zamanı gelince cumhuriyet ilan edilecek, saltanat kaldırılacaktır” diyebilmiştir.

Fakat, bir süre sonra Karabekir kendisine gerçek niyetinin ne olduğunu, saltanatı kaldırıp cumhuriyet mi ilan etmek istediğini sorduğunda ona tam aksi yönde maval okumuştur.

Uğur Mumcu bunu şöyle ifade ediyor (s. 47):

Mustafa Kemal, Karabekir'in “Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyetleri” konusundaki şifresine verdiği yanıtlarda şu güvenceleri verir:

“Bu kanunda mana-i cumhuriyet ifade eden bir şey mevcut değildir.”

Türkiye'nin başında halife-i İslam olacak (olan) bir hükümdar, sultan bulunacaktır.”

Ancak Selanikli, başarılı olacağından, hempalarına açıkladığı “gizli gündem”ini hayata geçireceğinden emin.

Arkasında hem İngilizler, hem de her yalanına inanmaya hazır saf bir millet var.

Nasıl olsa İngilizler, cumhuriyet ilan ederek Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldıracak Anadolu merkezli bir “vatan kurtarma” harekatının “başarılı” olması konusunda kesin “kararlı”lar.

Hatta, müttefiklerini buna mecbur edecek kadar..

Bu gerçeği İkinci Adam İsmet İnönü, Cumhuriyet’in 50’nci yılı münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde son derece özlü ve veciz bir biçimde ifade edecektir:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü’nün 50 yıl önce açıkladığı bu gerçeği mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 100’üncü yıl vesilesiyle aynı açıklıkla ifade etmemesi, hem Cumhuriyet’in gerçek banisi İngilizler’e, hem partner Selanikli’ye, hem de İsmet İnönü’ye yapılmış bir kadirbilmezlik kabul edilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Mumcu, yukarıya aldığımız sorusunun akabinde şunları söylüyor:

Karabekir, anılarında bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Aramızda büyük görüş farkı vardı. O İtilaf devletlerinin [İngiltere, İtalya ve Fransa] büyük kuvvetleri karşısında milli kuvvetlerimizle karşı duramayacağımızdan [dolayı,] bir dış siyasete dayanarak kendi diktatörlüğü altında kuracağı bir Cumhuriyet'le [o devletlerle] uyuşmak cihetine gidiyordu. [Ben ise ona,] Herhangi bir [cumhuriyetçi] inkılabın milli ve askeri birliğimizi sarsarak mukavemet (direniş) kudretimizi mahv edeceğini, [düşman tarafından] büyük kuvvetlerin gelmesi ihtimali[nin] çok zayıf olduğunu, [düşmanın] Mütareke (Mondros Ateşkesi) mucibince diye silahlarımızı ve teşkilatımızı azaltma gayreti gösterdiğini, ve esasen ona vatan müdafaası için, büyük kuvvetler gelse dahi, ikmal-i namus mecburiyetinde olduğumuzu ve milletin de bu azimli kararı kabul edeceğini daha İstanbul'dayken kendisine [onu Anadolu’ya geçmeye ikna etmek için] söylemiştim.” (Mumcu, s. 45.)

Buradan anlaşılıyor ki, 1921 senesi başında Karabekir ile Selanikli, bundan sonrası için nasıl bir yol izleneceği konusunda eteklerindeki taşları dökmeye, açık konuşmaya başlamışlar.

Selanikli şunu diyor: “Bizim İtilaf devletleri ile savaşmaya gücümüz yetmez.. Onlar da, cumhuriyet ilan edip Osmanlı’yı tarihe gömmemiz şartıyla bizimle anlaşmaya razılar. Dolayısıyla cumhuriyet ilan edeceğiz. Uyuşacağız.”

Karabekir ise şunu diyor: “Düşmanlar da yoruldu, gelemezler. Varsayalım ki geldiler, savaşırız. Düşman istedi diye cumhuriyet ilan etmek, namussuzluktur.”

*

Bu görüş ayrılığında kazanan taraf, Selanikli oldu.

Görünen o ki, İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile samimiyeti koyulaştırıp gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan Selanikli, daha Samsun’a hereket etmeden önce İngilizler’le bu konuda anlaşmış.

O cumhuriyet ilan edecek, cumhurbaşkanlığı emeline nail olacak, buna karşılık İngilizler de Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş olmanın bahtiyarlığı içinde Selanikli ile Lozan’da antlaşma masasına oturacaklardı.

Kavgasız gürültüsüz biçimde..

Gerçekten de, Selanikli’nin cumhuriyet hedefine doğru emin adımlarla yürüdüğünü gören İtalyanlar Antalya ve civarını kendiliklerinden bırakıp gitmişlerdi.

Fransızlar da 20 Ekim 1921 tarihinde, Lozan Antlaşması henüz ortada yokken TBMM Hükümeti ile Ankara Antlaşması’nı imzalayıp “Tamam, Ankara’yla bir sorunumuz yok, TBMM Hükümeti’ni ‘tanıyor’, Osmanlı Devleti’ni ise yok sayıyoruz” diyerek Selanikli’yi sevince garketmişlerdi.

Karşılığında ise, Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i vs. aldılar.

Nasıl yorumlamalı, Selanikli, Fransa’nın kendisini “tanıması” karşılığında vatanı satmış diyebilir miyiz?.

Selanikli Fransızlar’a “Hattı (sınırı) müdafaa yoktur, sathı (yüzeyi, alanı) müdafaa vardır” niye dememişti?

Niye “Vatanın bir karış parçası bile kan dökülmeden terk olunamaz. Terk eden haindir, alçaktır” filan diye nutuk atmamıştı?

*

Böyle nutuk atmak yerine, Halep’i ve civarını Fransızlar’a bırakan anlaşmaya imza atmıştı.

“Ne güzel, Fransızlar beni tanıdı” diyerek bayram etmişti.

Halbuki o sırada Osmanlı zaten “tanınan” bir devletti.

Selanikli sadece vatan toprağını değil, Osmanlı’yı da satmış diyebilir miydik, diyemez miydik?

Bu sorular cevap bekliyor.

Vahdettin vatanı sattı” deyip işin içinden sıyrılmak kolay.. Vahdettin vatanı satmıştı da karşılığında ne almıştı?

Adam giderken Topkapı Sarayı’ndaki paha biçilmez mücevheratı yanında götürseydi, “Evet, bu adam tüccar, dara düştüğünde birşeyleri satabilir” diyebilirdik.

Yaban ellerde hayatını borçlanarak sürdüren, ölünce de bu borçlarından dolayı tabutuna haciz gelen adam neyi nasıl satmış olabilir?

Bir tarafta böyle ölen adam, diğer tarafta bir “tanınma” için Suriye’nin (Misak-ı Milli’ye dahil) kuzeyini Fransızlar’a bırakan Selanikli..

“Mevzubahis olan vatansa tanınma teferruattır” niye dememiş de “Mevzubahis olan benim tanınmamsa, vatan toprağı teferruattır” modunda hareket etmiş?

Niye?

(Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Zekâ bakımından ileri derecede sorunlu oldukları görülen bazı angutların şöyle konuştuğuna şahit olunuyor: “Atatürk olmasaydı babanı bilmezdin.” Peki, Batı Trakya Yunanistan’a bırakıldı, oradaki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Bulgaristan’daki Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Diğer Balkan ülkelerinde kalan Türkler babalarını bilmiyorlar mı? Aslında bu laflar karşısında Balkan göçmenlerinin “Bize resmen piç denildi, gâvur piçi” diyerek harekete geçmeleri, kıyamet koparmaları gerekiyor, fakat onlardan ne bir inilti, ne bir fısıltı, ne bir vızıltı, ne de bir mırıltı geliyor.. Onların şeref ve haysiyetini, analarının ninelerinin namusunu savunmak da bize düşüyor.)

*

Evet, İtalyanlar’la ve Fransızlar’la olan muamele böyle..

İngilizler’e gelince..

Onlar, cumhuriyetin ilan edileceği, hilafetin “siyasal bir güç” olmaktan çıkıp sivil bir içi boş etikete dönüşeceği, saltanatın kaldırılıp Osmanlı Devleti’nin tabutunun üstüne toprak döküleceği, altı asırlık çınar için hazin bir cenaze töreni düzenleneceği güne kadar bekleyeceklerdi.

Ancak, bu hazin cenaze töreni, İngilizler açısından bir bayrama karşılık geliyordu.

Bir de, cumhurbaşkanı titri altında padişahlık (daha doğrusu diktatörlük) yetkilerine sahip olan Selanikli ile dalkavukları açısından bu, bir bayramdı.

Millet içinse bu, gözyaşı dökülmesi gereken kara bir gündü.

Çünkü, elden giden sadece Osmanlı saltanatı değildi, Osmanlı Devleti’ydi.

Koskoca bir tarihî mirastı..

Altı asırlık bir çınardı.

O devletin, tabiri caizse altı koca yüzyılın muhassalası olan bir “marka değeri” söz konusuydu.

O değeri tekrar oluşturabilmek kolay mıdır?

Böyle bir çınarı balta vurup devirmek basit iş, fakat tekrar bir benzerini meydana getirmek imkânsız.

*

Koskoca Osmanlı Devleti’nin üstüne bir çarpı çekiyorsunuz ve dünya siyaset arenasına Afrika’da kurulmuş yeni bir muz cumhuriyeti gibi adım atıyorsunuz.. “Marka değeriniz” aynı..

Bu, yapılacak birşey midir? Hangi “vizyon”a sığar bu?

Mesela Beşiktaş Kulübü’nde yönetim değişse ve bunlar “Biz sporda devrim yapacağız, çağdaşlaşacağız, Batılılaşacağız; beşikmiş de, taşmış da, ne bu!” diyerek kulübü fesh edip diyelim ki daha havalı olsun diye Anıttaş, Altıntaş ya da Elmastaş gibi bir adla yeni bir kulüp kursalar, bu işgüzâr sivri zekâlılık nasıl karşılanır?

Evet, “meşrutiyet” idaresi çerçevesinde (isteniyorsa) padişahın yetkileri iyiden iyiye kırpılıp budanabilir, padişah dışındaki hanedan üyelerinin ayrıcalıklarına son verilebilir, ayrıca TBMM çok güçlü hale getirilerek bir cumhuriyetten beklenen faydalar elde edilebilir, buna karşılık Osmanlı Devleti gibi bir çınarın yaşaması sağlanabilirdi.

Bu yapılmadı.

Çünkü İngilizler, Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istiyorlardı.

İngiltere kralı saltanat sürmeye devam etmeli, fakat bilge lider, efsane öncü Osman Gazi’nin ahfadı tahttan indirilmeli, hatta vatanından kovulmalıydı.

Böylece Haçlı Batı, Bizans’ı yerle bir eden, yüzyıllarca başlarına dert olan Osman’ın soyundan intikam almalıydı.

Buna karar verdiler, ve “görev” için (sarı saç mavi göz gibi meziyetleri bulunan) en uygun adamı seçip Anadolu’ya gönderdiler.

Lozan’da TBMM’yi ve Ankara Hükümeti’ni temsil etmiş olan İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütün Atatürk ilke ve inkılapları ders kitaplarının en başına yazılmalıdır:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. 

Başarı, İngiliz’in başarısı.

Müttefiklerden önce Selanikli’yi ikna ettikleri, onu başarılı olacağına inandırdıkları kesin.

*

İngilizler’le olan gizli anlaşmasının bir sonucu olarak cumhuriyet ilan eden Selanikli, ülkede “İngiliz iradesi”ni hakim kılmış olduğu halde, bunu “millî irade” ya da “millet hakimiyeti/egemenliği” etiketi altında pazarlayabilmiştir.

Cumhursuz cumhuriyet.. Milletsiz millet hakimiyeti..

Susuz nehir ya da göl gibi birşey.

Aslı astarı olmayan içi boş bir adlandırma.. Ayet-i kerimede işaret olunduğu gibi:

“O'nu (Allah’ı) bırakıp da tapmakta olduklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım (gerçekliği bulunmayan) isimlerden başka bir şey değildir! …” (Yusuf, 12/40)

Selanikli’nin ilan ettiği cumhuriyet de böyleydi.. İçi boş bir isimdi.

Cumhuriyet, cumhurun (halkın, milletin) değil, İngilizler’in (düşmanın) talebiydi.

Ve Selanikli cumhuriyeti (yani kendisinin cumhurbaşkanlığı etiketli diktatörlüğünü), milletin temsilcilerinin (milletvekillerinin) arzusu gereği değil, onların iradelerini yok sayarak ilan etti.

Milletvekilleri (ve onların şahsında millet) ya Selanikli’nin dayatmasına onay vereceklerdi, ya da kafaları kesilecekti.

Öyle diyordu:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere [fikir alışverişi, görüşme] ile, münakaşa ile verilmezHâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed [el koyan] olmuşlardı; bu tasallûtlarını [hakimiyetlerini] altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin [saldırganların] hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyor.

Bu bir emrivakidir [oldu bittiye getirmedir]. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş [olup bitmiş] bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır.

Burada içtima edenler [toplananlar], Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır.

“Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, Milli Eğitim Basımevi, 1969, 9. b., s. 690-691; Atay, Çankaya III, s. 149.)

Evet, mesele, aslında, Meclis’te millet iradesinin “fikri hür, vicdanı hür” bir şekilde tecelli etmesi, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete bırakılması değildi.

Mesele, “kuvvetle, kudretle ve zorla” (ve ayrıca yalan dolan ve takiyye ile) emrivaki (oldubitti) kabilinden müzakeresiz (görüşmesiz) ele geçirilmiş bulunan “hakimiyet”in, “behemahal” kabul ettirilmesi idi.

Milletvekilleri, yani milletin vekilleri, millet iradesi denilen ne olduğu belirsiz heyulayı ya Selanikli’nin istediği şekilde tecelli ettirecekler, ya da ihtimal ki kafalarını kaybedeceklerdi.

Selanikli, ne zaman “Padişah ve Halife”ye bağlılık yemini edeceğini ve ne zaman kafa kesme vezninde nutuk atacağını çok iyi biliyordu.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...