HİLAFETİ BEĞENMİYORMUŞ, SANKİ HİLAFET SENİ BEĞENDİ DE

 


 

Gazze mitingine katılan vatandaşlardan birinin, elindeki Kelime-i Tevhid bayrağı yüzünden cahil ve fanatik bir yeni yetme ırkçı Kemalist tarafından darp edilmesi, hilafet tartışmalarının hortlamasına yol açtı.

Söz konusu bayrak hilafet bayrağıymış, taşımak suçmuş..

Hilafet bayrağı değil; fakat olsaydı bile, onu taşımak suç teşkil etmez.

Çünkü onu taşıyan vatandaş, “tarihî” bir eserin taklidini taşımış olur.

*

Burada iki ayrı şey birbirine karıştırılıyor.

İlk olarak, Kelime-i Tevhid'in simgesel yönü hilafetle ortaya çıkmış birşey değil, o, hilafet ortada yokken (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında) mevcut olan birşeydi.

Yani hilafet ile Kelime-i Tevhid özdeş şeyler değil.

Abbasî Devleti bir hilafet devletiydi.. Vikipedi’nin “Abbâsîler” maddesinde Abbasî bayrağı olarak (okullardaki kara tahtayı andıran) simsiyah bir figür gösteriliyor.

Emevîler için ise herhangi bir bayrak gösterilmiyor.

Vikipedi’de “Osmanlı bayrakları” başlığı altında ise bugünkü Türkiye Cumhuriyeti bayrağına yer verilmiş durumda..

Altındaki açıklama şöyle:

Osmanlı İmparatorluğu'nun, 1844'te resmen kabul edilen ve 19. yüzyılın başlarından [1800'lü yılların başından] kalma bir tasarım olan ay-yıldız bayrağı.

Demek oluyor ki, şu anki ay yıldızlı Türk bayrağı aslında hilafet bayrağı.

Kelime-i Tevhid bayrağına gelince..

O, hilafet bulunsun bulunmasın, bir hilafet devleti kurmuş olsun olmasınlar, bütün müslümanların ortak bayrağı..

Ortak şiarı, müşterek sembolü.

*

Evet, birinci karışıklık, hilafet bayrağı ile Kelime-i Tevhid bayrağını ayıramayan geri zekâlı cehaletin yol açtığı teşevvüş.

İkinci karışıklık ise, hilafet ile cumhuriyeti karşı karşıya getiren “elmalar ile armutları toplama” agresif angutluğundan kaynaklanıyor.

Bir kere, hilafet kurumu, başlı başına bir “devlet”i temsil etmiyor. Çünkü, Türkiye’de saltanat kaldırılıp cumhuriyet ilan edildiğinde hilafet devam etti.

Yani hilafet, aynı zamanda bir cumhuriyet kurumuydu.

Dolayısıyla, hilafetin varlığı ve yokluğu ile saltanatın veya cumhuriyetin kurulması veya yıkılması arasında bir ilişki yoktur.

Osmanlı, başlangıçta hilafetsiz bir saltanattı.

Türkiye Cumhuriyet de bidayeti itibariyle halifeli bir cumhuriyettir.

*

Demek oluyor ki, hilafeti savunmak, Cumhuriyet karşıtlığı sergilemek ve devleti yıkmaya çalışmak anlamına gelmez..

Bir hanedanın saltanatını savunmak ile hilafeti savunmak da farklı şeylerdir.

Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmanî’nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun”un “birinci madde”si şöyle:

“Halife hal' edilmiştir. Hilafet, Hükûmet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.”

Yani hilafet, yasaya göre, şu anda, hükümet ve cumhuriyetin mana ve mefhumunda yaşamaya devam ediyor.

Manada var, maddede/surette yok, mefhumda var, mantukta (mantık değil) yok.

Gerçekten böyle midir, değil midir, tartışılır.. Fakat, kanuna göre böyle.

Gerçekler ve kanunlar bazen farklı telden de çalabiliyor.

*

Evet, söz konusu kanun ile o zamanki halife (halife olduğu söylenen) Abdülmecid hal’ edilmiştir. Halifelik makamından düşürülmüştür.

Fakat yeni bir atama yapılmamış, hilafet kurumu ilga/lağv/fesh edilmiş, mülga hale getirilerek ortadan kaldırılmıştır.

Tıpkı son anayasa değişikiği ile başbakanlık makamının ilga edilmesi gibi.

Fakat başbakanlık, halihazırda cumhurbaşkanlığı makamının mana ve mefhumunda devam ediyor.

Maddesinde/suretinde ve mantukunda ise yok.

(Siyasî güçten, “hükümet” etme hakkından mahrum bir hilafet gerçekte hilafet olmadığı için, zaten sûrî/şeklî hale gelmiş olan hilafet Vahideddin’in saltanatının elinden alınmasıyla bitmişti. Muhteşem Yüzyıl’daki aktör ne kadar Sultan Süleyman idiyse, Abdülmecid de o kadar halifeydi. Merhum Yavuz Sultan Selim, Mısır’daki süs eşyasına indirgenmiş hilafeti üzerine almakla ona hasiyetini iade etmiş, onu yüceltip olması gereken konuma getirmişti.)

*

Türkiye Cumhuriyeti’nde hilafetin yeniden ihya edilmesine gelince..

Ne yazık ki tren kaçtı..

Bu dünya hayatının acı gerçeklerinden biri şudur: Kıymeti bilinmeyen, şükrü eda edilmeyen nimet elden çıkar, ve geri dönmesi ender-i nadirattandır.

Elden çıkan nimetin tekrar ele geçtiği pek görülmemiştir.

Böylesi durumlarda Yahya Kemal’in Sessiz Gemi şiiri hükmünü icra eder:

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

Sultan Vahideddin’in binip gitmek zorunda kaldığı gemi ile birlikte hilafet de Türkiye’nin ellerinden kayıp gitti.

Bu toplum, emanete riayet etmediği, şükrünü eda etmediği ve liyakatini kaybettiği için hilafet nimetini elinden ebediyen kaçırdı.

Ebediyen.

Dönüşü olmayan bir şekilde.

O yüzden, kimsenin “Türkiye’ye hilafet geldi, geliyor” diye endişelenmesine gerek yok, hilafet bir daha bu topluma nasip olmaz, bu toprakların değeri haline gelmez.

Bu ülkenin beyinsizleri hilafet kurumuna sabah akşam sövüp saydıkları, dindarları da onları sükutlarıyla destekledikleri için, bu ülkenin hilafete liyakatsizlik ve ehliyetsizlik bakımından bir eksik ve gediği yok.

*

Hilafet kurumu elbette tekrar geri gelecek, yeniden ihya edilecek.

Fakat Türkiye’de değil.

Saltanat şeklinde de geri gelmeyecek.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “nübüvvet (peygamberlik) yolu üzere hilafet”in ahir zamanda tekrar tesis edileceğini haber vermiş bulunuyor.

Rasulullah s.a.s. nasıl Yahudiler’in Filistin’de tekrar devlet olacaklarını haber vermişse ve bu gerçekleşmişse, bu da gerçekleşecektir.

Buna kimse engel olamaz.

Ahir zamanla ilgili hadîsleri bilen bir kimse, bu işin Mehdî ile olacağını bilir.

Dolayısıyla, günümüz dünyasında, aklı başında, biraz bilgisi olan ve bir nebze samimiyet taşıyan hiçbir müslüman lider “Ben hilafet kurumunu tekrar ihya edeceğim, halife olacağım” gibi bir hayale kendisini kaptırmaz.

Mesela Afganistan mücahidleri tüm dünyanın kendilerini “tanımaması” pahasına Şeriat’e sarıldıkları halde hilafet davası gütme gibi bir tavır sergilemediler.

Hangi lider veya hangi hareket hilafet davası güdüyorsa, (büyük ihtimalle) ya zır cahil ve makam mevki, şan şöhret peşinde dünyaperesttir, din ile dünyayı yemeye çalışıyordur, ya da düpedüz (DEAŞ’ta olduğu gibi) Batılılar’ın ileri karakoludur, taşeron örgütüdür.


İBRÂHÎM SÛRESİ, 14/8-18





8. Musa dedi ki: "Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz, bilin ki  Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye lâyıktır (Allah'a bir zarar vermiş olmazsınız)."

9. Sizden öncekilerin, Nuh, Âd ve Semûd kavimlerinin haberi size gelmedi mi, ve onlardan sonra gelip de Allah'tan başkasının bilmediklerinin?! (Şöyle ki) Peygamberleri kendilerine mucizeler getirdi de onlar, ellerini peygamberlerinin ağızlarına bastılar ve dediler ki: "Biz, size gönderileni inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz."

10. Peygamberleri dedi ki: "Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var (Allah'ın varlığı her akıl sahibi için şüphe götürmeyecek açık birşeydir)?! O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor." Onlar dediler ki: "Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, (bizi konuşamaz, inkâr edemez hale getiren) apaçık bir delil getirin!"

11. Peygamberleri onlara dediler ki: "(Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah'a dayansınlar."

12. "Hem, bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah'a tevekkülde sebat etsinler."

13. Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: "Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize (ideolojimize) döneceksiniz!" Rableri de onlara: "Zalimleri mutlaka helâk edeceğiz!" diye vahyetti.

14. Ve (ey inananlar!) Onlardan sonra sizi mutlaka o yerde yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan (küfre ve tağuta boyun eğmeyen) kimselere mahsustur.

15. (Peygamberler) fetih istediler (Allah da verdi). Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.

16. Ardından da (o inatçı zorbaya) cehennem vardır; kendisine irinli su içirilecektir!

17. Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecek ve ona her yandan ölüm gelecek, oysa o ölecek değildir (ki azaptan kurtulsun). Bundan ötede (ayrıca) şiddetli bir azap da vardır.

18. Rablerini inkâr edenlerin durumu (şudur): Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İyiden iyiye sapıtma işte budur.


CUMHURİYET'TEKİ HİLAFET

 




Prof. Dr. İbrahim Canan, “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinin “Fitneler, Hevalar ve İhtilaflar Bölümü”nde “Fitnenin Vasıfları”nı sıralarken, “Din-Sultan Ayrılığı” (din – “siyasal otorite” ayrılığı) başlığı altında laikliğe de bir fitne olarak yer veriyor.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu durumu, “Haberiniz olsun, sultan (sulta, devlet, devlet otoritesi) ve Kitap (Kur’an) birbirinden ayrılacaktır” diyerek haber vermiş bulunuyor.

Ve şu uyarıyı yapıyor: “Sakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın!”

Ayrılan, devletiyle (adına devlet diyerek peşine düştüğü “Kitap düşmanı” siyasetçi ve bürokratlarla) Cehennem’e kütük olur.

Hidayet ve hak, Kitap’la beraberdir.

Kitapsız devlet ise, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinin devamının ortaya koyduğu gibi, dalalet ve sapıklık dâîsidir, davetçisidir:

“Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."

Bir tarafta, ebedî helake yol açacak dalalet ve sapıklık, diğer tarafta ölüm.

Rasulullah s.a.s.’in, "Ey Allah'ın Resûlü, ne yapalım peki?" şeklindeki soruya verdiği cevap ise şöyle:

"İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

Böyle ölümü göze alıp hakkı söyleyenlerden birkaçı Ashab-ı Kehf olarak biliniyor:

Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız"? dedi. (Bir kısmı) "Bir gün, ya da bir günden az" dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve leziz ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin."

"Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz."

(Kehf, 18/19-20)

*

İster yakılarak öldürülsün, isterse testereyle biçilerek, insanın çekeceği acı üç beş dakikayı geçmez.. 

Bayılır.. Ölür.. 

Ahiretteki azap ise sonsuzdur.. 

Adam onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca, katrilyonlarca sene azap görür de, önündeki sonsuzluğun yanında geçmişteki azabı hiç mesabesinde kalır.

İmdi, senin vücudundaki bütün atomları Allahu Teala yaratacak, altındaki yerküreyi, üstündeki yıldızlarla dolu uçsuz bucaksız muhteşem göğü Allahu Teala var edecek, sendeki göz, kulak, el, kol, ayak, mide, ciğer, kalp, kan, sinirler vesaireyi sana Allahu Teala bağışlayacak, bunca meyve ve sebzeleri, yiyecekleri, içecekleri Allahu Teala rızık olarak önüne serecek, ve sen buna karşı “La ilahe illallah” (Allah’tan başka tanrı yoktur) demeye tenezzül etmeyeceksin…

Senin taptığın, tanrı yaptığın İngiliz muhibbi Selanikli Mustafa Atatürk gibi zorbalar aciz birer kul olduğu için, bir insana yapabileceği azabın bir sınırı vardır, Allahu Teala’nın ise gücü kudreti sonsuz olduğu için cezası da sonsuz gelir.

Mükâfatı da sonsuzdur, azabı da..

Üç beş dakikalık yanma veya testereyle biçilmeye sabredip sonsuz, hiç bitmeyen saadete kavuşan mı akıllıdır, yoksa elli yüz senelik (bir damla kan, hezar endişeden ibaret) dünya saltanatı için sonsuz, hiç bitmeyen azabı satın alan mı?

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yukarıya aldığımız sözlerini nakleden Prof. Canan, şu ilaveyi yapıyor:

Bu ihbarlar, İslam tarihinde, değişik beldelerde, farklı zamanlarda kerratla [tekrar tekrar] vaki olmuştur. Ahir zamanda çıkıp dinden kopacak umerayı (idarecileri) tanıtma maksadıyla irad buyrulan bir diğer hadiste şöyle buyurulur:

"(Benden sonra) birkısım umera gelecek. Onların batıl sözlerine itiraz edilemez. Bunlar kendilerini şapır şapır ateşe atarlar. Dalalet ve ateşe gitmede birbirlerini takip ederler."

[Abdullah ibni Mübarek’in Kitabü’z-Zühd’ünde de yer alan bu hadîs, Muaviye r. a.’in rivayet ettiği hadîslerdendir.] Hadisi rivayet eden Hz. Muaviye (radıyallahu anh), halkın itiraz etmesi gereken gayr-i adil bir hükmü, aynı camide aynı cemaate üç cuma üst üste hutbede tekrar eder. Üçüncü seferinde bir itiraz yükselince, kendisinin o zümreden [itirazda bulunulamayan devlet adamlarından] olmadığına hükmederek sevinir ve itiraz eden kimseye iltifatta bulunur.

İşte, birilerinin beğenmediği Muaviye r. a. bu.. Samimi mümin olmasa ne böyle yapar, ne de bu hadîsi naklederdi.

Cumhuriyet Türkiyesi’ne gelelim..

İngiliz aparatı Selanikli Mustafa’ya itiraz edilebiliyor muydu?

İtiraz eden biri vardı, Ali Şükrü Bey, muhafız kıtası komutanı Yarbay Topal Osman Ağa’ya öldürttü..

Sonra da TBMM’de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” vecizesini irad etti.

Sonra da gelsin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” palavrası..

Hacı Bektaş-ı Velî “Eline, beline (uçkuruna), diline sahip ol!” diyor, bunun kastettiği ise şu: “Uçkuru hür, boğazı hür, midesi hür.”

*

Böyle olduğu için, bu ülkede genç bir haşere, üzerinde “La ilahe illallah, Muhammedün rasulullah” (Allah’tan başka tanrı yoktur, Muhammed onun elçisidir) yazan bayrağı taşıyan bir vatandaşı yumruklama, burnunu kanatma hakkını kendisinde görebiliyor.

Tam da kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almış olan Selanikli’ye göre bir çocuk..

Arap bayrağıymış da, dayanamamış da, çok Türk'müş de..

Prof. Canan’ın söz konusu eserinde bayrakla alâkalı olarak şu satırlar yer alıyor:

Ebû Hüreyre'nin bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kim [Müslümanlar’ın halifesine] itaatten çıkar, cematten [İslam toplumundan] ayrılır (ve bu halde ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körükörüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, mü'min olanlarına hürmet tanımaz, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse [toplumsal sözleşme anlamına gelen yasal yükümlülüklerini yerine getirmezse] o benden değildir, ben de ondan değilim."

[Müslim, İmâret 53, (1848); Nesâî, Tahrim 28, (7, 123); İbnu Mâce, Fiten 7, (3948).]

Kelime-i Tevhid bayrağı taşıyan şahsa saldırı olayında sorun sadece ırkçılık vahşeti değil.. Burada söz konusu olan basbayağı İslam düşmanlığı..

Çünkü Kelime-i Tevhid Türk’ü, Kürd’ü, Arab’ı, Arnavut’u, Çerkez’i, Çeçen’i, Boşnak’ı, İranlısı, Afgan’ı, Pakistanlısı, Malezyalısı, Endonezyalısı, Berberisi, Sudanlısı, Nijeryalısı, Abaza’sı, Gürcü’sü, Zaza’sı ile tüm Müslümanlar’ın şiarıdır (sembolü, simgesi, alâmeti)..

Özel olarak Arab’a ait değildir.

Türkiye Cumhuriyeti tipi şahısperestliğin şiarı Atatürk heykelleri ve resimleri, İslam’ın şiarı ise Kelime-i Tevhid..

Topkapı Sarayı’nın giriş kapısında da Kelime-i Tevhid yazılı..

*

Kelime-i Tevhid bayrağının hilafet bayrağı olmasına gelince..

Hilafet bayrağı olmasında bir mahzur yok.

Bir defa, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre hilafet kurumunun ve hilafetçiliğin suç olduğunu söylemek mümkün değildir.

Çünkü hilafet kaldırılırken “Hilafet kötüdür, ortadan kaldırılmalıdır” filan denilmedi.

Yasada denilen şuydu:

“Hilafet, Hükumet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir.”

Dikkat edilirse, hilafet kurumunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin cumhuriyet olma niteliğine ve onun hükümet müessesesine aykırılığından söz edilmiyor, cumhuriyet rejiminde ve cumhuriyet hükümetinde “içkin” olduğu (var olduğu, saklı bulunduğu) söyleniyor.

Dolayısıyla, hilafet kurumuna hakaret edenler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne (Cumhuriyet’e) ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne hakaret etmiş olurlar.

Kısacası, hilafet kötü birşeyse, onu mündemiç olan (içkin olan, onda içerilmiş bulunan) cumhuriyet rejimi ve cumhuriyet hükümeti de reddedilmesi gereken birşey haline gelir. 

Rüzgâra karşı tüküren, kendi yüzüne tükürmüş olur.. Hilafet aleyhinde zırvalar kusan haşerat, kusmuklarının dönüp şaap diye kendi sözde cumhuriyetçi suratlarına yapıştığının farkında değiller, fakat biz yüzlerindeki sarhoş kusmuğunu görüyoruz ve midemiz bulanıyor.

(Aslında bu mündemiçlik/içkinlik bahanesi bir demagoji ve mugalatadan ibaret.. “Cumhurbaşkanlığı, cumhuriyette ve hükümette içkindir, dolayısıyla ayrıca bir cumhurbaşkanına ihtiyaç yok” demek gibi bir şey.)

*

Hadîste sözü edilen ummiyye bayrak tabirine gelince..

Prof. Canan şunları söylüyor:

Âlimlerin bir kısmı, bununla, gayesi, hedefi belli olmayan mübhem (belirsiz, kapalı) bir umurun (işin, işlerin) kastedildiğini söylemiş, misal olarak bir kavmin asabiyet (ırkçılık) için yaptığı savaşı göstermiştir. Şahsî ihtiras ve gadab yolunda yapılan mukâtelenin (savaşın) de buraya girdiğini ayrıca belirtmişlerdir.

Bayrak tâbirine yer verilmesini nazar-ı dikkate alan bazıları, bu tâbirle hak mı bâtıl mı olduğu meçhul olan bir iş üzerine toplanmış kimselerin kinaye edildiğini söylemişlerdir. Şu halde, hadis, bu çeşit savaşlara katılmayı yasaklamaktadır.

3- Asabiyet:

Sıkca geçen ve kavmiyetçilik, ırkçılık gibi tâbirlerle tercüme ettiğimiz bu kelime, -İbnu'l-Esîr'in açıklamasına göre- "kavmine zulümde yardım eden kimse" mânasına gelen asabî'den gelir. Lügat yönünden asabî, asabesi için öfkelenen ve onları himaye eden kimse demektir. Asabe ise, bâba cihetinden gelen akrabalara denir.

Asabiyet, tarafgirlik demektir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yasakladığı asabiyetin "zulümde kavmine yardım etmek" olduğu anlaşıldıktan sonra şunu söyleyebiliriz: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında insanları, zulümde başkasına yardım etmeye sevkeden en mühim âmil kavmî beraberlik, kan bağı idi. Zamanımızda bunun yerini başka şeyler de almıştır. Bu yeni şey, bâzan ideolojidir, bâzan siyasettir, bazan bölgeciliktir, bazan şu veya bu maksadla teşkil edilen grubculuktur, bâzan grubculuklara karşı olmak düşüncesiyle teşkil edilen grubculuktur, bâzan da eskiden olduğu gibi kabilevi, ırkî birliktir.


SELANİKLİ İNGİLİZ APARATI DİKTATÖRÜN FAİLİ MALUMLARINDAN DEMOKRATİK FAİLİ MEÇHULLERE...

 



Prof. Dr. İbrahim Canan, “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinin “Fitneler, Hevalar ve İhtilaflar Bölümü”nde “Fitnenin Vasıfları” başlığı altında şunları söylüyor:

Buraya kadar kaydettiğimiz hadislerde, muhtelif fitnelerin vasıfları dağınık olarak zikredilmiştir. Ancak, bunların birkısım açıklamalarla birlikte sistemli olarak topluca zikrinde fayda umuyoruz. (…)

1-Fitne Yavaş Gelişir: Yer yer temas ettiğimiz üzere, fitne içtimâî bir hadisedir. Hiçbir içtimâî hâdise fevrî ve ani bir şekilde zuhur etmez. Belli bir gelişme devresinden geçtikten, belli bir vetireyi takip ettikten sonra ortaya çıkar. (…)

4767 numarada kaydettiğimiz hadis bu söylediğimizi te'yid eder. Mevzubahs olan rivayete göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin gelişmesini şöyle açıklar: "Fitne insanların kalbine (birden atılmaz), hasır misali çöp çöp konur, örülür. Hangi kalbe bundan içirilse (yani ferdin istek ve iradesi ile tam bir şekilde girerse, bulaşırsa,) onda siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse onda beyaz bir leke hasıl olur.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin amillerinden olan "emanetin [eminliğin, güvenilirliğin, verilen söze sadakatin, “yalan, hile ve aldatmadan kaçınma”nın] kalkışı" ile alâkalı bir açıklamasında, kalpteki bu tedricî değişmeyi daha vazıh bir üslubla tekrar ele alır ve bazı temsillerle zihinlere yerleştirmeye çalışır. Huzeyfe'nin naklettiği bu rivayet Buharî ve Müslim'in ittifak ettiği hadislerdendir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurur ki: 

"Emanet (din duygusu, adalet, emniyet) insanların kalplerinin derinliklerine iner (fıtrî olarak onlarda vardır). Sonra Kur'an ve sünnetten aldıkları bilgilerle bunu beslerler, kuvvetlendirirler. Emanetin kaldırılmasına gelince, (bu da yavaş yavaş olur, şöyle ki:) Kişi uyur (fesada bulaşma nispetinde emanet(ten bir miktarı) kalbinden alınır. Öyle ki, emanetin yeri, rengi uçmuş bir yanık izi gibi küçük bir lekeye döner. Kişi bir kere daha uyur, (cemaatten geri kalan da) alınır. Bu sefer geride, senin ayağının üzerinden yuvarlanan kor taneciğinin hasıl ettiği kabarcık gibi bir iz kalır. Bu kabarcık nasıl ki boştur, sana te'sir etmeden söner gider, (aynen öyle de emanetten kalan iz de yaşayışa hiç bir tesir icra etmez). Böylece insanlar alışveriş (ve günlük yaşayışlarına) gitmek üzere müşkil bir günün) sabahına erişirler. Hemen hemen hiç kimse emaneti eda etmez (dinin istediği şekilde yaşamaz). (Zamanla iyiler o kadar azalır ki) parmakla gösterilmeye başlanır ve ‘Falanca yerde emin bir adam varmış’ denir. Bir kimse lehinde ‘Ne akıllı, ne nezaketli, ne civanmert kişi’ diye medh ü sena edilir de o adamın kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmaz."

*

Günümüzde bu hadîste belirtilen durumlar yaşanıyor.. Birbirlerini hırsızlıkla ya da ihanetle suçlayan gruplara bakınız, birbirlerinden çok fazla bir farklarının bulunmadığını, “emanet”ten sıyrılıp çıkma alanında yarışmakta olduklarını görürsünüz.

Mesela şu Cevheri Güven, bir rüşvet olayını açığa çıkardığını ve kendisine de rüşvet teklif edildiğini söylüyor, şımarık bir üslupla övünerek “Bizim fiyatımız yok, bizi satın alamazsınız” diyor. Mesele sadece senin satın alınman değil, böyle bir pazarlığa girişip rüşvet aldığında, ardındaki Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü ve de ona destek vermekte olan Batılı istihbarat teşkilatlarını, gizli servisleri “satmış” olursun..

Bunu senin yanına bırakırlar mı?!

Senin böyle bir pazarlığa girişebilmen için, size, sadece seni değil, FETÖ’yü ve Batılı istihbarat teşkilatlarını da satın almaya yetecek bir meblağ ödenmesi gerekir.

Sorun işte bu.. Borçlu ve ekonomisi zayıf Türkiye’nin, Batılı istihbarat teşkilatlarını satın almaya, onları buna razı etmeye yetecek parası yok.

*

Her neyse.. Biz Prof. Canan’ı dinlemeye devam edelim:

2- Fitne Bir Kere Çıktı mı Sonu Gelmez: … Hadislerin beyanından anlaşıldığına göre, herhangi bir yerde, herhangi bir sebeple ne çeşitten olursa olsun bir fitne çıktı mı artık onun açtığı yara bir daha kapanmayacaktır. (…)

3- Giren Çıkamaz: Birkısım hadisler, mü'mini fitneye karşı uyarma vazifesini yapmak için, onun ölümü aratacak kadar kötülüğünü ortaya koyarken, bir de, bir girenin bir daha çıkamayacağı yönünün bulunduğunu belirtmektedir. (…)

4- Fitne, Fikrî Gruplaşmadır: Bazı hadislerden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ümmetin dikkatini çekmeye çalıştığı büyük fitnelerin dine zıt olan fikrî cereyanlar sebebiyle ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Burada "dine zıt" kaydını bilhassa tebarüz ettirmek isteriz. Zîra, gayesi Allah'ın rızasını tahsil, hedefi dine hizmet, sünneti ihya olan ve davranışlarında, düşüncelerinde Kur'an ve sünnetin düsturlarından ayrılmayan bir kısım dinî gruplaşmalar her devirde olagelmiştir ve olacaktır da. Hak mezhepler, hak tarikatlar bu söylediğimize misaldir.

Burada Prof. Canan’ın sözlerinin arasına girelim.

Günümüzde icat edilen modernist tarihselcilik "mezheb"i gibi (İslam’ı Batılıların ve Batıcı yerli-milli rejimlerin heva ve hevesleri doğrultusunda güncellemeye çalışan) "ilahiyatçı soytarılıkları", dini laiklik (siyasal dinsizlik) yararına istismar edilebilecek hale getirme, ecnebilerin ve onların yerli acentalarının hizmetine sunma gayesi taşımaktadır.

Tarikatların da büyük bölümü “derin”lerin güdümüne girmiş durumdadır.

*

Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:

5- Yalan Artar: … Yüzde doksanı yalana dayanan günümüz siyasî hayatının hakiki değerlendirmesini mü'minlerin isabetle yapabilmesi için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu ikazına da muhtacız. Zîra hemen hemen yalan ve iftira üzerine oturtulmuş olan günümüz siyasetinin girmediği Müslüman aile kalmamıştır. (…)

Hz. Peygamberin kıyamet fitnesi zuhur ettiği zaman artacağını haber verdiği "herc"in ne olduğu sorulunca, İbnu Mes'ud'dan gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı vermiştir: "el-Katlu ve'l-kizbu", yani "artacak olan herc'ten maksad haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemektir."

Burada da bir ara verelim..

Günümüzde istihbarat teşkilatları, hizmet ettikleri rejimin bekası için muhaliflerin kalemini kolayca kırabilmekte, trafik kazası ve zehirleme gibi yöntemlerle katledebilmektedirler.

Yalan, hile ve aldatma ise, bu gizli servislerin algı operasyonu, psikolojk savaş vs. gibi yaldızlı adlar altında meslekî yeterlilik, üstün zekâ ve görev bilinci olarak görüp ödüllendirdikleri faziletler haline gelmiş durumda.

Merd-i Kıptî’nin şecaati hesabı..

*

Devam ediyor Prof. Canan:

6- Gerçeklerin İstismarı: … Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu noktayı, ümmeti için en ziyade korktuğu üç şeyden birini "Kur'an-ı Kerim'i bilen münafık" olarak ifade ederek tebarüz ettirir. Bu hususu işleyen muhtelif hadislerden biri şöyledir: 

"Ben ümmetim için ne mü'minden ne de müşrikten korkarım. Zîra mü'mini, onun imanı kötülük yapmaktan alıkoyar, müşriği de küfrü durdurur [İslam aleyhtarı sözlerinin etkisi olmaz]. Fakat bütün korkum, âlim olan münafıktandır. Hoşunuza gidecek, te'yid edeceğiniz şeyleri söylerler, size [ümmete] zarar verecek işler yaparlar." 

… günümüze kadar devam eden bütün fitne hareketleri din sloganlarla ortaya çıkmışlardır. Kur'an'ı inkâr değil istedikleri şekilde te'vil ederek cahilleri aldatmışlardır. …

7- Herkes Kendi Görüşünü Beğenir: … 4758 numaralı hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) … bilhassa rey sahiplerinin sadece kendi reylerinden (görüşlerinden) hoşlanmasını (yani -ulemanın açıklamasıyla- Kitap, sünnet ve icma tarikiyle gelen hükümlere bakmaksızın, Sahabe ve Tabiin gibi selef-i salihine uymayı terkederek, kendi hevasına göre hüküm yürütmesini) de zikreder.

Prof. Canan’ın sözlerine ilave olarak şunu söyleyelim: Kişilik ve karakter bakımından zayıf, kendi geri zekâsını beğenme bakımından kavî (laik rejim beslemesi) modernist ve tarihselci ilahiyat haşeratının durumu bu..

*

Prof. Canan açıklamalarını şöyle sürdürüyor:

8- Cehalet Artar: … "Kıyametten önce gelecek fitne devrinde ilim gider, cehalet gelir..."

9- Şaşkınlık: … fitnenin vasıflarından biri olarak hakla batılı tefrik [ayırt] ettirmeyecek umumî bir şaşkınlığa dikkat çekilmesi, o sırada yaşanacak şartların ağırlığını vurgulamayı gaye edinmiş olmalıdır. Söylediğimiz gibi bu şaşkınlık, bu mefluciyata [zihinsel felce] fitnenin, insanın iradesini elinden alan bir baskı ve korku gücüne sahip disiplinli bir teşkilat eliyle yürütülmesinden midir, yoksa büyük güce sahip propaganda merkezlerinin efkâr-ı umumiyeyi iğfal etmesinden [kamuoyunu aldatmasından] midir kesin bir şey söylenemez. …

10- Din-Sultan Ayrılığı: İslam dini, dünya işleriyle ahiret işlerini birbirinden ayrı mütalaa etmez. Mü'minin beşerî hayatını ilgilendiren her şey, aynı zamanda dini de ilgilendirir. Bu sebeple şu ameller dinî, şu ameller gayr-ı dinî denemez. Fıkıh kitaplar mü'minin amellerini dinî ameller - dünyevî ameller diye ayırmaz; ibadat, muamelat vs. şeklinde ayırır ve muamelât zımnında zikrettiği ticaret, ziraat, nikah gibi meseleleri de, ibadat zımnında zikrettiği namaz, oruç gibi meselelerle aynı değerde dinî kabul eder. Zîra hepsi hususunda İlahî emirler, İlahî ölçüler gelmiştir. …

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik vazife ve mesuliyetlerden [dinin uygulanmasıyla ilgili görev ve sorumluluklardan] kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur:

"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [sulta, devlet, devlet otoritesi] ve Kitap [Kur’an] birbirinden ayrılacaktır. Sakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."

Cemaatten bazıları sordu. "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): " İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

*

Bu hadîs, tam da Cumhuriyet Türkiyesi’ni anlatıyor.

Laiklik, yani devletin Kitap’tan ayrılması, en büyük fitnedir.

Nasıl İsrailoğulları Firavun’la imtihan olundularsa, Türkiye Müslümanları da Selanikli Mustafa ile ve laiklik fitnesiyle imtihan olundular.

Bakara Suresi’nin 217’nci ayetinde geçen “Fitne, adam öldürmeden daha büyüktür” (Ve’l-fitnetü ekberü mine’l-katli) hükmü çerçevesinde düşünülürse laikliğin cinayetten de büyük bir zulüm olduğunu kabul etmek gerekir.

Çünkü bu fitne, işlenen diğer cinayetlerin de başlıca nedenidir.

Mesela, (aldığı Atatürk soyadıyla, sanki geçmişte yaşamış olanlar da dahil olmak üzere bütün Türkler’in anasını, ebesini, ninesini görmüş gibi herkese babalık taslayan, bütün milleti kendisinin karşısında “nesebi gayri sahih” çocuk derekesine düşüren) İngiliz anahtarı Selanikli Mustafa, bu laiklik fitnesinin sadece şapka faslı için bir sürü insanı astırdı.

Sadece şapka için.. Yahudi fötrü için..

Fitne, katilden, öldürmeden daha büyüktür, çünkü ölüm herkesin er geç yaşayacağı birşeydir. İnsanların dinsizleşmesine neden olan laiklik fitnesi ise, ahirette sonsuz azaba neden olabilmektedir.

*

Müfessirler, ayette geçen fitne kavramını açıklarken, fitneyi, insanların İslam’ı eksiksiz ve doğru bir şekilde öğrenip yaşamalarına, imanlarının gereğini açıkça dile getirmelerine izin verilmemesi olarak açıklamışlardır.

İşte bu, günümüz Türkiye’sinin manzarasıdır.

Camide bile cuma hutbesinde Şeriat’ten söz edilemiyor.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, basit bir memur, milletvekili vs. olma durumunda Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda.

Bunun İslam’a aykırı olduğunu söyleme ve itirazda bulunma hakkı ise yok..

Orada, din ve vicdan hürriyeti balonu büyük bir gürültüyle patlıyor.

Vatandaşlık hakları elinden kayıp gidiyor. Bir serf, bir parya, bir köle haline geliyor.

*

Modernist-tarihselci ilahiyat hanzolarından bazılarının “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında mucizesi yoktur” dediklerine şahit oluyoruz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıda aktardığımız hadîsi gibi hadîslerin hepsi mucizedir.

Rasulullah s.a.s. olacakları birebir haber vermiş bulunuyor.

Mesela “ihsan” meselesi..

"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın” buyuruyor.

İşte, bugünkü laik rejim tam da bunu yapıyor.

Muhalif gördüğü isimleri, özellikle de kanaat önderi konumundaki cemaat liderlerini birtakım “ihsan”larla satın alıyor.

Şunun vakfına bilmem nereyi ucuza kiralıyor, filana bilmem ne ihalesini veriyor, karşılığında “din”ini alıp bozuk para gibi harcıyor.

Bazen de, size bir memuriyet, bir makam mevki, milletvekilliği, müşavirlik vs. sunuyor, sonra da onun karşılığı olarak “rejim güzellemesi” yapmanızı istiyorlar.

Bunu yapmadığınız zaman da gelsin maaşınızı kırpıp kesmeler, tenzil-i rütbeler, mobingler, tuzaklar, soruşturmalar, görev yeri değişiklikleri..

*

Rasulullah s.a.s., sözlerini, “(Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir” diyerek sürdürüyor.

Korku.. 

Ve fakirlik..

Sopa ve havuç.. 

Batılıların tabiriyle “carrot and stick”.

Korku faslına, size telefon edip, işkence yaptıkları insanların feryatlarını dinletmeleri de, takip-taciz de dahildir.

Fakirlik ise, şayet viran olmayasıca hanede evlad ü iyal varsa, çok daha zordur.

Küçük çocukları bulunduğu halde, cebinde yavan ekmek alacak parası bile kalmayan, faturayı ödeyemediği için suyu kesilen bir babanın ıstırabını, bunu yaşamayan hiç kimse anlayamaz.

*

Rasulullah s.a.s. sözlerini “Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."

Bu durum, bütün İslam tarihinde herhalde “kemal” seviyesine Selanikli Mustafa zamanında ulaştı.

Selanikli’nin peşine düşenler dalalet ve sapıklığı satın aldılar.

Şeyh Said gibi açıkça isyan edenler, ayrıca mesela şapka giyme emri gibi emirlerine itaat etmeyenler öldürüldü.

Bu tip emirlerine itaat etmeyen bazı alimler çareyi evlerine kapanıp hiç dışarıya çıkmamakta buldular.

Ancak, böyle davranan sadece Selanikli Mustafa değildi, İslam dünyasının şurasında burasında (onun kadar tekemmül edemeyip “kemal” mertebesine ulaşamasalar da) benzer cinayetler işleyenler oldu.

Türkiye’de sonraki dönemlerde Selanikli’nin yerüstü cinayet faaliyetleri yavaş yavaş yeraltına kaydı.

Selanikli’nin faili malumları, faili meçhule dönüştü: 

Kaybolmalar, hapiste ölmeler, trafik kazaları, zehirlenmeler vs. vs. …

*

Rasulullah s.a.s. sözlerini şöyle noktalıyor:

“Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...